M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 36.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîren, tayyiben, mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.

Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâ ba'd:

Ve yâ eyyühe'l-ihvân! İnne efdale'l-hadîsi kitâbu'llâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasili ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehu kâle:

İze'ntâta ğazvüküm ve kesüreti'l-azâimü ve's-tuhilleti'l-ğanâimü fe-hayrü cihâdikümü'r-ribât.

Sadaka resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri dünya ve âhiretin hayırlarına cümlemizi nail eylesin. İki cihanda afiyet, saadet ve selamet üzere eylesin, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin, Habîb-i Edîbi'ne komşu eylesin.

Peygamber salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübârek hadîs-i şerîflerinden okuyup izah etmek üzere toplanıyoruz. Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamadan önce; başta Peygamber salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in rûh-i pâkine hediye olsun düşüncesiyle, sonra O'nun cümle mübârek âl'inin, ashâbının, etbâının; bu hadîs-i şerîfleri nakil ve rivayet edenlerin ruhlarına hediye olsun diye, kitabı telif eylemiş olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin efendimizin ve kendisinden feyz aldığımız Mehmed Zâhid-i Bursevî hocamızın hassaten ruhlarına hediye olsun diye, bu beldemizin medâr-ı iftihârı Yûşâ aleyhis selam'ın, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ve sair sahâbe-i kirâmın, evliyâullahın ruhlarına hediye olsun diye, şu camiyi bina etmiş ve bize yadigâr bırakmış olan İskenderpaşa'nın ve bu camiyi eski halinden daha geniş hale getirmek için çeşitli yardımlar yapmış olan siz kardeşlerimizin, kendilerinin ve geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun diye, uzaktan yakından buralara gelmiş olan siz kardeşlerimizin dünya ve ahiret saadetine ermenize vesile olsun, iki cihanda bahtiyar olasınız diye ve sâir mü'minîn ü mü'minât, müslimîn ü müslimât kardeşlerimizin de ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun, makamları daha âlâ, dereceleri yüksek olsun diye bir Fâtiha, on bir İhlâs-ı Şerîf okuyup ruhlarına hediye edelim, öyle başlayalım.

Okuduğumuz hadîs-i şerîf, Utbe b. el-Münzir isimli, Mısır'ın fethinde de bulunmuş bir sahabînin rivayet ettiği hadîs-i şerîftir.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

İze'ntâta ğazvüküm. "Sizin gaza etmeniz uzak olduğu zaman." Ve kesreti'l-azâimü. "Ve kuvvetler çoğaldığı zaman." Ve's-tuhilleti'l-ğanâimü. "Ganimetler de helal görüldüğü zaman." Fe-hayrü cihâdiküm. "Sizin cihadınızın en hayırlısı ribattır."

Öyle sözler söyledik ki güya tercüme ettik ama hepsini izah etmek lazım. Çünkü çok kimse anlamamıştır.

Efendimiz; "Şöyle şöyle şöyle olursa o zaman en iyi yapacağınız şey ribat etmektir." diyor.

Önce ribat'ın ne olduğunu anlatalım.

Ribat; tı harfiyle, rı-be-elif-tı murâbata veya ribât. Aslında "irtibatlı, karşılıklı irtibatlı olmak" demek. "İrtibat" kelimesi de zaten aynı kökten geliyor. "Düşmanla irtibatlı olunan yer."

"Hudutlarda düşmanla irtibat kurulması muhtemel olan yerlerde, düşman gelirse karşılayayım." diye bekçilik yapmaya murâbata veya ribat derler. Yani mücâhade ve cihad, muhasebe hisab, murâbata ribat. Bu siygada aynı mastarın iki şekli vardır. Mastardır bu.

Kısaca söylemek gerekirse "hudutlarda bekçilik yapmak, nöbet tutmak, beklemek" demek. Hatta böyle bekleme yerlerinin etrafının da sağlamlaştırılması lazım. Düşman birden hücum ettiği zaman sağlam olması lazım, tahkim edilmesi lazım. Hudutlarda bekleme yerlerini biraz güçlü kuvvetli, kale şeklinde yapmışlar. O hudut kalelerine de ribat derler. Ama bu ribatlar geniş teşkilatlı oluyor; orada oturuyorlar, kalkıyorlar; odaları, avlusu var. "Düşman gelmesin." diye bekliyorlar, bekçilik oluyor. Gelirse çarpışırlar, sair zamanda artık vakitlerini Allah'ın rızasına uygun bir şekilde orada geçirirler. Bazen topluca zikir yaparlar, ibadet ederler, ilim öğrenirler, öğretirler.

İşte böyle hudutlarda bulunan kale ve nöbet merkezlerine ribat ismi de verilmiş. Ribat ismi böylece artık bir bakıma da medrese gibi bir mânaya gelmiş. Demek ki boş zamanları ilim öğrenmekle geçirdikleri için de mânası o mânaya doğru kaymış.

Mesela Medine-i Münevvere'de "şu isimli ribat" diyorlar, artık Medine'nin etrafında düşman kalmadı ama o ne demek?

"Bir takım mübarek insanların gelip Allah rızası için oturup kalktıkları, vakitlerini artık Allah'ın rızasına uygun işlerle geçirdikleri yer" mânasına geliyor. Medrese desek gündüzleri ilim olur, geceleri yatılır. Ribat, yurt gibi yani; o mânaya kullanılmış. Medine'de ribâtü'l-etrâk isimli yerler var. Şimdi hepsi yıkıldı ya.

Demek ki hudut kalelerine ribat ismi veriliyormuş. Hudutlarda kalelerde beklemeye; murâbata mastarı, ona da ribat adı veriliyor. Bu bekleyen kimselere de murabıt adı verirler. Mücahit gibi murâbıt adı verirler. Hatta Kuzey Afrika da bir zamanlar İslâm âleminin bir hududuydu. Orada İspanyollarla, gayrimüslimlerle, cihatla meşgul olan "Murabıtlar Devleti" diye devlet kurulmuş. Demek ki ribat da, murabıtlık da, murabata da cihadın bir çeşidi. Ama burada doğrudan doğruya düşmana hücum edip savaşmak yok da beklemek var. Ve bu bekleyiş de zamanın boş geçmemesi bâbında.

İslâm tarihi içinde ilimle, zikirle, ibadetle meşgul olma durumu olduğundan "ribat" deyince dervişler de akla gelmiş, mücahitler de akla gelmiş, "evli olmayan insanların oturduğu yurt" gibi bir mâna da hatıra gelmiş.

Ribat; Peygamber Efendimiz'in zamanında "hudut kalesi" demek. Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz diyor ki:

İze'n-tâta gazvüküm. "Sizin savaşmanız uzak olduğu zaman."

Savaş mıntıkasına uzaktasınız, tam oraya kadar gidemezsiniz, şartlarınız müsait olmaz. İran'da oturuyorsunuz; hudut ilerlemiş Horasan'a, Horasan'dan ilerlemiş daha öteye... Savaş yeri uzaklarda kaldı. İstanbul'da okuyorsunuz; savaş Avusturya hududunda, uzakta.

Ve kesiretü'l-azâimü. Azimetin çoğulu; yani "İşler, yapılacak şeyler, kuvvetler çoğaldığı zaman."

Gümüşhaneli Hocamız, hadisleri açıkladığı şerhinde şöyle buyurmuş:

el-Azametü'l-ümarâi ale'n-nâsi fi'l-gazvi ilâ aktâri'n-nâhiye. "Komutanların insanları çeşitli bölgelere sevk etmeleri, 'şuraya git buraya git' diye tevcih etmeleri ihtimalleri çoğaldığı zaman."

"Kuvvetler çok, her birini bir tarafa gönderebiliyor; asker sıkıntısı yok." demek gibi bir mâna seziliyor. O zaman imkânlar çok, herkes bir tarafa gidebiliyor. Savaş bölgesi uzaklarda, kuvvetler de çok.

Ve'stuhilletü'l-ganâimü. "Ganimetler de helal görüldüğü zaman."

Ganimet zaten helaldir ama kime helaldir?

Savaş yapılır, savaş yapıldıktan sonra ganimetin beşte biri -buna humus denilir- Allah, Resûlullah ve hazine için ayrılır, gerisi gaziler, savaşa fiilen iştirak edenler arasında taksim olunur. Beşte dördü savaşanların hakkı oluyor. Bunların eşit olarak dağıtılması, ortaya yığılması lazım.

Peygamber Efendimiz; "Bir kimse taksimden evvel bir ayakkabı bağcığı bile alsa cehennemden bir bağ almıştır." diyor. İslâmî savaşta taksimden evvel özel olarak kendi cebine bir şey almak yoktur.

Şimdi bizimkiler Kıbrıs'a gitmişler, savaşmışlar; herkes ne bulduysa cebine doldurmuş. Eskiden olsaydı böyle olmayacaktı; toplanacaktı, eşit olarak taksim edilecekti. Artık herkes cebine ne bulduysa doldurmuş, tabi şimdi ölçüsü kaçmış oluyor. Eğer bu taksim eşit olarak yapılmaz da bazı kimseler bulduğunu cebine koymayı helal sayarsa –burada bu kast ediliyor- yani taksimat doğru düzgün yapılmaz, ganimet helal sayılırsa… Ganimet zaten helal ama taksimden fazla olarak kendisinin olmayan ganimeti de cebine koymaya kalkarsa ahlâk bozulursa o zaman işin tadı kaçıyor, bereketi kalmıyor.

İşte durum böyle olduğu zaman;

Ve lem yukassimühâ veya yaksümühâ ale'l-kâimîne kemâ ümirû.

Hocamız rahmetli; "emredildiği şekilde dağıtılması" mânasında kaydetmiş.

İşte o zaman "Sizin cihadınızın en hayırlı şekli ribattır. Ribatlarda oturursunuz, murabıtlık yaparsınız; en hayırlı şekli odur." diye buyurmuş. İşin tadı kaçtığı zaman orada oturursunuz; hem ilim öğrenmek var; bir alim çıkıyor ötekilere ders anlatıyor, vakit boş geçmiyor hem zikir var. O bakımdan ribat "tekke" mânâsına da gelmiş. İçeride ilim öğrenildiği için medrese mânasına gelmiş, yatıldığı için yurt mânasına gelmiş, ilim öğretildiği, zikir yapıldığı için tekke mânasına gelmiş.

İşte o zaman orada oturur; böyle hayırlı şeylerle meşgul olursunuz. "O da çok sevaptır." diye Efendimiz buyuruyor. Yani "Şüpheli taraftan, mecburi olmayan taraftan vazgeçebilirsiniz; o zaman en hayırlı şekil ribatta oturmaktır." buyurmuş oluyor.

Peygamber Efendimiz yine bu konuyla ilgili olarak; "İki göze cehennem ateşi değmeyecek." buyuruyor.

Aynün bânet tahrüsü fî-sebîli'llâh. "Hudutlarda İslâm âlemini düşmandan korumak için nöbet tutup da, aman düşman gelmesin diye, gözünü dört açan nöbetçi… O göze cehennem ateşi değmeyecek."

Neden?

Onun nöbeti sayesinde, o bekçiler sayesinde, arkadakiler rahat uyuyorlar; onun için sevabı çok oluyor.

Aynün beket min haşyeti'llâh.

Cehennem ateşinin yakamayacağı ikinci göz hangisi?

O da tenhada zikirle, muhasebeyle, murakabeyle, ibadetle meşgulken Allah korkusundan gözyaşı döküyor.

Demek ki mümkünse bu gibi hizmetleri yapmak, çok sevaptır. Mümkünse cihat, olmazsa murabıtlık, ribat.

Bir de meseleyi bizim zamanımıza getirelim. Şimdi biz cihat etsek elhamdülillah cihat sahası çok. Bosna Hersek'e gitmemiz lazım, Karadağ'a gitmemiz lazım, Seylan'a gitmemiz lazım. Yeter ki çarpışacak insan olsun. Millet Pakistan'da biraz heveslendi, Afganistan'da bizlerden, her taraftan cihat yapmaya gidenler oldu. Ama şimdi biraz kanıksadılar gibi. Halbuki böyle olmaması lazım.

Müslümanın müslümana yardımı, onu desteksiz bırakmaması ve imdadına yetişmesi boynunun borcu, kardeşlik. Hiçbir şey yapamazsa protesto eder.

Ben diyorum ki Sırplar'a, Ermeniler'e, yaptıkları şeye karşı bir hafta yas haftası ilan edelim. Bunları dile getirelim. Çocuklar, kızlar, zavallılar işkence görüyor evler, camiler yıkılıyor; kanlar dökülüyor, mallar yağmalanıyor.

Hani nerede medeniyet, hani nerede insanlık?

Hepsinin boş olduğu anlaşılıyor. Müslümanların asırlık ihmalleri de birden düzelmiyor. Bir insan yi günlerde iken kötü günlere hazırlanmazsa kötülük veya tehlike gelip kapıya dayandığı zaman iş işten geçmiş oluyor.

Bu devirde biz Ümmet-i Muhammed'in fertlerinin umumi bir hastalığı var. İş adamakıllı sıkışmayınca tedbir almıyoruz. Halbuki bir iş ilk başta kolayca halledilebilir, küçücük bir delik kolayca yamanabilir. Ama yırtılıp kocaman bir delik olunca artık yamanması mümkün olmuyor. Biz önde olan insanlar olarak diyoruz ki mektep açın, İslâm'a yardım edin, para bakımından cömert olun. İşte şöyle yapalım, böyle yapalım.. Yapılacak işleri size anlatıyoruz veya başka memleketlerin hocaları kendi ahalilerine anlatıyorlar. Çocuklarınızı müslüman yetiştirin, halis muhlis insanlar olsunlar, aman küfre meyletmeyin, kâfirlere özenmeyin, eviniz şöyle olsun, işiniz böyle olsun; dinlemiyorlar.

Neden?

Ortada bir tehlike yok.

"Bir şey yok canım."

Çocuklar komünist yetişiyorlar, tedbirler alınmıyor. Düşman durmuyor, uyumuyor, ilerliyor. Ondan sonra hücuma geçtikleri zaman silah yok, tedbir yok, plan yok, program yok hatta birlik ve beraberlik yok. O zaman keklik gibi avlanıyorlar. Bıldırcın gibi kafaları koparılıyor, zavallılar mahvoluyor. Yine birlik beraberlik olsalar buradan oraya destek verebilirler. O da yok!

Bosna'dan Hersek'ten İstanbul'a, Adapazarı'na, Bursa'ya gelmiş nice tanıdığımız insanlar vardır, hatta çok yakınlarımız vardır.

Ne yapacaklardı?

Güzel günlerde tehlike ihtimallerine karşı tedbirleri düşünüp hazırlık yapıp kesenin ağzını açacak ve çalışmalar yapacaklardı. Yapmadılar, yapmayınca iş büyüdü. Şimdi haberleri görüyoruz; gece uykumuz kaçıyor. Haberleri dinliyoruz, bir şey yapamıyoruz. Birden olmaz ki! Yılların ihmalleri, sonra çok fena sonuç veriyor.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için biz bir şey söyledik mi dinleyin, sözümüze itimat edin.

Kimdir Ümmet-i Muhammed'in sahibi?

Kim bakacak Ümmet-i Muhammed'in işlerine?

Herkes ticaretinde, memuriyetinde, kârında, kazancında; onun için bu işin erbabına itimat edip "ver" dediği yerde vermek, "yap" dediği yerde yapmak lazım.

Adam minarenin önüne bir minare daha koyuyor. Ya bu bir minareye de zaten çıkılmıyor ki. Ezan aşağıdan mikrofondan okunuyor, minare sembolik bir şey olmuş. "Ramazan'da kandiller yandığı zaman görülsün." diye bir minare yeter, ikincisine lüzum yok. Ama eğitimin önemi var, insanı yetiştirmek çok önemli. Kâfire İslâm'ı tebliğ etmek çok önemli, onun kalbini kazanmak önemli. Peygamber Efendimiz müslüman olmayan insanlara bile zekâtta para ayırıp gönlünü alacak paralar verip onların kalplerini İslâm'a ısındırmıştır. Bunlar yapılmıyor. Bu adamlar bize diş biliyorlar; "Bunların karşısında ne tedbir almamız lazım?" diye düşünülmüyor. "Düşman bir yerden saldıracak olsa nereden kaçarız, nereye sığınırız, nereye arkamızı veririz, nereden destek alırız?" diye düşünülmüyor.

Bosna-Hersek'in haritasına bakıyorum, her tarafı düşman tarafından çevrili, müslümanlar öbek öbek düşmanın arasında, etrafı çevrilmiş, bir yere kaçamaz, yardım alamaz, yiyecek bulamaz, haber çıkmaz. Şimdi hepsi kuzu gibi boğazlanıyor. Yazık! Bir şey de yapamıyoruz, haber de alınmıyor. Halbuki denizden bir irtibat yerimiz olsa ne iyi olurdu…

Orta Asya'da bir çok müslüman kardeşlerimiz var; arada bir irtibat yok. Araya Ermenisi girmiş, hıristiyan bilmem hangi milleti girmiş, falancası girmiş; irtibat sağlayamıyoruz. Onlar irtibatı koparma tedbirlerini almışlar, biz irtibatı sağlama tedbirini almamışız.

İslâm'a hizmette ilk merhale, para harcamaktır. Zekâtını verirsin; hem farz ödenmiş olur, hayrını hasenâtını yaparsın, sadaka verirsin hem hayır kazanmış olursun hem de rahat etmiş, rahat bir şekilde İslâmî hizmeti yapmış olursun. Bu yapılmayınca, bu sefer ikinci adımda can gidiyor. Hem mal gidiyor hem can gidiyor. Kıyamadığın mal da gidiyor, bu sefer can da gidiyor. Hem o Allah yoluna harcayamadığın paralar düşmanın eline yine geçiyor, hem de bu sefer canın gidiyor.

Başka bir yeri örnek almazsak Afganistan'ı örnek alalım. Afganistan bundan senelerce önce, 30 yıl önce anayasası Kur'ân-ı Kerîm olan bir şeriat devletiydi.

Niye müslümanları koruyamadılar? Şimdiki kadar cihat etmediler?

Önem vermediler de ondan. O zaman Kur'ân-ı Kerîm anayasası iken, şeriat ahkâmı onların kanunu iken çalışmadılar. İçlerinden çocukları tahsil için Moskova'ya gönderdiler.

O eski idareciler, kaçanlar nerede okudu?

Ruslar orada çalışma yaptılar, komünist yetiştirdiler, adam kazandılar. Ondan sonra geldiler; hem harcayamadıkları paralar gitti hem evleri yandı, yıkıldı, hem de nüfusun büyük bir kısmı kırıldı geçti. Şimdi "Allah yolunda cihat yapacağız." diye iki yıldır uğraşıyorlar, yavaş yavaş sonuç alınıyor.

Suriye'de de böyleydi; çok müslüman idareciler, çok temiz ahali vardı. Suriye'de bu destek yapılmadı, yardım yapılmadı. Hatta orada bir ara müslümanlar bayağı hâkimdi; Halep, Humus, Şam'a kadar yanaşmışlardı. O zaman bizim idareciler onlara yardım etmediler. Orada "şeriatçi", "gerici" bir devletin olmasını istemediler. "Sen misin orada gerici, şeriatçi bir devlet olmasını istemeyen; al sana bir düşman, komünist, PKK'cı devlet; gör bakalım müslümanlara yardım etmemeyi." diye Allah bize ibret gösteriyor. Şimdi Suriye'den hayır yok, Irak'tan hayır yok.

Ne demek yani?

Belâ geliyor. Çok sıkıntı içinde, belki şimdi hükümet de askerler de; "Ah o eski devir! Fırsat kaçmış." diyordur. Ben şahsen fırsatın kaçtığını her yerde söylüyorum, ilan ediyorum. Irak da öyle. Irak da çok güzel bir ülkeydi, Ürdün çok güzel bir ülkeydi; ama fırsatlar kaçıyor.

Muhterem kardeşlerim!

Kolayca halledilebilecek problemi vaktinde çözmeyince müslümanların başına büyük belalar geliyor. O büyük belaların çözümü için de hem verilmeyen paralar zayi oluyor hem de ceza olarak canlar gidiyor. İmanla çarpışıp da şehit olanlara ne mutlu! Onu yapamayanlar oradan da ceza görüyor, âhiretleri de gidiyor. Kaçsa bir türlü ceza, dursa bir türlü ceza oluyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Onun için sözü cihattan ve ribattan açmışken ribatın bir de mânevîsi vardır. İslâm âlemini korumanın mânevîsi; "Mânevî kalelerden İslâm âlemine, dinine, imanına, irfanına hücum olmasın." diye nöbetçilik yapıp beklemek. Bu da önemli bir şey. Şimdi hududa gidip nöbet beklemeyiz ama "İslâm'a hücum olmasın, kafirlere karşı cevap verilsin, karşı konulsun." diye terbiye sahasında, kültür sahasında, eğitim sahasında yapılacak çok şeyler var.

Yine kesenin ağzını açacaksınız, mecbursunuz; o çalışmaları yapacaksınız.

Adamlar televizyonun ehemmiyetini bildikleri için dış ülkelerden yayın yapıyorlar. Türk ülkelerinde çanak antenlerle muzır yayınları halkımıza dinlettiriyorlar, ahlâkını bozuyorlar. Devlet de kontrol edemiyor, onun için bu halk bozulur. Bir insanın kafası bozuldu mu o adamı sen çöpe at. Vücudunun gücü kuvveti hep zararlı olacak. Bak nasıl beş tane polis öldürüyor.

Şarkı türkü, şu sahnesi bu sahnesi değil; İslâm'ı anlatacak televizyon kurmamız lazım.

Gelip soracaksınız, destek olacaksınız. Kurmamız lazım. Bunu da yapmazsanız 10 sene sonra ah vah diyeceksiniz.

Benden önceki hocalarımızdan da misal verebilirim, kendi yazılarımızdan da misal verebilirim. Biz, olacak hadiseleri 10 sene, 20 sene, 30 sene, 50 sene önceden söylemişizdir, alimlerimiz söylemiştir:

"Böyle nesil yetiştirmeyin, bu neslin sonu anarşi olur. Anarşist olurlar. Bunlar memlekete fayda getirmez." demiştir. Anarşinin ne olduğunu kimsenin bilmediği zamanda alimlerimiz bunu yazmıştır.

Neden?

Allah'ın verdiği nurla bakan insan hakkı söyler. Allah bir nur verdi mi hakkı batıldan ayırır, söyler. Ama o zaman dinlenmemiştir, ihmal edilmiştir. Şimdi artık kıyametler kopuyor. İşin vahameti, ciddiyeti iyice anlaşılmış durumda. Onun için sizi mânevî murâbıtlığa çağırıyorum. Mânevî murâbıtlık, mânevî mücahitlik.

Gözünüzü dört açacaksınız; Müslümanlığı korumak için müslümanları korumak için tedbir alacaksınız. Gıda yardımı mı silah yardımı mı beden yardımı mı asker yardımı mı gerilla yardımı mı; yaparız. Bunların hepsini müslümanların birbirlerine yapması lazım.

Çünkü orada öldürülüyor. Gözümün önünden gitmeyen bir sahne; her yerde söylüyorum, gazete çekmiş:

Babası yanında, kızı yanında, ellerinde silah. Kızcağız güzeller güzeli.

Düşünüyorum bir baba olarak; insanın yanında kızı, karşısında düşman.

Kendisi ölürse bu kızı ne olacak?

Veyahut kızıyla çarpışırken kurşunu bu kız yese o babanın yüreği ne olur?

Veyahut geliyorlar, çocuklarını buraya bırakıyorlar, savaşmaya gidiyorlar. Ne kadar zor durumlar!

Onun için sulh zamanında fırsat eldeyken kesenin ağzını açarak yapılmayan şeyler sonradan cana geliyor.

Bir misal daha söyleyelim:

Kafkasya'da Rus birlikleri parasızlıktan aylarca maaş almamışlar, merkezle de irtibatları kopmuş. Komutanlar gelmişler, Azerbaycan yöneticilerine demişler ki:

"Bize bir milyon dolar verin, size bu tankları, silahları devredelim."

Onlar o parayı vermemişler. Ondan sonra aynı teklifi Ermenistan'a götürmüşler. Demişler ki:

"Bize bir milyon dolar verin, bu silahları size devredelim."

Onlar vermişler. Tankları, füzeleri, uzun menzilli topları almışlar; ondan sonra Karabağ'a saldırmışlar.

Dışardan yardım gelmedi.

Nereden geldi?

Oradan satın aldılar ve böyle oldu. Para her kapıyı açıyorken sen o paradan sakınırsan bu sefer Karabağ da elden gider, Bakü de gider; Allah saklasın. İşin hikâye olmadığı, çok vahim ve ciddi olduğu gözümüzün önünde cereyan eden hadiselerden bellidir.

Ben bir adım daha ileri, bir söz daha söyleyeceğim.

Benim sözlerim banda, videoya alınır, dinlenir, dosyalanır; biliyorum. Hepsini açıkça söylüyorum. Yarın öbür gün bu hainler, bu zalimler bizim de başımıza çorap örerler. Allah saklasın, istemeyiz.

"Ya nasıl oldu? Bu memleketin başına bu hal gelir miydi?" diye hayret edersiniz. Onun için kale gibi sapasağlam durmamız lazım.

Kesenin ağzını açma zamanında keseyi açmamız lazım.

Kazandığın paraları Allah yolunda harcamayacaksın da ne olacak?

Sen harcamazsan Allah çatır çatır aldırır, başkasının eline verir. Onun için bizim memleketimizin fertlerinin hepsinin - bu işin erbabıyla gitsinler, konuşsunlar- tepeden tırnağa silahlı olması lazım.

Çünkü Yunanistan orada, ötekisi orada, berikisi burada, Ermenistan orada.

Abdülhamid Hân zamanında Adana'dan rüşvet yoluyla şu kadar milyon para vererek arazi satın almak istemişler. Abdülhamid hemen oraları kendisine çiftlik yapmış, kendi parası ile arazisi haline getirmiş ki başka kimse bir oyunla, rüşvetle filan alamasın.

Gözünüzü açın ki Adana ovasında, Ege ovalarında bile milletin gözü var. Ya sahip çıkarsınız, tedbir alırsınız ya da seneler geçtikten sonra "Ya bunu 10, 15, 20 sene önce söylemişlerdi." dersiniz.

Böyle bir durum olmasını istemiyorum. Nasıl alacaksa devlet de alsın. Vergi alacaksa alsın, ne yapacaksak yapalım; bu adamlardan daha üstün silahımız olması şarttır.

Allah'ın, Kur'ân-ı Kerîm'in emridir:

Ve eiddû lehüm me'stata'tüm min kuvvetin ve min ribâtı'l-hayli türhibûne bihî adü'vvallâhi ve adüvveküm. âyet-i kerîmesi vardır.

Onları korkutacak kadar mükemmel silahlı olmalıyız. Tankın karşısında tek tük atan silahla iş olmaz. Silahlar öyle gelişmiş ki. Bu iptidaî silahlarla düşmanı göremiyorsun ki nişancılığınla deviresin. Adam dağın arkasından kuruyor, üstüne bomba yağdırıyor; her taraf harabe.

Ortada düşman yok, kime atacaksın?

Ne yapacağını bilemiyorsun. Bu memleketi, bu halkı korumak istiyorsak mazlumların yanında yer almak istiyorsak zulme uğramak istemiyorsak silahlanmamız lazım.

Efendimiz dua edermiş; ne güzel!

"Yâ Rabbi! Başkasına zulmetmekten de başkasının bana zulmetmesinden de sana sığınırım."

Ne kendim zulmedeyim ne de zulme uğrayayım. En güzeli bu. Biz onu istiyoruz. Biz her tarafa gül dağıtmak, hayır yapmak, iyilik yapmak isteriz.

Ben bu Sırplar'dan, Ermeniler'den korktum; çok gaddarlar!

Ben karıncayı ilaçlarken korkuyorum. Evde yemeklere sarıyor, karıncaya ilaç yapacağım. "Onun da canı var." diye onu dahi düşünüyorum. Karıncayı ezmemeye çalışıyoruz.

Milleti sokağa döküyor, öldürdükleri insanları kamyonla yığıyor.

Bu kadar zalim insanlar var.

Muhterem kardeşlerim!

İslâm olmadıktan sonra insanlarda insanlık yok. O bakımdan konu savaştan, cihattan, mânevî bekçilikten açıldı. İslâm'ı korumak İstanbul'da da olur. İslâm'ın gelişmesi, öğretilmesi için gözünü dört açarsın.

Önceki Devlet Planlama Teşkilatı'nda beş yıllık kalkınma planları için raporlar hazırlıyorduk. Diyorlardı ki:

"Bu kadar İmam-Hatipli fazla."

Bu kadar değil on misli daha İmam-Hatipli, ilâhiyatlı, hoca, mü'min insan olsa yine azdır.

Bizim dünyaya mü'min insanlar ihraç etmemiz lazım. Japonya araba ihraç ediyor, bizim mü'min insan ihraç etmemiz lazım.

Neden?

Afganistan'da, Avusturalya'da, Taylant'da, Orta Asya'da, İspanya'da, İngiltere'de, Amerika'da ihtiyaç var.

Şimdi bana müsaade edin, benim burayla alakam olmasın. Güney Afrika'dan, Amerika'dan, İngiltere'den, İsveç'ten beni istiyorlar, hoca istiyorlar.

Neden?

İhtiyaç var da ondan. Dünyanın her yerinde iyi hocaya, iyi din adamına, alime ihtiyaç var; onun için. On misli fazla olsa yeri.

Bize din adamı yetiştiren müessese lazım. Bunlar bizim irfan ordumuz, dünyaya irfanı yaymak için Osmanlı'nın ordusundan mühim bu. Allah'ın rızasına uygun olan şey bu. Ama bunu bilmeyen; "Şu kadar cami var; bu kadar imama, müezzine ihtiyaç var. Bundan fazlası ne yapacak?" diye olduğu yerde ter ter tepiniyor. Yahu burnunun ucunu göremiyorsun, sen adamakıllı miyop olmuşsun.

Bak bugün Orta Asya'daki başbakanın konuşmalarını biz on sene önce camide konuşsaydık; "Vay gerici vay!" derlerdi, bizi hapse tıkarlardı. Şimdi bak Allah gerçekleri nasıl gösteriyor! İlerici gazetelerde herkes hâlâ Nakşibendîler'e atıp tutuyor. Başbakan orada Nakşibendî tarikatimizin en büyüklerinden olan zâtların isimlerini dilinden düşürmüyor. Ahmed-i Yesevî hazretleri vs.

Ahmed-i Yesevî kim?

Bizim Abdülhâlık-ı Gucdüvânî Efendimiz'in halifesi, Nakşî. Hadi bakalım orada da kötüle!

Orada öyle burada böyle. Buradakiler bilmiyorlar. Oraya giden gözüyle görüyor ki iş başka türlüymüş.

Biz Ay'dan gelmedik ki biz de sizin gibi aynı tahsili gördük, elhamdülillah hiçbir farkımız yok. Sadece belki görüşlerimizde, kalbimizde, niyetlerimizde farklar var. Biz bütün insanların iyiliğini istiyoruz, herkesin mutlu olmasını istiyoruz hatta muhaliflerimizin bile. Herkesin cennete girmesini istiyoruz. İstediğimiz bu. Sadece dünyasını değil âhiretini düşünüyoruz. Onun için çalışıyoruz, onun için başbakan da olsa, reis-i cumhur da olsa bizi dinlemesi lazım. Ya dinlerler ya da ne polis teşkilatı ne ordu teşkilatı bizi dinlemedikleri zaman meydana gelen muzırlıkları izale etmeye güç yetirebilir. Hiçbirisi güç yetiremez. Ya dinlerler ya da başlarının belasını bulurlar.

İkinci hadîs-i şerîfe geçiyorum:

İze'n-teale ehadüküm fe'l-yebde' bi'l-yümnâ ve izâ halea fe'lyebde' bi'ş-şimâli li-tekûni'l-yemînü evvelühümâ tün'alü ve âhiruhümâ ten'za'.

Tene'ulan ve tenezzüan diye mansub olsaydı diye düşünüyorum ama böyle ifade edilmiş. Buradaki yazılışına da bakalım. Evet, kâne'nin ismi olarak tena'ulun diye düşünmüş.

Efendimiz Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre buyurmuş ki:

Buhârî'de, Müslim'de ve diğer kaynaklarda var.

"Sizden biriniz ayakkabısını giyeceği zaman sağ ayağıyla başlasın. Çıkaracağı zaman önce sol ayağını çıkarsın."

"Giyişte sağ ayak ilk olsun, çıkarışta sol ayak ilk olsun sağ ayak ikinci, yani sonuncu olsun." diye buyurmuş.

Hayırlı işlere sağ ile başlamak İslâm'ın bir töresidir. Aşağıdaki hadîs-i şerîfte de ondan sonrakinde de göreceğiz. İnsanın yemeğe sağ eliyle başlaması lazım, ayakkabı giymeye sağ ayağıyla başlaması lazım. Elbise giyerken de önce sağ tarafından başlaması lazım. Bu sağa dikkat etmek önemli.

Önemli olduğunu nereden anlıyoruz?

Peygamber Efendimiz birisine; "Sağ elinle ye." demiş. Adam; "Yiyemiyorum." demiş. Resûlullah Efendimiz dedikten sonra insan "Yapamıyorum." der mi? Ölür, yine yapar. Peygamber Efendimiz; "Yiyemez ol." buyurmuş. Tabi ondan sonra da yiyememiş. O bedduaya uğrayınca belasını bulmuş. Efendimiz ısrar ettiğine göre bir bildiği vardır. "Yiyemiyorum." ne demek! Sağ elinle yemeye kendini alıştır; dikkat et, hafif ye, yavaş yavaş ye ama alıştır. Her şey alışmaya bağlı.

Bir camiye girerken, güzel yerlere girerken sağ ayağıyla gelecek ama tuvalete girerken sol ayakla girecek, çıkarken sağ ayakla çıkacak. Güzel işler sağ ile yapılıyor; bu bir terbiye. Onun için yolun sağından gidiyoruz.

İngilizler inatlarından soldan gidiyorlar, sol elle yiyorlar. O kadar şuurlular ki bize de moda olarak sokturmaya, yerleştirmeye çalışıyorlar. Sol elle ağzını bulamaz, burnuna bulaştırır insan. Sol elle yedirmeye çalışıyor. Bizimkiler bıçağı sağ eline alıyor; ondan sonra "Ağzını bulacak da lokmayı ağzına sokacak." diye uğraşıyor. Bak biz sağ elimizle yersek sevap kazanacağız. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesine uyduğumuz için sünnet olacak. Adamlar her şeyi inadına sola yapmışlar. Sokaklarda bile soldan gidiliyor, sağdan geliniyor. Avusturalya'ya, İngiltere'ye gittiğin zaman afallıyorsun, şaşırıyorsun. Onlar küfrünün ve karşıtlığının şuurunda; Allah'ın ehli olan mü'minler, mü'minliğinin ve Resûlullah'a bağlanmanın şuurunda değil. Bu devir böyle! Allah alim olmayı, bilmeyi ve bu durumdan kurtulmayı nasip etsin.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf:

İze'ntehâ ehadüküm ile'l-meclisi fe-in vussia lehû fe'l-yeclis ve illâ fe'l-yenzur ilâ ev seı mekânin yerâhü fe'l-yeclis fîh.

Bir hadîs-i şerîf daha aynı konuda:

İze'ntehâ ehadüküm ile'l-meclisi fe'l-yüsellim. Fe-in bedâ lehû en-yeclise fe'l-yeclis. Sümme izâ kâme fe'l-yüsellim fe-leyseti'l-ûlâ bi-ehakka mine'l-âhireh.

Birinci hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlar:

"Sizden biriniz bir meclise, toplantıya, insanların toplandığı bir yere gittiği zaman eğer kendisine bir yer açılır da 'buyur' derlerse açılan yere otursun. Eğer bir yer göstermezlerse -herkes olduğu gibi duruyor, kılını kıpırdatmıyor- o zaman genişçe olan bir yer bulsun, şöyle bakınsın oraya otursun."

"İlla birisini sıkıştırmasına lüzum yok. Yer açarlarsa oturur, açmazlarsa meclisin münasip boş bir yerine gitsin, daha geniş olan bir yerine otursun." diye buyuruyor. Bu âdâbdır.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf aynı şekilde başlıyor:

"Sizden biriniz bir meclise varırsa.

Fe'l-yüsellim evvelen. "es-Selâmü aleyküm desin."

Veya "es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah" veya daha ziyade diyebilir; önce selam versin.

Fe-in bedâ lehû en yeclise fi'l-yeclis. "Eğer kendisinin oturması durumu çıkıyorsa ortaya, tamam otursun."

Yer gösteriyorlar, oturması münasip olacak; o zaman otursun. Meclisten kalkma zamanı geldi. Meclis dediğimiz; "toplantı yeri, toplanma, oturum." Türkçe'de Ankara'daki meclis akla geliyor; o değil.

İza kâme fe'l-yüsellim. "Kalktığı zaman da 'es-selamu aleyküm' desin."

Bazısı bunu bilmiyor. Biz bunu Ankara'da gördük. Arkadaşlarımızla bir yere gidiyoruz; "es-selâmü aleyküm" diyorsun, tamam; "Aleyküm selam" diyorlar. Ayrılırken es-selâmü aleyküm deyince "Allah Allah! Bu ne demek?" diye şaşırıyorlar. Gelirken de selam vermek var, giderken de selam vermek var.

Hatta Peygamber Efendimiz;

Fe-leyseti'l-ûlâ bi-ehakka mine'l-âhire. "Birincisi ikinciden daha gerçek değildir, ikisi de aynı derecede gerçektir."

Birisi ötekisinden daha layık değildir, ikisi de aynı bakımdan layıktır, ikisi de lazımdır.

"Hem önceki selam hem de kalkarken selam vermek lazımdır." diyor. Demek ki meclise giriş çıkışların âdâbı da bu iki hadîs-i şerîften anlaşılmış oldu.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf, onuncu hadîs-i şerîf:

İzâ ente kumte fî salâtike fe-kebbiri'llâh… İlâ âhiril hadis.

Uzunca bir hadîs-i şerîf.

Taberânî'den. Rıfaa radıyallahu anh rivayet etmiş. Cümle cümle okuyup tercemesini yapmaya çalışalım.

İzâ ente kumte fî salâtike. "Sen namazda ayağa kalktığın zaman namaz kılmaya Allahu Ekber diyerek başla, tekbir getir, namaza öyle başla. " Sümme akra matiyesere mine'l-Kur'ân. "Sonra ayakta iken Kur'ân-ı Kerîm'den münasip bir miktar oku."

Mâlum "Fatiha'sız namaz olmaz." diye hadîs-i şerîf de var. Fatiha da Kur'ân-ı Kerîm'den. Hem Fatiha okuyacak hem de ona bir şeyler ilave edecek, başka şeyler okuyacak. İlave olduğu için "zamm-ı sûre" diyoruz. Zamm "ilave" demek. Yani Fatiha'ya bir miktar daha sûre ilave edip onu da okumak demek. Sûre de okunabilir, birkaç âyet de okunabilir.

Efendimiz emrediyor; "Allahu Ekber diyerek başla, ondan sonra Kur'ân-ı Kerîm'den bir miktar oku."

Sümme izâ ente rek'ate. "Rükuya vardığın zaman." Fe-esdid yedeyke alâ rubbedeyke. "Rükûda iki elini iki dizinin üstüne koy, tespit et, iki elini orada yerleştir." Hattâ yetmainne küllü udvin minke. "Her âzan kıpırtıdan sükunete erinceye kadar öyle dur."

Yani eğilme hareketin tamamen bitmiş olsun, eğilme hareketin tamamen sakin olarak orada bir dur. Devamlı bir hareket halinde değil. Eğildin; bir miktar duracaksın. Bütün âzaların hareketi bitmiş, sükuna ermiş, mutmain bir durumda.

Sümme izâ rek'ate izâ refa'te ra'seke fa'tezir. "Başını kaldırdığın zaman da tam dik dur."

Kimisi yarım duruyor. Bunlardan ibret alın. Başını kaldırdığın zaman tam dik olarak dur. Kimisi rükudan sonra hafif bir kalkar gibi yapıyor hop secdeye; tasarruf yapıyor. Kestirmeden "Secdeye daha yakın." diye yukarı kalkmadan hafif bir kaldırır gibi yapıp hop aşağı gidiyor. Hayır!

Peygamber Efendimiz ne diyor?

Kalktığın zaman tam doğrul. Kalkacak, tam dik olarak geometri tabirleriyle söylemek gerekirse doksan derece rüku ettiyse doksan derece kalkacak; yere dik halde öyle duracak.

Hattâ yercia küllü udvin minke. "Her âzan yine yerli yerine gelinceye kadar dik olarak, sakin olarak dur." Sümme izâ secedde matmain hattâ ya'tezile küllü azmin minke. "Secde ettiğin zaman da yine muntazam bir şekilde secde et ve secdeye vardığın zaman her kemiğin sükunete ersin." Sümme izâ rafa'te zâlike. "Sonra secdeden kalktığın zaman." Fe'sbüt hattâ yercia küllü azmin ilâ mevdıh. "Her kemiğin yerli yerine oturuncaya kadar dur."

Tabirleri aynen terceme ediyorum:

"Her kemik yerine oturuncaya kadar orada dur."

Sümme misle zâlike fe-izâ. "Sonra aynen böyle yap."

Fe-izâ celeste fî vasatı's-sala mutmain fe'fteriş fe-izâke'l-yüsrâ. "Namazın ortasında, iki rekâtı kıldıktan sonra dört rekâtlı bir namazda oturduğun zaman, yine sükuna ersin."

Tam otur. Sol uyluğunu yere yerleştir, yere doğru yere yay. O duruşu hatırlayın. Sol uyluğunu yere yay.

Sümme teşehhed. "Sonra ettehiyyatü'yü oku."

Sonunda eşhedü en lâ ilâhe illallah denildiği için "teşehhüd" deniliyor; adı o.

Sümme izâ kumte misle zâlike fe-mislü zâlike. "Kalktığın zaman da bu ilk rekâtta tarif ettiğin gibi öbür rekâtları da kıl. " Hatta tahruce min salâtike "Namazını bitirinceye kadar böyle yap."

Peygamber Efendimiz burada namazı tarif ediyor. İlave kelimelerle ne söylüyor; ona dikkat edeceğiz. Söylediği şu:

"Namaz kılan sükunet buluncaya kadar, sakin oluncaya kadar her hareketinde bekleyecek."

Bu konu, bu hadîs-i şerîfin sebeb-i vürûdu da olabilir. Başka bir sebeple de bu hadis vârid olmuş olabilir. Peygamber sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir bedevî gördü; çölden gelmiş, müslüman olmuş. Az çok bir şey öğrenmiş ama tam incelikleri öğrenememiş. Medine'nin ahalisi değil ki Efendimiz'in bütün nasihatlerini duymuş da işi tam anlamış olsun.

Namazı hızlı kılıyormuş; semia'llahu limen hamideh, Rabbenâ leke'l-hamd, Allahu Ekber, Allahu Ekber. Hareketleri birbirine ekleyerek hızlı kılıyormuş. O bitirdiği zaman Peygamber Efendimiz yanına çağırmış demiş ki;

"Ey filanca! Sen namaz kılmadın. Yeniden kıl."

Halbuki kıldı. Selam verdi ya! "Kılmadın." diyor. "Sen namaz kılmadın. Yeniden kıl." Yine kılmış. "Kim bilir ne sebepten söyledi." diye düşündü. Yine hızlı kılmış. Yine hareketler birbirine bağlantılı, tam sükunet yok; arada dinleme, durma yok. Birbirine bağlaya bağlaya, hızlı hızlı kılınca;

"Ey filanca! Sen namaz kılmamış oldun, yine kıl." demiş ve ondan sonra böyle tarif etmiş.

"Ayakta durduğun zaman sükuna er. Rükuya vardığın zaman sükuna er. Rükudan kalktığın zaman sükuna er. Yani sükunete var, sakin ol, her âzan durgunlaşsın. Birbirine ekleyerek yapma, ağır ağır, itidalli itidalli kıl."

Buna tâdil-i erkân derler; "Namazın erkânının hakkını vererek, adaletli bir şekilde yapmak." demek.

Ötekisi ne oluyor?

Namazın erkânının hakkını yemek oluyor.

Hızlı hızlı kılmak ne oluyor?

Namazın rükusunun, secdesinin, kıyamının, kâmesinin hakkını çalmak, yemek oluyor.

Tâdil-i erkân bazı imamlara, alimlere göre farzdır. Yani o da şarttır. Aksi takdirde namaz olmaz. Peygamber Efendimiz; "Yine kıl, namazın olmadı." buyurdu ya; onun için bazı alimler demişler ki "İlle bu olacak, bu olmazsa namaz kabul olmaz."

Muhterem kardeşlerim!

Şimdi bunu öğrendik. Burada bu kadar kalabalık var. Siz kardeşlerime şu soruyu soracağım:

Bizim Ramazandaki teravihler oldu mu olmadı mı?

Birçok camide olmadı. Allah affetsin. İmamlar namazları öyle bir hızlı kıldılar ki. Hatta cemaat de öyle imam istiyor. Herkes jet imam arıyor, turbo jetini arıyor. Hızlı kıldırsın; birisi 17 dakikada kıldırıyor, ötekisi 13 dakikada kıldırıyor, berikisi 12 dakikada kıldırıyor. İş, hızlı kıldırma yarışına döndü. Ama bu İslâm'da yok. Efendimiz'in nasihati, tavsiyesi böyle değil.

Bu hadîs-i şerîfi o bakımdan söylüyorum. Gerçi bu hadîs-i şerîfi keşke Ramazan'dan önce bulsaydık, o zaman okusaydık. Camilerde biraz bu hızı frenleseydik. "Bu kadar hızlı olmuyor." deseydik. Emin olun insan; sübhanallah'ları, subhâne rabbiye'l-azîm'eri, sübhâne rabbiye'l-âlâ'ları üç defa okuyamıyor. Bir defasını tamamlayabilirse ne âlâ. Onu bile tamamlayamıyor.

Ve leddâllîn, âmîn dedikten sonra hangi sûreyi okuduğunu anlamadan Allahu Ekber sedasını duyuyor. Allah Allah! Peki "Allahu Ekber" diyor; ama ne okudu belli değil, insan anlayamıyor. Böyle namaz olmaz. Bildiğiniz kimselere söyleyin.

Çünkü söylememek de vebal. Ben de çok yerde söyleyemedim. Kendimi suçlu hissediyorum.

Muhterem kardeşlerim!

Söylememek de vebal. Bakın Araplar böyle yapmıyorlar. Araplar'ın münevverleri, bu işleri okuyan, bilenler insanın yakasına yapışırlar.

Bizim Ankara'da böyle bir hatıramız var. Bir arkadaşın evine gittik. Rahmetli bizi yemeğe çağırmıştı. İhvanımızdan yaşlı bir amca. Ondan sonra biz yakın bir camiye teravih namazı kılmaya gittik; ev sahibi de "madem sohbet edeceksiniz, filanca hoca arkadaş da gelse" diye o hocanın camisine gitti, onu çağıracak. Arabasına bindirecek; yatsıdan sonra çayı beraber içeceğiz. Tabi namazdan evvel hoca efendinin kulağına ağzını dayamış; "Hocaefendi, namazdan sonra bize gidelim, Es'ad hoca da geldi. Sohbet ederiz, çay içeriz." gibi bir şeyler söylemiş.

"Vallahi söylediğime pişman oldum." diyor. "Hoca bunu duydu; bir namaz kıldırdı, rekâtları yetiştiremedik." diyor.

Namaz bitmiş, bir Arap çocuğu gelmiş, hocanın yakasına yapışmış:

"Hoca efendi! Sen böyle namaz kılmayı nereden öğrendin? Allah celle celâlühû'mü emretti? Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnet-i seniyyesinde mi var? Söyle bakalım." diye epeyce terletmiş. diyor.

İhvanımız, ben de çok mahcup oldum. "'Keşke bizim evde çay var.' diye söylemeseydim." diyor.

Muhterem kardeşlerim!

Benim için acı bir hatıra oldu.

Bu hadîs-i şerîfin sayfasını kardeşlerimiz muhafaza etsinler. Tâdil-i erkâna riayetin, namazı hızlı kıldırmanın önemi hakkında Şaban ayında bir kampanyaya başlayalım. Ramazan'daki teravihleri bir frenleyelim. Namazlarımız namaz olsun. Allah kusurlarımızı affetsin.

On birinci hadîs-i şerîf:

İzâ enzela'llâhu bi-kavmin azâben esâbe'l-azâbü men kâne fîhim sümme buisû alâ a'mâlihim.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîf, sayfanın 11. hadisi.

Peygamber Efendimiz salla'llâhu aleyhi ve sellem diyor ki:

"Allah celle celalüh bir topluluğa, bir kavme, bir millete, bir ahaliye azap indireceği zaman."

Gökten azap indirecek, ceza verecek; o kavim azaba uğrayacak.

Asâbe'l-azâbü men kâne fîhim. "Kavmin içinde kim varsa hepsine azap topluca, toptan gelir."

Zelzele mi yangın mı yere batma mı sel mi her neyse toptan gelir.

Sümme buisû alâ a'mâlihim.

İçlerinde iyiler yok mudur?

Vardır ama onlar da gider bu arada. "Kurunun yanında yaş da yanar." dediği gibi dedelerimizin, onlar da gider.

"Âhirette ba's olunurken iyi insanlar, iyi amel sahipleri, iyi insanlar olarak ayrılırlar; kötüler kötü insan olarak ayrılırlar. Ama dünyada bir kavme bela geldi mi müştereken gelir, toptan gelir.

Mesela Erzincan felaketi oldu; camideki insanlara da geldi. Sordular ki:

"Bu camideki insanlar Allah'a inanan, mü'min kullar, iyi kullar. Bunlara niye geldi?"

Dışarıdakiler suçlu desek bunlara niye geldi? Veyahut şimdi mesela Bosna-Hersek'te, Karabağ'da nice mâsum insanlar sıkıntıya uğruyor. Düşman istilasında evleri bombalanıyor, malları yağmalanıyor, canları kanları heder ediliyor. Irzlarının ne halde olduğunu bilmiyoruz. Allah yardımcıları olsun. Zalimlere fırsat vermesin, mazlumları korusun. Azap umûmi geliyor. Belki bunların içinde nice nice mübarek insanlar vardır. Ağzı dualı, başı örtülü nice nice has halis kullar var. Ama azap umumi geliyor.

Muhterem kardeşlerim!

O halde bu hadîs-i şerîfin çıkan sonucu şudur:

Bir toplulukta mü'minler, o topluluğu korumak için kötülüklerin karşısında aktif olacaktır. Mü'min; bir topluluğun, bir kavmin âdetâ sigortasıdır. Aktif olacak, kötülüğü yaptırmayacak. Hayrı yapmak için gayretli olacak, önde olacak; "neme lazım" demeyecek, kenarda durmayacak ki o kavim azaba müstahak olmasın.

Köye gittik; köyde bir fabrika yanmış. Zeytinyağı fabrikası sahibi hacının da köylünün de milyarlarca lira zararı var. Köylünün yağı yanmış gitmiş, denize dökülmüş. Deniz bile yanmış. Büyük bir zarar.

Neden?

Millet terbiyesizleşti. Zeytinleri tarladan topluyorlar, çuvallara dolduruyorlar. Eskiden kimse kimsenin çuvalına karışmazdı. Geceleyin açıkgözler geliyor; onun çuvalını, bunun çuvalını çalıp götürüyorlar. Toplanmış hazır zeytin. Bunları götürüyorlar "kendi malları" diye fabrikaya veriyorlar.

Haram! Allah'ın sevmediği şey. Ondan sonra ezan okunur, camiye gelmezler. Televizyonun karşısında sabahlara kadar, müstehcen filmleri, sahneleri seyrederler, zekât vermezler.

Sonra ne oluyor?

Bela umumi geliyor. Hacı efendinin de fabrikası yanıyor, hoca efendinin de yağı yanıyor.

Neden?

Ceza umumî gelir.

Allahu Teâlâ hazretleri cezayı umumi gönderiyor. İyisi kötüsü âhirette ayrılır. "Lut kavmine Allah belayı indirip de onları yerin dibine batırdığı zaman -ki şimdi Lut gölünde hâlâ acı su var, hâlâ orası denizden 300 metre aşağıda, çukurda, içi acı su dolu; balık yetişmez bir yer- Lût kavminin içinde yetmiş bin, gece ibadeti yapan âbid insan vardı." derler. Ama ekseriyeti "lûtîlik" yapıyorlardı. Homoseksüellik belasına Allah onlara azabı indirdi. Tabi o meselede hangi insanın özel yaşantısı nasıldır? Allah ıslah etsin. O da ayrı bir yürek yarasıdır, iç acısıdır.

Allah celle celâlüh bizi azabına uğratmasın. Günahlara düşürmesin. Sevdiği kul olarak yaşatsın, iltifatına erdirsin. Rahmetine gark eylesin. Hem dünyada hem âhirette aziz ve bahtiyar eylesin.

Fâtiha-ı şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı