M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 334

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillahirrahmanirrahim.

el-Hamdulillahi Rabbi'l-âlemîn

.

Ve's-salâtu ve's-selâmu âlâ hayra halkıhî Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahu bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn

.

Emmâ ba'du

.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve selem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün. Ve külle bid'atin dalâletün. Ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Kadimtüm hayra makdemin mine'l-cihâdi'l-asgari ile'l-cidâhi'l-ekberi hüve mücâhedetü'l-abdi hevâhû.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâle ev kemâ kâle

.

Aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allah Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi hepinizin üzerinize olsun.

Allahu Teâlâ hazretleri bu gününüzü, beraat gecenizi hayırlı eylesin, nicelerine sıhhat afiyetle eriştirsin.

Peygamberimiz, Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadislerinden bir miktarını sizlere izah edeceğim.

Bu izahlara geçmezden önce evvelen ve hasseten Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek rûh-u saadeti için, sonra sâir enbiyâ ve mürselîn, cümle evliyâullahın sülehânın ruhları için, hâssaten Peygamber Efendimiz'in ashâb-ı kirâmının rıdvanullah aleyhim ecmain ve onlardan müteselsilen hocamız, üstâdımız Muhammed Zâhid-i Bursevî'ye kadar güzerân eylemiş olan cümle sâdât-ı meşâyih-i turuk-ı aliyyemizin, bu okuduğumuz eserin müellifi Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin rahmetullahi aleyh hazretlerinin mübarek ruhu için, ve eserin içindeki hadîs-i şerîflerin bize kadar sıhhatle, selametle gelmesinde emeği geçmiş olan bütün râvilerin, âlimerin ruhları için ve uzaktan yakından bu hadîs-i şeriîfleri dinlemek üzere şu mescide cem olmuş olan siz muhterem kardeşlerimizin âhirete irtihal ve intikal eylemiş olan bütün yakınlarının sevdiklerinin; ve hayatta olanlarımızın da Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun yaşayıp pak bir itikad ve temiz bir iman ile, Allahu Teâlâ hazretlerine kavuşup huzur-u âlisine sevdiği, razı olduğu bir kul olarak çıkmamız için bir Fâtihâ üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Kadimtüm hayra makdemin. "Hoş geldiniz; hoş gelişle geldiniz."

Efendimiz bu sözü, bir sefere göndermiş olduğu topluluğun Medine-i Münevvere'ye dönüşünde söylemiş. Bir askerî vazifeyle göndermiş. Cihat için dolaşmışlar, vazifeyi yapmışlar. Can pazarı; düşmanı aramışlar, düşmanın korkusuyla tehlikeli günler geçirmişler, çarpışmışlar sonra dönmüşler. Harpten, cihattan dönmüşler, Medine'ye gelmişler.

Peygamber Efendimiz iltifat edip karşılıyor;

Kadimtüm hayra makdemin. "Hoş geldiniz; hoş gelişle geldiniz." Mine'l-cihâdi'l-asgari ile'l-cidâhi'l-ekberi. "Küçük cihattan daha büyük olan cihada geldiniz!"

Küçük olan cihat hangisi, daha büyük olan cihat hangisi?

Küçük cihat onların geldikleri cihat; düşmanla kılıç, ok, silah ile canını ortaya koyup çarpışmak, o küçük cihat oldu.

Cihâd-ı ekber: Mücâhedetu'l-abdi havâhu. "Büyük cihat, kulun kendi hevâ-yı nefsi ile cihat etmesi."

İnsan kendi içinde de mücadele yapıyor; bir iç mücadelesi geçiriyor, birçok şeyler düşünüyor, birçok işleri yapması için içinden duygular geliyor ama onlarla bir mücadele geçiriyor, onları yapmıyor. Kötü, zararlı ise onları yapmaktan vazgeçiyor, kendisini tutuyor; kızgınsa kızgınlığını tutuyor; içi kötü bir şey istemiş,emretmiş ise o kötü isteği önlemeye çalışıyor. Bu ikincisi daha büyük bir cihat.

Düşmanla çarpışmak kolay, herkes yapar! İnsanda biraz yürek oldu mu; insan, arkadaşlarla beraber vasıtalara biner, gider.

Sonra o nadir olur, her zaman olmaz! Bir düşman tehlikesi olacak, düşman saldıracak da onu bertaraf etmek için veyahut onu cezalandırmak, yaptığı bir zararı ona ödetmek için insan böyle bir şey yapacak; nadir olur. Ama berikisi daimî!

İçimizdeki arzular bitip tükenmez ki… Ömrümüz boyunca devam edecek, hakikaten daha büyük. Zaman bakımından ölçersek birisi küçük, ötekisi büyük! Birisi ömür boyu sürüyor, birisi kısa bir müddet sürüyor. Büyüklüğünün ispatı olan ikinci fark şu ki;

İnsan düşmanla cihat ederken de içiyle mücadele duygusu devam eder. Düşmanla cihat ederken de insan kendi içine hâkim olamazsa, kendi duygularına hâkim olamazsa belki boşuna cihat etmiş bile olabilir.

Nitekim et-Terğîb ve't-Terhîb diye bir hadîs-i şerîf kitabı vardır, onun baş tarafında ihlâsı anlatmak için bir bahis açılmıştır.

İhlâs: Amellerini sırf Allahu Teâlâ hazretlerinin rızası için yapmak, başka bir şey düşünmemek, Allah'ı düşünmek. Yapacağı işi; Allah senden hoşnut olursa inşaallah olur, diye onun için yapmak, aksi takdirde böyle yaparsam Allah beni sevmez, diye o işi bırakmak.

İhlâs; Allah için yapmak, niyetine başka bir menfaat katıştırmamak, dünya menfaati, alışveriş duygusu, sevgi, kin gibi bir şey katıştırmayıp sırf Allah rızası için yapmak.

Orada bir hadîs-i şerîf geçer ki o hadîs-i şerîf insanın tüylerini diken diken eder. Cehenneme gidecek olan üç zümreyi tarif eder. O ihlâs bâbının arkasından ihlâsın zıddı olan riyâ bölümünü anlatmaya geçer.

İhlâs nedir?

Kalbini sırf Allah rızası için halis niyetle o işe yöneltmek.

Riyâ nedir?

İşin içine Allah'tan gayrı niyetler katıştırmak, başkasının görmesini, beğenmesini, alkışlamasını istemek, başka şeyler peşinden olmak; o ihlâssızlığa riya deniyor.

Onlardan bir tanesi Allah yolunda yapılan bir savaşta öldürülen insandır.

Birisi malını sarf eden zengindir.

Ötekisi de başkasına ilim öğreten alimdir.

Cehenneme ilk giderek kendileriyle cehennem ateşinin tutuşturulacağı kimseler, diye hadîs-i şerîfte ifade olarak geçer.

Neden?

Mesela o savaşta öldürülen şahıs diyecekmiş ki;

"Yâ Rabbi! Ben senin için başlamış olan bir savaşa gittim, o savaşta çarpıştım, mücadele ettim fakat sonra da öldürüldüm, binaenaleyh şehidim; o halde cennete gitmem lazım…"

Böyle bir düşünce üzerine Allahu Teâlâ hazretleri kalbini, niyetini çok daha iyi bildiği için buyuracak ki;

Kezebte. "Yalan söyledin, senin sözün doğru değil!"

"Doğruyu söylemiyorsun, bu sözün gerçeğe uygun değil. Sen 'Ne kahraman adam!' desinler diye gösteriş yapmak, fiyaka yapmak, başkalarına kendini beğendirmek için bu savaşa girdin. Yürüyüşünde, edanda kılış savuruşunda vs. hep o duygu hâkimdi."

"Onun için dünyada da sana 'Ne kadar güzel çarpışıyor, ne kahraman, ne cesur adam, ne güzel kılıç sallıyor, ne güzel ok atıyor…' dediler, hediyeni dünyada aldın. Burada sana hiçbir fayda yok!" buyrulacak, cehenneme sevk edilecek.

Demek ki insan cihat ederken de duygularına; kalp dediğimiz, gönül dediğimiz şeye hâkim olmazsa yaptığı iş heba olabiliyor, boşuna gidebiliyor.

Alim; ilim öğretiyor, herkes hürmet ediyor. Alim; âyetten, hadîs-i şerîften bahsediyor filan diye hepimiz hürmet ederiz. Bir kimse alim oldu mu severiz çünkü bize dinimizi öğretiyor. Ama ona "Dünya hayatında ne yaptın, ne eyledin?" diye sorulacakmış.

"Yâ Rabbi! İlim öğrendim, öğrendiğim ilmi de senin rızan için başkalarına öğrettim…"

"Yalan söylüyorsun! Sen bu işi başından beri 'Ne kadar bilgili adam…' desinler diye yaptın. İşin başka alimlerle münakaşa etmek, fiyaka yapmak, münakaşalara girip fikirlerle ötekini yenmek, yanında kimseyi konuşturmamak. Güzel duygular değil! Dünyada da sana alim dediler ama burada bir şey yok!"

O da cehenneme atılacak.

Bizim mektebimizde birisi gelmişti, biz o zamanlar imtihan ederdik.

Giriş olarak imtihanın bir bölümünü sözlü olarak yapardık. Sordum:

"Fakülteye niye geldin?" dedim. Bana;

"Bizim orada çok kızdığım hocalar var, ilim öğrenip onlarla mücadele etmek için geldim." dedi.

"Niye fakülteye geldin, niye bu fakülteyi seçtin?"

"Hocalarla mücadele etmek için…"

İlim hocalarla, başkalarıyla mücadele etmeye, münakaşa etmeye öğrenilmez, o maksatla öğrenilmez!

İlim, Allahu Teâlâ hazretlerini tanımak, Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasının yolunu görmek, öğrenmek, o yolda yürüyüp Allah'ın sevdiği, razı olduğu bir kul olmayı başarmak için öğrenilir; niyet böyle olursa insan kazanır. Öteki türlü olursa onlarla münakaşa edeceğim, berikilerle konuşacağım, diye yaparsa İnsan bir faydasını görmez.

Demek ki niyeti kötü oldu mu alim de kâr etmiyor. Öteki zengin de diyecekmiş ki;

"Yâ Rabbi! Ben kazandım; kazandıklarımı insanlara sarf ettim, fakirleri doyurdum, giydirdim, malî yardımda bulundum…"

"Yalan söylüyorsun! Sen 'Ne kadar cömert adam, aferin, ağa adam…' desinler diye böyle yaptın ve öyle de denildin!" diye buyrulacakmış.

Buradan da bir kaide çıkıyor:

Amellerde kalbin, aklın, gönlün durumu çok önemli! Doğrudan doğruya insanın bir namaz kılması, bir oruç tutması, hacca gitmesi, cihat yapması, ilim öğretmesi, bir sadaka yapması yetmiyor. Aslında başka şeyler yapması lazım. İlmihallerin içine onu da yazmak lazım. İlmihallerde Namazın Farzları, İçindeki Farzları, Dışındaki Farzlar, Abdestin Şekli Şemâili, Farzları vs. yazıyor ya, onları da yazmak lazım.

"Nice namaz vardır ki sahibini Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramaz!" diye hadîs-i şerîf var. Sahibi namazı kılıyor, Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramıyor.

Bunu duymuşsunuzdur, Ramazanlar'da hoca efendiler çoğu kez söylerler:

Nice oruç vardır ki: Onun sahibinin akşamleyin eline geçen kâr, sevap bir şey değil; aç ve susuz kalmaktan ibarettir. Başka bir kârı yok, boşuna geçirmişsindir.

Neden?

Namazın, orucun şartları var. Hac, sadaka, diğer şeyler öyle… Şartların bir kısmı dışa, bir kısmı içe ait; bir kısmı şekle, bir kısmı öze ait. İnsanlar şekli yapıyorlar, şekle çok dikkat ediyorlar: Sakal yerinde, kavuk, cübbe yerinde oluyor. Dış görünüşte her şey güzel; kalbe dikkat eden yok!

Onun için bir hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

"Âhir zamanda insanlar türeyecek; sözleri yumuşak, dış görünüşleri kuzu gibi fakat kalpleri kurt gibi."

Kalp bozuk oldu mu kıymeti yok ki..

"Allahu Teâlâ hazretleri insanın suretine, şekline bakmaz!"

Mevkiin makamının, zenginliğin, ne kıymeti var! Hepsini Allah veriyor, Allah'ın verdikleri ile Allahu Teâlâ hazretlerine güzel kulluk etmeye bakar!

"Kalbe bakar; kalbin niyetine, kalbin selametine bakar, elim has kalp olmasına bakar." Yevme lâ yenfeu mâlun ve lâ benûn illâ men etallâhe bi-kalbin selîm.

"İnsanların hepsi bu dünya da muhakkak bir müddet yaşayacaklar, elveda deyip gidecekler."

Bir gün Allahu Teâlâ hazretlerin huzurunda bu dünyadaki yaşayışlarından; şiddetli, dehşetli, terletici bir hesaba tâbi tutulacaklar. O gün insanlara mal, mülk, para, fayda vermeyecek. Evladın, kabilenin, kavmin çokluğu fayda vermeyecek. Ben falanca kabilenin reisiyim, falanca köyün ağasıyım, filanca kavmin başkanıyım reisiyim, reisicumhurum, başvekilim, bakanım, müdürüm, hükümdarım, şahım… Hiçbirisinin faydası yok, paranın da faydası yok!

İllâ men etallâhe bi-kalbin selîm.

"Allah'a selim bir kalp ile; içi pis olmayan, günahlarla kararmış, kötü huylarla dolu olmayan bir kalp ile gidenler fayda görecek. Ötekiler hiç fayda görmeyecekler."

Bu âyet-i kerîmeden ve emsalinden okuduğumuz hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki kalbin amellerini, gönle ait şartları yerine getirmek; dışa ait şartları yerine getirmekten daha önde gelir, daha önce olur. Çünkü dış şartların hepsi tahakkuk ettiği halde bir şey kâr eylemiyor.

Peygamber Efendimiz; "İki kimse camiye gelir. Yan yana, omuz omuza içeriye girer. Bir tanesi çok büyük sevaplar alarak çıkar, bir tanesi bir zerre miktarı kâr etmeden ayrılır." diye buyuruyor.

Neden?

Birisi; kalp, şuur, niyet denilen hususlarda, duygularda dikkat etmedi. Aklı, fikri başka yerde olarak namazı kıldı onun için kâr edemedi.

Demek ki dış şekil önemli değil, iç şekil önemli! O halde bizim de bugünden itibaren gönlümüze dikkat etmemiz lazım, gönlümüzü pâk etmeye, niyetimizi halis kılmaya dikkat etmemiz lazım. Çünkü;

ed-Dînü en-nasîhatü. "Din halis kalplilikten ibarettir, başka bir şey değildir."

İslâmiyet, dindarlık, insanın dindar olması, Allah indinde makbul bir kul olması; kalbinin halis muhlis, has, samimi, pâk olmasıdır.

Kime karşı?

Allahu Teâlâ hazretlerine karşı has, halis, samimi olacak, Resûlullah'a karşı has, halis, samimi olacak, Ümmet-i Muhammed'in idarecilerine, cemaatlerin başındaki başkanlara karşı, tâbi olduğu imamlara karşı samimi olacak, bütün müslümanlara karşı samimi duygular besleyecek, Kur'ân-ı Kerîm'e karşı has, halis samimi, olacak.

Allahu Teâlâ hazretlerine has, halis, kulluk etmek nasıl olur?

Açık kalple! Allahu Teâlâ hazretleri bizim kalbimizi biliyor, hiçbir şeyi gizlememiz mümkün değil. Her şeyi halis muhlis bir niyetle yapacağız.

Resûlullah'a karşı samimiyetimiz nasıl olur?

Onun sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılmamız, bildiğimizi tatbik etmemiz, bilmediğimizi de "Öğrendiğim zaman tatbik edeceğim yâ Resûlallah!" diye o sevgiyi içimizde beslememiz, onun izinden ayrılamamaya çalışmamızla olur. Oturduğu yerde oturmak, kalktığı yerde kalkmak, "Yap." dediğini yapmak "Yapma." dediğini yapmamak suretiyle kendimizi ona benzetmeye çalışmamızla olur.

Kitâbullah'a karşı samimiyet nasıl olur?

Okursun, okuduğuna tâbi olursun. Kur'ân-ı Kerîm okursun; ne diyorsa emirlerini tutarsın, yasaklarından kaçarsın. Samimiyet öyle olur.

Ümmet-i Muhammed'in imamlarına, önderlerine karşı samimiyet nasıl olur?

Hizmetine koşarsın. Onlar madem bir cemaatin başına geçmişler, o cemaatin işlerini idare etmeye çalışıyorlar ki mesuliyetlerin en ağırıdır, zorlukların en zorudur. Çünkü bir insanın kendi başının derdi kendisine yetmiyor mu?

Hepimize Allah bir akıl vermiş, bir göz, iki kulak vermiş; bütün gayretimizle kendimiz için çalışıyoruz ve gene yetiremiyoruz. Yetmiyor, bir sürü hata, bir sürü yanlışlık yapıyoruz. Ve o zât çıkmış, bir topluluğun başına imam olmuş, müslümanların başına önder olmuş;hâli harap! Allahu Teâlâ hazretleri öyle yardımcı olsun ki halleri çok haraptır, çok zordur.

Çünkü hepsinin vebali ona yüklenir. Bir yanlış adım attı mı bir yanlış tarafa sevk etti mi hepsinin vebali onun omzuna yüklenir. Allah hıfz eylesin.

Ona karşı biz tabii ki samimi davranmalıyız. Yardımcı olmak, dediklerinde onu üzmemek, iki defa söylettirmemek lazım.

Bütün müslümanlara karşı has, halis, temiz kalpli olmak; o da keza müslüman kardeşliğin icabı olmuş oluyor.

Bu kadar izahtan çok aşikâr bir şekilde anlaşıldı ki insanın kendi içindeki hevâ-yı nefsi ile uğraşması hakikaten en önemlisi! Çünkü insan kendi içini yenemezse, kendi duygularına hâkim olamazsa insanlıktan çıkıyor, her türlü hatayı onun için yapıyor.

Falanca adama kızıyoruz. Kızgınlığımızdan hıncımızı çıkartacağız diye etmediğimizi koymuyoruz. İnsan, filanca şeyi arzu ediyor, haram-helal demeden; rüşvet, iftira, gıybet, dedikodu, haram, hırsızlık, arsızlık ile içi istedi diye onu elde etmeye çalışıyor.

O halde bu devirde unutulmuş olan bir şeyi hiç hatırımızdan çıkartmayacağız:

İnne'n-nefse le-emmâratun bi's-sû'i illâ mâ rahime rabbî. "İnsanoğlunun içinde -Allah'ın acıyıp da merhamet edip de değişik vasıflar verdiği kimseler bir tarafa atılırsa- kötülüğü emreden bir varlık vardır, kötülüklerin başıdır, insana kötülükleri emreder."

"Yat, rahat et, keyfine bak, okuma, camiye gitme, dinleme, namaz kılma, oruç tutma, paranı kimseye verme, kendi zevkine, safana bak, harama bak, haram ye…"

Hep iştiha çekici şeylere karşı insanı teşvik eden bir nefsi var. Yaratılışının icabı bu hayvanlarda da öyledir.

Hayvanlar da bir şey yiyeceklerinde haram helal düşünür mü! Kediler karnı acıktı mı mutfağa girer, pencereden filan alır yer. Başka arzuları belirdi mi onu insanların önünde vs. her yerde yerine getirmeye çalışır. Mücadele eder, tırmalar vs.

Her insanın da böyle hayvanî bir tarafı, hayvanî tabiatı, hayvanî tabiatlı istekleri var. İnsan ona tâbi olursa hayvan gibi olur, onu kontrol altına alması lazım.

Allah; biz onu kontrol edelim diye insanları bütün hayvanların hepsinden ayırmış, mümtaz kılmış, akıl diye bir kontrol mekanizması, bir alet vermiş. Akıl; kalpten, gönülden, nefisten gelen, içerden gelen şeyleri süzgecinden geçiriyor ve vücuda hâkim oluyor.

Vücudun iki tane hâkimi var:

Ya nefs hâkim olur, kötü yollara götürür.

Yahut akıl hâkim olur; onu dizginler, lazım olduğu kadarını ona verir, fazlasını ona vermez.

Biz at kullanmadık eskiden cihatta çok kullanılan bir malzemeymiş, herkes de bilirmiş. Ata arpasını fazlasını verdiğin zaman "Gemi azıya almış, arpası fazla gelmiş." derler. Hayvana biraz haddinden fazla verdin mi olmuyor, demek ki nefse de ölçülü vermek lazım.

Bugün bildiğimiz şeylerden kıyas edecek olursak, arabayı çalıştıracağın zaman fazla gaza bastın mı çalışmıyor. Soruyoruz:

Neden çalışmıyor?

Gaza boğuldu, diyorlar. Fazla gaz gitti, gaza boğuldu da ondan çalışmıyor.

Gazı var işte. Çalışsa ya!

Boğuldu. Fazlası da iyi gelmiyor, ölçülü olarak vermek; o ölçüyü insana akıl veriyor, akıl da kendi kendine ölçüyü tam bulamaz, aklı şeriat irşat eder.

Şeriat akla hitap eder. Kur'ân-ı Kerîm'in hadîs-i şerîfin ahkâmı insanın aklına hitap eder ve böylece insan aklını bir ölçüye sahip kılar ve onu da hükümdarın memlekete hâkim olduğu, sahip olduğu gibi bedene hâkim kılarsa insan kurtulur. Eğer şehvet ve nefs hâkim olursa o zaman felaketten felakete sürüklenir.

Onun için bu hadîs-i şerîf bizim erbâb-ı tasavvufun, ehl-i tarîkin mânevî inceliklere dikkat eden kalbin ahvaline riayet etmeye çalışıp da Allah rızasını kazanmak isteyen insanların en önemli prensiplerinden birisini ortaya koyar. İnsanın kendi nefsiyle cihat etmesi cihatların en büyüğüdür. Çünkü her şeyin başı odur.

Bir insan kötü insan oldu mu ondan hiçbir hayır gelmez, ne cihatta hayır gelir ne başka bir yerde hayır gelir. Nereye götürsen, nerenin başına getirsen sana oradan -hayırsız evlat gibi- çıkartır, dert getirir. Hayırlı bir insan da nerede olsa, toprakta bile olsa orada fayda verir. Hangi işin başına getirsen takdir neticeler alırsın. Hayırlı insan olmanın yolu insanın kendi nefsiyle mücahede etmektir.

İbrahim b. Edhem rahmetullahi aleyh demiş ki;

Eşeddü'l-cihâdi cihâdü'l-hevâ. "Cihatların en şiddetlisi, en zoru insanın kendi içindeki arzusuna, içinden gelen arzusuna mâni olmaktır."

Doğup gelen arzusuna karşı koymak çok zordur, kolay bir şey değildir. Nefs, nice babayiğitleri küt yere devirmektedir.

Kapıdan sığmaz, pazusunu kimse yere dikemez, kimse kıvıramaz, on kişinin işini yapacak kadar gücü kuvveti vardı ama nefsin elinde zebundur. Nefsi onu bir yerden parmağına dolamıştır, yerden yere çalar, nefsin arzularının karşısında durmak çok zordur. İnsanın ona yavaş yavaş alışması lazım. Bizim dinimizde, insanlar bilmeden bunun yolunu insanlara öğretmiştir. Bizim dinimizde insan ibadetleri yaparsa ibadetler nefsi terbiye vasıtasıdır. Mesela namaz; insan o farzı yapa yapa nefsine hâkim olmanın egzersizlerini, idmanlarını yapar. Mesela sabah namazına; uykuyu, nefsini yenerek bir hayırlı iş yapmaya kalkacak. Kendisine bir idman olmuş oluyor. Yatsı namazına kadar duracak…

Geçen gün şunu söylediler:

Eskiden birisi namaz kılarmış, bırakmış. Akşam işten geliyormuş 18.00'de, 18.30-19.00'da yatıyormuş. Bir daha sabah 8.00'de kalkıyormuş. Nefsine mağlup, nefsi direk gibi kuvvetlenmiş; adamı yere vurmuş, paçayı kurtaramıyor, işte en zoru! Hadi bakalım içinde o kadar uyku arzusu var iken onu yenmeyi öğren!

Sonra Ramazan orucu bizi ne güzel yetiştirir!

"Sigarayı bırak! Sıhhatine zararlı, insanı yavaş yavaş öldüren bir şeydir."

Bir yerde okudum: "Sigarayı içen yavaş intihar ediyor demektir." diyor. Bir müessese güzelce çerçeveyle yazmış. Sigarayı içen birden intihar etmiyor, zehri fincanla içip intihar etmiyor; yavaş intihar ediyor, 30 yılda, 40 yılda intihar ediyor, onu bırakamıyor.

"Bırak!" diyorsun, "Alışmışım bir kere, elim ayağım titriyor…" diyor.

Ramazan'da nasıl bırakıyorsun?

Ramazan'da bırakıyor, "Hiç hatırıma gelmiyor!" diyor. Soruyorum, "Ramazan'da hiç hatırıma gelmiyor." diyor, Ramazan alıştırıyor.

Demek ki oruç nefsi yenmeye alıştırıyor, namaz ibadeti nefsi yenmeye alıştırıyor. Zekât; kazandığın o tatlı paraları Allah yolunda veriyorsun, insanı bir fedakârlığa alıştırıyor. Hac, baştan aşağıya kadar sabır imtihanıdır. Hac yolculuğunun en zor tarafı nefisle mücadele etmektir, nefsi yenmektir.

Sinirleniyor musun, kızıp parlayıveriyor musun, arkadaşlarını darıltıp…

Olmaz hacda başından sonuna kadar nefse hâkim olmak ve sabır egzersizleri yapmak var. Sonra orada, buradaki kuş tüyü yatakları bulamazsın, iki milyon kalabalık oraya geldiği için evler dolar, evler dolduğu için, senin bugün iki kişi yattığın oda kadar bir yere orada 20 kişiyi sığdırırlar. Hadi bakalım; senin kendine mahsus yüznumaran vardı, lavabon vardı, güzelce abdest alırdın… Orada bakarsın su da kesilivermiş, yüznumara yetmez, su yetmez, oda yetmez; bütün hepsine fedakârlık gösterip sabredeceksin!

Hâsılı, ibadetler -yapılırsa- insana nefsi yenmeyi öğretir. Ondan sonra da nefsin ince bir ilmi, uzun bir çalışması vardır ki nefsi yenmek için büyüklerimiz iki yol seçmişler:

Yollardan bir tanesi nefsi besleyen kaynakları kurutmak, yolları kesmek, nefsi aciz, zayıf bırakıp öyle yenmektir.

"Nefis neden kuvvetlenir?"

Çok yemek yemekten kuvvetlenir.

Yemeği azaltmışlar.

"Neden kuvvetlenir?"

Fazla uyku uyumaktan kuvvetlenir.

İnsan uyudu mu nefsi adam akıllı takviye olur. Az uyumayı tercih etmişler.

Sonra insanlardan alakayı çekmek lazım, insanların arasına girdi mi onların arasında zevk safa görür, onlara uyar. Sonra fazla konuşmaktan nefis çeşitli şeyler alır, konuşmayı kesmişler... Böylece çeşitli yollarla, riyazetlerle, uykusuzluklarla, ibadetlerle, açlıklarla, oruçlarla nefsi zayıflatıp ondan sonra yenmeyi düşünmüşler; bu uzun bir yol. Bazı büyüklerimiz de demişler ki bunun bir başka yolu var:

Nasıl?

İlk önce ruhu tasfiye eder, ruhu güzelleştirirsin. İnsanın güzel tarafını uyandırırsın; zikirlerle, fikirlerle gönül uyandı mı, gönle mârifet nuru girdi mi Allahu Teâlâ hazretlerini bilmeye, tanımaya başladı mı, zikrin tadını aldı mı, Allah'a kulluk etmenin tadını aldı mı nefis de oraya yanaşır!

Nefsi bir tarafa bırakırlar, ruhu güzelleştirmeye, tasfiye etmeye, saflaştırmaya çalışırlar.

Sonra o kendiliğinden az uyur, kalkar konuşur, gider insanların arasında işini yapar ama sonunda nefsi terbiye etmiş olur. Böyle iki esaslı yolu vardır, birisine tarîk-ı ruhanî derler, birisine tarîk-ı nefsanî derler. Birisi uzundur; nefsi kahretmek yoluyla terbiye etmek uzundur. Ötekisi ruhanî yol, nefsi razı etmek yolu kolaydır. Hâsılı insanın bunun çaresine bakması lazım.

Kad eflehâ men zekkâhâ. "Kim nefsini terbiye ettiyse felah bulur." Ve kad hâbe men dessâhâ. "Ona sahip olamamış olan da perişan, pişman olur; sonunda çok ziyan eder."

Âyet-i kerîmelerde böyle bildiriliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri mübarek günler hürmetine bizleri lütf u keremiyle ıslah eylesin, nefsimizi Hakk'a boyun eğmiş, hakka vermiş, kötülüklerden dönmüş, iyilikler kendisine ilham olunan, huzura ermiş bir nefis eylesin. Yolundan ayırmasın, günahın zilletinden, horluğundan bizi kurtarsın. Kendisine kulluğun şerefiyle bizi şereflendirsin.

Bu hadis, hayatımızın prensibi olduğu için ne kadar söz söylesek azdır.

Kendi içimize dikkat edeceğiz, kendi içimizden bir duygu kopup geldiği zaman onu aklın süzgecinden geçireceğiz, aklımızı da şeriatte terbiye edeceğiz. Kur'ân-ı Kerîm'i, hadîs-i şerîfi, dinimizin aslını öğreneceğiz. Sonra her hareketimizi süzgeçten geçirerek yapacağız, her sözümüzü süzgeçten geçirip yapacağız ve her işimizde kalbimizin ameline, niyetine dikkat edeceğiz.

"Bunu ne niyetle yapıyorsun, söyle bakım?" diye kendi kendimize sorarak yapacağız. Öyle yaparsak kurtuluruz!

Demek ki nefsi dizginlemeyi öğrenmiş oluyoruz. Eskiler buna çok dikkat ederlermiş, her zaman söylediğim bir misâli yeri gelmişken bir daha söyleyeyim:

Adamın birisini bir şehirden bir şehre gezerken yakalamışlar. Sen casussun, kötü adamsın, gel bakalım keseceğiz, diye hapse atmışlar. Sonra da celladın yanına götürmüşler, hapisten celladın yanına giderken insan ne düşünür bilmem. Allah insanı bu duruma düşürmesin ama herhalde insanın aklı başından gider. Hele haksız yere öldürülüyorsa "Benim hiçbir günahım yok, derdimi anlatamadım…" filan, feryad u figan eder. Bu öyle yapmamış da kendi kendine demiş ki;

"Ey nefsim! Söyle bakalım; eskiden beri sen Allahu Teâlâ hazretlerinin hükmüne razı olmaktan bahsederdin, şimdi Allah sana ölümü böyle nasip etmiş, cellâdın önüne gidiyorsun. Az sonra kafanı kesecek. Allah'tan şimdi de razı mısın, Allah'ın bu takdirine razı mısın?" diye kendisine sormuş.

Sanki nefsi bir başka varlıkmış gibi onunla sorgulu sualli konuşuyor.

Bakmış ki hiç itiraz yok:

"Madem Mevlâm yazımızı öyle yazmış, ne yapalım; nasıl olsa bir gün gelip öleceğiz, takdir böyleymiş…"

İçinde hiç itiraz yok, çırpınması haksızlığa uğraması gibi bir duygusu yok!

Allah'ın imtihanı ki o anda suçsuzluğu belli olmuş, cellâdın önünden dönmüş.

Demek ki imtihanmış.

"Hadi gel; senin suçsuzluğun anlaşıldı, halas oldun, kurtuldun!" demişler.

Sözü çok hoşuma gidiyor. Diyor ki;

"Allah'a yemin ederim ki o ölümden halâsıma sevinmiyorum, o andaki ihlâsıma seviniyorum; halâsıma değil ihlâsıma seviniyorum, ya o zaman nefsim itiraz etseydi!"

"Böyle takdir mi olur, başıma bu da mı gelecekti, bu haksızlığa uğradım…"

Hani edepsiz insanlar vardır ya çocuğu ölür, başına sıkıntılı bir hal gelir, mahalleyi mahallelinin başına yıkar, bağırır, feryat figan, gürültü patırtı…

Ne oluyor ya, Allah çeşit çeşit şeyler takdir ediyor, herkesin başına geliyor, ne yapalım…

Allahu Teâlâ hazretleri imtihanı herkese başka türlü şey yapıyor. Ne yapalım, sana da bunu getirmiş, ya malına ya canına; sabretsen büyük ecir alacaksın, ne var?

Allah nefsimizin oyunlarını bilip ona karşı kendimize hâkim olup, onu ıslah etmek nasip eylesin. Cihâd-ı ekberde cümlemizin gazası mübarek olsun, Allah muvaffak eylesin.

Kıraatu raculün Kur'âne fî gayri mushafın elfü derecetin ve kıratuhû fî'l-mushafı yudâ'afu alâ zâlike ilâ elfey derecetin.

Bu sahih hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem, bize Kur'an okumaktan bilgi veriyor.

Adamın; kişinin, kişi mânasında adam sözünü kullanırlar. Arap dilinin kaidesidir, maksat kişi demektir. Kadın için de aynı hüküm cârîdir; ille bıyıklı, sakallı erkek olacak değil, kadınlar bu hükümden müstesnadır, mânasında değil de kişi demek, insanoğlu demek.

Adamın Kur'ân-ı Kerîm'i önünde yazılı mushaftan okuması -bakarak okuması demek- ve bir de mushafa bakmadan okuması mukayesesi yapılıyor.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;

Kıraatu raculün Kur'âne fî gayri mushafın elfü derecetin. "Kişinin Kur'ân-ı Kerîm'i mushaf olmadan okuması bin derecedir; ona bin derece kazandırır, sevap kazandırır."

Kur'ân-ı Kerîm'in ecri, Allah'ın kelamı olduğu için hadden ziyadedir, dille anlatmak mümkün değildir. İnsan Kur'ân-ı Kerîm'i açsa; okumasını hiç bilmese, Kur'ân-ı Kerîm'in yüzüne bakması sevaptır.

Neden?

Allahu Teâlâ hazretlerinin kitabı da ondan, Kitâbullah. O şereften dolayı yüzüne bakmak da sevaptır. Hiç okuma bilmiyor, cahil, ümmî adam; Kur'ân-ı Kerîm'i açmış bakıyor.

Osman-ı Gazi niçin bunca hürmetlere mazhar oldu?

Osman-ı Gazi Şeyh Edebali'nin evine misafir gitmiş, kendisi okuma yazma bilmeyen bir kimse; okuma yazma bilmiyor, bir şeyden haberi yok! Horasan taraflarından hicret etmişler, buralara gelmiş bir kabilenin başkanı, bilgisi olmayan bir insan. Şeyh Edebali de çok alim, ârif, kâmil bir kimse, onun evine gitmiş. Gece misafir edince bakmış duvarda bir şey var.

"Bu nedir?" demiş.

"Bu Allahu Teâlâ hazretlerinin kitabı Kur'ân-ı Kerîm." demiş.

"Öyle mi, peki!"

Gece yatağı yorganı yapmışlar. Sabah Şeyh Edebali gelmiş, bakmış ki yatak yorgan hiç bozulmamış.

"Ne oldu?" demiş.

"Allahu Teâlâ hazretlerinin kitabı karşısında ben nasıl ayağımı uzatır yatarım." demiş.

Hürmete bak! O hürmetten sonra gece bir rüya görmüş: Göbeğinden bir ağaç çıkıyor, dalı budağı her tarafı sarıyor, imparatorluk kuracağına, sülalesinin çocuklarının büyük devlete nâil olacağına yorulmuş.

İnsan nelere sahip olursa hürmetten, edepten sahip olur! Ne ziyana uğrarsa edepsizlikten uğrar!

Bir edep insanı çok yükseklere çıkartır, çok kazançlara uğratır; bir edepsizlik ise insanı ta yukarılardan yüzükoyun yere düşürür.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi edep sahibi eylesin; terbiyeli, zarif, nazik, hassas, duygulu kimseler eylesin.

Kur'ân-ı Kerîm böyle bir kitaptır; hürmet eden izzet bulur, dünyada âhirette rahat eder. Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın ipidir, sarılan kurtulur. Kuyuya düşmüş bir insanı kuyudan çıkarmak için ip sarkıtırlar ya; Kur'ân-ı Kerîm, düşmüşlere Allahu Teâlâ hazretlerinin ipidir. Kim ona sarılırsa karanlıktan, zulumâttan nura çıkar, kurtulur. Onun için yüzüne bakmak sevaptır.

Elif lâm mîm diye okusan Allah elif için bir hasene verir, lâm için bir hasene, mîm için bir hasene verir; hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bu ifadeyle bildiriyor, sevabı çoktur.

Onun için aklımız varsa Kur'an'a gayret etmemiz lazım. Aklımız varsa Kur'ân-ı Kerîm'in okumasına, ezberlemesine gayret etmeliyiz. Ondan sonra da ahkâmıyla onu öğrenip hayatımızı tanzime gayret etmeliyiz.

İnsan Kur'ân-ı Kerîm'i ezberinden okursa Allah bin derece verir ama önüne mushafı açıp da yazısına baka baka okursa bu iki bin dereceye kadar faklı bir kârı sağlar. İnsan bin derece daha fazla alır, alabilir.

İlâ elfey derecetin. "İki bin dereceye kadar…"

Demek ki o arada çeşitli duyguların ihlâsına göre, çeşitli seviyelerde ama daha fazla bir ecir kazanır.

Demek ki yüzünden okumak iyidir, yüzünden okumakta fayda vardır çünkü insan yüzünden okuya okuya eksiklerini tamamlar ve garantili okur. Ezber okurken de bakarsın o âyeti yanlış okuyormuşsun da farkında değilsin, öyle gider. Fe mi re mi, şu harf miydi bu harf mi, turceûn muydu yurceûn muydu… İnsan bir yanlış ezberledi mi yanlış gider; yüzüne bakmak faydalıdır. Yüzünden okumanın insana kazancı daha fazladır, bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bunu bildiriyor.

Karasat nemletün nebiyyen mine'l-enbiyâi fe-emere bi-karyeti'n-nemli fe-uhrikat fe-evhallâhu ileyhi en karasetke nemletün ahrakte ümmeten mine'l-ümemi tusebbihu.

Eski ümmetlere ait bir hususu anlatan bir hadîs-i şerîf Ebû Hüreyre radıyallahu anh işitmiş, Peygamber Efendimiz'den nakletmiş. Hocamız da diyor ki;

"İçinde zarif nükteler var da onun için bu hadîs-i şerîfi ihvanım okusun diye buraya yazdım." diye oradan işaret etmiş.

Eski ümmetlerde bir peygamber gelmiş. Bu peygamber peygamberlerden bir peygamber; bir yerde dururken bir karınca gelmiş, bunun bacağını fena halde ısırmış.

Karıncanın da bazen insana sarıp da ısıran cinsi vardır. Bilmiyorum ağaca çıktığı zaman size saldıranına rastladınız mı, insanı çimdik çimdik çimdirirler, çok fena yaparlar ve çekersin gelmez, kafası kopar. Isırdığı yerden kıskacını çekmez, öyle ısırır.

Küllü mudırrin yuktel. "Her zararlı mahlûk öldürülür." diye bir kaide vardır.

Akrep, yılan, çıyan vs. zarar verir; bıraksan öbür tarafta çocuğu ısırır, öldürülür.

O da bunu zararlı görmüş. Karıncaların tepesini, yuvasını yaktırmış. Karıncalar tepe yaparlar, tümsek olur. Kızgınlığından tümüyle yuvasını yaktırmış. Onun üzerine kendisine buyurulmuş ki;

"Allah ona vahyetti ki; 'Seni bir karınca ısırdı, sen topluluklardan Allah'ı tesbih eden bir topluluğu bütünüyle yaktın, bir karınca ısırdı, topunu birden yaktın!'"

Buradaki nükteler nedir?

Aklımızın aldığı kadar, nükteler; her can sahibi mahlûku mümkünse öldürmemek lazım. Mümkünse, eğer zararlı değilse öldürmemek lazım! Bak ne diyor:

Ahrakte ümmeten mine'l-ümemi tusebbihu. "Allah'a tesbih eden gruplardan bir grubu öldürdün!"

Her hayvanın tesbihi vardır, her ağacın, her otun, her mahlûkun, bildiğimiz bilmediğimiz her varlığın tesbihi vardır; tesbih edip duruyorlar.

Tesbih ne demek?

Allah'a itaat ve hizmet vazifeleri!

Allahu Teâlâ hazretleri hikmetiyle yaratmış, insana her şeyin bir faydası var. Mikrobun da faydası var. Zamanı gelince insanın cezalandırması lazım. Her şeyin bir faydası var. Diyorlar ki; çürütücü mikroplar olmasa, hiçbir şey çürümese hayat hayat olmaz. Her şey olduğu gibi kalsa o zaman her taraf perişan olur! Her şeyde bir hikmet var, fayda var...

Can sahibi olan bir şeyi öldürmemek, hele yakarak öldürmeme dersi de çıkıyor. Çünkü o öldürmelerin en kötüsüdür.

Sebebi de şuymuş: Bu peygamber Allahu Teâlâ hazretlerin helak ettiği bir yerden geçiyormuş. Eski kavimlerden bir helak edilenler var, mesela Lut kavmi. Lut kavmi çok kötülükler işlerlerdi, cinsî sapıklıkları vs. vardı; Allah helak etti. Âd kavmi, Semûd kavmi, Nuh aleyhisselam'ın kavmi, nice kavimler… Âyet-i kerîmede;

Kâle Rabbi innî daevtu kavmî leylen ve nehârâ. "Yâ Rabbi! Ben gece gündüz kavmimi sana davet ettim, hak yola davet ettim."

Fe-lem yezidhüm duâî illâ firârâ. "Benim davetime hiç cevap vermediler; ancak firarlarını artırdılar, çağırdıkça geri kaçmayı artırdılar!" buyuruluyor.

Çok beliğ bir şekilde ifade edilmiş. O kadar çağırdı, gelmedi; sonra Tufan meydana geldi. Çeşitli kavimlerin helaki var.

Helak edilmiş bir kavmin yerinden geçiyormuş da, içinden; helak olanların içinde çoluk çocuk yok muydu, kadınlar, mâsumlar yok muydu, diye bir düşünce geçmiş.

Sen misin düşünen!

Biraz sonra bir ağacın altına gidip yatınca Allah o karıncayı göndermiş, bacağını ısırtmış. O da o hınçla uyandı, bacağı fena halde acıyor:

"Yakın şu karınca yuvasını!" demiş. İbret alınsın diye bir şey!

Eski mutasavvıflardan bir zât-ı muhterem de bir gün kitabı açmış, sabırdan bahsediyormuş. Sabırdan bahsederken akrebin birisi gelmiş, ayağını sokmuş; kılını kıpırdatmamış!

"Ayağınızda akrep var, ayağınızı sokuyor…" deyince;

"Sabırdan bahsederken feryat etmeye utandım." demiş.

Ârif kimseler neleri nasıl düşünüyorlar!

"Bunu gönderen Allah, tam ben sabırdan bahsederken göndermesinde bir hikmeti var." diyor, ona göre hareket ediyor.

Nasıl zarif insanlar gelmiş geçmiş!

Akrebin sokmasına gık dememiş.

Büyükler dereceleri öyle kolay kazanmamışlar.

Hepimiz isteriz ki tesbih çektiğimiz zaman hop uçalım, havalarda gezelim; gözümüzü kapattığımız zaman Medine'ye gidelim, Peygamber Efendimiz'in mescidinde namaz kılalım; Mekke-i Mükerreme'de tavaf edelim…

Kim istemez?

Herkesin arzusu budur ama kolay değil.

30 yıl adamın nefsi balık istemiş, 30 yıl! "Sen balık mı istiyorsun? Vermeyeceğim!" diye vermemiş. Nefisle mücadele etmek var ya, 30 yıl balık vermemiş, istediği şeyi vermemiş! Böyle uğraşmışlar; geceleri uyumamışlar, sabahlara kadar ibadet etmişler.

Bizim onların yanında tutar yanımız yoktur, yan yana tutsan onlar kar gibi ak pak kalırlar, biz de zift gibi kapkara kalırız. Onların o hallerini biz ancak kitaplarda masal gibi okuyoruz. Acaba olur mu böyle şey, diyoruz. Adamlar ömürlerini öyle geçirmiş.

Allah şefaatlerine nâil eylesin. Bize de o edeplerinden -ne kadarını lütfederse- lütfeylesin. Pehlivanlar atlara binip koşuşurken küçük çocuklar da çomaklara biner, etrafta onları taklit ederlermiş. Artık öyle mi olur, başka türlü mü olur, Allah bize de lütfederse diyorum.

Yuhricu'l-hayya mine'l-meyyiti. "Ölüden diriyi çıkartmıyor mu!"

Âyet-i kerîme de öyle bildirmemiş mi?

Biz de -hepimiz- ölüyüz, dilerse çıkartır. Ama lütuf onda; ne övünmeye lüzum var ne böbürlenmeye lüzum var. Lütfederse kara taştan pınar çıkartır, billur gibi su akıtır. Lütfunu talep ederiz; azabından korkar, çekiniriz, kendisinin azabından lütfuna, merhametine iltica ederiz.

İnsan her an da böyle imtihandadır. Allah bu imtihanlara karşı da bizleri uyanık eylesin.

Kurayşun hâlisatulllâhi fe-men nasebe lehâ harben sülibe ve men erâdehâ bi-sûin huzie fi'd-dünyâ ve'l-âhirati.

Amr b. Âsî -burada ye ile yazılmış- radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz bize kendi kavmi, kabilesi olan Kureyş'i tarif etmiş. Buyuruyor ki;

"Kureyş Allah'ın seçkin bir zümresidir, Allah'ın seçkin kullarından ibaret bir topluluktur. Kureyş'e harp açan kendisi silinir, kim ona kötülük murad ederse dünyada da âhirette de perişanlığa uğrar!"

Neden?

Peygamber Efendimiz'in kabilesi! Allah o kabileyi seçmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Ben Âdem aleyhisselam'dan kendi zamanıma kadar, insanlar daima iki bölüğe ayrıldığı zaman hayırlısı tarafından geldim. İnsanlar gruplara ayrıldıkça, şubelendikçe, dağıldıkça, dallanıp budaklandıkça daima benim soyumun olduğu taraf en asil, en şerefli kabile oldu ve ecdadım daima nikâhlı insanlardan geldi. Benim sülalemde hiç haramla meydana gelen yoktur!"

Asil bir kabile! Allah kendi sevgili habibi içinden çıksın diye başından beri öyle seçmiş, çıkmış. Hâlâ da öyledir; hakikaten ona mensup olan kimseler, Peygamber Efendimiz'in akrabası, yakınları olan kimseler olarak Allah'ın has halis, iyi kullardır. Nice güzel, ciddi alimler yetişmiş, ki kitabını okuduğunuz zaman asaletini anlarsınız. Okuduğunuz zaman kitabından asalet fışkırıyor. Yazdığı kitaplardan ciddiyet, asalet belli olur.

Kureyşliler, sima olarak çok da güzel olurlarmış, Peygamber Efendimiz'in akrabaları yüzünün şekli şemâili itibariyle yüzüne bakılmaya doyulamayacak kadar güzel olurmuş.

Kurayşun ve'l-ensâru ve Cüheyne ve Müzeyne Eslemu ve Eşcau ve Ğifâru mevâliyye leyse lehüm Mevlân dûnallâhi ve Resûlihî.

Peygamber Efedimiz bu hadîs-i şerîfinde bazı Arap kabilelerini metheylemiş.

1.Kureyş

2.Ensar; Medine'nin müslümanları ki Mekke'nin kâfirleri, müşrikleri; müslümanları oradan çıkartınca mü'minlere kucak açtılar, o diyâr-ı gurbette yardımcı oldular.

"Gel, tarlamın yarısı senin, evimin yarısı senin..." dediler. Ensar, görülmemiş bir kardeşlik gösterdiler. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de methediyor:

Ve yu'sirune alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasâsen. "Kendilerinin ihtiyaçları olsa kıvransalar bile kardeşlerini tercih ederler."

Müslümanlara bağırlarını açmaları, barındırmaları çok methedilen bir haldir.

"Kureyş, Eşcar, Cüheyle, Cüzeyne, Elsem, Eşça' ve Gıfar kabileleri…" diye yedi kabile sayıyor, "Bunlar benim anlaşma kabilelerimdir ve Mevlâ'mdır diyor."

Mevlâ: Araplar'da, iki kimse anlaşırsa birbirlerinin Mevlâ'sı olurlar. Bu benim dostumdur, bu benim yakınımdır. Anlaşma olan; benim hatırım için kimse buna dokunmasın, diye söylenilen kimse Mevlâ oluyor. Peygamber Efendimiz; "Bu kabileler benim Mevlâ'mdır." diyor.

Neden?

Bu kabileler kuvvetli kabilelerdir, İslam'dan önce hatırlı kabilelermiş İslam'a ilk önce girmişler. Ondan sonra da İslâm'a güzel hizmet etmişler.

Peygamber Efendimiz vefalıların en vefalısıydı. Kendisine karşı yapılan hiçbir iyiliği, gösterilen yakınlığı karşılıksız bırakmamıştır. Hepsini en üstün şekilde mükâfatlandırmıştır. Mekke'yi fethettikten sonra Mekke'den çıkarken döndü, mahzun mahzun Mekke'ye baktı da;

"Seni bırakacak değildim. Beni zorla çıkartmasalardı buradan ayrılmazdım! dedi.

Mekke; mübarek belde, ta Âdem aleyhisselam'dan beri oranın bir özelliği var. O Arafat dağı eski kitaplarda methedilmiş bir dağdır, müstesna, mübarek bir makamdır.

İnne evvele beyti vudia li'n-nâsi lellezî bi-bekkete mübareken ve huden li'l-âlemîn.

"Kâbe mübarek bir yerde kurulmuş"

Oradan çıkmak istemedi ve çıkaranlara intizar etti. "Senden beni çıkartanlar, senden beni ayıranlar…" diyerek üzüntüsünü izhar etti.

Peki, böyle diyen bir insan Mekke fethedilince ne yapar?

Mekke fetholdu. Müslümanlar galip geldiler, herkes aman diledi.

Mekke tekrar müslümanların oldu.

Ne olur?

Gelir orada oturur…

Vefakâr! Ensara;

"Ben size kendimi ayırdım dedi. Buna razı değil misiniz?" dedi.

Huneyn Gazvesi'nden sonra;

"Ben kendimi size ayırdım, sizin yanınıza geleceğim. Mekke'de oturmayacağım!" dedi.

Medine'de oturdu.

Vefakârlık numuneleri sayılmakla bitmez. Bu kabileler İslam'a hizmet ettiği için Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bunlar benim anlaşmalarımdır, dostlarımdır."

Ve leyse lehüm Mevlân dûnallâhi ve Resûlihî. "Onların Allah'tan ve Resûlü'nden başka Mevlâsı yoktur!"

En şerefli Mevlâ, en şerefli dostlar bu kabileleri böylece şereflendirmiş.

Ebû Zerr el-Gıfârî de Peygamber Efendimiz'in huzuruna gelmiş, müslüman olmuş, gitmiş. Kısa bir zaman sonra dönmüş, gelmiş; Eslem ve Gıfar kabileleri müslüman olmuş. Ebû Zerr el-Gıfârî onları çekmiş getirmiş.

Hocamız rahmetullahi aleyh hep bunu söyler, bahis konusu ederdi.

"Bu Ebû Zerr el-Gıfârî hangi üniversitede okudu?" derdi.

Söz tesiri oraya gitti de iki kabileyi birden çekti çevirdi, Peygamber Efendimiz'e getirdi bağladı. Söz; imanla, kalpten söylenince basit bir şey bile söylese tesir eder. Sahan aldım, içine tereyağı koydum, yumurta kırdım… dersin. Gene tesir eder. Ama kalpten olmayınca, samimiyetsiz, kibirle, gururla olunca, başka art niyet olunca onun tesiri olmaz; insan halis niyetle söyleyince tesiri olur.

Allah cümlemizi o mübareklerin şefaatlerine nâil eylesin.

Kusimetü'l-hikmetü aşerete eczâi'l-feûtiye aliyyün tıs'atün tıs'aten fe-u'tiye aliyyün tıs'ate eczain ve'n-nâsu cüz'en vâhidâ ve aliyyün a'lemu bi'l-vâhidi'l-ilmun.

Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh'ten Peygamber Efendimiz'in Hz. Ali Efendimiz'i övücü bir hadisi rivayet edilmiş. Buyuruyor ki;

"Hikmet denilen şey ona ayrıldı; bunun dokuz tanesi Ali'ye verildi, diğer bir tanesi diğerlerine dağıtıldı."

Böylece Hz. Ali onların hepsinden daha bilgilidir, diye buyurulmuş.

Hz. Ali Efendimiz'in methi hakkında çok sözler vardır. Bir kere şeref olarak şu yeter ki; müslümanlar Hayber'in fethine gitti, koca kale, o zamanın imkânları mahdut, o kalede o düşmanları yenmek mümkün değil! Peygamber Efendimiz dedi ki;

"Ben müslümanların sancağını birisinin eline vereceğim ki Allah onu sever, o Allah'ı sever!" "O bayrağı öyle bir kimseye vereceğim ki Allah onu sever o Allah'ı sever." dedi, ashâb-ı kiramın:

"Ah keşke bana verilse..." diye geceleyin uykusu kaçtı. Çünkü medih çok üstün: Allah onu sever, o Allah'ı sever!

Hz. Ömer radıyallahu anh diyor ki;

"Yarın inşaallah bana versin, diye o kadar candan istedim ki ömrümde hiçbir şeyi o kadar şiddetli bir şekilde istememiştim!"

Ertesi gün ki herkes beni görsün de bana versin diye boynunu kaldırıyor, bakınmış:

"Ali nerede?" demiş.

"Yâ Resûlallah! Gözü ağrıyor, rahatsız, çadırda yatıyor."

"Çağırın bana!" demiş.

Çağırmışlar. Mübarek, gözünü bir sıvazlamış, gözünün ağrısı geçmiş. Sonra bayrağı vermiş. Hayber öylece fetholunmuş.

Fazâili çoktur, Hz. Ali Efendimiz'in hakikaten hikmetli söz bâbında fevkalade güzel ifadeleri vardır, her birisi bir dağ kadar kıymetli güzel güzel sözler söylemiştir ki kitaplar kaydetmiştir.

Allahu Teâlâ hazretleri şefaatine nâil eylesin. O esedullah, "Allah'ın arslanı" diye adlandırılmıştır, kahramandır.

Küçük bir çocuk iken müslüman oldu, ömrü hiç isyanda geçmedi.

Çocukluğunda, daha büluğa ermeden müslüman olan ilk çocuk kim?

Hz. Ali Efendimiz. Çocukluğundan müslüman oldu, pırıl pırıl müslüman olarak yaşadı, ruhunu şehit olarak teslim etti. Elbette insanların en yükseklerinden birisidir.

Allahu Teâlâ hazretleri şefaatine nâil eylesin, yolundan ayırmasın.

Bi-hürmeti esrârı sûrati'l-Fâtihâ.

Sayfa Başı