M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Alimler Yeryüzünün Nur Kaynaklarıdır

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Hepinize mutlu günler dilerim. Cumanız mübarek olsun.

Dün Medine-i Münevvere'den uçakla İstanbul'a döndük. Elhamdülillah.

Allah gitmiş olan bütün kardeşlerimizin haclarını, umrelerini, ibadetlerini, taatlerini kabul eylesin. Afv u mağfiret eylesin. Haclarını sebeb-i duhûl-u cennet eylesin. Peygamber Efendimiz'in mübarek şehrini, kabr-i saadetini, mescid-i şerîfini ziyaret de Peygamber Efendimiz'in sevgisine, rızasına ulaşma vesilesi olsun. O fasıl kapandı bu sene, hac mevsiminin sonuna geldik. Önümüzdeki günlerde de bu Zilhicce ayı bitecek. Bizim takvimlere göre 8 Mayıs'ta -belki Araplar bizden bir gün önce, 7 Mayıs'ta- Hicrî 1418 yılı yılbaşı 1 Muharrem olacak. Muharrem ayı bizim için önemli, dinî aylardan birisidir. Biliyorsunuz aşûre ayıdır. Önümüzdeki haftalar onunla ilgili, sağ olursak, salim olursak, Allah imkân verirse açıklamaları yaparız.

Allah'a bizlere imkân olarak bahşettiği fırsatlar ve nimetler, sayısız, sonsuz lütuflar sebebiyle hamd ü senâlar ederiz.

Bu hafta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in alimlerle ilgili hadîs-i şerîflerini okumayı düşündüm. Birisini okuyarak başlayalım. Tabii râvisi Hz. Ali Efendimiz olunca ben ayrı bir sevinç duyuyorum. Hz. Ali Efendimiz'in rivayet ettiği hadisleri rivâyet etmekten özel bir zevk ve şevk duyuyorum. Çünkü ülkemizde Hz. Ali Efendimiz'i seven çeşitli dinî anlayışlardaki kardeşlerimiz var. O bakımdan onlar da Hz. Ali Efendimiz'in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfi duyunca "Demek ki bunu Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş." diye özel olarak ilgi duyacaklar, dikkatleri artacak ve belki daha candan kabul edecekler diye düşünüyorum. O bakımdan Hz. Ali Efendimiz'den rivâyet edilmiş ilk hadîs-i şerîfin mübarek metnini bu aşk ve şevk ile okuyalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: el-Ulemâü mesâbîhu'l-ardı ve hulefâu'l-enbiyâi ve veresetî ve veresetü'l-enbiyâi.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Rivayetler râvilerin ağızlarıyla, çalışmalarıyla oluyor. Allah hepsinden razı olsun. Peygamber Efendimiz'in ifadelerini güzel Türkçemize şöyle çevirebiliriz:

el-Ulemâu mesâbîhu'l-ardı. "Alimler yeryüzünün nur kaynaklarıdır, kandilleridir, ışık kaynaklarıdır, lambalarıdır."

Âlim kelimesi ulemâ diye cem'i yapılıyor, Arapça'da çoğul yapılıyor. Tabii âlimûn diye de çoğul yapılabilir. el-Ulemâu, alimler, bilgisiyle belli bir sıfat kazanmış, belli bir makama sahip olmuş, oturmuş, bilgi sahibi, bilgi sıfatını unvan olarak kazanmış kimseler.

"Alimler yeryüzünün nur kaynaklarıdır, ışık kaynaklarıdır." diyor Peygamber Efendimiz.

Çok önemli, güzel bir benzetme. Hakikaten nasıl karanlıkları ışıklar, lambalar, kandiller, projektörler aydınlatırsa, -ışığının kuvvetine göre- alimlerin de ilminin genişliğine göre etrafı aydınlatma meziyetleri, sıfatları vardır. Alimler yeryüzünün kandilleridir, lambalarıdır, projektörleridir. Karanlıkları aydınlatırlar, insanları karanlıklardan kurtarırlar. İnsanların gidecekleri yolu onlara gösterirler. Yanlış yere basmamalarını, çukura düşmemelerini, uçuruma yuvarlanmamalarını, ne yapacaklarını şaşırmamalarını sağlarlar. Karanlıkta hiçbir yeri görmeden amaçsız, gayesiz, perişan bir durumda kalmamalarını sağlarlar. Çok güzel... Bu birinci sıfatı, Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde alimlere verilen birinci sıfat budur.

İkinci sıfatı; ve hulefâu'l-enbiyâi. "Peygamberlerin halifeleri" yani peygamberlerin makamlarını onlardan sonra devam ettiren, o makamlardaki görevleri yapan, yapmaya devam eden, peygamberlerin görevlerini sürdüren mübarek insanlardır.

Bu da çok önemli.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den sonra Hulefâ-i Raşidîn ümmetin başında idareci oldular. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fâruk, Osmân-ı Zinnûreyn, Aliyyü'l-Murtazâ, Abdullah b. Zübeyr -rıdvanullahi aleyhim ecmaîn- gibi büyük sahabiler Peygamber Efendimiz'den sonra ümmetin başında vazife gördüler, İslâm'ı yaydılar, orduları komuta ettiler, dinî konularda yöneticilik yaptılar, yol gösterici oldular. Allah onların şefaatlerine nâil eylesin. Zaten çoğu hâl-i hayatlarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından cennetlik oldukları müjdelenmiş, tescil edilmiş, belgelenmiş kimselerdi. Alimlerin de peygamberlerin halifeleri olması, yani o makama ondan sonra geçen kimseler olması çok önemli.

Tabii alimler peygamber değildir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem âhir zaman peygamberidir, hâtemü'l-enbiyâ ve hâtemü'r-rusuldür. Kendisine kitap indirilen peygamberlerin, kendisine kitap indirilmemiş olup eski peygamberlerin şeriatini devam ettiren enbiyânın ve mürsellerin, resullerin hepsinin sonuncusudur. Men lâ nebiyye ba'dehû, kendisinden sonra bir peygamber gelmesi bahis konusu değildir. Âhir zaman peygamberidir. Dünyanın sonuna kadar peygamberliği, hükmü, devresi, nurlu çağı, asr-ı saadeti, devr-i Muhammedîsi devam edecek.

Ondan sonra halifeleri, yani o makamda ümmete hizmet eden insanlar kimler oluyorlar?

Alimler oluyorlar. Bu çok önemli, bu da alimler için çok kıymetli bir sıfat.

Ve veresetî. "Ve benim varislerimdir." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Vâris, bir insanın vefatından onun sahip olduğu mala, mülke hissesi nispetinde sahip olan kimsedir. Miras yoluyla kendisine intikal ettiği kadarıyla, yüzde kaç intikal edecekse onlara sahip olan kimse demek. Peygamber Efendimiz arkada büyük bir mal bırakmadı zaten. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hakiki malı, hazineleri ulûm-u diniyyedir, mânevî ilimlerdir, Kur'an ilimleridir, şeriattir, şeriatin ahkâmıdır, takvâ yolunun, ihsan yolunun incelikleridir. İşte bütün o inceliklere, hadîs-i şerîflerle tarif edilen dinî bilgilere sahip olan alimler Peygamber Efendimiz'in varisleri oluyor. İlimde ne kadar ileri gitmişse mirastaki hissesi de o kadar çok olmuş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in o güzel mânevî ilimlerine, onun istediği vech ile varis olanlardan eylesin.

Bu çok güzel bir ikinci sıfat. Alimler peygamberlerin halifeleri oluyor, bir de varisleri oluyorlar.

Ve veresetü'l-enbiyâi. "Öteki peygamberlerin de varisleridir."

Bütün peygamberler Allah'ın yeryüzüne görevli olarak gönderdiği insanlardır. Biz müslümanlar bir bütün içinde meseleyi çok güzel görüyoruz. Başkaları gibi yarım yamalak görmüyoruz. Birisini kabul edip ötekisini reddetme durumunda değiliz, çok şükür, elhamdülillah. Hz. İsa'yı da seviyoruz, başımızın tâcı biliyoruz, çoluk çocuğumuza onun ismini verebiliyoruz. Hz. Musa'yı da seviyoruz, İbrahim'i de seviyoruz, Âdem'i de, Nuh'u da, cümle ismini bildiğimiz peygamberleri seviyoruz. Bilmediklerimize hürmet ediyoruz. Alimler onların hepsinin varisleri oluyor. Ne mutlu... Hepimiz -olabilirsek- alim olalım. Çocuklarımızı alim yetiştirebilirsek alim yetiştirmeye çalışalım.

Buradaki sıfatlardan sonra ikinci bir hadîs-i şerîfle devam etmek istiyorum. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

el-Ulemâu veresetü'l-enbiyâi yuhibbuhum ehlü's-semâi ve testağfiru lehümü'l-hîtânu fi'l-bahri izâ mâtû ilâ yevmi'l-kıyâmeti.

Bu hadîs-i şerîfte de ilk cümlecik yine "Alimler peygamberlerin varisleridir" diye, hadîs-i şerîfin başı böyle. Alimler peygamberlerin varisleridir; ilim mirasının, peygamberlik bilgilerinin, din bilgilerinin varisleridir. O vazifeyi yapmakla da yükümlülerdir. Bunları Allah sever, Peygamber Efendimiz sever ama ayrıca yuhibbuhum ehlü's-semâi, "Gök ehli de sever." Gök ehli deyince yani gökteki varlıklar...

Gökteki varlıklar neler olabilir?

Melekler olur. Melekler sever. Her rütbesiyle, en büyük meleklerden sayısız meleklere kadar melekler severler. Bir de gökte yıldızlar var, baktığımız zaman gök cisimleri var, görmediğimiz varlıklar var, havada, fezada... Onları, alimleri bildiğimiz, bilmediğimiz bütün bu varlıklar sever.

Ve testağfiru lehümü'l-hîtânu fi'l-bahri. "Denizdeki balıklar da onlara istiğfar ederler."

"Yâ Rabbi, bunu afv u mağfiret eyle. Bu çok iyi bir alim, çok mübarek bir insan. Yâ Rabbi, bunu bağışla!" diye o alim lehine Cenâb-ı Hak'tan mağfiret talep ederler.

İzâ mâtû ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "Öldükleri zaman kıyamet gününe kadar..."

Kabre konuldukları zamandan itibaren denizdeki balıklar ve gökteki varlıklar "Affet yâ Rabbi, mağfiret eyle yâ Rabbi, lutfeyle yâ Rabbi, kerem eyle yâ Rabbî..." diye alimlere dua ederler. Gökteki varlıkların içinde -tabii denizdeki varlıklar deyince geriye dönerek hatırlıyoruz- kuşlar var, böcekler var, kelebekler var. Demek ki bütün dağlar, taşlar, kuşlar, balıklar, âhular, ceylanlar, her çeşit varlıklar alimleri seviyorlar ve Allah'a onlar için dua ediyorlar. Ne kadar güzel vasıflar, alimler için ne kadar hoş şeyler!

Bir hadîs-i şerîf daha okuyalım, Enes radıyallahu anh'ten:

el-Ulemâu ümenâu'llâhi alâ halkihî.

"Alimler yarattığı halklar, mahlukât üzerine Allah'ın emin, güvenilir, emanet edilmiş kullarıdır."

Kendilerine halk emanet edilmiş kullardır. Emin, "kendisi güvenilir olan" mânasına değil. Güvenilir mânasına "Şu adam emin bir adam." diyoruz. Emin, kendisine bir şeyler verilip emanet edilebilen insan demek. Yanınızda kıymetli eşyalar oluyor, paralar, mücevherât oluyor; götürüyorsunuz itimat ettiğiniz, emin gördüğünüz bir kimseye veriyorsunuz. "Bunları al, ben sonra bunları senden geri alacağım." diyorsunuz, emanet ediyorsunuz. Emin kimse, kıymetli şeylerin emanet edildiği kimse mânasına burada.

Alimler aynı zamanda Allah'ın mahlukâtı üzerine, Allah'ın mahlukâtını kendilerine emanet ettiği kişilerdir. Bu önemli... Yani Allah'ın yaratıkları; kullar ve diğer varlıklar, cinler, görünmeyenler varlıklar da dâhil...

Peygamber Efendimiz resûlu's-sakaleyndi, yani inse ve cinne peygamberdi.

Alimler, bunların emanet edildiği kimseler oluyor. Çünkü onlar alim olmadıkları için âyetleri, hadisleri, dinin ahkâmını -bu bir ihtisas meselesi- okumamışlardır, tahsilini yapmamışlardır. Doktordur, mühendistir, askerdir ama din alimi değildir. O zaman alim onlara doğru yolu gösterecek. "Bakın şu helaldir, bu haramdır. Bu yasaktır, bu sevaptır. Şunu yapın, bunu yapmayın. Bunu yaparsanız Allah sever, bunu yapmazsanız Allah sevmez." diye bilgi verecek. Bu konuda mütehassıs olan o. Onun için Allah, kullarını o alimlere emanet etmiş. Alimlere bir bakıma "Bak bu kullarıma iyi sahip olun, bunları zayi etmeyin, dağıtmayın." diye buyurmuş oluyor. O bakımdan alimlerin bu sorumluluğu da hissetmesi lazım.

Alim, halk kendisine emanet olunmuş olduğu için, Allah emanet etmiş olduğundan halkı korumakla görevli; halkın günahlara sapmamasını sağlamakla, halkı irşat etmekle, doğru ve güzel şeyleri onlara öğretmekle, yanlışların yanlışlığını söylemekle görevli oluyor. Bu da çok önemli bir vasıf, alimlere çok büyük sorumluluk yüklüyor. Alimler çok sorumlu insanlardır.

Bir hadîs-i şerîf daha ekliyoruz, yine Enes radıyallahu anh'ten:

el-Ulemâu kâdetün ve'l-müttekûne sâdetün ve mücâlesetühüm ziyâdetün.

"Alimler kâidlerdir."

İnsanları sevk eden, yöneten kılavuzlardır, komutanlardır. Arapça'da kâid, kâde-yekûdu-kıyâdeten, komutanlık etmek, yani bir grubu alıp başında önderi olarak, komutanı olarak alıp götürmek mânasına bir fiildir. Kâdetün sözü de kâid kelimesinin çoğulu oluyor. Yani alimler önderlerdir, komutanlardır. Halkı doğru yola, güzel noktaya, iyi amaçlara onlar götürecekler.

Ve'l-müttekûne sâdetün. "Müttakîler de, yani takvâ ehli, Allah'tan korkan, tir tir titreyen, günah işlemeyen, hata etmemeye çalışan, edepli, zarif, düşünceli, hassas insanlar da sâdetün."

Sâdet kelimesi de "seyyidler" demek. Biz sâdât diye daha çok tarihimizde, edebiyat tarihimizde kullanmışız. Mevlit'te duymuşsunuzdur mevlitler okunurken, seyyidü's-sâdât ve şefîu'l-usât fî yevmi Arasât Muhammed-i Mustafâ râ salâvât diye Mevlit arasında salavât emredilir ya… Seyyidü's-sâdât. "Sâdâtların seyyidi, efendilerin efendisi."

Biz "sâdât" diye 'elif te' ile kullanıyoruz, açık 'te' ile, sâdetün de sâdât mânasına, yani "seyyidler" demek. "Müttakîler de seyyidlerdir." Yani mânevî bakımdan soylu kişilerdir. Çünkü takvâ, asıl soyluluktur, asıl asalettir. İnsanlar müttakî oldu mu, yoksul da olsa varlıksız da olsa soylu kişi oluyor. Yani basit bir kimse de olsa, bir yetim de olsa, anasız babasız da olsa soylu oluyor. Allah indinde soylu oluyor. Allah indinde asaletli olmuş oluyor.

Alimler komutanlarıdır, insanları sevk edecekler. Müttakî insanlar, takvâ ehli kullar da, yani dervişler, şeyhler, sûfîler, Allah'tan korkan âbid, zahid insanlar da efendilerdir, seyyidlerdir.

Mücâlesetühüm ziyâdetün.

Bunlarla oturmak, bunların meclislerine gelmek, onları ziyaret etmek, "Nasılsınız efendim?" demek ya da demese bile neler söylüyorlarsa diz çöküp edeple, hürmetle onları dinlemek, dinî bakımdan bilgilerinin artmasına, mânevî bakımdan sevapların kazanılmasına sebep olur. Burada da alimlerin meclislerine gitmek, müttakîlerin ziyaretine gitmek, onlarla tanışmak, onların sözlerinden, sohbetlerinden istifade etmek tavsiye edilmiş oluyor.

Bu kadar methedilen alimlerin çeşitleri var. Etrafınızda bugün yaşayan insanları da incelediğiniz zaman insanları çeşit çeşit olarak görürsünüz. Mesela "üniversite profesörü" diyoruz, profesörler çeşit çeşit... "Hoca" diyoruz, "vaiz" diyoruz, "müftü" diyoruz; bunlar da çeşit çeşit oluyor. Yani gül bahçesinde veya kırlarda, bağlarda, bostanlarda nasıl çeşitli çiçekler oluyorsa, onlar gibi çeşit çeşit...

Bakalım çeşitleri nelermiş?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den çeşitleri hakkında bir hadîs-i şerîf daha rivayet etmek istiyorum. Yine Enes radıyallahu anh'ten. Üç hadis Enes radıyallahu anh'ten oldu. Şöyle buyurmuş Peygamber Efendimiz:

el-Ulemâu selâsetün: Raculün âşe bihi'n-nâsu ve âşe bi-amelihî ve raculün âşe bihi'n-nâsu ve ehleke nefsehû ve raculün âşe bi-ilmihî ve lem yaiş bihî ğayruhû.

Peygamber Efendimiz alimleri üçe ayırmış. "Alimler üçtür." diyor, sıralıyor:

Raculün. "Bir tanesi şudur." Âşe bihi'n-nâsu. "İnsanlar onun sayesinde yaşamışlardır." Ve âşe bi-amelihî. "O da işlediği güzel hayrât, hasenât ve amel-i salihler dolayısıyla yaşamıştır."

Ama buradaki yaşamak, hoş yaşamak, ne hoş yaşama, ne güzel hallere erişmek filan mânasınadır. Yani kendisi ilmiyle âmil, başkalarına da ilmini öğreten, başkalarına da faydalı olan, kendisine de faydalı olan alim. Bir cins alim bu. Hem kendisi ilmini hayatında uyguluyor, Allah'ın sevgili kulu oluyor hem de Allah'ın başka kullarına İslâm'ı, edebi, ahlâkı öğretiyor, onlara da faydalı oluyor. İnsanlar da ondan istifade ediyorlar. Mânevî hayatları canlanıyor.

Bir insan yaşasa bile mânevî hayatı kötü oldu mu, olmadı mı, eksik oldu mu, olumsuz oldu mu "kalbi ölmüş" diyoruz. Hatta "insanlar uykudadır" diyoruz, "ölünce uyanacaklar" deniliyor hadîs-i şerîflerde. Demek ki zahirde geziyor gibi görünmek bir şey değil. Kalbi ölmüşse insan canlı sayılmıyor. Ama alim hakiki alim ise hem kendisi capcanlıdır, dipdiridir mânevî hayatta dipdiridir hem de başkalarını dipdiri yapıyor, canlandırıyor. Birinci alim bu. En üstün de budur. Hem kendisi ilminden istifade ediyor hem de başkalarını istifade ettiriyor. Topluma faydalı, olumlu, tesirli bir alim.

İkincisi; ve raculün âşe bihi'n-nâsu ve ehleke nefsehû.

Bu ikinci tip alimin ilmi var, insanlar bu ilimden istifade ediyorlar, gözyaşlarıyla onu dinliyorlar. "Tamam, Allah'ın emrini tutalım, rızasını kazanalım." diyorlar. Doğru yollara giriyorlar ve onlar mânevî hayatı kazanıyorlar. İslâmî bakımdan "yaşam" diyeceğimiz güzel hallere, güzel yaşamlara eriyorlar, iyi insan oluyorlar. Ama ehleke nefsehû, "Alim kendisi ilmini uygulamıyor, kendisini helak ediyor."

Evet, alim ilmini kendi üzerinde uygulamaz, söylediklerini kendisi tutmazsa, halk tekerlemesinde "Halka verir talkını, kendi yutar salkımı." dedikleri gibi, söylediklerinin aksini yaparsa, o zaman kendisini helak etmiş olur. Bilgi doğrudan doğruya insanı kurtarmıyor, puan kazandırmıyor. Bilgiyi uygulamak insana derece kazandırıyor; uygulamazsa sorumlu oluyor. "Niye uygulamadın? Başkasına söyledin de niye kendin tutmadın?" diye sorumlu oluyor. Bir cins alim de böyledir. Başkasına güzel şeyler söylüyor ama kendisi yapmıyor. Başkalarını canlandırıyor, başkalarına faydalı oluyor ama kendisini mahvediyor.

Ve raculün âşe bi-ilmihî ve lem yaiş bihî gayruhû. Üçüncü tip alim de; ilmiyle kendisi istifade ediyor, yaşıyor.

Tamam, iyi bir insan, kendi halinde sessiz sedasız, etliye sütlüye, kimseye karışmaz. Evinden camiye gider veya işine gider gelir, helalinden para kazanır filan... Ama başkasına faydası olmuyor. Bu da bir bakıma olumsuz bir kişi çünkü başkalarına tesiri, faydası olmuyor. O bakımdan eksik, yarım bir kimse ama hiç olmazsa kendisini kurtarıyor. En iyisi, insanın hem kendisi iyi olması hem de başkasının iyi olmasına sebep olacak bir canlılık, gayret, faaliyet içinde bulunması.

Üç cins alim... Bu alimlerden bazılarını anlatan bir hadîs-i şerîf daha var. Onu da okuyarak sohbetimi tamamlamak istiyorum, Bu hadîs-i şerîf de biraz uzunca, yine alimlerle ilgili.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

el-Ulemâu ümenâu'r-rusuli alâ ibâdillâhi va'tezilûhum –ve bi-lafzi'd-deylemî ve'ctenibûhum- mâ lem yuhâlitu's-sultâne ve yudâhilu'd-dünyâ fein hâletu's-sultâne ve dâhelu'd-dünyâ fekad hânu'r-rusule fahzerûhum.

Bu da işin bir başka yönüne ışık tutan bir hadîs-i şerîf. Bunu da izah edelim çünkü bu da gerekli. Ben bir işin sadece güzel tarafını, tatlı tarafını anlatıp öbür tarafını, madalyonun arka tarafını anlatmamayı doğru görmüyorum, hiç sevmiyorum. İlmin tamam olması için her şeyi iki yönüyle anlatmak lazım. Olumlu tarafları da anlatmak lazım, olumsuzluklar varsa onları da anlatmak lazım. Mükâfatları da anlatmak lazım, cezalar ve kötü sonuçlar varsa onları da ikaz etmek lazım. Bu hadîs-i şerîf öyle bir hadîs-i şerîf. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

el-Ulemâu ümenâu'r-rusuli alâ ibâdillâhi. "Alimler Allah'ın kulları üzerine peygamberlerin emanetçileridir, emin kişilerdir."

Yani peygamberler ümmetlerini alimlere emanet etmişlerdir. "Aman benim ümmetimi koru! Aman ümmetime iyi hizmet et." demiş gibi oluyor.

Va'tezilûhum. "Onlara ilişmeyin, onları üzmeyin, ezâlandırmayın, onlara sataşmayın." gibi bir mâna var burada. "Ayrılın onlardan." Yani onlara ezâ cefâ etmek tarafını tutmayın. Deylemî'nin rivâyetindeki söz de ve'ctenibûhum "Onlardan sakının." Yani boynu büküktür, kendisi affedici olsa, merhametli olsa, beddua etmese bile Allah kendi evliyâsına, alimlerine kötü muamele eden, ezâ cefâ edenleri cezalandırır, intikam alır. Onun için onlardan sakınmak da lazım. Bir insan peygamberin aleyhinde bulunursa başına taş yağar, yıldırım yağar; tarihte misalleri var. Böyle bir mübarek alimin de aleyhinde olursa sonunda belasını bulur, cezasını çeker. Sakınmak lazım. "Onlardan sakınınız."

Ne kadar, hangi müddetçe?

Mâ lem yuhâlitu's-sultâne. "Sultan ile haşır neşir olup, düşüp kalkmadığı müddetçe." Ve yudâhilu'd-dünyâ. "Dünya işlerine, menfaatlerine dalmadığı müddetçe."

Burada önemli bir husus var; sultan ile düşüp kalkmak.

Fe-in hâletu's-sultâne. "Sultan ile ahbaplık kurar, düşer kalkarlarsa. Ve dâhelu'd-dünyâ. "Ve dünya işlerine, menfaatlerine dalarlarsa." Fe-kad hânu'r-rusule. "O zaman bu alimler kendilerine ümmetlerini emanet etmiş olan peygamberlere hıyanet etmiş olur." Fahzerûhum. "Onlardan korunun."

Onlar tehlikeli mahluklardır; insanı kötü yerlere götürürler, insanlara zararlı olurlar.

Bu da önemli bir husus. Şöyle oluyor: Mesela başka ülkelere gidiyoruz, karşılaşıyoruz. Ülkenin ismini söylemeyelim, yaşayanlar, duyanlar bilirler. Tarihten de bilebilirsiniz, duymuşsunuzdur, okumuşsunuzdur. Sultan, tabii emri dinlenen kişi demek. Emrinde güç kuvvet var, iktidar var. Emrettiği zaman yapıyor. Elini çırptığı zaman hizmetçiler geliyor. "Şunu asın, kesin!" dediği zaman asıp kesiyorlar. Eski devirde öyleymiş. Şimdi de mesela bir bakan, bir reis-i cumhur, bir komutan güçlü kuvvetli, iktidarlı insan demektir.

Bazı insanlar bunların yanına gidiyor.

Niçin gidiyorlar?

Onların beğenisini, takdirini kazanmak için. Onların suyunca, onların arzusuna göre, keyfine göre konuşarak onları avlamak için, onlara kendilerini sevdirmek için.

Neden?

Çünkü onlar iktidar sahibi olduğundan, arkasından kendilerini severlerse mevki-makam verirler, maddî imkân verirler, menfaat sağlarlar diye, tatlı diye, sultanların sarayları güzel diye, verdikleri zaman bir kese altın veriyorlar, ihya oluyor insanlar... Tabii bu yüzden, dünya menfaati sebebiyle gidip onların yanına yanaşanlar, her söylediğine "Evet efendim. Münasiptir efendim. Çok doğru buyurdunuz efendimiz. Harika efendim..." gibi dalkavukluk edip alkışlayanlar -tarih boyunca- olmuş. Bunu kitaplardan okuyoruz. Şimdiki zamanda da yine olabilir. Bir genel müdürün, bir başkanın, bir reisin, bir yöneticinin, bir müdürün etrafında toplanan insanlar olur.

Alim böyle yapmayacak. Alim, Allah'ın görevli kulu olduğu için daima hakkı söyleyecek. Dünya menfaatini, saltanatı düşünmeyecek. Saltanat erbabından sağlayacağı menfaatleri düşünmeyecek. Alim menfaatlerine göre hareket etmeyecek, hakkı söyleyecek. Çünkü karşısındaki insan belki o alim öyle söyledi diye o işi ondan yapacak, bütün sorumluluk alime gelecek. Doğruyu söylemesi lazım. Hatta sultan zalim bile olsa, cihadın en üstünü;

Kelimetü hakkun inde sultânin cair, cevr ü cefa edici zalim bir sultanın karşısında hak sözü söyleyecek.

"Bu yaptığın doğru değildir. Bu zulümdür. Bunu Allah sevmez. Şunu yaparsan günah olur. Bak şimdi kimse seni engelleyemiyor, bunu yapıyorsun ama sonra bunun çok cezasını çekersin, belasını bulursun, çoluk çocuğunda çıkar, kendinde çıkar, pişman olursun, perişan olursun!" diye doğruyu söylemesi gerekiyor.

Bütün bunlardan, anlattıklarımızdan sonuç çıkarmak gerekirse: İslâm'da ilim çok kıymetli. Alimin derecesi çok yüksek. Hem maddî bakımdan yüksek hem de mânevî bakımdan yüksek. Mânevî bakımdan Allah indinde çok sevgili; mahlukât arasında çok itibarlı, yerdeki gökteki varlıklar, hepsi kendisini seviyorlar ve kendisine dua ediyorlar. Âhirette de yüksek makamlara erecek. Peygamberlerle arasında bir peygamberlik derecesi farkı var. Öteki insanların hepsinden öbür bakımlardan dereceleri çok yüksek olacak.

Acaba alimlerin derecesi şehitlerden de yüksek mi olacak?

Daha yüksek olacak. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri şehide soracakmış:

"Sen şehitliğin sevabını kimden öğrendin de Allah yolunda canını verdin, canını feda ettin?" diye. O da diyecekmiş ki;

"Hoca efendiden duydum, alimden duydum, onun için şehitliğe arzu ettim, heves ettim. Allah yolunca canla başla çarpıştım, hudutlarda bekçilik yaptım. Savaşlarda kahramanca savaştım, sonunda canımı feda ettim, şehit oldum."

"Tamam, sen bunu alimden öğrendiğin için o halde o senden daha üstün, o daha önce cennete girecek, onun makamı daha üstün olacak." diye buyuruluyor.

Alimin makamı yüksek fakat sorumluluğu var. Ümmet alime emanet edilmiş. Alim her zaman doğruyu söyleyecek. Hayatı pahasına doğruyu söyleyecek. Haktan ayrılmayacak. Dünya menfaatini düşünmeyecek. Dünya menfaati için yağcılık yapmayacak.

Doğruyu söyleyecek. Çünkü herkes onu kaynak olarak biliyor. Ondan doğruyu öğrenmek durumunda.

O halde ilim çok yüksek olduğundan kendimiz alim olmaya çalışalım.

"Bir insan bu yaştan sonra, kartlaştıktan sonra alim olabilir mi?" diyebilir -içinizden- yaşlı bir kimse.

Allah uzun ömür versin. Ben yaşlıları da yaşlı saymıyorum. Bazen [Mehmed Zahid] Hocamız söylerdi; "İnsanın gönlü ihtiyarlamaz evladım." derdi. "Gönlü genç kalır." derdi. Hele insanın gönlü imanlı, irfanlı olursa delikanlı gibi kalır. Onun için insan aksakallı, beli kambur delikanlı olabilir.

Alim olmak için İslâm'da ille üniversiteye gidip, doktora yapıp, doçent olup profesörlüğe yükselmek şartı yoktur. Alim olmak için; insan takvâ ehli olursa, ahlâkını düzeltirse, özü sözü doğru olursa, dosdoğru yürürse tamam, o her şeyi biliyor, Allah'ın rızasını kazanacak şekilde yürüyor diye alimler sınıfına girer, bu bir. Bir de bazı hadîs-i şerîfler -râvileri ve senedinin kuvveti bakımından çeşitli sözler söylenmiş ama yine de ümit verici hadîs-i şerîfler- var; "Bir insan 40 tane hadîs-i şerîfi ezbere bilirse Allah onu mahşer gününde, kıyamette alimlerin arasında haşreder, alimler zümresine katar, onlardan eyler." diye.

Demek ki aslında alim sıfatını kazanmak herkes için mümkündür.

Aziz ve sevgili kardeşlerim.

Âyetleri, hadisleri öğrenirsek, uygularsak, ahlâkımızı düzeltirsek, edepli, ahlâklı, müttakî bir müslüman olursak Allah bizi de alim sınıfından sayabilir, o zümreye katabilir, onlara verilen mükâfatları bizlere de verebilir. Biz bunları kazanmaya çalışalım, bu bir.

İkincisi; hanımlarımıza, eşlerimize, çocuklarımıza da teşvikte bulunalım. Onlar da alim olsunlar, dinî ilimleri öğrensinler. Herkes güzellikleri öğrensin, uygulasın. Kötü ve günah şeyleri öğrensin, ondan kaçınsın. "Bu günahtır, bunu yapmayayım." desin. Ortalık düzelsin, toplum arzu edilen seviyeye gelsin, insanlık gelişsin. İnsanlar kardeştir, hepsi aynı annenin, babanın çocukları; dünyada sömürü, cinayetler, öldürmeler, savaşlar, emperyalizm vesaire, çeşitli şekillerdeki haksızlıklar olmasın. İnsanlar dünyada da âhirette de mutlu olsunlar, iki cihanda bahtiyar olsunlar.

Allah hepimizi alimlerden eylesin. Çoluk çocuğumuzu da bu yolda yetiştirmeye muvaffak eylesin. Cumanız mübarek olsun. Nice mutlu günlere Allahu Teâlâ hazretleri hepinizi sıhhatle, afiyetle sevdiklerinizle eriştirsin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...

Sayfa Başı