M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 543.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillahimineşşeytanirracim. Bismillaharrahmanirrahim.

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden yüâfî niamehû ve yukâfî mezîdeh. Hamden kemâ hüve ehleh. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn ve şefîi'l-müznibîn Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâ ba'd.

Fe'lemû eyyühe'l-ihvân. Fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle.

Kâne tavîle's-samti kalîle'd-dahiki.

Sadaka resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz Teâlâ iki cihan saadetine cümlemizi nail eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ahvali, eşkâli, ef'âli, âdetleri bizim için birer işarettir. Bizim vazifemiz, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e en güzel tarzda ittibâ eylemektir. O bakımdan Efendimiz hazretlerinin hadislerini okuyoruz; ömrü, çevresi, hayatı ve itiyatları hakkındaki rivayetleri okuyoruz ki bize örnek olsun, biz de hayatımızı onlara göre tanzim edelim. Mübarek bir mevzu ile maddeten mânen zamanlarımızı değerlendirip ihya olmaya gayret ediyoruz.

Rivayet, Râmûzü'l-ehâdîsin sonundaki Şemâil-i Nebî bölümünde 543. sayfada bulunuyor; metnini, şerhini merak edenler oraya bakabilirler. Az önce Arapça metnini okuduğumuz rivayet Cabir b. Semûre radıyallahü anh'ten Ahmed b. Hanbel rahmetullahi aleyh tarafından rivayet edilmiş:

''Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz uzun sükutlu, az gülüşlü idi. Çok sükut ederdi ve gülmesi de az olurdu.''

Umumiyetle ciddi, umumiyetle sakin, umumiyetle sessiz bulunmuş olduğu görülüyor. Susmanın kendisinin tavsiyelerinin içinde de büyük yeri vardır. Hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz susmayı tavsiye etmiştir.

''Ya hayır söyle ya sus, ey mübarek!'' diye müslümanlara tavsiyesi o tarzdadır. Susmak bir ibadettir. Susmanın iç yüzü, mahiyeti tefekkür etmek. Zihni, Allahu Teâlâ hazretlerinin hikmetlerini, azametini, kudretini, esmâsını, sıfatını düşünmekte sarf ediyorsa o sükut tabi ki çok büyük bir ibadet oluyor. ''Mâlâyâni söylemeyeyim, yanlış söz söylemeyeyim; dilimden gıybet, dedikodu günah sadır olmasın, çenemi tutayım.'' diye susmak ibadettir, günahlardan korunmak için bir gayrettir, son derece makbuldür. Mü'minlerin, konuşmayı öğrenmek kadar susmayı öğrenmesi lazım, önemli bir hadise olarak görüyoruz. Susmayı öğrenmesi ve sükutunun verimli geçmesine gayret etmesi lazım. Sükut eden insan vaktini nasıl geçirir? Birincisi, tefekkür ile geçirir. Tefekkür çok kıymetli, çok sevaplı bir ibadettir. Bazen bin yıllık ibadet kadar insana sevap kazandırır, bazen altmış yıllık ibadet gibi sevap kazandırır; bir ömre bedel olur, insanı kurtarır, ıslah ettirir, tevbe ettirir, hak yola sokar, Allah'ın evliyâsı haline getirir. Onun için tefekkür etmeye, Allah rızası için zihin yormaya, fikir yürütmeye alışmamız gerekiyor.

İkincisi; sükutun bir başka şekli, vakti zikirle değerlendirmektir. Susuyor ama içinden Allahu Teâlâ hazretlerinin zikriyle meşgul oluyor. Zikir de Arapça'da hatırlama demek. ''Bir ismi tekrar tekrar söylemek'' tarzında; o da bir çeşit zihnî faaliyettir, tefekkürdür, çok sevaptır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hele hele sessiz zikretmeyi, düşünürmüş gibi dışarıya ses çıkmadan, dil dudak kıpırdamadan yapılan zikri; kimse duymadığı görmediği için riya, gösteriş ve şöhret âfetleri bahis konusu olamayacağından dolayı çok methediyor. Zikrin dil ile yapılanından –o da çok sevaplı- lisan ile yapılan zikirden, zikr-i hafî veyahut sessiz, hafif hafif yapılan zikirden yetmiş kat daha sevap olduğunu söylüyor.

Demek ki insan, ağzı kapalı zikredebilir. Hocamız derdi ki; ''Suyun içine dalsan, ağzını kapatsan, nefes alsan denizde zikredebilir misin? Tabi edersin. ‘Suyun içindeymiş gibi dili dudağı kıpırdatmadan, dışarıdaki insanın kulağını senin ağzına dayasa bile duyamayacağı şekilde zikretmeye zikr-i kalbî denir, kalbin içinden zikretmek.' denir, yetmiş kat daha sevaptır. Tabi ki dille yapılan zikir de sevaptır ama bu yetmiş kat daha fazla sevap oluyor. Hele hele bizim Nakşî tarikatinde bu zikr-i kalbî çok önemlidir ve tarikatimizin baş prensibi bu hûş der dem prensibidir. Dem Farsça, iki gözlü h ile hûş; ''şuur, akıl, uyanıklık'' demek. Dem de ''nefes, zaman'' demek. ''Her nefesini her zamanı şuurlu olarak, gaflete düşmeden, zeki olarak, düşünür olarak, gafil olmayarak geçirmek'' en büyük prensiplerimizdendir.

Derviş hiç gaflete düşmeyecek. ''Hiç farkında olamadım, böyle mi olmuş?'' der insan. Bu gaflet halidir. Bu hale düşmeyecek. Devamlı pırıl pırıl bir zekâ, ışıl ışıl bir göz, pür-dikkat bir baş; yerde olabilir ama etrafında olan her şeyi takip ediyor. Günaha batmıyor, sevaplı işi kaçırmıyor, hizmette kusur etmiyor. Şahin gibi gelip yetişiyor, yapması gereken işi yapıyor. İşte bizim eski ecdadımızın mükemmel insan portresinin bazı çizgileri böyle sessiz durur. Gürültüsüz patırtısız ve gösterişsizdir. Dışa, gösterişe pek önem vermez. Sakin durur ama yıldırım gibi hareket eder; ne yapacaksa yapmasını becerir ve başarır. Övünmez, belli etmez ama bakarsın burca bayrağı dikmiş elhamdülillah! Ondan sonra yine ortalıktan kaybolur. ''Allah beni sevsin, sevabı Allah versin. Başkasının methine ihtiyacım yok.'' der, kimseden de mükâfat beklemez.

İslâm orduları, İranlılar'la ilk karşılaştıkları zaman İranlılar ateşe tapıyorlar; Yezdan ve Ehrimen diye iki tanrı tasavvurları var; ''Birisi iyilik tanrısı birisi kötülük tanrısı, birisi ışık tanrısı, birisi karanlık tanrısı, birisi iyiliği cenneti temsil ediyor, birisi kötülüğü yönetiyor ve cehennemi temsil ediyor. İkisi birbiriyle mücadele ediyor.'' gibi düşünüyorlar. Putperest, ateşperest, müşrik, kâfir insanlar. Onlarla savaşırken İslâm ordularının sayısı azmış ama ne insanlarmış! Savaş yerinde istihkâm kazılırken erlerden bir tanesi kazdığı yerde altın ve mücevher buluyor. Kim bilir belki öbür taraf sakladı, bunlar hücum edince oraya hâkim oldular. Nasıl olduysa öyle bir şey buluyor, götürüyor dosdoğru komutana teslim ediyor. Komutan da dosdoğru götürüyor halife Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh'e teslim ediyor.

Hz. Ömer;''Bu sadık mücahidi; bulduğu torbayı iç etmeden, kendisine saklamadan, dürüstçe teslim eden bu askeri taltif edin.'' diyor. Komutan çağırıyor, diyor ki;

''Halife emretti, seni mükâfatlandırmak istiyoruz.'' O da diyor ki;

''Dünya malı sizin olsun. Ben dünya malına tamah etseydim o keseyi size vermezdim. Ben mükâfatı Allah'tan bekliyorum. Ben bu savaşı Allah'ın emri olduğu için yapıyorum.''

İşte böyle mübarek insanlar; sessiz, sedasız, cefakeş, sabırlı, çelik yay gibi sağlam, sessiz. Osmanlı ordusu bir yerden öbür yere gidermiş de ses duyulmazmış. Öteki ordular paldır-küldür gidiyor, gelişleri gidişleri toz toprak kaldırıyor. Osmanlı ordusunun bir yerden bir yere gidişi yağda kayar gibi sessiz sedasız olurmuş, yıldırım gibi düşmanın ensesinde biterlermiş. Bunlar güzel ahlâkın, Peygamber Efendimiz'e en güzel tarzda ittibanın sonuçlarıdır. Kânûnî Sultan Süleyman zamanında bir elçi Osmanlılar'ı ziyaret etmiş. Elçi olarak gelmiş, sonra Hollanda'ya dönmüş. Şöyle diyor: ''Bu adamlar az konuşurlar, vakur insanlardır, gevezeliği sevmezler. Mütefekkir insanlardır, çok düşünürler.''

Demek ki dedelerimiz bu işi tam anlamış, kavramış, Peygamber Efendimiz'in yolunda gidiyor. Mahallelerinde ihtilaf olmaz, herkes kendi haddini bilir, hakkını bilir, kimse kimsenin hakkını çiğnemeye çalışmaz. Bir ihtilaf olsa mahallenin büyükleri halleder, mahkemeye kadıya hacet kalmaz. Avrupalı vatandaşlarına; ''Ey vatandaşlarım! Bu diyarlara geldiğiniz zaman misafir olursanız sakın ‘dindaşım' diye yahudilerin Ermeniler'in evinde kalmayın. Hem çok pistirler hem de sizi mutlaka aldatıp yollarlar. Müslümanlar tertemiz ve dürüsttürler, tenezzül etmezler, eğri konuşmazlar, sükut ederler ama bilmediklerinden değil mütefekkir insanlar oldukları için filozof yapılı insanlar oldukları için.' diyor.'' Hakikaten de mesela Evliya Çelebi'nin Seyahatnâmesi'ni okuyun onların hâlet-i rûhiyelerini anlayabilirsiniz.

Allahu Teâlâ hazretleri bize de öyle sakin, vakur olmayı nasip eylesin.

Mehmed Âkif'in şiir şeklinde bir nasihati var; yeğenine diyor ki;

Oğlum Nevruz! İhtiyar amcanı dinler misin?

Ne büyük söyle ne çok söyle!

Yiğit işte gerek.

Büyük konuşma; ''Asarım, keserim, yıkarım, yaparım, ederim, indiririm çıkarırım.''

Dur bakalım, ateş olsan cirmin kadar yer yakarsın. Yüksek perdeden ne yiğitlik tasla ne büyük söyle ne çok söyle. Dır dır dır, vır vır vır. Ne oluyorsun? Bozuk plak gibi. Bunun bir freni yok mu, böyle devam mı edecek? ''İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Nevruz! Ne büyük söyle ne çok söyle; yiğit işte gerek. Lafı bol, karnı geniş soyları taklit etme.'' Yani aldırmıyor; ''Hani söz vermiştin, hani yapacaktın? Ne güzel söylüyordun; ''Olur, yaparız inşaallah! Nerede?'' Adamın karnı geniş, havsalası geniş; aldırmıyor ki. ''Lafı bol, karnı geniş soyları taklit etme. Özü doğru sözü doğru adam ol, ırkına çek!'' diyor. ''Özü doğru, sözü doğru.'' Müslümanın vasfı böyle. Peygamber Efendimiz nasılmış? Çok sükut edici bir insan imiş; sükutu uzun, gülmesi az imiş. ''Kah kah, kıh kıh, kıkır kıkır, fıkır fıkır!'' Kaynıyor musun? Altına ateş mi vurdular da fıkır fıkır yerinde duramıyorsun. Ciddiyete yakışır mı?

Necip Fazıl devlet adamlarından birine öyle demiş: ''Sen şu üst mevkidesin, bu kadar gülmek yakışmaz!'' Yani o bakımdan vakur olmak, çok gülmemek lazım. Efendimiz zaten kahkahayla gülmezdi. Koridorları çınlatan, salonları dolduran, şen kahkahalar. Öyle şey yok! Peygamber Efendimiz'in tabiatinde öyle bir şey yok. Gülmesi tebessüm tarzındaydı, besim insan idi.

''Besim'' ne demek?

''Tebessümlü'' demek; yani güleç yüzlü; çatık kaşlı, korkunç bir insan değildi. Men raâhü bedîheten hâbehû. ''Onu ilk gören muhteşem güzelliği, nuru ve o peygamberlik vakarı karşısında heybetinden bir hal olurdu.'' Ve men hâletahû ma'rifeten ehabbehû. ''Kim onunla sohbet eder, biraz daha yakından tanırsa severdi.'' ''Göz gördü, gönül sevdi. A benim yüzü ahum, kurbanın olam! Bunda benim günahım var mı?'' dediği gibi. ''Göz gördü gönül sevdi.'' Kendisi aradan çekiliyor. Peygamber Efendimiz'e uygulanacak bir söz; göz gördü mü dayanamaz. Men raâhü bedîheten hâbehû. ''O peygamberlik heybetini, azametini ansızın gören…'' Peygamber Efendimiz kendisi ile aynı boyda olan insanlar arasında dururken bile daha azametli görünürdü, o ihtişamı vardı.

Bedevîlerden birisi geldi, Peygamber Efendimiz'in yanına girerken o hürmetten o saygıdan tir tir titremeye başladı, ne yapacağını şaşırdı. Peygamber Efendimiz'i ilk gören insanda hâsıl olan durum bu. Ama biraz tanı bakalım; bir konuşsun, bir sözünü dinle, doya doya yüzüne bak. O zaman ne olur? Ehabbe. ''Sever.'' Mümkün değil sevmemek.

Yekûlü nâitühû: Lem era kablehû ve lâ ba'dehû mislehû. ''Onu tasvip etmek isteyen; ‘Ondan evvel de ondan sonra da onun gibisini hiç görmedim. Gördüklerimin içinde bir tane' derdi.''

Abdullah b. Selam yahudi alimlerindendi, Medine'de otururdu. Peygamber Efendimiz Medine-i Müneverre'ye hicret edince; ''Mekke'den bir zât-ı muhterem gelmiş, ‘Allah'ın peygamberiymiş, elçisiymiş, Resûlullahmış, Nebiyyullahmış, şunu bir göreyim.' dedi, gitti. Kendisi yahudi alimi, o anda yahudi; kendisi rivayet ediyor: Araftü enne vechehû leyse bi-vechihî kezzâbin. ''Yüzüne bir baktım, pırıl pırıl; yalan söyleyecek, yalandan ifadede bulunacak bir ‘kezzab hali' katiyen yok. Mâsumluğu, asaleti, dürüstlüğü yüzünden anlaşılıyor.''

Bedevînin birisi Efendimiz'in yüzü hakkında; ''Resûlullah'ın yüzü kılıç gibi parlar.'' demiş. Ötekisi itiraz ediyor; ''Hadi canım! Öyle şey mi olur? Ay gibiydi, güneş gibiydi, pırıl pırıl parlardı.'' diyor. Tebessüm ettiği zaman dişlerinin pırıltısı etrafı aydınlatırdı. Dişleri bembeyazdı, hafif seyrekçeydi, aralıklıydı, yüzü pırıl pırıl parlardı, tepeden tırnağa nur idi. Az konuşurdu, çok uzun sükut ederdi, az gülerdi; güldüğü zaman da mütebessim bir tarzda gülerdi. Öyle kahkahalarla ortalığı çınlatmak tarzında gülmek yok çünkü çok gülenin vakarı, ihtiramı azalır. Çok şaka yapanın, çok sulu olanın etrafta hürmeti kalmaz. Allah ona huyların en güzelini vermiş ama sıkıcı bir hal değil; Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ciddi, sevimli, tatlı bir güzellikle az gülen, çok uzun sükut eden bir kimseydi. Bize örnek olsun, bizim de tavrımız öyle olsun.

Kâne firâşuhû nahven mimmâ yûdau'l-insâni fî kabrihî ve kâne'l-mescidü ınde ra'sihî. ''Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yatağı talaştan idi, kıldan yapılmış bir haşin kumaştan idi, içine yün konulan bir şeydi, kese tarzındaydı ve insanın kabre konulduğu zaman kapladığı yer kadardı; çok yaygın, yayla gibi geniş değildi. Yalnızca üstüne yatılacak bir şeydi, sert, talaş denilen bir kumaştandı. Hücre-i saadetinde yatağının yeri, mescidinin duvarına bitişik idi. Yattığı zaman başı, mescit tarafına gelecek şekilde dururdu.'' Mescitte kıbleye doğru döndüğü zaman Peygamber Efendimiz'in hücreleri sol taraftaydı. Hicaz'a gidenler düşünsün; Peygamber Efendimiz'in mihrabı beyaz mermerle kaplanmış direklerin olduğu yer.

Peygamber Efendimiz'in kabri ne tarafta?

Sol tarafta. Kıbleye döndüğü zaman mescidinin sol tarafında. Kabri, evi. Peygamberler nerede vefat ettiyse oraya gömülürler. Peygamber Efendimiz de Hz. Âişe-i Sıddîka validemizin hücre-i saadetinde ruhunu teslim edip âlâ-yı illiyyîne irtihal eyleyince oraya defnettiler. Ondan sonra Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz vefat edince kızı Âişe validemizin evi olduğu için izin alınarak o da oraya defnedildi.

Hz. Ömer radıyallah anh de oraya defnolundu. Ne mutlu ki öyle bir mübarek zâta kabir yoldaşı oldular. Ta arkada bir kabir daha vardır. Hz. Fatıma radıyallahu anhâ'nın kabri olduğuna dair bazı rivayetler var; ''onun kabridir'' deniliyor. Bazıları da ''Bâkî kabristanındadır.'' derler. Efendimiz'in yatağı öyle yaylı, cennet yatağı, keyif sürecek, rahat edecek, rehaveti içinde mest olunacak bir yatak değildi. Haşin bir kumaştan tıklım tıklım dolu, sert bir yataktı. Ancak kabre yatan insanın kapladığı bir yer kadar yer kaplayan bir yataktı. Bu şekilde onun pek rahat edemediğini gören ve daha rahat etmesini isteyen bir kimse ona güzel bir yatak hazırlattı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem o hediye olan yatakta bir gece yattı, ertesi gün onu gönderdi; ''Hediye eden zâta verin.'' dedi. Eline geçmediğinden öyle yapmıyor, eline geçeni gönderiyor.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dünyaya meyletmemiş, rahata konfora bakmamış, çok rahat etmeyi istememiş. ''Dünyada rahat olmaz, asıl rahat âhirettedir.'' diye hadîs-i şerîflerinden biliyoruz. Bir keresinde Hz. Ömer radıyallahu anh Peygamber Efendimiz'in bulunduğu yere gelince bakıyor ki uzanmış, uyumuş. Peygamber Efendimiz'in gözü uyurdu, gönlü uyumazdı. Gözü kapalı olurdu ama gönlü pırıl pırıl olurdu, rüyası da vahiy gibiydi, hakikatti; ne görürse aynen tahakkuk ederdi. Hz. Ömer radıyallahu anh yanına geliyor. Neden? Çünkü Hz. Ömer'in kızı Efendimiz'in zevcelerinden birisi, yakınlığı var. Gelmiş, bakmış ki sağ yanağının altına koyarak uyuduğu eline hasır iz yapmış, yüzüne iz yapmış. Kalkınca kırmızı kırmızı kan oturmuş. Babayiğit, muhterem, kahraman Hz. Ömer dayanamadı; ''Yâ Resûlallah! Sen Allah'ın sevgili peygamberisin. Kayserler Kisrâlar ne rahatlar içinde hayat sürüyorlar. Sen Allah'ın en sevgili kulusun, hak peygamberisin. Şu haline bak.'' dedi ve ağladı.

Peygamber Efendimiz de; ''Onlar Allah'ın ne vermişse bu dünyada vermiş olduğu insanlar. Bize âhirette lütuf olacak, sefa olacak, ikram olacak. Dünyanın önemi yoktur.'' diye teselli ediyor. Efendimiz'in giyiminden kuşamından, yatağından yorganından eşyasından halini, mutfağının durumunu, tamtakırlığını midesinin çok kereler boş olduğunu, bazen de midesinin de açlıktan beliren ağrısını gidermek için karnına taş bağladığını biliyorsunuz. Efendimiz öyle yaşıyordu. Biz de elimizdekine katiyen kanaat etmeden ''Daha lüks daha mükemmel olsun.'' diye evlerimizi tıklım tıklım eşya ile dolduruyoruz. Lüks koltuklar, girintili çıkıntılı oymalı dolaplar, camekânların rafları içinde heykeller, biblolar, örtüler. ''Ya hanım! Yapma bunları.'' dersiniz. ''Ne yapalım, herkes yapıyor.'' der. Her türlü konfor; soğuk sular, sıcak sular var. Allah'ın bu kadar nimeti var, bari çok ibadet etsek ya, o da yok! Bu kadar nimetinin karşısında bir ibadet etmeye tâkati yok; namaz kılmaya üşenir, Allah yolunda hayır yapacak olsa eli titrer. İnsan böyle haller ile karşılaşıyor. Tabi, ''Efendimiz'in hayatını örnek alalım.'' diye okuyoruz. İnşaallah örnek olur da biz de Allahu Teâlâ hazretlerinin istediği kimselerden oluruz.

''Yattığı zaman Peygamber Efendimiz'in başı mescit tarafına gelirdi. Neden? Çünkü sağ yanına yatardı, kıbleye doğru yatardı. Mescit sağ tarafında olduğu için başı mescit tarafına gelirdi. Odalar sağda olsaydı ayağı mescit tarafına gelecekti. Solda olduğu için ''Başı mescit tarafına gelecek şekilde uyurdu.'' denilmiş. Biz de sağ yanımıza yatacağız, kıbleye dönerek yatacağız. Kıbleye ayak uzatmak yerine, yan yatıp yatışımızı ''gözümüzden perdeler kalksa kıbleyi görecek'' tarzda ayarlayıp dualar ederek uyumaya gayret etmemiz lazım

Kâne feresühû yükâlü lehû el-mürtecizü ve nâkatühû el-kusvâ ve bağletühû ed-düldül ve himâruhû ufeyr ve dir'uhû zü'l-füdûl ve seyfuhû zû'l-fekâr.

Beyhakî, Hz. Ali radıyallahü anh Efendimiz'den rivayet etmiş. Şöyle bildiriyor: ''Peygamber Efendimiz'in atının adı ''Mürteciz'' idi.''

Efendimiz kullandığı bazı eşyalarına isim koyardı; ''Atının ismi ‘el-Mürteciz' idi. Devesinin adı ‘el-Kusvâ' idi. Katırının adı, ‘ed-Düldül' idi, eşeğinin adı ‘Ufeyr' idi. Zırhının adı ‘Zülfüdul' idi, kılıcının adı ‘Zülfakar' idi.'' ''Zülfikar'' deniliyor, doğru telaffuzu ''Zülfakar'' f harfinden sonra i değil a geliyor; kaf harfiyle ''Zülfakar'', kılıcının adı ''Zülfakar'' idi. Onu Hz. Ali Efendimiz'e vermiş. Hz. Ali Efendimiz'in de o kılıçla pek çok kereler cihada katıldığı rivayet ediliyor, ''Şâh-ı merdân ve Zülfakar'' ile ilgili şiirlerde ismi geçer, siz de duymuşunuzdur. Peygamber Efendimiz eşyalarını böyle isimlendirirdi, renkli bir şahsiyetti. Etrafındaki varlıklara isimler takıp öylece anıyordu. Bir daha hatırlayalım; ''Atının adı ‘Mürteciz' idi. Boz renkli bir atı vardı. Dişi devesinin adı ‘el-Kusvâ' idi. Katırının adı ‘ed-düldül' idi.''

Sevimli latifeci bir mizacı vardı. Bazı kimselere güzel latifeler yaptığı olurdu. Mesela akrabasından bir ihtiyar kimseye; ''İhtiyarlar cennete giremeyecek.'' buyurdu. Onun biraz üzüldüğünü görünce; ''O yaşlı haliyle değil de gençleşerek, dinçleşerek güzel haliyle girecek.'' diye bildirdi. Biz de aynı tarzda ciddiyetle beraber hafifçe neşeli, şen ve tatlı mizaçlı olmaya gayret etmeliyiz.

Kâne Kur'ânühû kırâetühû. Burada kur'ânühû geçmiş, ikisi de aynı mânadadır. el-Medde leyse fîhâ tercîun

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem acaba Kur'ân-ı Kerîm'i nasıl okurdu?

''Medlerini uzata uzata okurdu, harfleri sayılacak gibi güzel, tane tane okurdu, sesinde dalgalanma yapmazdı, düz uzatırdı. Sesinde ''tercî'i'l-gınâ'' denilen bir nağme, teganni hali olmazdı.'' Bize tavsiyesinde de öyle buyurmuş:

Zeyyinü'l-Kur'âne bi-asvâtiküm. ''Kıraatinizi seslerinizle ziynetlendiriniz.'' ''Kur'an'' da kelime olarak mastardır, ''kıraat'' mânasındadır. ''Kıraati; Kitabullah'ı, Allah'ın kitabını okumanızı sesinizi güzelleştirerek okuyarak süsleyiniz.'' Kur'ân-ı Kerîm, öyle nutuk atar gibi düz sözle söylenmez, bir nağme ile söylenir ama bu nağme, okuyuş tarzı şarkıya türküye benzemez, mûsiki parçası gibi değildir, ciddi bir güzelliktedir. Sahabeden bazı kimseler fevkalade güzel okurlardı. Bir gün Hz. Âişe validemiz Resûlullah'ın huzuruna geç geldi;

''Niye geciktin ya Âişe?'' dedi.

''Ya Resûlallah! Yolda geliyordum, Salim Mevla Huzeyfe radıyallahu anhümâ Kur'an okuyormuş, durdum, dinledim, bitince gelebildim.'' Tabi güzel sesin, güzel kıraatin güzel tesiri oluyor, insanın ruhuna hitap eden tarafı oluyor. O bakımdan Kur'ân-ı Kerîm'i teganniye, dalgalandırmaya kaydırmadan hürmetle ciddiyetle güzelce okumak lazım.

Peygamber Efendimiz de uzatmalarını uzata uzata fakat sesini titretmeden, nağme yapmadan okurmuş; bu da mâlumumuz olsun, biz de o ciddiyetle okuyalım. Böyle Kur'ân-ı Kerîm hocalarını, üstatlarını biliyoruz. Mesela Hocamız, rahmetli Ali Haydar Hocaefendi'yi mihraba geçirirdi. Ali Haydar Efendi, Trabzonlu meşhur hocaefendi, kıraati gayet güzeldi. Mihraba otururdu, heykel gibi dururdu; sallanmak, hareket etmek yok. Mihrapta sanki aslan heykeli gibi dururdu. Bir eûzü besmele çekerdi, bir güzel okurdu, Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Hocamız da Ehl-i Kur'ân'a, erbâb-ı Kur'ân'a çok ihtiram ederdi, iltifat ederdi, onları taltif eylerdi, hemen mihraba sürerdi. Bizim Sabri [Hafız M. Sabri Erdoğdu] ne zaman gelse genç olduğu halde hemen mihraba geçirirdi. O da mâşaallah aşere okumuş, çok kuvvetli bir hafız. ''Hadi bakalım, al cübbeyi, al sarığı.'' der, hemen onu öne sürer, kendisi arkasında kılardı. Bize; ''Kur'an ehline hürmet edin. Bak, şeyh olmama rağmen, makamı bunca yüksek olmama rağmen hafıza nasıl iltifat ediyorum, anlayın, siz de Kur'an'ın hatırına hürmet edin.'' demek istiyor. Ali Haydar Hocaefendi de çok hoşuma giderdi, aslan heykeli gibi hani bazı yerlerde oluyor ya mermerden yapılmış, orada öyle kıpırdamadan titremeden aşrı bitirirdi.

Rahmetlinin bir hatırasını nakledeyim: Bir gün namazı kıldık. Müezzin mahfilinin yanından geçerken bizim hafız kardeşlerimiz vardı; hem hizmet ederler hem de hafızlığı tamamlayıp İmam Hatip'e giderlerdi. Bir tanesi ihlâsları okumuş, okurken çok uzatılmayacak bir yerde çok uzatmış.

Ne demiş?

Ve lem yekün lehuuuuu küfüven ehad. Burası çok uzatacak bir yer değil, orada med yapacak durum yok. Namaz bitti çıkıyoruz. Okuyan kardeşimiz Hoca Efendi'nin elini öpmek istiyor. Ali Haydar Hoca ciddi hoca. Müezzin;

''Lehûyu niye o kadar uzattın, o kadar uzatılmayacaktı. Bir elif miktarı uzatılacaktı, niye sen onu dört elif miktarı uzattın? Yanlış oluyor, bir çeşit hatalı kıraat oluyor.'' Hocaya saygısından mütebessim, gülerek;

''Sana bir tokat aşk edersem görürsün o zaman.'' dedi. Baktım ki Kur'an konusunda hiç müsahaması yok, gayet ciddi. ''Bir tokat vurursam anlarsın.'' dedi. Benim zihnime böyle nakş olduğu gibi onun da zihnine nakş olmuştur, bir daha lehûyu o kadar uzatmaz.

Yani ciddiyetten uzak, kaidesine aykırı o kadar uzatmaya bile rızası yok. Dört elif miktarı uzatılacak yerde dört elif miktarı uzatılacak; bir elif miktarı uzatılacak yerde bir elif miktarı uzatılacak. Mısırlı bir kardeşimiz, kendisini tanımıyoruz; Harem-i Şerîf'te Kur'ân-ı Kerîm okuyoruz, etrafımızda kardeşlerimiz var, geldi;

''Ben de dinleyebilir miyim?'' dedi.

''Otur, sen de dinle.'' dedik, dinledi. Bizi bazı yerlerde uyardı.

''Kıraat ustası bir hoca vardı. O söylerdi. Burada şuna riayet etmek lazım, bu az oluyor, üzerinde durmanın az olduğu yerde çok duruyor.'' dedi. Ona da rızası yok. Hatta;

''Ben Türkiye'ye bir gelmek istiyorum.'' dedi.

''Buyurun.'' dedik.

Kendisi güzel talim görmüş. Mısırlılar Kur'ân-ı Kerîm okumasını çok iyi bilirler mâşaallah. Bir uzatmadaki birazcık fazlalığa bile rızaları yoktur, Kur'ân-ı Kerîm'e saygılarından her şeyi usulüne uygun yapmak isterler.

Hatırlıyorum, Hendekli Abdurrahman Hoca bir gün Beyazıt camiinde namaz kıldırdı, bir aşr-ı şerîf okudu. Hendekli hocamız da güzel okur, mâşaallah, üstattır. Önümde simsiyah bir Arap var, yüzü morumsu simsiyah ama o siyahlığın içinde cildi sanki nur kaynağıymış gibi, inci gibi parlıyor. Hoca Kur'ân-ı Kerîm okuyor, o buradan şıkır şıkır gözlerinden yaşlar, damlalar saçıyor. Güzel okuyor, tesirli okuyor; bu mübarek de hem mânasını biliyor hem okuyuştaki ciddiyeti anlıyor hem de sesteki ustalıktan mest olmuş; gözyaşlarından şıkır şıkır inci gibi yaşlar saçıyor.

Peygamber Efendimiz; ''Kur'ân-ı Kerîm'i okurken ağlayın; ağlayamıyorsanız ağlıyormuş gibi yapın.'' buyuruyor. Böylece içiniz yavaş yavaş ağlamaya alışır. Kur'an, Allah'ın kelamı. Allahu Teâlâ; ''Eğer bu; bir taşın, bir dağın üzerine inseydi dağı süklüm püklüm, hürmetten el pençe divan durmuş halde, boyun bükmüş tarzda görürdün.'' diyor. Dağın, taşların o hale geldiği, geleceği bir kitap insanlara inmiş, insanlar aldırmıyor.

Abdurrahim Zapsu vardı, Allah rahmet eylesin. Bir istasyonda Kur'ân-ı Kerîm kıraati var. Galiba Cuma günüydü. Bekleme salonunda yolcuların her birisi bir havada, gürültü var. Kur'ân-ı Kerîm okunuyor onlar da kayıtsız. Elini masaya bir vurmuş; herkes ''Ne oluyor?'' diye susmuş, bakmış. ''Beyler! Allah'ın kelamı Kur'an okunuyor.'' Herkes korkmuş, susmuşlar, bir şey diyecek halleri kalmamış.

Eski mert insanlar nerede? Nasıl müdahale edeceklerini biliyorlar.

Bizim köye de kırk sene evvel bir yüzbaşı gelmiş. Bakmış ki köylülerden kimisi ezan okunduğu zaman kahvede oturuyorlar. O zaman bir onbaşının, bir çavuşun bile itibarı var, bu yüzbaşı. Bir gün yine ezan okunmuş, tabi camiye giden gitti, kahvenin kapısını açmış;

''Efendiler! Birisi bir şey bağırdı, neydi o?'' demiş, herkes birbirine bakmış; bir de yüzbaşının yüzüne bakmışlar, yüzbaşı fena sinirlenmiş, hemen herkes kalkmış.

''Neydi o bağıran şey? ‘hayye ale's-salâh' diyor, ‘haydin namaza' diyor, siz burada ne arıyorsunuz?'' demiş.

Korkularından hemen kös kös kalkmışlar. Ezanlar okunuyor, Allah ''haydin namaza'' diyor, ''haydin felaha'' dedirtiyor müezzinlere; bu, televizyonun başından kalkmıyor, radyosunu kısmıyor, tenezzül edip bir davranmıyor.

O zaman ne oluyor?

Ve izâ kâmû ile's-salâti kâmû küsâlâ. ''Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.'' diye anlatılan münafıkların durumuna düşüyor.

Allah saklasın, Allah etmesin, Allah bizi ihlâslı, has müslüman olmaktan ayırmasın.

Kâne kamîsuhû fevka'l-ka'beyni ve kâne kümmühû mea'l-esâbiı. ''Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in giydiği uzun entarisi topuklarının üstündeydi, daha aşağıda değildi. Ve gömleğinin yeni parmaklarıyla beraberdi, daha uzun değildi. Hem etek bakımından hem kolun yeni bakımından uzun değildi. ''Kim eteğini uzun yapar da yerlerde sürünürse o kibirdendir.'' diye onu yasaklamıştı. Arap ülkelerinde entari giyilir, bizde şimdi pantolon giyiliyor. Pantolon giyilir, üstüne kemer takılır, gömlek giyilir.

Ne oluyor?

Bel belli, kalça belli, butların ebadı belli, uyluk kemiğinin boyu belli, baldır kemiğinin çapı belli.

Olmuyor! Eskiden böyle değildi. Nasıldı?

Eskiler bol şalvar giyerlerdi; oturduğu, kalktığı zaman vücudu hiç belli olmazdı. Ata bineceği zaman üzengiye bir ayağını atar, besmele çeker, öbür tarafa da ayağını atabilirdi. Pantolonlu bir insan ayağını atarken caart ses gelir, ''Eyvah! Terzi yok mu? Benim sökülen yeri nerede dikecekler?'' Daracık yapılmış. Bu darlık tesettüre aykırı bir durumdur. Âzâsı belli oldu mu tesettüre uygun olmuyor. Şöyle dön bir bakalım, kaldır bakalım ceketini, senin her tarafın belli. Eskiden böyle değildi, şalvardı, boldu; görünmüyordu.

Tamam, örtünme güzel, yerini buluyordu. Bir de üstünde sadrazamların kıyafetleri, vezirlerin kıyafetleri uzundu; cübbe tarzında, aşağı doğru. Tabi tesettürün sağlanması için öyle olması lazım. Şimdi dar giyiliyor, kısa giyiliyor, belli olacak şekilde giyiliyor; bunlar yanlış. Suudi Arabistan'da entari var. Peygamber Efendimiz şalvarı methetmiş; ''Şalvar giyenlere Allah rahmetini ihsan eylesin.'' diye duası vardır, teşviki vardır.

Neden?

Şalvar insanı çok güzel korur. Entari de giyilir ama Suudlular şimdi entariyi dar yapıyor. Bir keresinde benim önümde birisi namaz kılıyor; kendisine güzel, halis poplinden bir entari yaptırmış ama her tarafı belli, kısa bir slip giydiği belli oluyor. Belki bazılarının mâlumu değil şöyle avuç içi kadar bir iç donları vardır, mayo gibi ona ''slip'' derler, paçasız, küçücük bir şey, bikini gibi. Böyle bir slip giymiş çocuk, delikanlı, tabi entari de giymiş. Semiallahü limen hamideh, Rabbenâ ve leke'l-hamd, Allahu Ekber entari yapışıyor; şurası slip, burası bacak, burası but, bir Arap, çocuğu kenara çekti;

''Aziz dostum, sevgili kardeşim! Bu olmuyor, bak bunun alt tarafı görünüyor. Sen ‘namaz kıldım' sanıyorsun ama tesettürün yerine gelmiyor, her tarafın belli oluyor, lütfen böyle yapma!'' diye emr-i mâruf, nehy-i münker vazifesini bir güzel yerine getirdi.

Suudi Arabistan'da etekleri kısa yapanlar da neden böyle yapıyorlar?

''Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun olsun; yerleri uçları, sürünüp kirlenmesin.'' diye öyle yapıyorlar. Eskiden bir moda vardı, pantolonların paçası bahriyeli paçası gibi büyük, bol paça idi. Bir ara o bol paçanın üst tarafı pabucun üstüne gelir kıvrılır, pantolonun arka tarafı yerlere sürüne sürüne püsküllenir. Nereye gittiysen oraya sürülür.

[Mehmed Zahid] Hocamız da sünnete uygun giyinmiş. Bir kimseye baktı da; ''Ne biçim kıyafet! Arka tarafı yerlerde gezen bir pantolon, sen de gidiyorsun Allahu Ekber diyorsun.'' dedi. Onun için Efendimiz'in kendi kıyafetinin en son ucu, ayak topuklarından yukarıymış. Neden? ''Yere sürtünmesin, kirlilik olmasın, temiz olsun.'' diye. Biz de kıyafetlerimizi o esaslara göre tadil etmeye gayret edelim.

Şimdi biz Batılıları örnek aldık. Batı modası geliyor; bizim modacılar, dergiler, gazeteler soluğu Paris'te alıyorlar. ''Modacılar bu sene Paris'te hangi yalanlar uydurmuşlar, hangi usuller çıkarmışlar?'' Takip ediyorlar. ''Bu sene etekler dizlerden bir karış yukarıda olacak.''

Sen buna etek mi diyorsun?

Kışın bu soğukta kadının dizleri mor patlıcan gibi olacak; bu sene öyle buyurdu modacılar.

Bunların sözü senet mi kanun mu? Sen mecbur musun ona uymaya?

''İşte ne yapacaksın; erkek modası oradan geliyor, kadın modası oradan geliyor.''

Şimdi bir ara uzun etek modası çıktı fakat yan tarafından da kalçaya kadar yırtmaç var. Etek uzun ya ''sevaba girmesin, sevabı bir kenardan kaçsın'' diye yukarıya doğru da bir yırtmaç yapılıyor. ''Sakın ‘örtündü' diye namuslu, haysiyetli, sevaplı bir iş yapıyor sanmasınlar, aman ha! Sonra iyi insan sanırlar.'' diye korkularından boydan boya yırtmaç, düğmeleri var, istediği kadar açabilir. Bu kadınların bazılarının saçı uzun aklı kısa oluyor, tamam da onların annesi, babası, kocası, kardeşleri yok mu, bir sorumlusu yok mu? Onunla beraber yaşayan bir kimse yok mu? Bu nasıl oluyor? Etrafındakiler nasıl hazmediyor? Ne mide varmış ki taş yutsa taşı hazmedecek, demir yutsa demiri hazmedecek. Bu kıyafet yenilir yutulur, hazmedilir mi?

''Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ne yeni fazla uzundu ne aşağısı fazla uzundu. Ölçülüydü, temizliğe riayet edilecek tarzdaydı.'' diye bu rivayette bildirilmiş.

Kâne kümmi kamîsihî ile'r-rusği

Burada bir başka rivayet eklenmiş. Esma binti Yezid radıyallahu anhâ'dan; ''Efendimiz'in yeni bileğinin şurasına kadardı, fazla uzun değildi.'' Bir hadîs-i şerîf daha okuyup bitiriyorum:

Kâne kesîran mâ yukâbilu urse Fâtımete.

Hz. Âişe radıyallahu anhâ anamız rivayet ediyor: ''Peygamber Efendimiz çok kere kızı Fâtımatü'z Zehrâ'nın başının tepesini öperdi.''

Kızını sevip ''hoş geldin, uğurlar olsun'' makamında başından öperdi. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sevgisini, şefkatini böylece ifade edermiş, öpermiş.

Allahu Teâlâ hazretleri her işimizi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e benzetmeyi, her bakımdan ona tâbi olmayı, sünnet-i seniyyesini ihya etmeyi, böylece şehit sevapları kazanıp Rabbimizin huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmayı, Peygamber Efendimiz'in şefaatine ermeyi, komşuluğuna nail olmayı cümlemize nasip eylesin.

Sayfa Başı