M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 332

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Kâle Lokmânu ibnihî ve hüve yeizuhû. "Lokman aleyhisselam oğluna öğüt vererek şöyle dedi:"

Karşısına almış, oğluna nasihat çekiyor. Nasihati esnasında oğluna demiş ki;

Yâ buneyye iyyâke ve't-tekannuhâ. "Ey oğulcuğum! Yüzüne peçe takma sakın!"

Erkekler peçe takar mı, diye bu bize garip geldi. Ama o diyarlar sıcak memleket. Sıcaktan yüzünü korumak, serin serin rahat etmek için iklimin mecburiyeti de var. Yüzüne bir peçe takması lazım amai;

kendi oğluna nasihat çekerken, "Oğulcuğum, yüzüne peçe takma!" demiş.

Fe-innehâ muhavvifetün bi'l-leyli ve mezelletün bi'n-nehâr. "Çünkü geceleyin karşıdan geleni korkutur."

"Bu adam maskeli; acaba hırsızlık mı yapacak, benim yolumu mu kesecek?" filan diye karşıdan geleni korkutur. Korkuttuğu için de kötü sanıldığından hücuma da uğrayabilir. Her bakımdan iyi bir şey değil.

Ve mezelletün bi'n-nehâr. "Gündüz de zillettir."

Lokman aleyhisselam Kur'ân-ı Kerîm'de adı zikredilen mübarek şahıslardan biridir. Üç şahsın üzerinde ulemâmız "Allah'ın salih kulu" veyahut "peygamberlik vazifesi de vardır, peygamberlerden bir peygamberdir" diye ihtilaf etmiş, onlardan birisidir.

Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn. Üç şahıs acaba peygamber mi yoksa salih kullardan bir kul mu?

Peygamberlik vazifesi de var mıydı, diye ulemânın ihtilafta kaldığı kişilerden birisidir. Kur'ân-ı Kerîm'de adı geçiyor, hatta Lokman sûresi var. Hanımı ve oğlu müşrikmiş. Kendisi peygamber ve yahut salih, velî, Allah'ın hikmet verdiği bir kimse.

Hikmet verildiği için Lokman hakim: "Hikmet sahibi Lokman" deniliyor. Bir de hakim kelimesini bazı yerlerde de hekim diye telaffuz ederler, Lokman Hekim diye geçer. Çünkü eskiden hikmetli kimseler, doktorlar, başka ince ilimleri bilen hünerli kimseler, hikmetin içinde idi; tıp ilmi dediğimiz ilim, o bilgiler arasındaydı. Eskiden ilimler şimdiki gibi teferruatlanmamış idi. Eskiden bir insan birçok ilmi bilirdi. Şimdi elhamdülillah ilim ilerledikçe öğrenilecek şeyler çoğaldıkça bir ilmi baştan sona öğrenmesi mümkün olmuyor. Bakıyorsun doktor olmuş, sen gidiyorsun. Diyor ki;

"Ben kalpten anlamam, ben göz mütehassısıyım. Ben sadece gözden anlarım." diyor. Veyahut;

"Hayır, ben sinir mütehassısıyım, ben anlamam. Bu beyin mütehassısı işidir ona git." diyor.

Herkesin bir ihtisas şubesi ayrılmış. Eskiden bir insanın elinden pek çok hüner olurmuş. Öyle hünerli, bilgili, hikmetli kimselere de hakim derlermiş. O aynı zamanda insanların tedavi hizmetini de görürmüş. Eski kitaplarda onun için deniliyor ki;

el-İlmü ilmânî. İlmü'l-ebdan ve ilmü'l-edyan. "İlim iki tanedir. Birisi vücudun, bedenin sıhhatini insana nasıl koruyacağını, tedaviyi nasıl yapacağını, hastalıktan nasıl kurtulacağını, kurtaracağını gösteren ilim; tababet. Birisi de ilmü'l-edyan, din ilmi."

Eskiden "İki ilimdir." denmiş. Ama şimdi sayacak olsak adını bile tam sayamayız.

Eski Osmanlı ulemâmızdan çok kıymetli eserler yazmış, hakikaten bugün dahi alkışlanacak büyükler yetişmiş. Allah onların cümlesine rahmet eylesin.

Mesela Taşköprîzâde: Bir eser yazmış, ilimleri saymış; yüzlerce ilim saymış.

Kâtip Çelebi: Keşfü'z-zünûn an esâmi'l-kütübi ve'l-fünûn, yüzlerce, 500'ün üstünde ilim saymış.

Biz bir Kur'an deyip geçiyoruz, Kur'an'la ilgili kaç tane ilim var: Mahâricu'l-hurûf ilmi, Nasih-Mensuh ilmi, Kıraat ilmi vs. ilimlerin pek çok şubeleri var. Çoğalmış, şimdi biz o kitapları anlayacak durumda bile değiliz. Eskiler saymış ve o hususta âlimler yetiştirmişler.

Şimdi Keşfü'z-zunûn'un kapasitesinde kitap bile yazamıyoruz. Keşfü'z-zunûn, Mevzuât-ı Ulûm kapasitesinde güzel, kaliteli eser yazacak babayiğit bile kolay kolay çıkmıyor. Çok büyük alimler yetişmiş.

Amerikalı bir profesör, avamdan kimse de değil, incelemiş, müslüman olmuş. Diyor ki;

"Çok büyük alimler yetiştirmişsiniz. Sizin medeniyetinizde, kültürünüzde çok büyük alimler var. Onların o eski eserlerini okuyun!" diyor, bize nasihat ediyor.

Bir şahıs Amerikalı profesörle röportaj yapmış da Amerikalı Profesör bize nasihat etmiş:

"Sizin yetiştirdiğiniz dâhiler, deha sahibi insanlar var. İmam Şâtibî'yi okuyorum, hayran kalıyorum. Siz bir okuyun. Büyüklerinizin hayatını okuyun…" diyor.

Biz adını duymamışızdır. Cemaatimizi istisna ediyoruz, çok kimse alimlerinin adını bilmez. Bugün müslüman çocukları o kadar zayıflamış ki Peygamber'inin adını bilmiyor!

Camidekine sorarsan bilir de bir vapurda yanına oturan çocuğa birkaç basit şey sor bakalım bilir mi?

Artistin soyadını, dedesinin adını, falanca futbolcunun hâlini bilir, o futbol takımı öteki futbol takımıyla ne zaman maç etti, kaç gol atıldı, kimler hangi dakikada attı… hepsini söylerler. Ama böyle bir büyük zâtın adını bilmez.

Sözü hekimlikten, hakimlikten, hikmet sahibi olmaktan, tababetten açtık.

Lokman aleyhisselam hekim, hakîm imiş. Oğlu da müşrik imiş.

İman babadan oğula geçecek diye bir şey yok!

İman kadar büyük nimet yoktur! Allahu Teâlâ bizi mü'min yapmış ya biz bu nimetin şükrünü ödeyemeyiz!

80 senelik ömür nasıl olsa geçecek; ister virânede olsun, ister teneke kulübenin içinde olsun ister sarayda olsun geçecek. Sonunda ister zengin olsun ister fakir olsun ikisi de kara toprağın altına girecek. Başka çaresi yok, girecek!

80 yıl geçtikten sonra ne olacak?

Ebedî, sonu olmayan bir hayat başlıyor.

Kur'ân-ı Kerîm'de Hâlidîne fîhâ. "Ebedî olarak orada kalacaklar." sözünü duymuşsunuzdur.

Nerede?

Kimisi cennette, kimisi cehennemde!

İman, insanı bu felaketten kurtarıyor. İmandan büyük nimet, devlet, saadet olmaz.

İman babaya veriliyor, oğula verilmiyor. Kocaya veriliyor karıya verilmiyor. Karıya veriliyor kocaya verilmiyor...

Neden?

Bu işin çok esrarı var! Kısaca söylemek gerekirse:

Allahu Teâlâ hazretleri kullarına zulmetmiyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti -İmam Gazzâlî hazretlerinin söylediğine göre- yağmur gibi umumi yağar.

Ama tencereyi ters çevirirsen yağmur tencerenin içine girer mi?

Ters çeviriyor. Yağmur istediği kadar yağsın; tencerenin dibine çarpar, kenarından akar gider. Tencerenin içi boş kalır. Kabı ters! Allah'ın rahmeti yağıyor ama kabı ters! Kabı çevirirsen o bereketli nisan yağmuru, rahmet dolar; ondan sonra iç.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bize bildiriyor:

Ve mâ ene bi-zallâmin li'l-abîd. "Ben kullarıma zulmedici değilim."

İnsanlar kendi kendilerine zulmediyorlar. İnsanlar bağıra bağıra "Hayır, ben cennete girmeyeceğim. İlle cehenneme gideceğim!.." diye inat inat cehenneme gidiyor.

Vallâhu yed'û ilâ dâri's-selâmeh. "Allahu Teâlâ hazretleri cennete çağırıyor."

Yoksa Allahu Teâlâ hazretleri cennete davet ediyor, çağırıyor.

Hadi buyurun, davet umumi; istediğini yap, cennete gir.

Kur'ân-ı Kerîm'de de âyet-i kerîmede geçiyor ki;

Ve iz kâle Lokmânu ibnihî ve hüve yaizuhû. "Lokman aleyhisselam oğluna vaaz ederken, nasihat ederken iç çekerek dedi ki…" Yâ buneyye lâ tüşrik billâh. "Ey oğulcuğum! Allah'a şirk koşma, sakın ha müşriklik yapma!" İnne'ş-şirke le-zulmün azîm. "Şirk koşmak, müşriklik en büyük zulümdür!"

Kur'ân-ı Kerîm öyle bitiriyor.

Neden?

Allah'ın varlığını tanımamak kadar büyük zulüm olur mu!

Allahu Teâlâ hazretleri bize âfakta enfüste, çevremizde içimizde, nereye baksan çeşit çeşit deliller ile varlığını, birliğini gözümüze sokuyor. Vücudunun hâline baksana! Damarların, derinin, kemiğin, gözün, kulağın, elin, ayağın, kalbin yaratılışı yapılışı!..

Kulak yapmış; kulağın zarını uç tarafa götürmüş, yağlansın diye oraya bir bez koymuş. Kulak zarının üstüne oradan yağı damlatıyor, devamlı yağlı kalıyor; kurusa çatır çatır kurur. Bir hayvanın derisi biraz kurusa bir zaman sonra çatlar.

Sesleri toplasın diye kulak kepçesini hünerli, yol yol yapmış. Sinir sesi alsın, vida gibi sesi versin diye yaratmış.

Gözü yerleştirmiş, kıllar gözün içine girip rahatsız etmesin diye üstüne kaşı çıkıntı yapmış. Yağmur yağsa aşağı doğru süzülüp gitsin diye kaşın kenarını aşağı doğru yapmış.

Göz kapağıyla, kirpik ile süslemiş. Gözüne doğru bir şey yaklaştığı zaman senin "Kapatayım mı kapatmayayım mı?" demene lüzum yok; otomatik sistem yapmış, gözün kendisi hemen kapatıyor. Karşısından bir şey geldiğini fark ederse -düşünmene lüzum yok- Allahu Teâlâ otomatik sitem yerleştirmiş, kapattırıyor.

Burnu öyle yaratmış, ağzı öyle yaratmış… Baksana biraz. Düşünsene!

Bunları sen mi yaptın?

Yaratılışında kendinin bir dahli var mı?

Âciz nâçiz bir mahlûktun. Kendini korumaya, beslemeye gücün kuvvetin yetmezdi…

Allahu Teâlâ hazretleri seneler senesi her şeyi hikmetiyle yaratmış.

Bir kalp yaratmış, 80 sene çalışıyor.

Sen 80 sene çalışan bir şey gördün mü?

Yirminci yüzyılda Amerika'nın yaptığı aletlerden 80 sene çalışan bir şey gördün mü?

Hem de her saniye kaç defa atıyor! Bir dakikada kaç defa atıyor, çalışıyor!

Öyle bir alet gördün mü?

Bir doktorumuz var, o anlattı:

Bizim beğenmediğimiz böbrek var ya… Ortasına bir bıçak vururuz, pişirir; ondan sonra yutarız.

Böbreğin içinde iki milyon tane süzgeç varmış, iki milyon tane süzgeç! Belki daha fazla. Biz bunun dokuzda birini filan kullanırmışız. Dokuzda sekizi ihtiyat! Bir süzermiş, bir hazneye alırmış; o haznelerin içinde aldığı maddelerin içinde acaba bunlardan vücuda yarayan neler var diye tekrar geriye alır, bir başka yere süzermiş. Ne tertibatlar! Biraz incelesen "Tamam, bu vücudu bir eşsiz, emsalsiz, bilgi, kudret, sanat sahibi Allahu Teâlâ hazretleri yaratmıştır." dersin.

Bir çiçeğe baksan, bir dağa, bir ovaya baksan…

Allahu Teâlâ hazretleri yağmuru bulutlarla dağların üstüne taşımasaydı sen dağın üstündeki ağaca o yağmuru nasıl yetiştirecektin?

Aşağıdan yukarıya kova kova su taşımaya gücün yeter miydi?

Ne güzel! Denizlerden buharlaşıyor, rüzgârlar üfürüyor, şakır şakır yağıyor; hem orasını hem de aşağısını suluyor.

Sabahleyin birisi koruluğun kenarındaymış, namazı kılmış da dinlemiş, düşünmüş; feryadı basmış, koruluğun içine koşmuş gitmiş.

"Ne yaptın?" demişler.

Kuşların ötüşüne bakmış, ağaçların, dünyanın hâline bakmış… Allah'ın inkâr edilmesi mümkün değil ama inkâr ediyor. O zaman çok büyük zulüm, çok büyük zalimlik!

Bu kadar büyük zalimlik olmaz!

Bir insan bu kadar delile rağmen Allahu Teâlâ hazretlerini hâlâ inkâr ediyor.

Yahu hiç alimlerin sözünü de duymadın mı? Aynştayn'dan utan. Aynştayn o koca alim. Sen ondan daha büyük bir alim misin?

Fiziği incelemiş, atomu vs. incelemiş:

"İnsanın içinde mistik bir heyecan olmasa ben o insana insan demem." diyor.

Mistik ne demek?

Mistik heyecan ne demek?

"Allah'ı sevecek de, bilecek! Allah'ı bilecek, gönlünde Allah'ın aşkı dalgalanacak, Allah dediği zaman içinden sevgi taşacak… O olmazsa ben o insana insan demem!" diyor.

Biz daha uyuyalım! Amerikalılar müslüman olsun, Amerikalılar ileriye gitsin, aya çıksın; biz daha uyuyalım, babadan gelen mirasa sahip çıkamayalım!.. Uyuyalım, kapsınlar!

İmam Şâtibî'yi onlar okusunlar, biz burada yatalım. Çocuklarımıza Pekos Bill okutalım, Tommiks okutalım. Arapça'yı onlar öğrensin!..

Kendi hatırasında, kitabında

söylüyor:

Amerikalı müslüman olduktan sonra; "Şu müslümanlardan biriyle sohbet edeyim…" demiş. Rehberi açmış bakmış; bir müslüman ismi var, çevirmiş.

Tesadüfen karşısına bir Türk çıkmış; isim müslüman ismi, karşısında bir tane Türk.

Demiş ki;

"İsminizi telefon rehberinden buldum, ben Amerikalı profesör filancayım, müslüman oldum. Sizinle İslâmiyet üzerinde konuşmak istiyorum da onun için açtım…" Türk;

"Kardeşim hangi asırda yaşıyoruz!" deyip telefonu birden kapatmış.

İlerici ya! Hangi asırda yaşadığını Amerikalı'ya öğretecek!

Amerikalı zavallı, kim bilir onbirinci asırda mı yaşıyor; mağara devrinde mi yaşıyor, yeraltında mı yaşıyor nerede yaşıyorsa herhalde çok iptidaî bir kavim!..

Ona öğretecek, ama işte o onu geçti.

Büyüklerimiz; "Akıl için yol bir tane! Akıl için tarîk birdir!" demiş.

Amerika'da da olsa Rusya'da da olsa insanı serbest bıraktın mı Allah'ı bulur. Çare yok; dağın başında bile olsa, Amazon ormanların içinde de, Afrika'nın dağlarının tepesinde de,

İnsan Allah'ı bilmedi mi neler yapar?

Everest'te de olsa insan serbest kaldı mı Allahu Teâlâ hazretlerini bulur, bilir.

Onun için Allahu Teâlâ hazretlerini bilmek her insanın üzerinde farzdır.

Arapça'yı, hadîs-i şerîfleri, peygamberi nereden bilecek?

Hiçbir şeyi bilmese Allah'ı bilmek farzdır. Allah'ı bilmemek zulümlerin en büyüğüdür!

Gidip bir adama iki tokat atmışsın, ezmişsin, tekmelemişsin; bu küçük zulüm.

Allah'ı bilmemek en büyük zulüm!

Kâinâtın hâkimi Allahu Teâlâ hazretleri! Kâinâtın hâkimi sana rızık veriyor, izzet, ikram vermiş, bir de babadan, dededen kolayca müslüman oluvermişsin, imanı cennetin anahtarını da eline vermiş… Elindeki anahtara bakıyorsun bakıyorsun;

"Bu ne işe yarar ki acaba? Bu nerenin kapısı? Herhalde bu bir işe yaramaz." deyip kaldırıp atıyorsun. Cennetin anahtarını kenara atıyorsun! İmanı, lâ ilâhe illallah'ı bırakmakla, kitabı, hadisi bırakmakla cennetin altın anahtarını elinden fırlatıp atıyorsun!

Allahu Teâlâ hazretleri sana muhtaç mı?

Velâkin ve entümü'l-fukarâ va'llahu ğaniyyun halîm.

Hepimiz muhtacız, muhtaç olanlar biziz. Allahu Teâlâ hazretleri kâinâttan mustağni. Onun için;

İnne'ş-şirke ve'z-zulmün azîm. "Müşriklik kadar büyük zulüm olmaz. Allah'ı tanımamak kadar büyük zulüm olmaz!"

Lokman aleyhisselam, oğluna; "Evlatçığım! Etme eyleme; imana gel. Çünkü imansızlık, müşriklik büyük zulümdür!" diye diye oğlunu imana getirmiş.

Sen ne yapıyorsun?

Lokman aleyhisselam, müşrik oğlunu imana getirmiş, Lokman Hakim imana getirmiş, senden ne haber? Benden ne haber? Biz ne yaptık?!

Müslüman evladımızı Müslümanlıkta muhafaza edebiliyor muyuz edemiyor muyuz?

"Tahsil yaptırdım, yüksel tahsil yaptırdım, diploması vs."

Sen onları bırak.

Yüksek tahsil yaptırdın. Yaptırırken imanı ne oldu?

İnne'ş-şirke ve'z-zulmün azîm. "Müşriklik en büyük zulümdür."

Müslümanlık insanı değiştirir. Müslümanlık geldi mi, iman kalbe geldi mi insan değişir.

Bir üniversitede bahçe mühendisi tanıdığım vardı. Gafil, cahil yolda giderken bir irfan yoluna, bir hak yola girmiş, alimlerle tanışmış. Eskiden kim bilir hanımın yanına nasıl giriyordu, çocuklarına nasıl bakıyordu? Aradan bir hafta-bir ay geçmiş. Hanım demiş ki;

"Efendi sana bir şeyler olmuş. Sende bir değişiklik var. Eskiden bağırırdın, çağırırdın. Yemek yiyorsun; yemek tuzlu, fazla yanmış demiyorsun, sofrayı başımıza geçirmiyorsun, azarlamıyorsun, dövmüyorsun, sövmüyorsun… Sende bir değişiklik var!"

Neden?

Adam müslüman oldu! Elbette değişecek, müslüman oldu.

Eski haliyle devam edip dururken müslüman olduktan sonra yine eski haliyle devam ediyorsa tesir etmemiş demektir!

Senin dişinde bir ağrı var; bir iğne yaptılar, ağrı devam ediyor.

"Bu ağrı kesici iğneydi."

"Sen onu külahıma anlat."

Ağrı devam ediyorsa iğne tesir etmedi demektir. Müslümansan Müslümanlığın belli olacak. Hanım fark edecek:

"Yahu sana ne oldu? Şikâyetçi değiliz, memnunuz da sen değiştin…" diyecek.

Yâ buneyye! Lâ tüşrik billâh inne'ş-şirku le-zulmün azîm. "Oğulcuğum! Müşriklik eyleme, müşriklik en büyük zulümdür!" diye yalvara yakara söylemiş. "Oğulcuğum!" demiş, sert de söylememiş.

İnsan bir bilse, Kur'ân-ı Kerîm'i okusa ne ibretler çıkar.

"Oğulcuğum!" diyor. Çünkü her insanda bir iman çekirdeği var, bir küfür çekirdeği var; hangisini harekete geçirirseniz o filizlenip büyüyecek, kocaman ağaç olacak!

Bir insanın hem cennette hem cehennemde yeri hazırmış. İki yerde de; cennette de yerin hazır cehennemde de yerin hazır. Gittiğim zaman yer bulamam sıkıntın yok. İnsanın cehennemde de yeri var cennette de!

Hadîs-i şerîfte öyle diyor: Cennette de cehennemde de yerin hazır olacak!

Her insanın içinde de imana ihtimal vardır: Ya mü'min olur ya kâfir kalır.

Şu anda yeryüzünde bütün insanlar Hz. Peygamber Efendimiz'in ümmetidir: Bir kısmı "Evet." demiş ümmet, bir kısmı "Evet." demesi muhtemel ümmet.

Şu Amerikalı turist belki yarın müslüman olur. Bilemezsin ki belki yarın müslüman olacak.

İngiltere'de adam düşünmüş taşınmış; inancı kafasına yerleşmemiş, aklına yatmamış. Karısını da almış Hak din aramaya beraberce

İngiltere'den Hindistan'a doğru yola çıkmış. Türkiye'ye gelmişler.

Ankara'da arkadaşlarımdan bu aileyi tanıyanlar var.

Türkiye'ye gelmişler. "Hindistan'a gitme Türkiye'de müslüman ol. Hak din Müslümanlık." diye üç gece arka arkaya rüya görüyor. Ve müslüman oluyor! Şimdi müslümanmış.

Ama İngiltere'den yola çıktı. "Fransa'da" demiyor, Türkiye'ye geldiği zaman Allah nasip ediyor.

Sen bir yolunda yürü bakalım, nimeti nasıl gelecek!

Onun için "Oğulcuğum!" diye söylüyor. Sen de güzelce söylersen "Oğulcuğum, amcacığım dayıcığım, yengeciğim…" dersen, tatlılıkla söylersen yanına yanaşırsın; onun kalbi yumuşar.

Heyt huyt bilmem ne filan diye [kaba saba ifadelerle] yanına yanaşırsan, o da;

"O da kaşlarını çatar, "Heyt" der. Karşılıklı hadi bakalım…

Nuh dese peygamber demez! Bir kere bozuştu ya artık; "O adam cennete gitse ben cehenneme gitmeye razıyım!" diyenler var, duydum.

"O adam cennete mi gidecek, o halde ben cennete gitmem cehenneme giderim…"

Cahillik ama inatlaşmış. O kadar inatlaşmış, zıtlaşmış ki; "O adam müslümansa ben değilim!" diyor, tabii kâfir oluyor. Böyle dediği zaman o adam müslüman olunca kâfir oluyor!

"O adam iyi müslüman değil." demek istiyor.

Ama böyle laf söylenir mi? Müslümanlık oyuncak mı? Cennet, cehennem oyuncak mı?

Cehennemi bir düşünse aklı başına gelir.

Lokman aleyhisselam nasihatlerinden ancak bir tanesini söylemeye vakit kalıyor. İnsana bir kelime bile yeter.

"İlim bir noktaymış da cahiller çoğaltmış." derler. İnsan bir sözden bir şeyler yapsa, yola gelse; "Tamam, demek ki şirk büyük bir günahmış, şundan kurtulayım." dese yetmez mi?

İnsan şirkten kurtuldu mu mü'min oluyor.

Mü'min olduğunda cennete gidiyor, tamam!

Gelelim nasihatlerine!

Neler demiş?

Yâ buneyye. "Ey oğulcuğum!" İttehız takvâllahi teâlâ ticâreten. "Allah'tan korkmayı kendine bir ticaret edin." Yetıke'r-ribhu min gayri ticâretin. "Sermayesi sana kâr gelsin."

Lokman aleyhisselam hikmet sahibi ya, sözün güzelliğine, letafetine bakın; su gibi akıyor.

"Evladım Allah'ın takvâsını Allah korkusunu kendine ticaret edin, sermayesi sana kazanç gelsin."

Ne güzel söz!

Yâ buneyye! İttehız takvâllahi teâlâ ticâreten. Yetıke'r-ribhu min gayri ticâretin.

Ne demek?

Sen Allah'tan korkan takvâ ehli bir kul olursan başka sermayeye lüzum yok! Sermayeye ne lüzum var? Hele sen bir takvâ sahibi ol, Allah'ın lütfu akar. Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor:

Ennallahe mea'l-muttekîn. "Allah muttakîlerle beraberdir."

Bu şeref yetmez mi? Girmişsin yücelerden yücesi zatın mâiyetine, peşinden gidiyorsun; herkes sana bakıyor.

Diyelim ki; Reisicumhur Ankara'dan İstanbul'a geldi. Emniyet tedbirler almış, askerler dizilmiş, polisler vs. Vali karşılamaya gelmiş. Reisicumhur uçaktan iniyor, sen de arkasındasın. Reisicumhur senin elini tutmuş, berabersin. Oh, reisicumhurla berabersin, aynı kâfiledensin. "Hoş geldiniz!" diyenler onun elini sıkıyor, beraber geldiğiniz için senin de elini sıkıyor.

Dünya ehli şeylerden kıyas et: İnsan yüce bir kimsenin maiyetinde olunca, bir yere gezmeye gittiği zaman;

Ennallahe mea'l-muttekîn. "Allah muttakî kullarla beraberdir."

Şundaki lezzet, şundaki müjde yeter; başka bir şey söylemeye lüzum yok: Allah muttakîlerle beraberdir! Takvâlı olursan Allah'ın maiyyetine nâil oluyorsun, Allah'ın maiyyeti şerefine layık oluyorsun.

Ve'l-âkıbetü li'l-muttakîn. "Hüsn-ü hâtime, güzel âkıbet, muttakîler içindir."

İşin sonu güzel gelecek. Muttakî oldun mu o da veriliyor?

Uiddet li'l-muttekîn. "Cennet muttakîler için hazırlanmış, dayanmış döşenmiş."

Allahu Teâlâ hazretleri "Muttakî kullarım gelsin, safa sürsün…" diye cennetleri muttakîler için hazırlamış.

Dahası saymaya lüzum var mı?

İşte takvâ bu! "Takvâyı kendine ticaret metaı edin, sermayesiz kâr gelsin." diyor. Lokman aleyhisselam tatlı, latifeli bir söz söylemiş.

Sen takvâ ehli olursan öyle şeylere nâil olursun ki… Ortada sermayen yok bir şeyin yok. Âciz nâçiz bir kulsun, topraktın, toprağa gideceksin, etinle kemiğinle çürüyüp gideceksin. Belki kafatasınla çocuklar oynayacak, mezarlıklarda görüyoruz.

Topraktan geldik toprağa gideceğiz ama sermayesi insana ne büyük kazanç veriyor.

Cenneti sen parayla alabilir miydin?

Paran yeter mi?

En küçük bir nimeti ödemeye bile yetmez. Bazen paralar geçmeyiveriyor, elinde kalıyor. Bir ara Libya'da "Ahali biriktiremezsin!" diye parayı değiştirivermiş. Adamın milyonları karşısında, kasasında dizili duruyor; ama geçmez oluverdi, para geçmiyor.

Ne yapacak?

Aklını oynatmış, kendini denize atmış.

Basit dünya metaı için değer mi?

Değmez ama aklını oynatmış.

"Sermayesiz kazanç verir!" diyor.

Takvâ nedir?

Takvâ: -Kısaca söylemek gerekirse- günahlardan kaçınmaktır.

Günahlardan sakınacaksın!

"Filanca yerde içki var, filanca yerde haram var…"

"Aman yanaşmayayım."

"Şuraya bakmak haram!"

Bakma.

"Filancayı dinlemek haram!

Dinleme…

"Filancaya el uzatmak haram!"

Uzatma…

"Filanca yere gidersem günah!"

Gitme…

Takvâ: Bir yerin, bir şeyin günah olduğunu anladığı zaman insanın kendisini ondan sakınması, çekinmesi, elini çekmesi.

Böyle yapabiliyor musun? Hiç yaptın mı? Hiç Allah rızası için bir günahı canın çok istediği halde durdun mu, kendini çektin mi?

"Filanca şey günah!"

"Çok, istiyordum ama…" deyip de geri durabildin mi? İşte o takvâ!

Takvâ: Günahtan geri durabilme kabiliyeti.

"Neden yapmıyorsun?"

"Allah hesabını sorar. Ben bir hile yaparım, bu adamı kandırırım, şu ihtiyarı kandırırım malımı tapuda kendi üstüme geçirtirim ama haram!"

"Apartmanda sevgili sevimi kandırayım, apartmana alayım…"

Çok kimse kanar.

Mesela Yusuf aleyhisselam kanmadı, Yusuf aleyhisselam kendisini tuttu onca şeylere kanmadı!

Ne nimetlere nâil oldu! Takvâ bu! Günahlar ne ise, ne günahlıysa kaçınacağız.

Günahlar nedir?

Öğrenmesi zor, öğrenmesi zor ama öğrenirsen arkasında cennet var, öğren! Kitapları biraz karıştır, biraz oku, günde gazeteden kaç sayfa okursun başka magazinlerden, mecmualardan neler okursun, televizyonun karşısında ne kadar vakit geçirirsin…

Şerefü ashâbi'l-hadîs kitabını -elhamdülillah; dua edin, nazar değmesin- yarım günde okudum. Koca kitap, bir parmak kalınlığında ne kadar güzel bir kitap. Demek ki insan dişini sıkarsa okuyabiliyor. Gerisi hiç mazeret değil! Oku, öğren, kendini kurtar!

Yazılmış kitap var mı?

Tabii. Mesela Hocamız'ın Tasavvufî Ahlâk kitabı: Beş cilt halinde, orada günahlar da var. Başka kitaplar da var. İnsan günahları öğrenir, günahları yapmamaya gayret eder.

Yâ buneyye! Lâ tekun aceze minhâ zeddîk ellezî yesûtu bi'l-esrâr ve ente nâimun alâ firâşike. "Ey oğulcuğum! Horozdan da âciz olma, o horoz sabahları seslenir, seher vakitlerinde öter çünkü uyanıktır. Uyanır, tüneğinden kalkar, seher vaktinde gecenin içinde karanlıkta öter, sen de yatağında horul horul uyu! Horozdan da mı âcizsin, horozdan daha âciz olma ey oğulcuğum!"

Ne demek?

Bu da tatlı, nükteli bir söz. Mânası şudur ki;

Seher vakitlerinde kalk da biraz "Allah" de! Allah'a kulluk et, yalvar yakar. Çünkü duaların kabul olduğu zamandır.

Hadîs-i şerîfte geçiyor ki; "Allahu Teâlâ hazretleri kullarına seslenir: ' Yok mu benden bir şey isteyen istediğini vereceğim…'"

Sen başka zaman elini açıyor, Allah'tan istiyorsun. Allahu Teâlâ hazretleri kullarına seher vaktinde sesleniyor ki; "Yok mu benden isteyen, istediğini vereceğim…" diyor.

Pazarlık nasıl tersine döndü?

Sen gündüz uğraşıyorsun, didiniyorsun:

"Yâ Rabbi! Şunu ver, bunu ver, bu olsun, çocuğum böyle olsun, işi böyle olsun, sıhhatim şu olsun..."

Seherde kalk bakalım! Seher vakti saatlerinde Allahu Teâlâ hazretleri;

"Yok mu istiğfar eden, istiğfarını kabul edeyim; yok mu af isteyen, affedeyim; yok mu bir şey talep eden, istediğini vereyim…"

Dağlar ile taşlar ile

Çağırayım Mevlâ'm seni,

Seherlerde kuşlar ile

Çağırayım Mevla'm seni

Kuşlar, horozlar gecenin karanlığında nasıl bilirler de seher vaktinde kalkarlar da öterler. Tavuk -mâlum- akşam karanlığı bastı mı, etrafı görmez, yanına yaklaşırsan yakalarsın. Kaçamaz, çünkü görmez. Ortalık aydınlık olduğu halde görmez. Hava karardığı zaman hemen tüneğe gider, uyur.

Peki, o karanlıkta o seher vaktinde o horoz nasıl uyanıyor? Nasıl şaşmadan biliyor?

Onun ötüş saatini ayar edebilirsin. Hiç şaşırmaz, seher vakti öter.

"Ondan âciz olma. O seher vaktinde uyanık, sen yatağında uyuyor olma!" demek istiyor.

Bir tanesini daha söyleyelim:

Yâ buneyye! Lâ tuahhiri'l-tevbete fe-inne'l-mevte ye'tî bağteten.

Bu sözlerin hepsi aynı zamanda nükteli, kelimeler öyle güzel dizilmiş ki Arapça bilen bir insana başka bir zevk verir. Tercemesi de zevk veriyor ama Arapça'sında nükte var, sözlerinde incelik var.

Yâ buneyye! Lâ tuahhiri'l-tevbete. "Ey oğulcuğum, tevbeyi geri bırakma!" Fe inne'l-mevte ye'tî bağdeten. "Çünkü ölüm ansızın gelir."

"Ben 40 yaşından sonra tevbe edeceğim, içkiyi bırakacağım, birayı bırakacağım, kumarı bırakacağım; namaz kılmaya başlayacağım, hacca gideceğim, sakal bırakacağım..."

Keşke anlaşmak mümkün olsa! Ecel birden gelir, söylemez ki; birdenbire geliverir!

Gelirken bir eve uğradık, misafir kaldık. Diyor ki;

"Bunlar torunlarım, babaları öldü."

Dede kalmış, oğul gitmiş; torunlarına dede bakıyor. Kimin önden gideceği belli olmaz ki!

3

"O sırada, o gidecek, onun sakalı ağardı, o önce gitsin..."

Böyle olmuyor. Ansızın geliyor, onun için tevbeyi tehir etme!

Tevbeyi tehir etmemek ne demek?

Hak yola girme işlemini yarına, öbür güne, daha öbür güne bırakma! Hak yolu sezdin mi sezdin, şu yolun doğru olduğunu anladın mı anladım; şu anda gir, şu anda hak yola gir!

"Tevbe yâ Rabbi! Yanlış yolu bıraktım, senin yoluna girdim, şu andan itibaren senin yolundayım…"

Yarına bırakma! Yarın ne! Bir saat sonraya, bir dakika sonraya bırakma! Çünkü;

Fe-inne'l-mevte ye'tî bağteten. "Ölüm ansızın geliverir."

Alır yiğidin âlâsın

Divâne eyler anasın

Gelinlik kızların saçın

Teneşirde yıkar ölüm.

Ölüm; gelinlik kızı alır. Yiğidin âlâsını alır, anasını babasını divâne eder. Onun için o gelmeden evvel, sen tevbeni yap da hazır ol!

"Tevbe yâ Rabbi! Hak yola döndüm, batılı bıraktım, senin yoluna girdim. Senin istediğin kul olmaya azm u cezm u kast eyledim, eskilere pişmanlık duyuyorum. Affet yâ Rabbi! Tevfîkini refîk et, bu yolda beni yürüt yâ Rabbi…" demek lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri gözümüzden gaflet perdesini kaldırsın, gönlümüzün pasını gidersin.

Allah, mânevî incelikler seçsin diye gönül diye bir alet vermiş! Çalışmıyor, paslanmış paslı; kullanılmaya kullanılmaya, işletilmeye işletilmeye, yağlanmaya parlatılmaya hiç çalışmıyor. Dürtüyorsun dürtüyorsun çarkı kıpırdamıyor.

Neden?

Yağı yok! Küflenmiş, paslanmış; silinmesi lazım.

Allah uyanıklık nasip etsin. Yolunun güzelliklerini sezdirsin, bizi güzelliklerine bağlasın.

Fâtihâ-yı şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı