M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 410.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîn. Ve'sselâtu ve'sselâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Men emera bi'l-ma'rûfi ve nehâ ani'l-münkeri fe-hüve halîfetullâhi fi'l-ardi ve halîfetu kitâbihî ve halîfetu resûlihî.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, lütfu, ihsanı, ikramı cümlenizin üzerine olsun. Allahu Teâlâ hazretleri sizleri iki cihanda aziz eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ehâdîs-i şerîfesini Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis mecmuasından okumaya devam edeceğiz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Sevban radıyallahu anh'ten bize rivâyet edildiğine ve Deylemî'nin Müsnedü'l-Firdevs isimli kitabına kaydettiğine göre buyurmuşlar ki;

Men emera bi'l-ma'rûfi. "Kim mârufu emrederse." Ve nehâ ani'l-münkeri. "Münkerden men ederse."

Mârufu emretmek, münkerden nehyetmek ne demek? Arapça kelimeleri aynen kullanıyoruz, nasıl terceme bu?

Kim aklın ve şeriatin hoş gördüğü şeyleri yapmak, yaptırmak için tavsiyede bulunur, koşuşursa; kim de aklın ve şeriatin beğenmediği, istemediği, "Bu güzel bir şey değil." diye uygun görmediği şeyi yaptırmamak için gayret sarf ederse, o gayrette olursa...

Ne demek yani?

İşi gücü akl-ı selîmi ve şer-'i şerîfi hâkim kılmak; emrettiğini yaptırmaya çalışmak, yasakladığını da yaptırmamaya çalışmak. Kim böyle yaparsa, böyle yapan kimse nedir, kimdir?

Fe-hüve halîfetullâhi fi'l-ardi. "O, yeryüzünde Allah'ın halifesidir."

Daha büyük bir şeref var mı?

Ben bıraktım başka mesleği; ne mühendislik isterim, ne doktorluk isterim, ne esnaflık isterim, ne tüccarlık isterim. Allah'ın halifesi oluyor insan! Halîfetullâhi fi'l-ard, yeryüzünde Allah'ın halifesi oluyor!

Acaba bundan daha yüksek bir rütbe biliyor musunuz? Olabilir mi?

Mümkün değil.

Onun için gelin emr-i mâruf edelim, nehy-i münker edelim. Gelin iyilikleri yaptırmaya çalışalım, kötülükleri engellemeye çalışalım. İnsanın yan gelip yatmasıyla kazanç avucuna gelmez. Dünyada çalışmak için kazanmak, rahat etmek için çalışmak gerektiği gibi âhiret için de çalışalım.

İnsan hüsrandadır.

"Asra andolsun ki insan hüsrandadır. İman eden, salih amel işleyen müstesna. Hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden müstesna."

Yoksa hüsrandadır, ziyandadır, mahvoluyor gidiyor. Sonra çok pişmanlık çekecek, dizini dövecek, "Ah vah!" edecek, saçını başını yolacak. Ne yaparsan yap; yüzünü yırt istersen, tırnaklarınla parça parça et; fayda yok!

Burada aklını başına devşirip yapman gereken şeyi yapacaksın.

Allah'ın halifesi oluyor. Allahım, yâ Rabbi çok şükür elhamdülillah.

Ve halîfetu kitâbihî. Kur'an'ın halifesi oluyor.

Nedir Allah'ın kitabı?

Kur'ân-ı Kerîm. Kur'ân-ı Kerîm'in halifesi oluyor.

Ve halîfetu resûlihî. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ki yoluna canımız feda olsun, anamız babamız feda olsun, fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah diye hitap ederlerdi, o zât-ı celil-i kadrin halifesi oluyor.

Bir hadîs-i şerîfte okudum ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş;

"Kıyamet gününde insanların hasret, hüsran, nedamet, pişmanlık bakımından en şiddetlisi; en çok pişmanlık duyacak, diz dövecek insan o kimsedir ki Allah ona ilim öğrenme imkânı vermiştir de öğrenmemiştir."

İmkânı vardı, Arapça'yı öğrenebilirdi, fıkh-ı şerîfi, hadisi, tefsiri öğrenebilirdi. Öğrenmedi.

Ya ne öğrendi?

Bir şey öğrenmedi.

"Yazın deniz kenarına gittik, çok güzel yüzdük. Güneş banyosu yaparsa insan kışın nezle olmazmış diye güneşte yandık, sıhhat kazanmak için..."

Hepsinin bir mâkul sebebi var, herkes bir sebep ileriye sürüyor.

"Kışın çok çalıştığımızdan yorulduk, yazın dinlenmemiz gerekiyordu, moralimizin yerine gelmesi gerekiyordu. Moral eğitimi oldu. Moralimiz yerine geldi, eğlendik, rahatız."

E hadi bakalım, şimdi çalış.

Bu hadisi hatırınızda iyi tutun, iyi tutalım da böyle hareket edelim.

Ya emr-i mâruf, nehy-i münker yaparsınız ey cemaat-i müslimîn, ya da Allahu Teâlâ Peygamber Efendimiz'in haber verdiğine göre başınıza öyle bir bela musallat eder ki dua edersiniz, edersiniz, kaldırılmaz. Salihleriniz dua eder, salihlerinize bile Allah şey yapmaz.

Bir hadîs-i şerîfte okudum:

Allah'ın sevgili, salih kulları var ya -her devirde olacak, eksik olmaz- âhir zamanda ellerini kaldırır dua edermiş; -Onlar kendilerini düşünmezler, Ümmet-i Muhammed'i düşünürler.-

"Yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'e rahmet eyle. Yâ Rabbi! Hallerini hoş eyle. Yâ Rabbi! Dertlerden kurtar..."

Allahu Teâlâ hazretleri diyecekmiş ki;

"Sen kendine dua et! Bırak onları, ben onlara kızgınım.

Allahu Teâlâ hazretleri salih kimselere onlar için dua ettirmeyi bile istemeyecekmiş.

Onun için emr-i mâruf, nehy-i münker yapın.

Kime yapacağız? Dışarı çıksak yapabilir miyiz? Ne olacak?

Evine yap. Hanıma söyle. Piyazla, pohpohla, hediye al.

"Etme eyleme hatun, gel şu hadisleri okuyalım, âyetleri okuyalım, Allah yolunca gidelim." de.

Çocuğuna yalvar yakar, bisiklet al, sev, okşa;

"Hadi sen büyük adam olacaksın, ben senin ekmeğini yiyeceğim, bana bakacaksın. Hadi evladım, canım ciğerim." de, ne diyeceksen de, çocuğuna Allah'ın dinini, imanını, adaleti, insafı, iyiliği, hoşluğu, aklın ve şeriatin güzel gördüğü şeyleri öğret. Ve kötü şeylerden de engellemeye çalış.

Müslüman adam, çocuğuna bakıyorsun; bir entari giydirmiş, donu görünüyor. Müslüman adam, o tarafa bakıyorsun öyle, bu tarafa bakıyorsun böyle. Ticarethânesine bakıyorsun öyle, işine bakıyorsun öyle. Müslümansak Müslümanlığımızın eseri üzerimizde görünsün, bilinsin; müslüman olmayan insanlardan bizim bir farkımız olsun. Konuşma, giyinme, tavır, hareket, düşünce tarzı, zerafet, adalet, insaf ölçüsü bakımından...

"Herkes yiyor efendim bu haramı."

Herkes yer ama sen yiyemezsin; sen yedin mi kırk gece namazın kabul olmaz, kırk sabah duana icabet olunmaz. İstersen ye, sen bilirsin. O yediğin lokmadan hâsıl olan eti cehennem paklar, başka türlü temizlenmez. Onun temizlenmesi başka türlü olmaz.

Emr-i mâruf, nehy-i münker yaparsanız yaparsınız, yoksa düşmanlar üstünüze çullanır; sizin çocuğunuzu alır komünist yapar, dinsiz yapar, şöyle yapar, böyle yapar; sizin çocuğunuz sizin karşınıza gelir.

Bu milletin sırtı yere mi gelirdi?

Onaltıncı asırda, Kânûnî devrinde bir sefir, Baron de Büsbek elçi olarak gelmiş de kitabının sonunda diyor ki;

"Yahu bu Osmanlı ordusu yenilir mi? Şöyle baktığın zaman mızrakları orman gibi, kendileri deniz gibi çalkanıyor. Koca ordu. Bu ordunun önünde kim durabilir?" diyor idi.

Ne hale geldik? Ne diye kaçırdık o fırsatı?

Buradan dosdoğru Mekke-i Mükerreme'ye giderdik. Ne vize mecburiyeti olurdu ne başka bir zorluk olurdu. Petroller bizim olurdu. Yani dünya metaı değil de derdimiz; elde bir nimet vardı, gitti.

Nimet neden gider?

Mânevî sebebi; nimet, şükrü eda edilmeyince elden gider. Nimete küfrânda bulunulunca, küfrân-ı nimet olduğu zaman nimet elden gider. İstersen bir dene. Zenginsin, bakalım zenginliğinin gereğini yapma, şükretme; gör bakalım.

Onun için Allah celle celâlüh, her şeyimizle O'na muhtacız, her şeyimiz O'ndandır, halimiz çok haraptır; bizi O tamir ederse tamir eder. Çamura batmışız, bizi çıkartırsa O çıkartır. Cehenneme doğru yuvarlanıyoruz; bizi bu yuvarlanıştan durdurup çekerse O kurtarır. Çok yalvaralım. Allah'ın dinine yardımcı olalım, emr-i mâruf, nehy-i münker yapalım.

"Beş tane evladım var hocam."

Eğer beş tanesi senden daha iyi müslüman olmazsa vebaldesin!

Çocukların ne oldu?

"Şunu oldu, bunu oldu, hık mık..."

Hiç orasını sorma.

Sokakta gittiğin zaman bakıyorsun, üç nesil yan yana gidiyor; anneanne, onun kızı olan anne, onun kızı olan torun. Torun, anne, nine. Yan yana. Anneanne çarşaflı farz edelim veya iyice örtünmüş. Anne başını yarım örtmüş, mantosu dizlerinin birazcık altında. Kızı hiç sorma. E ne oldu, ne oluyor, nereye doğru gidiyor şimdi bu çizgi?

"Görülüyor işte... Daha ne soruyorsun hocam, ne tarafa doğru gittiği belli."

Çocuklarımızı terbiyeli, edepli yetiştireceğiz. Şu dinimizin emirlerini öğreneceğiz.

Kendimiz bilmiyoruz ki... O zaman kendimiz öğreneceğiz. Kitaplar çok, kütüphaneler dolu. Hatta bizim evimizde de, aç misafir odasının kapısını, gir içeri, bak ne kadar kitap vardır; sırtı yaldızlı, kalın kalın, böyle dört parmak, beş cilt, dokuz cilt, on bir cilt... Kitap çok ama okuyacak insan lazım. Okuduğunu hazmedecek, hazmettiğini de başkasına "Buyurun, işin aslı budur." diye arz edecek.

Bunu yaparsak yaparız; yapmazsak, gelenler yetmedi mi, daha ne söyleyeyim? Başa gelenler kâfi gelmedi mi, daha ne geleceğini uzun boylu anlatayım?

Şu şerefe bakın; emr-i mâruf, nehy-i münker yapan insan Allah'ın yeryüzünde halifesidir, Kur'an'ın halifesidir, Resûlullah'ın halifesidir.

Men intekâ min veledehî li-yufaddıhahû fi'd-dünyâ faddahahu'llâhu yevme'l-kıyâmeti alâ ruûsi'l-eşhâd kısâsun bi-kısâs.

Ahmed b. Hanbel, İbn Hibban, İbn Ömer radıyallahu anh'ten rivâyet eylemiş. Garip bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

"Kim evladını 'Bu benim oğlum değil.' diye inkâr ederse, evladından teberri ederse."

Neden?

Onu mahcup etmek için, hor rezil etmek için. Nesebi gayri sahihmiş gibi söylemek istiyor. Evladına kızmış. "Bu benim evladım değil, bilmiyorum babası kim..." gibi böyle bir şeyle evladını rezil rüsva etmek için evladından teberri ederse...

Dünyada böyle yapar, evlattan hıncını alır ama; faddahahu'llâhu yevme'l-kıyâmeti alâ ruûsi'l-eşhâd. "Bütün insanların şahitliği karşısında, şahitlerin başında, karşısında Allah da onu rezil eder."

Bu işlerin bir hesabı yok mu? Bu zulümler, bu gadirler, bu haksızlıklar, bu çalmalar, çırpmalar, hırsızlıklar, bu dolandırıcılıklar cezasız mı kalacak? Bir adalet günü yok mu?

Var.

O ona öyle yaptı mı Allah da onu mahşer halkının karşısında öyle bir rezil edecek, öyle bir rezil edecek ki tariflere sığmaz.

Garip bir hadîs-i şerîf.

Kısâsun bi-kısâs. "Kısasa kısas" diyor Peygamber Efendimiz. Dünyada evladına o öyle yaptı, Allah da ona âhirette öyle yapar.

Güzel de garipliği nereden?

Yahu baba evladına böyle mi yapar? Garip olan bu. Değil mi? Baba evladına böyle yapar mı?

Kardeşlerim, bu dünya bir acayip dünyadır. Çok acayiptir. Bu yalan dünya babayı evlada düşürür, evladı babaya düşürür, kardeşi kardeşe düşürür. Bu maddî menfaat. Maddî menfaat yok; mânevî kızgınlık, hınç, haset, kibir, ucub, kötü huylar yani, bizim hani içimizden atmak için uğraştığımız bu kötü huylar yok mu; sırf hınç almak için insan işte böyle yapar. Kardeş kardeşe yapar, Allah korusun. Baba evlada yapar. Evlat babaya daha beterini yapabilir. Bunlar olabiliyor. Bizim ailelerde pek olmaz. Müslüman aileler Allah'tan korktuğu için, o evladına karşı mesuliyet duygusu duyar, yapmaz; evlat da babasına karşı saygı, hürmet duyar, yapmaz deriz ama bak hadîs-i şerîfte böyle şeyler de oluyor. Demek ki olmuş ki bir daha olmasın diye Peygamber Efendimiz onun cezasını söylüyor.

Onun için umumi bir kâide çıkartmak gerekirse; kimsenin haysiyetine, şerefine dokunmak, onu burada rezil rüsvâ etmek için bazı laflar ortaya çıkartmak, "Efendim şu şöyledir, bu böyledir..." doğru değildir. Diyenler sonra çok pişman olur.

Hasan-ı Basrî hazretleri bir tabak meyve almış, güzel bir tabağın içine koymuş, filanca tanıdığa göndermiş.

Neden?

O tanıdık, Hasan-ı Basrî aleyhinde konuşurmuş, dedikodu edermiş, gıybet edermiş. O ona bir tabak meyve göndermiş. Gönderdiği şahısla beraber o şahsa dedirtmiş ki, demiş ki;

"Duydum ki ibadetler yapıp da kazandığın sevapları bana bağışlıyormuşsun. Başka bir şey verecek bir halim yok, teşekkür ederim, bu meyveleri lütfen kabul et."

Neden?

O onu gıybet etti mi onun sevapları bu tarafa gelir de ondan. Gıybet edilen zarar etmez, gıybet eden zarar eder. Kötülenen zarar etmez, kötüleyen zarar eder. İftira eden zarar eder, iftiraya uğrayan mânevî bakımdan kazanır.

Bir şeyi biliyor musun? Katî olarak biliyorsan öyle söyle; bilmiyorsan sonra kısasa kısas -kısâsun bi-kısas buyurmuş- başına aynısı gelir. Hatta bir kimse bir kimseye "Kâfir!" dese; kızdı, "Kâfir!" dedi. "O laf havada dolaşır döner, eğer karşısındaki adam hakikaten kâfirse ona gider ama kâfir değilse dönüp sahibine gelir." diyor Peygamber Efendimiz. Onun için öyle kâfir, münafık, yalancı, dolancı, iftiracı, bilmem ne...

Bu dünya imtihan dünyasıdır. Aklını başına topla; kimsenin hakkını alma, âhını alma.

"Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste."

Âheste âheste çıkar, dumanı göğe böyle yavaş yavaş, ağa ağa çıkar. Onun için mazlum olmak, zalim olmaktan daha iyidir.

"Haklı olduğu halde münakaşadan kendisini çekene cennetin avlusunda bir köşkü tekeffül ediyorum." diyor Peygamber Efendimiz.

Haklı olduğu halde, baktı ki iş büyüyecek; "Peki peki kardeşim, Allah'a ısmarladık..." çekildi, münakaşayı büyütmedi. Ama haklıydı, isteseydi müdafaa edebilirdi, şahit getirebilirdi. "Cennetin avlusunda bir köşk garanti ederim." diyor Peygamber Efendimiz.

Aklımızı buna göre devşirelim, işimizi bunlara göre yapalım.

Men ensafa'n-nâse min nefsihî zafire bi'l-cenneti'l-âliyeti ve men kâne'l-fakru ehabbe ileyhi mine'l-ğınâ fe-lev ictehede ubbâdu'l-harameyni en yüdrikû mâ u'tiye mâ edrekû.

Bu hadîs-i şerîfi, Deylemî Abdullah b. Amr radıyallahu anh'ten rivâyet eylemiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

Men ensafa'n-nâse min nefsihî. "Kim insanlara kendisinden pay biçip adaletle, ölçülü hareket ederse."

"Bunu bana yapsalar ben hoşlanmam, o halde ben de ona yapmayayım. Bu haksızlığı bana yapsalardı dayanamazdım, o halde ben de ona yapmayayım. Bana böyle muamele yapsalardı çok üzülürdüm, o halde ben de ona öyle yapmayayım." diye içinden gelen bir ölçü, adalet duygusuyla insaflı, adaletli davranırsa, ne olur?

Zafire bi'l-cenneti'l-âliyeti. "Yüce cenneti kazınır, elde eder."

Adalet güzel bir duygudur. Haklıya "Sen haklısın." diyebilmek; haksıza "Yoo bu doğru değil!" diyebilmek; hak sahibine "Hakkını al, bu senin hakkındır." diye verebilmek.

Sekiz ay çalıştırmış arkadaşlarımızı, işçileriyle beraber, şirket olarak; hâlâ parasını vermemiş. Gidiyor kamyon alıyor, bilmem ne alıyor. Hey şaşkın hey... Zavallı çalışmış, ter dökmüş.

Kim adaletli olursa yüce cenneti kazanır, kesbeder, elde eder.

Ve men kâne'l-fakru ehabbe ileyhi mine'l-ğınâ. "Kime ki fakirlik zenginlikten daha sevimli, daha hoş gelirse..."

Kulaklarınız yanlış duymadı. Fakirliği daha çok seviyor, zenginliği istemiyor. "İstemem ben zenginliği, bana fakirlik daha hoş." diyorsa.

Fe-lev ictehede ubbâdu'l-harameyni. "Harameyn-i Muhteremeyn'in, Mekke-i Mükerreme'nin, Medine-i Münevvere'nin âbid kulları çalışsa, çabalasa. " En yüdrikû mâ u'tiye. "Ona verilen dereceyi, sevabı elde etmek, kazanmak, ona ulaşmak, erişmek için ibadette, taatte çalışsa, çabalasa. " Mâ edrekû. "Onun seviyesine ulaşamazlar."

Allah Allah, şimdi gel işin içinden çık. Tam "Bir ev sahibi olayım." diyordum, "Bir köşküm olsaydı. Bir de Mercedes arabam olsaydı. Bir de deniz kenarında yalım olsaydı. Bir güzel ticarethânem olsaydı, ben çalışmadan ayda üç milyon lira gelirim olsaydı, onlarla gezerdim, tozardım, hac da ederdim..." derken şimdi çıktı karşıma bir hadîs-i şerîf, fakirliğe daha çok uygun diyor.

ed-Dünyâ bahrun amîkun kesîrun mine'n-nâsi yuğraku fîhâ. "Bu dünya bir dipsiz derin denizdir, burada çokları boğuldu."

Sade sen gelmedin ki bu dünyaya; senden önce çok kimseler boğuldu. Peygamber Efendimiz yemin ederek söylüyor, diyor ki;

"Vallahi, ben sizin bir şeye sahip olmayıp ihtiyaç içinde kalmanızdan ziyade, fazlasıyla sahip olmanızdan, zenginliğinizden korkarım."

Neden?

Kellâ inne'l-insâne le-yetğâ en reâhu's-tağnâ.

Kendisini müstağni gördü mü, paralı pullu gördü mü insanoğlu, sapıtır.

"Hocam ben sapıtmam. Köyümden çıkarken söz verdim; zengin olsam bile yolumu değiştirmeyeceğim."

Ben senin oğlunu görürüm. Hele sen adını adresini bir ver bakalım. Oğul sapıtır. Babası köylüdür, köylülüğünü bilir. Sırtında küfeyle pazarda yük taşıdığını bilir; maydanoz, dereotu sattığını bilir ama evlat bilmez. "Benim babam zengin." der, "Mercedesliyim" der. Mercedes'ten indirip Murat'a bindirirsen suratı asılır. Oğul sapıtır. Zenginlik, para pul gelir...

Avustralya'ya gittim. Bizim işçiler gidince orada çok gariplik çekmişler; bilmedikleri bir diyar, dillerini bilmiyorlar. "Orada bize Yunanlılar yardım etti." diyor. Bak şimdi, hani doğruyu söyleyeceğiz ya, kavga gürültü, onlar bize hücum edecek gibi şeyler, ihtilaflarımız var arada ama orada devlet tahriki olmayınca yardım etmişler. Yunanlı hiç olmazsa benimle konuşan kardeşe yardım etmiş. "Müşküllerimizi çözmekte bize epeyce yardımcı oldular." dedi.

Yeni geldiği için bizim Türk işçileri, oradaki Yunanlı sormuş;

"Nasıl buldun bu Avustralya'yı?"

"E yeşillik, temiz havalı, güzel manzaralı bir yer."

"Zehir zemberek buranın havası." demiş.

"Niye öyle diyorsun?"

"Çocukların biraz yetişsin de gör." demiş.

Tabii orada para var, pul var, zenginlik var, imkân var, zevk var, sefa var, eğlence var; çocuklar anaya babaya âsi olup zevke sefaya dalıveriyorlarmış. Yunanlıcığın, zavallının bile yüreği yanmış da "Hele hele sen bir görürsün..." demiş çocuklarını [kast ederek] şey yaparak.

Zengin olup da şaşırmamak çok zordur.

Ne yapalım?

Allah'tan her şeyin helalini isteyelim. Allah bize hayırlısını, helalini versin.

"İnsanın gırtlağından içeriye bir haram lokma girerse kırk gece kıldığı namaz kabul olmuyor, kırk sabah yaptığı dua kabul olmuyor." diye okuduk.

Allah bize helalini versin, helalinden versin.

Meşhur bir hikâye vardır, hadîs-i şerîf kitaplarında geçer. Birisi geliyor;

"Yâ Resûlallah, çok sıkıntıdayım, bana dua et de zengin olayım."

"Ey Salebe, şükrünü edâ edebileceğin az bir mal, sana çok maldan çok daha hayırlıdır."

"Peki yâ Resûlallah." Çekiliyor. Aradan bir zaman geçiyor;

"Yâ Resûlallah, fakirlik canıma tak dedi, evde çok sıkıntı çekiyorum, yoksulluk çekiyorum, dua et de zengin olayım."

"Yâ Salebe, şükrünü edâ edeceğin az bir mal, sana şükründen uzak kalacağın çok maldan daha hayırlı olur."

"Peki yâ Resûlallah."

Yine çekiliyor. Üçüncü sefer, bir zaman geçtikten sonra geliyor;

"Yâ Resûlallah, fakirlik canıma tak dedi, dua et zengin olayım."

"Yâ Rabbi, Salebe'ye istediğini ver." demiş Peygamber Efendimiz.

Allahu Teâlâ hazretleri istediğini vermiş. Salebe'nin koyunları doğurmaya başlamış, develeri çoğalmaya, sürüleri artmaya. Arada namaza, Mescid-i Nebevî'ye gelmemeye başlamış. Diyor ki Peygamber Efendimiz;

"Salebe nerede?"

"Koyunlarını otlatıyor da yetişemedi namaza..."

Aradan bir zaman geçiyor;

"Salebe nerede?"

"Cuma'dan Cuma'ya gelebiliyor."

Aradan bir zaman geçiyor;

"Salebe nerede?"

"Medine'nin dışında. Buranın otları, otlakları yetmedi de uzaklarda otlatmak için."

O şey, artan şeyler ibadetten, Resûlullah'ın meclisinden, mescidine devamdan kestirtmiş.

Zekât âyeti inmiş. Resûlullah her yere zekât âmilleri, vazifeliler gönderiyor; "Zekât âyeti indi, koyunlarınızdan şu kadar, develerinizden şu miktar, paralarınızdan şu miktar vereceksiniz." diye tebliğ ediyorlar.

Salebe vermemiş.

Yahu bu malları kim verdi sana?

Allah verdi.

Kimin sayesinde kazandın?

Bilmiyor muydun Resûlullah'ın duasıyla olduğunu? Kaç defa gittin istedin. Ondan sonra verilmedi mi bu?

Allah istiyor işte; sana o zenginliği Resûlullah'ın duası bereketiyle veren Allahu Teâlâ hazretleri bu malı Allah yolunda zekât olarak vermeni istiyor.

Vermedi.

Resûlullah'a geldiler, söylediler.

"Bir daha ona gitmeyin." dedi.

Darıldı Resûlullah Efendimiz. Bir daha gitmedi.

Resûlullah âhirete göçtü, irtihal eyledi. Yerine Ebû Bekr-i Sıddîk geçti. Ondan sonra aklı başına geldi adamın, göndermeye çalıştı ama kimse zekâtı kabul etmedi. Ebû Bekr-i Sıddîk geçince idare değişti, "O alır." diye ona zekât gönderdi. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz;

"Resûlullah'ın almadığı bir malı ben ne hakla nasıl alırım, almam!" dedi.

Zekâtını almadılar, öyle gitti.

Her şeyin hayırlısını istemek lazım. Mal verir de sonunda azgınlık olacaksa iyi değil; fakirlik verip de sonunda hırsızlık, arsızlığa gidecekse o da iyi değil.

"Yâ Rabbi bana helal mal ver. Dünyada, âhirette hayırlısını nasip eyle, afiyet ihsan eyle." diye Allah'tan hayırlısını isteyin.

Allah her şeyin hayırlısını versin.

Ama zenginlikten ziyade gönlü fakirliğe meyyal.

Neden?

"Ne yapayım ben şu dünya metâını." diyor,âhirete rağbet ediyor. Buna "zühd" derler; dünyaya kıymet vermemek, dünya malına aldırmamak, âhirete rağbet etmek.

Evliyâullahtan bir zâta bir kese içinde şu kadar bin altın getirmişler.

"Bunu al, sana veriyorum."

Şöyle keseye bakmış;

"Ne kadar var bunun içinde?"

"Şu kadar bin altın var."

Bayağı bir para.

"Daha fazla altının olsa ister misin?"

"İsterim tabii." demiş. Altın değil mi, zenginlik değil mi?

"Neyse al, sen buna daha muhtaçsın, ben hiç istemiyorum." demiş.

O eskilerin hallerini anlayamayız. Kitaplarda yazıyor da onu da anlayamayız. İlle bizim aklımız, fikrimiz; mal, mal, mal, para, para, paradır. Para nereden gelirse gelsin ona bakarız. Bu devirde insanlar ekseriyetle hiç helalini, haramını düşünmüyor. Gözlerini bir hırs bürümüş, dünyadan zühd yok.

Münebbihât diye bir kitap var, İbn Hacer el-Askalânî'nin. Burada bir hadîs-i şerîf karşımıza geldi, orada da çeşitli hadislerden çeşitli yerlerde gelmiş. Terceme eden zât-ı muhterem hemen altına not düşmüş;

"Buradan kasıt şudur, budur."

Peygamber Efendimiz istememiş işte, bunun ötesi var mı? Anlaşılıyor. Parayı pulu sen istiyorsun ama Peygamber Efendimiz pek istememiş.

"Yâ Resûlallah, Allah gönderdi beni, istersen şu Medine-i Münevvere'nin dağlarını sana altın edeyim." buyuruyor.

"İstemem. Ben bir gün tok olayım, Allah'a şükredeyim; iki gün aç olayım, sabredeyim, oruç tutayım, öyle ecir kazanayım. İstemem." demiş.

Peygamber Efendimiz hasırın üstüne yatmış. Hz. Ömer gelmiş. Uyanmış. Bakmış ki yüzünde, elinde hasırın izleri kıpkırmızı iz bırakmış. Yatak değil, yumuşak değil; hasır. Onun o haline ağlamış. Demiş ki;

"Yâ Resûlallah, sen ki Allah'ın sevgili peygamberisin, bak şu haline. Halbuki Kisralar, Kayserler ne nimetlerin içinde yüzüyorlar."

"Ey Ömer, onlar öyle bir kavimdir ki onların alacaklarını bu dünyada Allah onlara veriyor, âhirette bir şey yok; bizimkini âhirete tehir etmiştir." demiş.

Onun için bizim gayemiz para toplamak, mal edinmek, devşirmek, zengin olmak, köşkler, saraylar yaptırmak değil.

Bizim gayemiz ne?

Allah'ın rızasını kazanmak.

Ama dosta düşmana muhtaç olmayalım diye helal kazanç sahibi olacağız. Allah helalinden çok verirse onun da vazifesini bileceğiz, harcanacak yerlere harcayacağız. Yani zenginlik ayıp değil. Allah verirse verir.

Bazı kimseye Allah güldür güldüri verir. O da bir imtihan.

Medine-i Münevvere'nin fakirleri sızlana sızlana gelmişler;

Zehebe ehlü'd-düsûri bi'l-ucûri yâ Resûlallah. "Yâ Resûlallah, zenginler sevapların hepsini aldı götürdü."

"Hayrola, nereden bildiniz?"

"Paraları var, zekât veriyorlar, sevap kazanıyorlar. Paraları var, hayr u hasenât yapıyorlar, sevap kazanıyorlar. Paraları var, cihada veriyorlar, çok sevap kazanıyorlar. Şunu yapıyorlar, sevap; bunu yapıyorlar sevap..."

"Ben size bir şey tavsiye edeyim mi, onu yaparsanız siz de onlar gibi çok sevap alırsınız."

"Buyur yâ Resûlallah."

"Her namazın arkasından 33 Sübhanallah deyin, 33 Elhamdülillah deyin, 33, 34 Allahu Ekber deyin." diye- 33, 34 rivâyetleri var- tesbih tavsiye etmiş. Sevine sevine gitmişler fukarâlar. Yani onları söyleyince o kadar ecirlere ereceğiz diye. Aradan bir zaman geçmiş, yine gelmişler;

"Yâ Resûlallah, zengin kardeşlerimiz de öğrenmiş, onlar da çekiyor bu tesbihi, o sevabı onlar da alıyor."

"E bu Allah'ın fazlı keremi."

Öyle zengin oldu mu Allah verir.

Ebû Bekr-i Sıddîk çok zengindi. Hz. Osmân-ı Zinnûreyn çok zengindi, malını Allah yolunda verdi. Kıtlık senesinde 100 deve ticaret malı getirdi. Ticaret mallarını getirmeden önce Medine yolunda karşıladılar;

"Bize devret, şu kadar kâr verelim."

Vermedi; bütün malları fukarâya tasadduk etti. Bütün develeri kestirdi, etlerini dağıttı.

İnsanın gönlünde olmayıp da Allah yolunda harcamayı yapabiliyorsa, o zaman o insanın zenginliği zarar vermez.

Ne demiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde?

Ni'me'l-mâlu's-sâlihu li'r-racüli's-sâlih. "Salih, iyi bir insana helal, salih bir mal ne kadar yakışır."

Niye yakışır?

Çünkü o onunla hayr u hasenât yapar; kibre, gurura harcamaz, zevke sefaya harcamaz, eğlence gecelerinde, pavyonlarda, şuralarda buralarda zâyi etmez.

İnşaallah anlatabilmişimdir. Allah kusurum varsa affetsin.

Men enzara mu'sıran ev vadaa anhu ezallehu'llâhu fî zıllihî yevme lâ zılle illâ zılluhû.

Ahmed b. Hanbel, Müslim ve İbn Hibban'da; Ebu'l-Yusuf, Kâb b. Amr es-Sülemî isimli sahabe, radıyallahu anh, Bedir'de bulunmuş sahabe, o rivâyet eylemiş. Ebu'd-Derdâ da rivâyet eylemiş. -Radıyallahu anhüm ecmaîn.- Taberanî'nin rivâyeti de ondan.

Alacaklıya bir tavsiye, bir mükâfat.

Men enzara mu'sıran. "Kim sıkışmış bir insana mühlet verirse."

Enzara "mühlet vermek" demek. "Hadi, biraz daha sonra verirsin, acele etme bakalım." diye. "Kim bir sıkışmış, başı daralmış borçluya müddetini uzatıverirse."

Ev vadaa anhu.

Ya tehir ediyor, borcunu tecil ediyor; yahut da "Hadi, ödeme, tamam, affettim, ziyanı yok." diyor. Ondan o yükü kaldırıyor.

Vadaa anhu. "Tamam, artık borçlu değilsin, bağışladım." diye kaldırıyor.

Ya öyle yapıyor ya öyle yapıyor.

Ne yapar Allah?

Ezallehu'llâhu fî zıllihî. "Allah onu gölgesinde gölgelendirir."

Ne zaman?

Yevme lâ zılle illâ zılluhû. "O'nun gölgesinden gayrı gölgenin olmadığı günde, kıyamet gününde o kimseyi gölgelendirir."

"Allah'ın gölgesi" ne demek?

Allahu Teâlâ hazretleri bizim bildiğimiz hiçbir şeye benzemez. Güneşte durduğu zaman bu tarafta gölgesi olsun, o mânaya değil. Allahu Teâlâ hazretlerinin Arşı'nın gölgesi. Çünkü -siz nasıl terliyorsunuz- mahşer halkının tepesine güneş yaklaştırılacak. Terler kulakları hizasına çıkacak. Bir de heyecan var; "Kâr mı edeceğiz, zarar mı edeceğiz? Borçlu mu çıkacağız, alacaklı mı çıkacağız? Acaba ne günahlarım arz olunacak?" diye insanların ödleri patlayacak. Kimse kimseye bakamayacak. Kimsenin kimseye bakacak hâli olmayacak. O günde bazı makbul kullar Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenecekler. Gölge, o gölge. Hem de nurdan minberlerin üstüne kurulup öyle gölgelenecekler. Arş-ı Âlâ'nın gölgesi gölge olacak. Gölge ki ne sefalı gölge... Onu kastediyor. Veyahut "Gölgeden murad, Allahu Teâlâ hazretlerinin muhabbetidir, himayesidir." diye de izahlar var.

"Kendisinin gölgesinden gayri gölgenin olmadığı günde Allah o kimseyi gölgelendirir."

O güneşin alnında bırakıp da onu ter içinde bırakmaz, sıkıntılardan kurtarır demek.

Onun için gücünüz yettiğince borçluya merhamet edip borcunu tecil ederseniz iyi olur. Veyahut baktınız çoluk çocuğu çok, gayret sarf ediyor, ödeyemedi; affediverirseniz iyi olur.

Ama bu devirde borcu ödememek mesleği olmuş, alacaklıyı dolandırmak mesleği olmuş insanlar da var. Bunu da dobra dobra söyleyelim.

"Ben bu malı bu adamdan alırım, doksan bir vadeli bir senet veririm, alırım. Şimdi parayı ödemem. Doksan bir vadesi gelince ödemem. Ödemeyince icraya verir. Senet bankaya gider, ben protesto olurum, mahkemeye gideriz. Mahkemede 'Borcum yok. Ödeyeyim, bir takside bağla hakim bey.' derim, oradan da iki sene kazanırım. Onları verinceye kadar zaten paranın yılda yüzde elliden iki sene, üç sene sonra benim çerez param kadar bir para olur. Ben onu öderim, mal da benim yanıma kâr kalır. Böylece bedavadan, kestirmeden epeyce bir para sahibi olurum."

Bu hesabı herkes yapıyor. Benim gibi ticaretten anlamaz bir hoca bile duymuşsa bunu... Ticaret erbabı bu işin gediğini, incesini, her şeyini biliyor. Onun için işi gücü karşı taraftan borç para alıp aradan geçen zamanda paranın değerinin düşmesinden bilistifade keyif çatmak.

Peki sen o parayı versen de o keyfi o alacaklı çatsa daha iyi değil mi? Sana bir iyilik yapmışsa niye pişman ediyorsun, burnundan getiriyorsun?

Getirir. Bu devrin insanı, yani borçlusu da alacaklısı da, kötülerinden illallah! Öyleleri de vardır.

Onların yüzünden hakikaten burada namus ehli bir kimse aç açık kalır, çoluk çocuğuna içmek için su bile götürecek hâli kalmaz; kimse de borç vermez. Bilir ki borcu verdiği zaman bir sene sonra geçtiğinde borcunun parası geri gelse şu kadar olacak, bu kadar olacak... Karz-ı hasen müessesesi böylece öldürülmüştür. Suistimal ile, kötülüklerle kimse kimseye borç para vermez duruma gelmiştir. Kötülükler kötülükleri meydana getiriyor, işte görüyorsunuz.

Buna benzer bir hadîs-i şerîf de peşinden geliyor:

Men enzara mu'siran ba'de hulûli ecelihî kâne lehû bi-külli yevmin sadakaten.

Borçlu bir kimsenin müddeti dolmuş; ödeyecek, ödeyemedi. Sahibi de diyor ki; "Hadi sana şu kadar daha mühlet verdim."

Ne olur?

Kâne lehû bi-külli yevmin. "O mühleti veren alacaklı için, her gün karşılığında o kadar sadaka vermiş gibi sevap olur."

Kaç bin lira alacağın vardı?

"200 bin lira hocam."

Ne kadar şey yaptın?

"İki ay daha tecil ettim."

Sana mübarek olsun; 60 gün 200 bin lira sadaka vermiş gibi ecir kazanacaksın. Yani her gün için sadaka oluyor. Bu da borcu tehir etmenin sevabını gösteren bir şey.

Men en'ame'llâhu aleyhi ni'meten fe'l-yahmedillâh ve men istebdea'r-rızka fe'l-yestağfirillâh ve men hazenehû emrun fe'l-yekul lâ havle velâ kuvvete illâ billâh.

Bu, Hz. Ali Efendimiz'den rivâyet edilmiş bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Men. "O kimse ki." En'ame'llâhu aleyhi ni'meten. "Allah ona bir nimet vermiş, ihsan eylemiş." Fe'l-yahmedillâh. "Allah'a hamd etsin."

"Elhamdülillah, yâ Rabbi verdiğin nimete hamd ü senâlar olsun. Ben buna layık değildim; fazlından, kereminden ne güzel ihsan ettin. Sen ne yücesin yâ Rabbi! Ne cömertsin yâ Rabbi! Ben sana isyan ediyorum, sen bana ikram ediyorsun. Ne büyüksün yâ Rabbi! Dünyanın insanları, bir insan bir insana kötülük yaptı mı intikam almak peşinde koşar. Ben her gün sana bin defa isyan ediyorum, sen rızkımı kesmiyorsun. Bu akşam sofranın hâli ne yâ Rabbi! Şu nimetlere bak, yine nimetlerle doldurmuşsun. Sanki isyanıma karşı çok veriyormuşsun gibi..."

Yani halimiz hep öyle. Sabahtan akşama, gece gündüz işleri isyan kamu; işimiz gece gündüz günah, mâsiyet ama Allah rızkı hiç kesmiyor.

Hah, böyle bir rızkı gördü mü Elhamdülillah desin; bilsin ki Allahu Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünden, bizde bir şey olduğundan değil. Velev sabahtan akşama ibadet eden bir insan olsa...

"Hocam, ben senin bildiğin gibi bir insan değilim."

Maşaallah. Nasılsın?

"Ben sabahleyin camiye girerim, gece yarısına kadar ibadet ederim, tesbih çekerim, Kur'an okurum, hayır ederim, hasenât ederim..."

Öyle bile olsa Allah'ın nimetlerinin hangisini karşılayacaksın? Göz nimetinin bedelini mi ödeyeceksin, kulak nimetinin mi, akıl nimetinin mi, fikir nimetinin mi, Müslümanlık nimetinin mi? Senin yaptığın hangi nimetin karşılığıdır?

Bir adam sabahtan akşama çalıştığın zaman kaç para veriyor sana dünyada? Sabahtan akşama kadar ırgat gibi çalışıyorsun, taş taşıyorsun, harç yapıyorsun, sırtında çıkartıyorsun; kaç para veriyor?

İki bin lira veriyor, üç bin lira veriyor. Beş bin verildiği zaman insanın hoşuna gidiyor. Hele on bin verilse; insan "Vay be, dünyada ne cömert insanlar var, on bin veriyor!" der. Bir gün çalışıyorum, on bin veriyor.

Sen Allah'ın verdiği nimetlere bak. Yani velev sabahtan akşama ibadet etsen yine onun karşılığı olmaz, demek istiyorum. Kaldı ki bizim işimiz gece gündüz isyan. Onun için hamd etsin. Elhamdülillah desin. Bu duygular içinde haddini bilsin, hâlini bilsin, Allah'ın lütfunu, keremini bilsin. Hamd etsin, bir.

Ve men istebdea'r-rızka (ya'nî teahhara). "Kimin rızkı geride kalırsa, yani biraz eli darlaşırsa; rızk gelmedi, biraz sıkıntıya düştü, aç açık kaldıysa." Fe'l-yestağfirillâh. "Estağfirullah el-Azîm, 'Allah'tan afv u mağfiret dilerim.' diye tevbe istiğfar etsin."

Biraz eliniz sıkışırsa, geçim sıkıntısı olursa tevbe ve istiğfar. Bir nimet gelirse Elhamdülillah diye hamd ü senâ.

Üstübtia diye de okunabilir, nâib ani'l-fâil okunur rızk, öyle de olur. "Rızk bir kimseye geciktirilirse" mânasına da böyle okumak mümkün.

Ve men hazebehû. "Bu 'be' iledir." demiş. Ama 'nu' ile de rivayeti var. Yani ehemmehû iştedde aleyhi mânasına. Kime bir iş, gam kasâvet verirse, başına bir sıkıntı olursa, ona tahammül etmek zor gelirse, öyle bir hal başına gelen insan da ne diyecek?

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh diyecek.

Üç tane mânevî ilaç.

Nimete, rızka mazhar olursan Elhamdülillah diyeceksin.

Nimet, rızık biraz gecikir, daralırsan Estağfirullah diyeceksin.

Bir iş seni biraz sıkıştırırsa, o zaman da Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh diyeceksin.

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh Arş-ı Âlâ'nın altındaki hazinelerden bir hazinedir.

Bunu söyleyebilmek için insanın öyle sağlam bir imanı olması lazım ki...

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh, lâ havle an mâsiyetillâh illâ bi-kuvvetillâh, ve lâ kuvvete alâ taatillâh illâ bi-tevfîkillâh.

Mevlâ hidayet etmeyince, yardım etmeyince günahlardan dönüp hak yola girmek mümkün değil. Mevlâ tevfîkini refîk etmeyince hayırlara, ibadetlere güç yetirmek, onlara gitmek, onları yapabilmek mümkün değil. Her şey O'ndan. Her lütuf O'ndan.

Allahu Teâlâ hazretleri dilerse öne alır, dilerse arkaya; dilerse yükseltir, dilerse alçaltır; dilerse zengin eder, dilerse fakir eder; dilerse hor zelil eder, dilerse aziz eder. Yusuf aleyhisselam hapisteydi, hapishâneden çıktı, Mısır'a aziz oldu, Azîz-i Mısır oldu. Allah diledi. Firavun, Mısır mülkü kendisinde olan bir insandı, Allah onu hor zelil etti, baş aşağı eyledi. Karun, nimetler içindeydi, Allah onu yerin dibine batırdı.

Tez çıkarırlar fevka'l-ulâya,

Şol İsa gibi dünya koyanı.

Dünyayı terk edip zühd içinde olanı Hz. İsa gibi göğe çıkartırlar. Karun gibi dünyalık peşinde koşup kibir edeni de yerin dibine geçirirler. Kâide böyle.

Hepsi Allah'tan. Onun için Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh; "Yâ Rabbi bildim ki her şey sendendir, sana teslim oldum." Bir teslimiyet ifade ediyor bu. İnsan, Allahu Teâlâ hazretlerine "Tamam yâ Rabbi, teslim oldum, her şeyin senden olduğunu bildim." diyor; onun bereketine Allah onun üstüne gelen o şiddeti def eder, onu rahata kavuşturur. Hem maddeten kavuşturur hem de huzur ve teselli vermek bakımından kavuşturur. Ne gelirse gelsin...

Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin,

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.

"Ne kadar belası, derdi varsa toplasın gelsin, korkmam." demiş ya şair. Bizim öyle bir şey dediğimiz yok da, hani öyle bir babayiğit çıkıp diyebiliyorsa neden?

Allah'a dayandı mı der insan. Allah'a dayandı mı, dünya gözüne görünmez. Bütün insanlar toplandı, orduyu çektiler, sana doğru geliyor. Hasbunallâhu ve ni'me'l-vekîl, gelirse gelsin, Allah bana yeter. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh. İşte imandan olduğu için bunu böyle dedi mi şimşekler çıkar, ne hayırlar olur, Allah onu sıkıntılarından kurtarır.

Men en'ame'llâhu aleyhi ni'meten fe-erâde baka'ahâ fe'l-yüksir (yükessir de okumak mümkün) min lâ havle velâ kuvvete illâ billâh süme kara'a velevlâ iz dehalte cenneteke kulte mâşâallah lâ kuvvete illâ billâh.

Bu hadîs-i şerîfi Ukbetub'ni Âmir el-Cühenî radıyallahu anh rivâyet eylemiş. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfe göre buyurmuş ki;

"Kime ki Allah bir nimet ihsan eylemiştir." Fe-erâde baka'ahâ. "O kimse de o nimet kendisinde kalsın, elinden kaçmasın istiyor."

"Çok şükür yâ Rabbi, bunu bana verdin, beni bundan mahrum eyleme. Attan indirip eşeğe bindirme. Varlıktan sonra darlığa düşürme, yokluğa düşürme." diye o nimetin kalmasını istiyor. Sımsıkı yapışsa yine kaçar. Nimet kaçacak oldu mu, balık gibi kaçar insanın elinden.

Ne yapacak, çare?

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Fe'l-yüksir. "Çoğaltsın." Min lâ havle velâ kuvvete illâ billâh. "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh sözünü çok söylesin, o zaman o nimet elinde kalır."

Allah bu söylediği dua bereketine o nimeti elinden çekip almaz. Lâ havle velâ kuvvete illa billah desin.

Sonra Peygamber Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'de, Kehf sûresindeki âyet-i kerîmeyi okumuş ki orada buyruluyor ki;

Ve levlâ iz dehalte cenneteke kulte mâşâallahu lâ kuvvete illâ billâhi in tereni ekalle minke mâlen ve veleda.

İki kişi var. Bahçeleri var. Bir tanesi diyor ki;

"Benim senden daha çok malım var, mülküm var, bahçem daha iyi."

Karşısındaki ârif zât da diyor ki;

"Keşke böyle böbürlenmesen. Bahçene girdiğin zaman; 'Mâşâallah, Allah vermiş. Mâşâallah, şu nimete bak. Lâ kuvvete illâ billâh, Allah'tan gayri kuvvet yoktur. Ben yoksa buna güç getirebilir miydim? Bu bitmeseydi bitirebilir miydim? Bu meyveler olur muydu? Allah'ın lütfu.' deseydin. Görmüyor musun ki benim senden malım, mülküm az. Böyle desen daha iyi değil mi?"

O âyet-i kerîmeyi zikrederek, Peygamber Efendimiz oradan delil göstererek bize diyor ki;

"Nimetin kalmasını isteyen Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh sözünü çok söylesin."

"E hocam, o zaman lafla işler düzeliyor?"

İşler lafla düzelmiyor da Allah'ın emrine uymakla düzeliyor. Allah'ın "çalış" dediği yerde çalışacaksın, "dua et" dediği yerde dua edeceksin. "Şöyle dua edersen veririm." dediği yerde verir. Lafla da verir, çalışarak da verir. Çalışınca da vermez, lafla da vermez. Tehdit de etsen vermez. Vermeyince vermez. Veren O olduğu için sözle de verir, gözyaşıyla da verir, yalvarınca da verir, duayla da verir, her türlü şekilde, hepsi O'ndan. O'ndan olduğunu bilirsen Allah sever ve ihsan eder.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi kendisine öyle candan bağlananlardan eylesin. Verdiği nimetlere şükredici eylesin. Kendisini zikredici eylesin.

O Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh nedir?

Zikirdir.

"Hocam ikide birde hep zikre getiriyorsun sözü."

Ben getirmiyorum, hadisler getiriyor. Ben hadîs-i şerîfleri alfabetik sırasıyla okuyorum.

Bak görüyorsunuz, dinimizin kaç yerinde, hadîs-i şerîfin kaç tanesinde zikrin ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Demek ki büyüklerimiz -Allah bizleri şefaatlerine nâil eylesin.- bu dini güzel öğrenmişler de bize doğru öğretmişler.

Dilimiz zikirli olacak, kalbimiz şükürlü olacak.

Allah bizi zikrinde, şükründe dâim etsin. Kendisine güzel kulluk yapmayı nasip eylesin. Kendisine tam tevekkül etmeyi nasip eylesin. Üzerimizdeki nimetleri dâim eylesin. Bizi iki cihanda izzet sahibi eylesin. Zillete düşürmesin. Nimetleri verdikten sonra bizi mahrumiyete uğratmasın. Hidayetten sonra küfre düşürmesin. Kabulden sonra kapısından kovmasın, reddetmesin. İki cihanın hayrına nâil eylesin. Lütuf, kerem O'nundur.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı