M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Nefsin Terbiyesi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Cumanız mübarek olsun. Allah nice mübarek günlere, gecelere, zamanlara, bayramlara, Cumalara erdirsin. Cuma müslümanların bayramıdır. Her gününüz bayram olsun, her gününüz saîd, mutlu olsun, Allahu Teâlâ hazretleri iki cihan saadetine erdirsin.

Bir mübarek hafız kardeşimizin hadis kitabının besmeleyle, kur'a ile açtığı bir sayfasından hadîs-i şerîfleri size okumaya başlıyorum.

Bu hadîs-i şerîflerimizin hepsi yâ edatıyla başlıyor. Arapça'da "Ey" mânasında. Birinci hadîs-i şerîf.

Yâ Nahîf! Sıl rahimeke yetul umruke ve'f'ali'l-ma'rûfe yeksür hayrü beytike ve'zkurillâhe inde külli hacerin ve mederin yeşhed leke yevme'l-kıyâmeti.

Sadaka Rasûlullâh, fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Nahîf ve yahut Nuhayf İbn Yezîr isimli sahabînin bize rivayet ettiğine göre buyurmuşlar ki; bu kur'a ile açtığımız sayfadan. Kur'a ile açmamızın sebebi şu: Bu hadîs-i şerîfleri günlük olaylara, politikaya bağlamak istemiyorum. Peygamber Efendimiz ne öğretmişse, hadis kitaplarında sıralanmış olan hadislerden kur'amıza, nasibimize geleni anlatmak istiyorum. Hem bu şekilde mevzu seçme zorluğu olmuyor hem de kur'a ile çekilmiş olduğu için kimse "Hocaefendi maksatlı olarak bu hadîs-i şerîfleri seçmiş." diyemiyor. Şunu yapmak istiyor, bunu söylemek istiyor gibi düşüncelere kaymasınlar diye kur'a ile çekiyorum. Çıkanlar da Allahu Teâlâ hazretlerinin nasip ettiği hadislerdir. Bu usûlü çok denedim, Anadolu'daki seyahatlerimde kardeşlerimizi ziyaret ettiğimizde kur'a ile sayfayı çektiğimiz zaman çok da isabetli, hikmetli, ibretli oluyor. Çıkan konular da kardeşlerimizin kalbinden geçirdiği konunun bazen cevabı oluyor. Hepimiz hayretler içinde kalıyoruz. Onun için kur'a çekmeyi seviyorum bu hadis kitabından ve karşımıza çıkan hadisleri okumayı seviyorum.

Bu hadîs-i şerîfi Ebû Nuaym el-İsbahânî hadis kitabında rivayet eylemiş. Nahîf veya Nuhayf isimli sahabîye Peygamber Efendimiz hitap ediyor. "Ya Nahîf yahut ya Nuhayf!"

Sıl rahimeke. "Akrabanı yokla, akraba ile bağlarını bağla, kuvvetlendir, ilişkilerini, bağlarını sağlam tut. Sıla-i rahim yap!" Yetul umruke. "Ömrün uzun olsun. Ömrün uzun olur."

Emrin cevabı olan cümlecik meczûm olarak gelir, yetûlu onun için yetul olmuş. Sıl rahimeke emrinden sonra geldiği için "sen sıla-i rahim yaparsan ömrün uzun olur" mânasına.

Sıla-i rahim yapmak, akrabaları yoklamak, ziyaret etmek, maddî ihtiyaçları varsa onlara yardımcı olmak, muhabbeti tazelemek, hürmeti, sevgiyi tazelemek ömrün artmasına, uzamasına sebep oluyor.

İnsanın ömrü mukadder olduğuna, yazıldığına göre, alnına yazısı ne kadar yıl yaşayacağı yazıldığına göre ömrün uzaması nasıl oluyor?

Bu bir sırdır, İlâhî sırlardan bir sırdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle buyurduğuna göre bir sır var bu işin içinde ve böyle oluyor. İnsanın mukadder ömrü bereketleniyor, uzuyor, çok hayırlar işlemesine vesile oluyor. Tatlı şekilde geçiyor. Faydasını görüyor. Eşimizi dostumuzu, akrabamızı, arkadaşımızı, dayımızı, halamızı, teyzemizi, kardeşlerimizi, uzak yakın akrabalarımızı, dostlarımızı ziyaret edeceğiz. Sıla-i rahim yapacağız, onlarla ilgileneceğiz. Bu, ömrümüzün uzamasına sebep olacak. Ya Nuhayf sıla-i rahim yap, akrabalarını gözetle, ziyaret et, ömrün uzun olur.

Ve'f'ali'l-ma'rûfe. "İyilik yap!" Yeksür hayrü beytike. "Evinin hayrı çoğalır. İyilik yap ki evinin hayrı çoğalsın."

Evin huzuru, hayrı, saadeti, bereketi, tatlılığı, geçimin güzelliği, karı koca arasındaki uyum, evlatlarla ana baba arasındaki ilişkilerin güzel olması, bunların hepsi mânevî bir şeye bağlı olabiliyor. Hayır yaptığı zaman insan, evinde huzur, saadet, mutluluk oluyor, evin hayrı, bereketi artıyor. Geçimi güzelleşiyor, evdeki kişiler arasındaki ilişkiler güzelleşiyor.

Ma'rûf neydi?

Örfe uygun olan, akla ve dine ahlâka, âmmenin vicdanına uygun olan, dinin ve aklın güzel, iyi gördüğü şeylere ma'rûf denir. Ve aklın ve dinin güzel bulduğu şeyleri başkalarına da tavsiye etmek bir vazifedir.

Müslümanın görevlerinden birisi hem kendisi yapacak, ma'rufu işleyecek yapacak hem de başkalarına tavsiye edecek, yaptırmaya çalışacak. Sadece kendisiyle yetinmeyecek, başkalarına da çoluk çocuğu, akrabasına, sözü geçen kimselere, öğrencilere, dostlarına, hatırı sayılan kimselere veya saysa da saymasa da bütün insanlara doğruyu söyleyecek, "yapın" diye tavsiyede bulunacak. "Kötü, yanlış olan şeyi yapmayın." diye de onların karşısına çıkacak. Müslümanın görevlerinden birisiydi bu. Nahîf isimli sahabîye de sıla-i rahim yapmayı tavsiye ediyor. İyilik yapmayı tavsiye ediyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sıla-i rahim yapınca ömrünün uzayacağını bildiriyor. İyilik yaptığı zaman da evinin hayrının çoğalacağını bildiriyor.

İnsanın evinde hayrın çoğalması çok güzel bir şey, evin içinde şer olması çok fena bir şey. Evinin zindan gibi, zehirli bir yer gibi, tahammül edilmez bir mekân olması, kadının kocasından yaka silkmesi, kocanın karısına yan bakması, çoluk çocuğun anaya babaya âsi olması veya annenin babanın çocuklarına hayırlı olmaması, onları sevmemesi, evdeki insanların hepsinin bir başka tarafa baş çevirmesi çok fena. Ev, yuva insanın en sıcak barınağıdır, en güzel menzilidir, sığınağıdır ama hayır olmadığı zaman evde bir zindan gibi, hapishane gibi olur. Veyahut azaphane gibi olur. Evin hayrının artması için insanın dışarıdan, örfü, mârufu, aklın ve iyiliğin gördüğü şeyleri işlemesi lazım. Hem işlemesi hem de başkasına tavsiye de etmesi, yaptırmaya çalışması lazım.

Peygamber Efendimiz bu sahabîye bu nasihatleri yapmış.

Niye hadis kitapları yazmış, bize bildiriyor?

Biz de bu sahabîye verilen nasihatleri öğrenelim, biz de yapalım diye. Biz de akrabamızı gözeteceğiz, köyümüze gideceğiz, teyzemize, amcamıza, uzak yakın akrabamıza, yeğenlerimize, komşularımıza iyilik yapacağız. Akrabamıza sıla-i rahim yapmaktan ayrı dışarıdaki hayatımızda, günlük hayatımızda da mârufu işleyeceğiz. Mârufu emredeceğiz, böylece evimizde de mutlu olacağız.

Ve'zkurillâhe inde külli hacerin ve mederin. "Her taşın, çamurun, toprağın, duvarın yanında Allah'ı zikret!" diyor Peygamber Efendimiz.

Ve'zkurillâhe. "Allah'ı zikret!" inde külli hacerin. "Her taşın yanından" ve mederin. "Çamurun, toprağın yanından geçerken."

Taş olsun geçtiğin yer, yolunun kenarındaki duvar olsun daima Allah'ı zikret demek. Veyahut da zaman zaman, fırsat buldukça Cenâb-ı Mevlâ'yı zikret demek. Böyle yaparsak o taş, toprak, duvar, çamur, duvarın örülmesi için kullanılan çamur sana kıyamet gününde şehadet edecek.

"Yâ Rabbi! Bu kulun dünyadayken zikretti." diye şahitlik yapacak. Sen Allah'ı zikret ki her taşın, toprağın, çamurun yanında, o sana kıyamet gününde şehadet etsin." diye buyuruyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ashabına çok tavsiye ettiği işlerden birisi Allah'ı zikretmektir.

Yâ Mu'âz! Vallâhi innî le-uhibbuke ûsîke yâ Mu'âz lâ tede'anne fî duburi külli salâtin en tekûle Allâhümme e'innî alâ-zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike.

Bu hadisler çok değerli, sağlam kaynaklardan tespit edilmiş, yazılmış Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî, Hâkim, Taberânî, İbn Hibbân, Hulvânî, İbn Sinnî, Muaz İbn Cebel radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

Yâ Mu'âz! Vallâhi innî le-uhibbuke. "Ey Muaz! Allah'a yemin olsun ki ben seni seviyorum."

Peygamber Efendimiz'in sevgisine mazhar olmuş Muaz b. Cebel, Efendimiz seviyor. Sevdiğini söylemek lazım, Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerde "Sevdiğinize, sevdiğinizi söyleyin, ben seni seviyorum deyin" diye tavsiye ediyor.

"Ey Muaz! Vallahi, ben seni muhakkak ki, kesinlikle seviyorum."

Ne mutlu Muaz'a ki Peygamber Efendimiz onu seviyormuş. Allah hepimizi Peygamber Efendimiz'in sevdiği ümmetlerinden eylesin.

Seviyorum dedikten sonra:

Ûsîke yâ Mu'âz. "Sana nasihat ederim ki ey Muâz!"

"Sevgimin icabı olarak, ben seni seviyorum, onun için sana şunları söylüyorum bak, dikkat et, sevildiğini bil ve bunları yap." demek. Sevginin gereği insanın karşısındakine hayrı, güzeli, doğru, faydalı olanı öğretmesidir.

"Ey Muaz ben seni muhakkak ki, kesinlikle çok seviyorum, sana vasiyet ederim, tavsiye ederim ki ya Muaz:" Lâ tede'anne fî duburi külli salâtin en tekûle. "Her namazın arkasından şu sözü söylemeyi sakın bırakma. Sakın bırakma!"

Her namazı bitirdiğin zaman onun arkasından bu duayı oku. Bu sözü söyle demek. Her namazın arkasından bir dua öğretiyor Efendimiz.

Allâhümme e'innî alâ-zikrike ve şükrike ve hüsn-i ibâdetike. "Yâ Rabbi! Bana seni zikretmekte yardım eyle."

Zikre yardım et de zikrinden gafil olmayayım. Uzak durmayayım zikrini yapmama durumuna düşmeyeyim, gaflet durumuna düşmeyeyim. Zikrinde bana yardım et:

Ve şükrike. "Ve şükretmekte."

Cenâb-ı Mevlâ'nın hepimizin üzerinde sonsuz nimetleri var. O nimetlere şükretmemiz lazım.

"Şükründe de bana yardım et yâ Rabbi."

İlk önce şükrü bilmek lazım.

"Nimetin Allah'tan geldiğine bak, başka kullara gelmemişken bu nimet bana nasip olmuş." diye insanın kendisine tahsis edilmesinden, o nimetin bir iltifat, o nimetin bir lütuf olduğunu anlaması lazım.

İkincisi de Allah'a müteşekkir olması lazım.

"Yâ Rabbi! Teşekkür ederim, şükürler ederim ki bana bu nimeti ihsan ettin." diye. Allah'a karşı minnettarlık duyması, Allah'ın lütfun sahibi olduğunu bilip ona karşılık vermesi lazım. Bu da Allah'ın yardımıyla oluyor. Allah'ın zikretmesiyle, Allah'ın lütfuyla, Allah'ın yardımıyla, Allah'a şükretmekle oluyor.

Bazı insanlar Allah'ı hiç zikretmez, Allah'ı anmaz, Allah hatırına gelmez, hiç verdiği nimetlere karşı Allah'a şükretmez, o nimetin Allah'tan geldiğini bilmez. Öteki kullara gelmemiş, kendisine geldiğinin bir ayrıcalık, bir imtiyaz, bir lütuf olduğunu düşünmez, nimetleri yer, ondan sonra gene isyana, küfre devam eder. Günaha devam eder, karşı gelmeye, küstahlığa devam eder. Allah şükürleri, nimetleri anlayıp onlara da şükretmeyi nasip etsin. Zikrinde ve şükründe yardım eylesin.

"Zikirde bana yardım et yâ Rabbi, şükründe de bana yardım et yâ Rabbi."

Ve hüsni ibâdetike. "Ve sana güzel ibadet etmekte de bana yardım et yâ Rabbi."

Güzel ibadet etmek, Allah'a doğru Müslümanlıkla, razı olduğu şekilde, güzel ibadet etmenin iki kademesi var.

Bir, hangi şeylerin güzel ibadet olduğunu bilmek.

İkincisi de onu yapabilmek. Bazı insanlar doğru, dürüst olmanın güzel olduğunu bilir de doğru sözlü olamaz. Namazın sevap olduğunu bilir de namaz kılamaz, orucun sevaplı ve faydalı olduğunu bilir de tutamaz, haccın çok büyük ibadet olduğunu bilir de yapmaz, cihadın çok büyük, sevaplı ibadet olduğunu bilir cihattan uzak durur. Malıyla, canıyla Allah'ın dinine yardım etmek için bunları ortaya koyup çalışmayı bilir, sevap olduğunu bilir ama yapmaz.

Bir, bilmek lazım.

Bir de bazıları "ibadet ediyorum" diye yanlış işler yapıyor. Bunlara bid'at diyoruz. Yanlış ibadetlere, yanlış işlere, Peygamber Efendimiz'in yapmadığı, Peygamber Efendimiz'in zamanında olmayan, daha sonra insanların; cahil insanların İslâm'ı pek iyi bilmeyen insanların, iyi bir şey sanıp da ortaya koyduğu yaptığı işler; mum yakmak, çaput bağlamak, mezarın etrafında dönmek…

Yok öyle bir şey, bunun gibi şeyler hakkında bizzat bilgilensinler diye kitaplar vardır. Onları bilmiyorlar ve kendi bildiği, yalan yanlış yolda giderler ve hatta bazen de gayrimüslimlerin Allah'ın sevmediği, müslüman olmayan, kâfir, müşrik olan insanların düşüncelerini, sözlerini, âdetlerini taklit ederler.

Allah'ın sevmediği insanların işlerini yaptıkları için oradan günaha da girerler ama ibadet yapıyorum sanırlar. Allah'ın neleri sevdiğini, neleri sevmediğini hatta hangi şeyin Allah'ın sevdiği ibadet olduğunu, hangi şeyin bid'at olduğunu bütün müslümanların bilmesi, bir de Allah'ın emirlerini güzel yapması lazım.

Hüsni ibâdetike demek, Allah'a ibadeti güzel yapmak demek.

"Sana olan ibadet vazifemi güzel yapmakta bana yardım et yâ Rabbi!"

Güzel yapmanın ilk şartı ihlâslı olmaktır, bir şartı da yapılacak ibadetin Allah'ın sevdiği bir iş olmasıdır. Bid'at olmamasıdır ki bir de onu şöyle huzur-ı kalp ile huşû ile güzelce yapmaktır.

İbadetleri aceleye getirmemek lazım. Çabuk yapmak mârifet değil, Allah'ın rızasına uygun olarak, sakin sakin huşû, huzur, vakar, ciddiyet ile tatlı tatlı, tadını ala ala, sindire sindire, güzel güzel ibadet etmek lazım. Bu ibadetin güzelliğini tadabilmiş insanlar Allah'a aşk ile, sıdk ile güzel ibadetler etmişler, nice nice güzel kulları tarihte okuyoruz. Güzel güzel ibadetler etmişler. Allah bize de onları öğrenip bizim de O'na güzel kulluk etmemizi, nimetlerine güzel şükretmemizi, kendisini unutmayıp şükretmemizi nasip eylesin.

Üçüncü hadîs-i şerîf yine zikirle ilgili. Peygamber Efendimiz yine Muaz radıyallahu anh'a buyurmuş:

Yâ Mu'âz! Kem tezkürü külle yevmin? E tezkürü aşerete âlâfin merreten elâ edüllüke alâ kelimâti hünne ehvenü aleyke ve ekberü min aşerete âlâfin ve aşerete âlâfin. En tekûle lâ ilâhe illallâhu adede kelimâtihî lâ ilâhe illallâhu adede halkihî lâ ilâhe illallâhu zinete arşihî lâ ilâhe illallâhu mil'e semâvâtihî lâ ilâhe illallâhu misle zâlike me'ahû ve'l-hamdülillâhi misle zâlike me'ahû lâ yuhsîhi melekün ve lâ gayruhû.

Bu da bir zikir tarifi Peygamber Efendimiz'in. Diyor ki:

Yâ Mu'âz! Kem tezkürü külle yevmin? "Ya Muaz her gün ne kadar zikir yaparsın?"

Her gün müslümanın zikir vazifesi de var, namaz gibi. Pek çok insan bu zikir vazifesini yapmıyor. Halbuki sahâbe-i kirâm bunu hurma çekirdeğiyle veya çakıl taşlarıyla yaparlardı.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın bir ipi varmış. İpi kendisine tesbih yapmış, düğüm atmış üstüne, 2000 düğümlü tesbih. Onu geceleyin çekmeden -neler çekiyor ise artık- yatmazmış.

Müslümanın Allah'ı her gün zikretmesi lazım. Bu zikri Allah emrediyor Kur'ân-ı Kerîm'de:

Yâ eyyühellezîne âmenû'zkurullâhe zikran kesîran.

Onun için büyüklerimiz, evliyâullah büyüklerimiz, mürşid-i kâmillerimiz zikri emretmişler. Ama müslümanların bir kısmı hem zikretmiyor hem de zikre karşı çıkıyor çünkü zikredenlere kızıyor. Hem de onların aleyhinde konuşuyor. Radyoda, televizyonda atlıyor, zıplıyor.

Halbuki Peygamber Efendimiz bakın ne buyuruyor?

Yâ Mu'âz! Kem tezkürü külle yevmin? "Ya Muaz, her gün ne kadar zikir yaparsın?" E tezkürü aşerete âlâfin merreten. "Bir defada 10 bin defa zikir eder misin?"

10 bin kadar zikir yapabilir misin?

10 bin zikir [epey] bir zaman alır. Zikrin en hafifi, en kolayı "Allah" demektir, "Hu" demektir, o bile 10 bin tane olunca [epey] bir zaman alır.

"10 bin çekebilir misin?" diyor. Zikir çok çekiliyor, çok çekilmesi lazım. "O kadar çeker misin?" diye soruyorsa bir kestirme yol gösterecek.

Elâ edüllüke alâ kelimâti. "Ben sana birtakım sözler öğreteyim mi?"

Birtakım sözlere seni götüreyim mi? Birtakım sözleri yapmaya sana kılavuzluk yapayım mı? Sevk edeyim mi?

Hünne ehvenü aleyke. "Onlar sana 10 bin defa zikretmekten daha kolay olur." Ve ekberü min aşerete âlâfin ve aşerete âlâfin. "Ve 10 bin defa 10 bin defadan daha fazladır sevabı."

10 bin defayı iki kere zikreylemiş. 10 bin, 10 bin; 20 bin mânasına da gelebilir. 10 binlerden kat kat mânasına da gelebilir. 10 bin çarpı 10 bin, 100 bin mânasına da gelebilir. 10 bin defa 10 bin defa gibi sevabı daha çok olan ve dile kolay olan bu sözler;

En tekûle. "Senin şunları söylemendir" diye o zikirleri bize öğretiyor.

Siz de bunları can kulağıyla dinleyin.

Ne imiş o zikirler?

Lâ ilâhe illallâhu adede kelimâtihî lâ ilâhe illallâhu adede halkihî lâ ilâhe illallâhu zinete arşihî lâ ilâhe illallâhu mil'e semâvâtihî lâ ilâhe illallâhu misle zâlike me'ahû ve'l-hamdülillâhi misle zâlike me'ahû.

Zikir bu. Kısa kısa mânasını verelim. Bu zikri yaparsa;

Lâ yuhsîhi melekün ve lâ gayruhû. "Bir melek bunun ecrini sevabını sayamaz, zapt edemez, muhafaza edemez, yazamaz."

"Melek de yazamaz, başka bir varlık, mahlûk da sayamaz."

Çok sevaplı diyor Efendimiz. Onun için bu zikri öğreneceğiz ve yapacağız, neymiş o zikirler?

Lâ ilâhe illallâhu adede kelimâtihî. "Allah'ın sözleri sayısınca lâ ilâhe illallâh."

Allah'ın kelimeleri, sözleri, Cenâb-ı Hakk'ın buyrukları, emirleri sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü her şeyin olması için O, kün diye emrediyor. Bir yumurtadan bir mahlûkun çıkması, bir olayın olması, şu kadar mahlûkun hareketi, şu kadar mahlûkun şu işi yapması, bu işi yapması…

Cenâb-ı Hakk'ın kelimeleri sonsuzdur. Denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa yazsalar, yazsalar, Allah'ın kelâmını, kelimelerini yazmayı bitiremezler. O kadar çok.

Lâ ilâhe illallâhu adede kelimâtihî. "Allah'ın kelimeleri, sözleri adedince lâ ilâhe illallâh."

Bu kadar çok lâ ilâhe illallâh demek neden önemli?

Allah var, Allah'ın şerîki, nazîri yok, O birdir. Varlığında, birliğinde şek yoktur. Çok önemli bir söz. Allah'ın kelimeleri sayısınca lâ ilâhe illallâh olsun. 1 milyon, 10 milyon, 100 milyon, 1 trilyon filan demiyor. Adede kelimâtihî. Rakam artık çok büyük.

Lâ ilâhe illallâhu adede halkihî. "Allah'ın mahlukâtı halk ettiği varlıklar sayısınca lâ ilâhe illallâh." Lâ ilâhe illallâhu zinete arşihî. "Arş-ı âzam'ının ağırlığı kadar lâ ilâhe illallâh olsun."

Arş-ı âzam ki semavâtı ve arzı Allah'ın kürsüsü ihata ediyor. Kürsü de Arş-ı âzam'ın yanında çok küçük kalıyor, küçücük bir zerre gibi kalıyor, tane gibi kalıyor. O kadar büyük, o Arş-ı âzam'ın ağırlığı kadar lâ ilâhe illallâh.

Lâ ilâhe illallâhu mil'e semâvâtihî. "Gökleri dolduracak kadar lâ ilâhe illallâh."

Yedi kat semavâtı dolduracak kadar lâ ilâhe illallâh. Bir de;

Lâ ilâhe illallâhu misle zâlike me'ahû. "Bunların yanında bu kadar daha lâ ilâhe illallâh."

Demek ki çok fazla miktarda lâ ilâhe illallâh söylemiş oluyor. Çok fazla miktarda söylemek istediğini ifade etmiş oluyor insan bu sözlerle.

Allah'ın kelimeleri sayısınca lâ ilâhe illallâh, Allah'ın yarattıkları adedince lâ ilâhe illallâh, Arş-ı âzam'ının ağırlığı kadar lâ ilâhe illallâh, semalarının adedince, dolusunca lâ ilâhe illallâh ve bunlar kadar da yine lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh…

Allah'ın birliği inancını gönüllere yerleştirmek için duygusal bir şey bu. İnsanın duygularının ne kadar coşkun olduğunu ancak mübalağalarla ifade edilebilecek kadar lâ ilâhe illallâh'ın mühim, önemli, büyük, kıymetli olduğunu buradan anlıyoruz. Lâ ilâhe illallâh çok önemli. Allah'tan gayrıya tapmak yok.

Allah var sadece, herkes O'na kulluk edecek. O'nun sözünü, emrini tutacak. Kur'an'ını okuyacak, Allah'ın emrinde gidecek. Sadece O var. Allah'ın dışında başka ilâh yok. Başka ilâh edinenler müşrikler, kâfirler cehenneme gidecek. Allahu Teâlâ hazretleri başkasına tapınılmasını tarih boyunca engellemek için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş. Musa aleyhisselam Firavun, bana tapının, dediği için Firavun'a gitmiş ve Allah'ın birliğini ona hatırlatmış. İsa aleyhisselam Allah'ın birliğini istemiş. İbrahim aleyhisselam Nemrut'un karşısında Allah'ın birliğini söylemiş. "Kendine taptırma!" demiş. "Aya güneşe tapmayın!" demiş kavmine.

Hâsılı sadece Allah'a tapılması çok önemli bir iş. Tarih boyunca gelen peygamberlerin en mühim öğrettiği, en büyük hakikat Allah'ın bir olduğu. Onun da bu güzel kelimelerle ifadesi çok tatlı, bunu ezberleyeceğiz. Bunu okuyacağız. Her yevm, her gün -yevm gün demek- bunları söylerse insan 10 bin defa, çok çok lâ ilâhe illallâh demekten daha büyüktür ve daha kolaydır.

Lâ ilâhe illallâhu adede kelimâtihî lâ ilâhe illallâhu adede halkihî lâ ilâhe illallâhu zinete arşihî lâ ilâhe illallâhu mil'e semâvâtihî lâ ilâhe illallâhu misle zâlike me'ahû.

Ve'l-hamdülillâhi misle zâlike me'ahû. "Bunun yanında, bu miktarlarda bu kadar çok elhamdülillah da çok önemli."

Burada lâ ilâhe illallâh demeyi elhamdülillah demeyi Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor ama kestirme ve çok sevaplı birtakım sözlerle bu zikri yapmayı tavsiye etmiş oluyor. Hamd etmek de çok önemli. Rabbimiz el-Hamdüli'llâhi rabbi'l-âlemîn diye Fâtiha sûresinde ilk âyet-i kerîme böyle başlıyor. Eğer besmele âyet değilse. Kitabımız başında daha hamd ile başlıyor.

Peygamber Efendimiz zikretmeye çok önem veriyor. Tavsiye buyuruyor ve sahâbe-i kirâm da o tavsiyeleri çok tutmuşlar. Biz de bu kelimeleri öğrenelim, bu zikirleri bu vesile ile yapalım. Ben Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği şekilde yapmayı çok seviyorum. Her şeyin ölçüsünün Peygamber Efendimiz'in sünnetinin olmasını çok seviyorum. Siz de bunları kaydedin, yazamadıysanız yazın. Daha iyisi teybe alın, teypte bunları konuşmamızda oradan tekrar tekrar dinlemek mümkün olur.

Lâ ilâhe illallâhu adede kelimâtihî lâ ilâhe illallâhu adede halkihî lâ ilâhe illallâhu zinete arşihî lâ ilâhe illallâhu mil'e semâvâtihî lâ ilâhe illallâhu misle zâlike me'ahû ve'l-hamdülillâhi misle zâlike me'ahû.

Hocamız Mehmed Zahid Kotku Efendimiz rahmetullahi aleyh –cennet-mekân- bir Dualar Kitabı hazırlamıştı, onu da okuyun diye bize tavsiye buyurmuştu. Hepimize icazet vermişti, okumamızı tavsiye eylemişti. Günlük evradımız, içinde Hocamız'ın seçtiği zikirler arasında bu var. Bazı ilaveleriyle bu lâ ilâhe illallâh'ların yanı sıra bu kadar daha hamd istedikten sonra subhanallâhi misle zâlike vallahu ekber misle zâlike diye öbür zikirler de ekleniyordu oradaki rivayette. Onu da okuyunca, bunu da okuyunca çok büyük sevaplar alınacak. Bunları söylersiniz, öğrenirsiniz.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Yâ Mu'âz! İnne'l-mü'mine kayyedehu'l-Kur'ânu an kesîrin min hevâ nefsihi. "Ey Muaz! Hiç şüphe yok ki Kur'ân-ı Kerîm her mü'mini hevâ-i nefsinin pek çoğundan alıkoyar, men eder. Hevâ-i nefsine uydurtmaz. Nefsine uymaktan onu men eder, mâni, engel olur."

Bir şeyi herkesin bilmesi lazım, İslâm'ı az bilen, çok bilen herkesin çok iyi bir şekilde kafasına yerleştirmesi lazım.

Bizim nefislerimiz var. Nefs-i emmâre diyoruz, eğer nefis terbiye olmamışsa, eğitilmemişse, bir eğitim görmemişse, kaba saba, ormanda, dağda kalmış ise, nefis terbiyesi görmemişse:

İnne'n-nefse le-emmâratün bi'-s-sûi illâ mâ rahime rabbî.

İnsanlara kötülükleri emreder insanın nefsi, hevâ-i nefsi insanı kötü yollara sürükler, kötü işler yaptırır. İçki, kumar, zevk, keyif, eğlence, hırsızlık, arsızlık, tembellik, kibir, ucub, birçok kötü işler ve kötü huylar nefisle ilişkilidir. Bu nefsin terbiye edilmesi lazım.

Yirminci yüzyıldayız. Uzay çağındayız, bilgisayar çağındayız, bilgi toplumu olma yolundayız, insanlar her şeyi öğreniyor. Fakat Peygamber Efendimiz'in zamanında bilinen, asırlar boyu bizim ecdadımızın uyguladığı, Anadolu'ya gelmeden önce, Orta Asya'da, Anadolu'ya geldikten sonra Anadolu'da Mevlânâlarımızın, Hacı Bayrâm-ı Velîlerimizin, Hacı Bektâş-ı Velîlerimizin, İbrahim Hakkı-i Erzurumî, İsmail Hakkı-i Bursevî, Eşrefoğlu Rûmî ve nice nice mübarek büyüğümüzün yaptığı, bildiği, halkımızın da bildiği ve öğrendiği bir konuydu bu:

Nefis terbiye edilmeli.

İnsanın nefsi terbiye edilmezse hayatta başarı olmaz, iyi kulluk olmaz. İyi Müslümanlık olmaz, ahlâklı insan olunamaz. Nefsi terbiye etmek lazım. Ahlâkın yükselmesi nefsin terbiyesi iledir. Nefsin pek çok oyunları vardır, nefis insanın en büyük düşmanıdır. Terbiye edilmeyen nefis, insanı felakete sürükler, dünyada rezil rüsvâ eder. Âhirette cehennemlik eder cehenneme attırır. Bu nefsin terbiye edilmesi lazım.

Bu nefsin terbiyesini büyüklerimiz nasıl yapmış?

Nefsin terbiyesi için bir mektep kurmuşlar, ona tekke demişler. Mesela Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Efendi veya Hacı Bektâş-ı Velî Efendimiz…

Rivayetler var, falanca dağın mağarasına girmiş, orada inzivâya çekilmiş, zikirle meşgul olmuş, ondan sonra da kendisine bağlı olan, kendisini seven, kendisini örnek alan, kendisine talebe olan inşanlara da bu terbiyeyi öğretmişler.

Bilinen bir şey. Nefse nasıl muhalefet edilecek, nefis nasıl yumuşatılacak, nasıl ıslah edilecek, nasıl güzel yönetilecek, nasıl güzel şeyleri isteyecek hâle gelecek, bu bir eğitim.

Nefsin terbiyesine dair kitaplar var. Bunlar yapıldığı zaman insan olgun, kâmil, makbul, mahbub, sevilen insan olur. Olgun, ahlâklı, dürüst, iyi insan derler, arkadaşlarına hıyanet etmez, vazifesini güzel yapar, ölçüye, tartıya hile katmaz derler. Bunların hepsi incelenirse nefsin terbiye edilmiş olmasına bağlıdır. Oraya kadar gider.

Nefis terbiye edilmediği zaman da insan, o içindeki azgın nefs-i emmâresi terbiye edilmediği zaman kravat takar, ütülü pantolon giyer, saçını tarar, traş olur, altın yüzük takar, altın kravat iğnesi takar... Ama aldatır, rüşvet alır, hırsızlık yapar, mafyayla işbirliği yapar, her çeşit kötülüğü yapar.

Neden?

İçi terbiye olmadığı için. İçi, nefsi terbiye olmadığı için.

Bu terbiyeyi kim yapacak?

Yirminci yüzyılda, uzay çağında bu terbiyeyi kim yapacak? Amerika'da bunun mektebi yok, Avustralya'da, Almanya'da yok, nereye gidelim bu eğitimi yapalım? Suudi Arabistan'da da yok. Nerede yapacağız bu eğitimi?

Bu eğitimin mutlaka yapılması lazım.

Okullarda öğretmenler yapacak, çocuklara ahlâk verecekler, nefsini yenmeyi öğretecekler ama böyle bir konu yok. Her dersin kitabı, müfredâtı var, Millî Eğitim Bakanlığı o kitapları hazırlattırıyor, Talim Terbiye Heyeti'nden geçiriyor, bin bir çeşit süzgeçten geçtikten sonra "Şu kitap okutulsun, aman yanlış şey okutulmasın." deniliyor. Kitap olmadan da bu eğitim kolay olmaz. Olması lazım bir yerde. Mevlânâlar nasıl yetişti, o mübarek evliyâullah nasıl yetişti, o alim, kâmil, sarıklı, melek gibi insanlar nasıl yetişti? Bu eğitimin mutlaka yapılması lazım

Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor. Nefsin terbiye olmasının bir yolu Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek imiş.

"Ey Muaz! Hiç şüphe yok ki mü'mini Kur'ân-ı Kerîm nefsinin birçok arzusundan, hevâsından alıkoyar, önünü alır, keser, men eder, yaptırmaz."

Kur'an okudu mu bir insan kötü işleri emreden nefsinin kötü arzularını yapmaz. Kendisini tutar, nefsine, vicdanına hâkim olur.

Nefis terbiyesinin bir kaynağı Kur'ân-ı Kerîm. Kur'ân-ı Kerîm olmadan, Allah'ın vahyi, vahyin bereketi olmadan, Kur'ân-ı Kerîm'in nuru olmadan nefsin terbiyesi de kolay olmaz.

Kur'an'a bağlı olunca hadîs-i şerîflere de bağlı oluyor. Hadîs-i şerîfe bağlı olunca Ehl-i Sünnet dediğimiz, Ehl-i Sünnet Müslümanlığı, sünnet i seniyyeyi okuyup da Peygamber Efendimiz'in tam yaşadığı gibi yaşamak, böyle müslüman olmak. Önemli olan bu.

Kimin Müslümanlığı en güzel; şunun veya bunun mu, tarihte hangi şahsın Müslümanlığı en güzel?

Hiç şüphe yok ki hepimiz ittifak ederiz. Herkes el birliğiyle evet deriz, en güzel müslüman Peygamber Efendimiz. O halde en güzel Müslümanlık Peygamber Efendimiz'in Müslümanlığı. O halde en güzel Müslümanlık sünnet Müslümanlığı. O halde herkesin sünnet-i seniyyeyi öğrenmesi ve ona göre yaşaması lazım.

Diyanet İşleri Başkanlığı İmam Buhârî rahmetullahi aleyh'in Sahîh-i Buhârî'sini açıklamalarıyla neşretti. Daha başka yayınevleri sahih hadis kitaplarını neşrediyor. Peygamber Efendimiz'in sünnetinin ne olduğu ilmihâl kitaplarında yazılıyor. Hangi işin sünnete uygun olduğu, hangi işin bid'at olduğu kitaplarda yazılı, tasavvuf kitaplarında yazılı.

Demek ki rehberimiz, önderimiz, serverimiz, ilmin, nefis terbiyesinin, iyiliklerin, ahlâkın kaynağı, hevâ-i nefsi engellemenin gücünün kaynağı gene Kur'ân-ı Kerîm. Kur'an okudu mu insan, içi ürperecek, imanı kuvvetlenecek, hevâ-i nefsini engelleyecek, dizginleyecek, kendisini tutacak. Kur'ân-ı Kerîm'in böyle bir özelliği var. Her gün belli miktarda anlayarak, gözyaşı dökerek, tefekkür ederek Kur'ân-ı Kerîm'i okumamız lazım.

Muhterem kardeşlerim!

Okumuyoruz! Aydını da okumuyor, okumuşu da okumuyor, cahili de okumuyor. Belki cahili daha çok okuyor ama okumuşu hiç okumuyor. Kur'an okunmadan, Kur'ân-ı Kerîm'in içindeki bilgiler öğrenilmeden hevâ-i nefs de kolay engellenmez. Hevâ-i nefse kapılır, insan günahlara doğru gider. Rüzgâra kapılan bir yaprak gibi, çöp gibi, bir tüy gibi savrulur gider. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'e sarılacağız ki takvâmız artsın. Haşmetimiz artsın.

Ne diyor bakın?

Her sabah imam efendilerin mihrapta okuduğu Haşr sûresinin son âyetlerinde ne buyuruyor Allahu Teâlâ hazretleri:

"Bu Kur'ân-ı Kerîm eğer bir dağa inseydi bu dağ huşu içinde olurdu. Allah'ın haşmetinden büzülür, eğilir, tir tir titrer, parça parça parçalanırdı."

Dağ sağlam taştan yapılmış olduğu halde öyle olurdu.

"Ey insanoğlu, senin hiç duygun yok mu?" demek. Kur'ân-ı Kerîm sana indiriliyor, Allah'ın kelamı da sana hitap ediyor, sen ne biçim insansın, demek. Bu âyet-i kerîme çok önemli.

Kur'ân-ı Kerîm'i çok okumamız lazım.

Bu hadîs-i şerîften neyi çıkartıyoruz?

Tasavvufun kaynağı Kur'ân-ı Kerîm. Nefsin terbiyesinin kaynağı da Kur'ân-ı Kerîm.

Sonuncu hadîs-i şerîfi okumak istiyorum. Bu hususta, nefsin terbiyesi konusunda çok sözler söylemek lazım ama bu kadarıyla yetiniyorum ve sonuncu hadîs-i şerîfi okuyorum:

Yâ Mu'âz! Le-en-yehdiyellâhu alâ-yedeyke raculen min ehli'ş-şirki hayrun leke min en-yekûne leke humru'n-na'am.

Ahmed b. Hanbel Muaz b. Cebel radıyallahu anh'ten rivayet etmiş -rahmetullahi aleyh. - Peygamber Efendimiz o mübarek sahabîye -radıyallahu anh- buyurmuş ki:

"Ey Muaz!" Yani "seni seviyorum" dediği Muaz'a.

Le-en-yehdiyellâhu alâ yedeyke raculen min ehli'ş-şirki. "Allah'ın senin sözlerinle, elinle, çalışmanla, iki elin vasıtasıyla şirk ehli bir adamı hidayete erdirmesi, Müslümanlığa çekmesi sokması, senin çalışmanla bir insanın Müslüman olması, hidayete ermesi" hayrun leke. "Senin için daha hayırlıdır." Humru'n-na'am. "Develerin kırmızıları" demek.

Humur, ahmer kelimesinin çoğulu.

"Ehl-i şirkten bir adamın senin vasıtanla hidayete ermesi, İslâm'ı öğrenip de doğruymuş, deyip imana gelmesi senin için daha hayırlıdır." buyuruyor.

Allah selamet versin Necati Özfatura dostumuz yazmış. Gagavuz Türkleriyle ilgili bir makalesini okudum. Allah razı olsun, Allah selamet versin. Gagavuz Türklerinden birisi demiş ki:

"Ben istiyorum ki Türkiye'ye geleyim."

Gagavuz Türkleri kimler?

Beyaz Rusya'da, Ukrayna'da yaşayan Oğuz kökenli Türk. Ama daha önceden buralara geldikleri zaman hıristiyan ümmeti görmüşler, hıristiyan olmuşlar Gagavuz Türkleri. Onlar hem Türk, Anadolu'da konuşulan Türkçe'ye yakın bir Türkçe'yle konuşuyorlar, hem de hırıstiyan. Onlardan birisinin ifadesini naklediyor Necati Özfatura makalesinde.

Türkiye'ye gelmeyi, müslüman olmayı ve müslüman olarak ruhunu teslim etmeyi ifade etmiş onlardan birisi.

Demek ki çalışmamız lazım. Başkaları gidiyorlar, kendi dinlerini insanlara öğretmek için ta dünyanın öbür uçlarına, öbür diyarlarına din bilmez, medeniyet bilmezken, insanlara dinlerini aşılamaya çalışıyorlar.

Geçen de yine bizim televizyon kanallarında seyrettim. Papua Yeni Gine, şu Okyanusya'daki Avustralya'nın yukarısındaki adalardan birinde vahşî kabilelere misyonerler gidiyorlarmış. O vahşî kabileler de örtünmek bilmiyor. Önleri filan çıplak, her tarafları. O kabilelere Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyorlarmış. Amerika da o diyarlarda, Filipinler'de, Endonezya'da, Malezya'da Hıristiyanlığı yaymak için çok gayret gösteriyormuş. Misyonerlere paralar veriyorlarmış. Oralara gidiyorlarmış hatta onlar bazen de kendilerine gelen insanları punduna düşürür getirirlerse kazanda kaynatıp pişirip yiyorlarmış da. Böyle öldürülen, yenilen misyonerler de olmuş. O programda benim seyrettiğime, gördüğüme, söylendiğine göre. Ama yine de oraya gidiyorlar, o vahşî kabilelere Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyorlar.

Biz burada hemen bizim Kuzeyimiz'de ve bizim dilimizde konuşan ve bizim ırkımızdan, Oğuz kardeşlerimizden müslüman olmak isteyen insanlar, Müslümanlığın kıymetini de bilen, onlara gitmezsek, onlara İslâm'ı anlatmazsak, "Kardeşim sen gelemedin bari ben senin yanına geleyim." deyip insanların yanına gidip de onlara İslâm'ı anlatmazsak olur mu?

Olmaz!

Çok gaflet olur cahillik olur.

Hem onlar istediği için olmaz hem de Peygamber Efendimiz Muaz radıyallahu anh'a ne buyurmuş?

"Ehl-i şirkten bir insanı, Allah'ın senin ellerinle İslâm'a sokması, hidayete erdirmesi, senin için servet, mal sahibi olmaktan, kırmızı kırmızı deve sürülerine sahip olmaktan daha hayırlıdır." buyurmuş.

Hepimizin bu iş için çalışmamız gerekiyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Ben Türkiye'den çıktım, Türkiye dışında pek çok kardeşlerimiz var. Zaman zaman Türkiye dışına davet ediliyordum, gidiyordum fakat gördüm ki Türkiye çok küçük kalıyor, dünya çok büyük. Dünya çok büyük ve dünyada pek çok insan var. İslâm'a muhtaç olan, İslâm'ı isteyen, İslâm'ı kendilerine götürmemiz gereken çok insan var. Yurt dışında çok çalışmalar yapmalıyız. Sahâbe-i kirâm nasıl Yemen'e gittiyse, nasıl başka kabilelere gittiyse, nasıl Hulefâ-i Râşidîn zamanında, tâbiîn, tebe-i tâbiîn zamanında dünyanın her yerine yayılıp, nasıl diyarlarından uzaklarda İslâm'ı yayarak, insanlara anlatarak, ömür geçirerek oralarda vefat etmişlerse; ben de şimdi yirminci yüzyıldayım. Bu yüzyılın artık hiç değilse nakil araçları, vasıtaları çok mükemmelleşti. Uçağa biniyorsunuz, nerelerden nerelere kolaylıkla gidiyorsunuz, gezme imkânı var. Gezmek için insanlar her yere gidiyor.

Biz de niçin gideceğiz?

Allah'ın dinini sevdiği şekilde insanlara anlatmak için, en son dini, en doğru dini, en güzel dini insanlara öğretmek için gideceğiz. Nasıl o misyonerler Papua Yeni Gine'ye gittilerse, yamyamların arasına gidip bunları hıristiyan yapmak için çalışıyorlarsa, onlar bizim için bir ibret. Nasıl Amerikalılar çalışıyorsa bizim için bir ibret, nasıl Almanlar çalışıyorsa bizim için ibret.

Bunların dinlerini, dindarlıklarını ölçecek olursak, dinlerine yaptıkları hizmetleri bizimkilerden, bizim hükümetten bizim siyasîlerin yaptığından, bizim devletin harcadığı şeylerden çok fazla. İki adımda bir kilise, iki adımda bir üniversite, kiliseye bağlı kolej, hastane, tesisler, yurtlar vs. Âdetâ her taraf kilisenin müesseseleriyle dolu. Çok güzel çalışıyorlar, bunları takdirle karşılamak lazım. Ne kadar güzel, bak dinleri için gayret ediyorlar.

Amerikalı Reis-i Cumhur Çin'e, oradaki ibadethâneye gidiyor, "Burada din hürriyetinin olması iyidir." deyip Çinliler'e "bizi serbest bırakın" demek istiyor. Oradakilere de "siz devam edin" demek istiyor.

Ben hatırlıyorum De Gaulle Türkiye'ye geldiği zaman hemen bir kiliseye gitmişti, bu bir işaret biliyorsunuz. Biz de kendi hak dinimizi, âhir zaman peygamberi Allah'ın Resûlü Peygamberimiz'in bize getirdiği en doğru, en son, Allah'ın gönderdiği hükmü kıyamete kadar bâki kalacak olan güzel dinimizi, İslâm'ı herkese anlatacak çalışmalar yapmamız lazım.

Böyle yaparsak ne olur?

Ne diyor Peygamber Efendimiz okuduğumuz hadîs-i şerîfte?

"Sen iyilik yaparsan evinin hayrı artar."

Sen dışarıda İslâm'ı yayarsan, senin memleketinin iktisadı, siyaseti, ahlâkı, iklimi düzelir, sel, zelzele, afet, yangın olmaz.

Allah yaptırmıyor mu her şeyi?

"Sen Allah yolunda çalışırsan Allah da böyle lütfeder." diye ben ilgili görüyorum. Felâketleri, mükâfatları ilgili görüyorum. Allah yolunda yürüyünce bereket olur, Allah yolundan ayrı yaşayınca felaket olur. Nice nice felaketler yağar.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevdiği kul eylesin. Sevdiği işleri yaparak ömür geçirmeye muvaffak eylesin. Ömrümüzü hayırlı, verimli, insanî amaçlara yönelik, dînî, imânî, irfânî amaçlara yönelik güzel çalışmalarla geçirmeyi nasip eylesin. Malımızı, canımızı bu yolda tahsis etmeyi, harcamayı nasip etsin. İnsanlara İslâm'ın güzelliğini anlatmamızı, bizim vasıtamızla nice insanların imana gelmesini nasip etsin. Allahu Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in sevgisine, şefaatine erdirsin, kendisinin rızasına erdirsin, azabından korusun. Cennetiyle Cemâli'yle cümlemizi ve sevdiğimiz kimseleri, evlatlarımızı yakınlarımızı taltif eylesin. İki cihan saadetine mazhar eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı