M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Fudayl b. İyâd

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillahi rabbi'l-âlemîn, hamden kesîran tayyiben mübâraken alâ külli hâlin ve fî külli hîn. es-Salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammmedini'l-Mustafâ el-Mahmûdu muhtâru'l-emîn ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma ba'd.

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Vakfımız'ın binasına hoş geldiniz. Burası Mustafa Selami Efendi merhum rahmetullahi aleyh'in tekkesidir. Kendisi alt katta medfundur.

Dersimize başlamadan önce; başta Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa aleyhi ekmelü's-salavâti ve ekmelü't-tahiyyâti ve't-teslimât olmak üzere cümle enbiyâ ve mürselînin, hepsinin âl'inin, ashabının, etbâının, sâdât-ı meşâyih-i turuk-ı aliyyemizin, Ebû Bekir es-Sıddîk ve Aliyyü'l-Murtazâ'dan müteselsilen Hocamız Muhammed Zahid i Bursevî'ye kadar güzerân eylemiş, vazife yapmış, âhirete irtihal etmiş olan sâdât ve meşâyih-i turuk-ı aliyyemizin halifelerinin, müridlerinin, muhiblerinin; bu diyarları fethetmek için Efendimiz'in le-tüftehanne'l-konstantîniyye işaretine ve müjdesine fe-le-ni'me'l-emîru emîruhâ ve le-ni'me'l-ceyşü zâlike'l-ceyş "O İstanbul'u fethedecek ordu ne güzel ordudur, onun komutanı ne güzel komutandır." diye, Peygamber Efendimiz'in methi vârid oldu diye, "O methe ben nâil olayım." diye bu diyarlara gelip gaza etmiş, bu diyarda şehit olup defnedilmiş olan Ebû Eyyûb el-Ensarî radıyallâhu anh Efendimiz'in ve sair ashab-ı güzîn, tâbiîn, tebe-i tâbiîn, gazilerin, mücahitlerin, şehitlerin ruhları için; beldede medfun evliyâullah ve hâssaten Abdulehad-ı Nûrî hazretlerinin ruhu için; bu makamın sahibi Mustafa Selami Efendi hazretlerinin ve onun halifelerinin ruhları için; uzaktan yakından şu meclisi teşrif etmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete intikal etmiş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları için; biz yaşayan, sağ, henüz imtihanda bulunan mü'minler de Rabbimizin rızasına uygun yaşayalım, O'nun rızasına vâsıl olalım, Kur'ân-ı Kerîm yolunda, Peygamber Efendimiz'in izinde yürüyelim, iman ile iman-ı kâmil ile âhirete göçelim ve bi-gayri sebkı azâbin ve ikâbin ve hisâb, Rabbü'l-âlemîn'in azabına, kahrına, gazabına, sahatına mâruz olmayan diğer bahtiyarlarla beraber bi-gayri hisâb Efendimiz'in arkasından sâdât ve meşâyih-i turuk-ı aliyyemiz, ihvân-ı sâdıkînimiz ile Firdevs-i âlâ'ya dâhil olalım diye bir Fâtiha, 11 İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım. Buyurun.

Bismillahirrahmanirrahim.

Burası bir mânevî yapı, bir irşat ve terbiye müessesesi olduğu, oturduğunuz yer buranın zikirhânesi ve mescidi olduğu için bu binayı kuranlar takva ehli insanlar olarak Allah'ın rızasını kazanmak için bu faaliyetleri başlatmış olduklarından, biz de burada Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun çalışmalar yapalım diye düşündük. Zaten güzel olan, ibadethâne olan bir mekânda, bir de ınde zikri's-salihîne tenzilü'r-rahme, "Salih insanlar yâd olunduğu, anıldığı, zikredildiği zaman Allah'ın rahmeti oraya yağar, iner." diye buyurulduğundan, rahmet-i Rahmân'a ermemize vesile olsun diye, bizler de karınca kararınca takvâ yolunda, Rabbimizin rızası yolunda yürüyen insanlar olduğumuzdan, bu yolun bizden önceki büyükleri selef-i sâlihînimiz neler söylemişler, onların nasihatlerinden istifade edelim diye, nasıl yaşamışlar, hayatları bize örnek olsun diye, tasavvuf âleminin büyüklerinin hayatlarını okumayı, sözlerini dinleyip, belleyip mûcibince amel etmeyi düşünerek ve Türkçe'si bulunmayan bir eser olsun, kaynak olsun, ana eser olsun, böylece yaptığımız çalışma da yapılmamış bir çalışma olarak yeni bir çalışma olsun diye düşündüğümüz için, Hicrî 412 tarihinde yani 1021 yıllarında vefat etmiş olan Arap asıllı Nişaburlu Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin tasavvuf ilminde kaynak olan, ana eser olan, müracaat kitabı olan Tabakâtu's sûfiyye'sini okumaya başlamıştık.

Müellif diyordu ki; "Ben daha önceki eserlerimde Peygamber-i zîşân Efendimiz'in, ashabının, tâbiînin hayatını kaydetmiştim. Bu yaptığım çalışmanın devamı olarak onlardan sonra gelen evliyâullahın, salihlerin, mutasavvıfların hayatlarını anlatan bir eser yazmayı diledim. Onun için bu eseri yazdım."

Bu eser, onun üçüncü kademeden bir çalışması olmuş oluyor. Demek ki daha önce meşhur Hilyetü'l-evliyâ kitabında ve diğer kaynaklarda gördüğümüz gibi; önceki, rütbesi daha yüksek, mânevî makamı büyük ashâb-ı kiramı anlatmış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, hayru'l-kurûni karnî sümmellezîne yelûnehum sümmellezîne yelûnehum "En hayırlı devir, en mübarek nesil benimle görüşmüş olan; devrimin, asr-ı saadetimin insanlarıdır." diye buyurduğundan Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretleri onları ve ondan sonrakileri anlatmış. Sonra da bu kitapta beş tabaka halinde kendi zamanına kadar yaşamış olan meşhur mutasavvıfları kaleme almış.

Beş tabakanın her birinde yirmi şahıstan, terâcim-i ahvâlinden, sözlerinden ve nasihatlerinden bahsetmiş. Böylece bu kitapta yüz terceme-i hâl ve onlara ait nasihatler ve sözler yer alıyor.

Bu kitabın bir özelliği de, Nureddin Şureybe denilen Ezher ulemâsından, aslen kendisi de mutasavvıf olan çok müdakkik, çok alim, çok fazıl bir kimse tarafından neşre hazırlanmış olması, didik didik incelenmiş olması, eserin edisyon kritiğinin yapılmış olması, dipnotlarıyla zenginleştirilmiş olması, adı anılan şahıslar hakkında dipnotlarda hayatı hakkında bilgi verilmesi, velev rivayet üzerindeki şahıslar bile olsa hepsini anlatıyor olması, mekân adları geçtiği zaman, o mekânlar hakkında İslâm Tarihi-Coğrafyası kaynaklarından mâlumat vermesi. Bütün bunlar bu eseri bir hazine haline getirmiş oluyor.

Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin eserdeki metodu; havadan, kaynaksız, desteksiz bir söz söylememesidir. Hepsini rivayet zinciri ile, kimden duymuşsa, nereden almışsa, sebebiyle senediyle beyan ediyor, öyle kaydediyor. Bu bakımdan bu kitabın içinde mesnetli, esaslı bilgiler bulunuyor. Mutasavvıfların hayatlarından ve kendisi de çok büyük mutasavvıf olan olgun ve derin bir alimin süzgecinden, tetkikinden geçmiş, kaleminden çıkmış bir eserin, yine büyük bir alim tarafından neşre hazırlanması sonunda istifademize verilmiş olmasından dolayı bu eseri kendimize konu almıştık. Hakikaten çok istifade edilecek bir eser. Temennimiz, inşaallah dipnotlarıyla, bütünüyle Türkçe'ye kazandırılır; çünkü henüz Türkçe bu eser yok. Bunun gibi başka kıymetli eserler var, onlar neşredildi. Müteaddit neşirleri yapıldı.

Diyelim, Feridüddîn el-Attâr'ın Tezkiretü'l-evliyâ'sı… Müteaddit tercümeleri yapıldı; ama Türkçe tercümelerinden yeni harflere çevirmedir. Farsça'sından tam bir tercümesi yapılmış değildir. Sonradan yapıldı, hatırladım, kalın bir tercümesi var.

Sonra İmam Kuşeyrî'nin, el-Kuşeyrî'nin, er-Risâletü'l-Kuşeyriyye denilen eseri… Dört beş tercümesi var. O da dipnotlarıyla neşredilmiş bir eser oldu. Fakat bu, elimizde Türkçe'ye nakledilmemiş bir eser; buna başlamıştık.

Fudayl b. İyâd rahmetullahi aleyh'in hayatından başlamıştık. Fudayl hazretleri Merv şehrinden, Semerkant'tan neşet etmiş [doğmuş], Ebiverd'de yaşamış. Hicretten 187 yıl sonra, Muharrem ayında Mekke-i Mükerreme'de Harem-i Şerîf'te vefat etmiş. Hayatı hakkındaki bilgileri geçen hafta vermiş, sözlerine geçmiştik. Sanıyorum sözlerini bitirmeye çalışırsak bu hafta bitirmiş olacağız.

Bu mübarek zât buyuruyor ki;

Kâle ve semi'tü el-Fudayl yekûl:

Kâle dediği bir önceki rivayet zincirindeki râvî, aynı rivayet zinciriyle şöyle buyurdu ki; el-Fudayl'ın şöyle dediğini işittim: Fî âhiri'z-zamân akvâmun, yekûnûne ihvâne'l-alâniye, a'dâe's-serîre.

Diyordu ki; Fî âhiri'z-zamân âhir zamanda, akvâmun insanlar, topluluklar, zümreler olacak. Bunlar sözde müslüman. Yekûnûne ihvâne'l-alâniye zahirde birbirlerinin kardeşleri görünecekler. İhvâne'l-alâniye zahirin kardeşleri, a'dâe's-serîre batının, için, sırrın düşmanları; yani zahirde dost, içten hasım ve düşman olacaklar.

Ebû Abdirrahman es-Sülemî, el-Fudayl böyle dedi diye kitabına kaydetmiş.

Fudayl, Peygamber Efendimiz'den iki asır sonra yaşamış. Âhirete, âhir zamana, istikbale ait bir sözü kendiliğinden söylemez. Bu söz hadîs-i şerîflerden çıkmadır, hadîs-i şerîflerden alınma bir haberdir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; her sözü mucize olduğundan, hikmet olduğundan, hem geçmişe hem geleceğe ait haberleri vahyen Allah tarafından kendisine bildirildiği için söylemiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de buyruluyor ki;

Mâ künte tedrî me'l-kitâbu ve le'l-îmân. "Sen öyle bir kişiydin ki Allah tarafından indirilen kitap nedir, iman nedir bu konularda yetişmiş bir kimse değildin."

Ümmî olarak yetiştin, ümmî olarak bir kavmin içinden çıktın. Bu konuları bilmeyen bir topluluğun içinden çıktın ama bak geçmişe ait bilgileri ve imana ait nice nice hakikatleri anlatıyorsun.

Peygamber Efendimiz'in; ortamının, yetiştiği çevrenin, toplumun kendisine kazandırdığı bir bilgi, kültür olması mümkün olmayan şeyleri söylemesi, onun hak peygamber olduğunun âşikâr delillerinden, milyarlarca delilinden bir delildir.

Ve mâ künte ledeyhim iz yülkûne aklâmehum eyyuhum yekfulu.

Meryem validemiz tevellüt eylediği zaman annesi, bu Allah yoluna nezredilmiş bir mübarek kızcağız, Allah'ın dinine hizmet etsin diye daha doğmadan vaat etmiş, nezretmiş; onun hakkında bunu kim yetiştirecek diye bir kura çekme işlemi olmuş. Kur'ân-ı Kerîm bilgi verirken buyuruyor ki; "Sen onların yanında değildin, o mecliste, kuranın çekildiği o olayın içinde değildin. Asırlarca önce cereyan etmiş; ama sen Allah'ın bildirmesiyle kaç asır önceki hadiseleri böyle bildiriyorsun."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kaç asır önceki hadiseleri; İncil'i ve Tevrat'ı düzelterek, tahrifâtını, değişmelerini, bozulmalarını tamir ederek, eğriyi doğrultarak bildiriyor

Bu hal, zamanımızdaki din ilimleri tetkikleriyle meşgul olan kimselerin müslüman olmasına sebep oluyor. Nitekim onlardan birisi olan Profesör Morice Bucaille; Tevrat, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm'i Fransız bir ilim adamı ve bir hıristiyan olarak incelemeye başlamışken, Tevrat ve İncil'in yanlışlıklarını Kur'ân-ı Kerîm'in tashih ettiğini, oradaki ilme aykırı birtakım ifadelerin burada düzgün olduğunu görünce ilmî bir muhakeme tarzı yürüterek diyor ki;

"Ey papazlar, ey kilise efradı, ey İslâm'ın düşmanları, ey Peygamber Muhammed-i Mustafâ'ya diliyle iftira edenler, ey onu küçültmeye çalışanlar, o bu bilgileri Hıristiyanlık'tan aldı diyenler! Tevrat'ta ve İncil'de bozuk olan bilgiler Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl düzeltilmiş. Bu zât bilgileri ikisinden almış olsaydı, o bozukluk burada da olacaktı. Ana kaynaktaki buraya da intikal edecekti. Mademki burada düzelmiş, demek ki Muhammed-i Mustafâ Allah'ın hak peygamberidir." diye müslüman oluyor. Zamanımızın bir profesörü…

İnceleyen herkes müslüman olur. Kuran'a saygı ile edep ile yaklaşan, Kur'ân-ı Kerîm'i dikkat ile okuyan herkese Kur'ân-ı Kerîm şifadır.

Hüden li'l müttakîn. Takvâ ehli, Allah'tan korkan, gerçeği arayan bir kimse ise mü'min olur.

Tabi âhir zamana ait bu bilgiyi el-Fudayl b. İyâd kendisi söyleyecek değil. Hadîs-i şerîflerden duyduğu bir gerçeği ihvanına, ahbabına, kendisini dinleyen kimselere anlatırken, onların kaydetmesiyle rivayeten zamanımıza gelmiş. Âhir zamanda öyle insanlar olacak ki güya bunlar müslüman, ama dıştan birbirlerine dost görünecekler, içten birbirlerine hasım, düşman ve rakip a'dâ olacaklar.

İşte bu, mü'minin şânı değildir. İçi başka olmak, dışı başka olmak mü'min işi değildir. Mü'min işi renk olmaz, diyor İbrahim Hakkı-i Erzurumî hazretleri. Mü'min işi renk olmaz; mü'min işi kaypak olmaz, yanardöner olmaz, değişik olmaz. Mü'minin işi sağlamdır, içi de aynıdır, dışı da aynıdır. Birisine kızmışsa, "Arkadaş ben sana kızdım." der, "Falanca şeyine darıldım." der. Seviyorsa sevdiğini söyler, kızıyorsa kızdığını söyler. Beğenmediyse nasihat eder; "Kardeşim ben sende şu kusuru gördüm, şu kusurunu düzeltsen iyi olur, Allahu âlem…" der. "Belki benim daha fazla kusurum vardır; ama senin bu hâlin hadise, âyete uygun değil…" diye güzelce, dobra dobra konuşur.

Müslümanın hâli budur ve sahâbe-i kiram bu hâli yaşamıştır. Tâbiîn, tebe-i tâbiîn, selef-i salihînimiz bu hâli yaşamışlardır. Böyle mü'minler yeryüzünde yaşamış, böyle mübarek, halis, pak, saf, temiz insanlar gelmiş geçmiş. Şimdi onlar şaşıyorlar.

Neden şaşıyorlar?

Zamanlarında olmayan bir şeyi duyunca şaşıyorlar.

"Allah Allah, hem müslüman olacakmış insanlar, hem de zahirde birbirleriyle dost görünüp içten birbirlerine düşman olacaklarmış, içten pazarlıklı olacaklarmış. Fesubhanallah! Olur mu böyle şey?"

Olacakmış diye hayret ediyorlar. Hayret ettikleri için bunu söylüyorlar. Halbuki bizim için gayet normal; Hürriyet gazetesinin haberi gibi tabii bir şey. Müslüman böyle. Bilmem kaç puntoyla yazılmış bir şey gibi gayet normal.

Bugünkü müslümanlar nasıl?

Maalesef tam âhir zamandaki zahiren dost batınen birbirlerine hasım, düşman, rakip, aleyhinde vesaire. Bu, mü'minin huyu değildir; mü'minin kalbi sâfîdir, sözü doğrudur, özü doğrudur, işi sünnet-i seniyyeye uygundur, böyle şey olmaz.

Âhir zaman nedir?

Dünyanın ömrünün son zamanıdır. Zamanın âhiri dediği, tabi dünyanın hayatının... Yani dünyadaki her insanın hayatı değil, dünyanın da bir sonu olacak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "Hizmetçiniz tabak kırdığı zaman ona bağırmayın."

Neden?

Tabağın da bir ömrü vardır, eceli gelmiş, ömrü bitmiş. Tabağın ömrü var, insanın ömrü var, dünyanın da bir ömrü var. Dünya yaşlanınca, sona yaklaştığı zaman o devire âhir zaman diyoruz.

Peygamber Efendimiz pek çok sahih hadîs-i şerîfle, âhir zaman ile ilgili bilgi vermiştir. Verdiği mâlumat aynen görülmüştür. Kısmen görülmüştür, bir kısmı da bekleniyor. Bir kısmı görüldü, bir kısmı da zuhura yakında gelir diye bekleniyor. Şıp diye çıkıyor, hem de sahih. Hasen hadîs-i şerîflerde, Sıhah-ı Kütüb-i Sitte'de bu bilgiler mevcut.

O halde bu sözden bizim çıkaracağımız ders nedir?

Müslümanın hâli bu olmaz, müslümanın kalbi sâfî olur, birbirimizi gerçek dostlar olarak seveceğiz. Kalbimizi birbirimize karşı sıcak tutacağız, ilgimiz samimi olacak, aramızdaki münasebetler İslamca, mü'mince olacak. Münafıklara yakışan çirkin vasıflar bizde bulunmayacak, mü'minlerin işi güzel olacak. Böyle olması mânasını çıkarıyoruz. Tabi bu sözü söyleyen bir mutasavvıf… Kalbin temizliği ve niyetin halisliği, amelin sırf Allah rızası için olması, yapılan işlerin münafıklıktan, riyadan, gösterişten uzak olması; mutasavvıfın, has müslümanın ana vasıflarındandır.

Kâle ve semi'tü el-Fudayl yekûl: Lâ yenbağî li-hâmili'l-Kur'âni, en yekûne lehû ilâ halkin hâcetün, lâ ile'l-hulefâi fe-men dûnehum; yenbağî en tekûne havâicu'l-halki küllühüm ileyhi.

Yine bu mübarek zât, terceme-i hâli üzerinde bilgi vermeye devam ettiğimiz el-Fudayl b. İyâd. Fudayl kelimesi fadıl kelimesinin ism-i tasğîridir, yani fadılcık demek. Fadl fazilet mânasına geliyor. Fadılcık, fadılcağız manasına ism-i tasğîr. Sevgi ve küçültme mânası ifade eden elif lamlı kullanıyormuş, mârife olarak el-Fudayl denecek demek.

el-Fudayl bu sözünde de buyurmuş ki; la yenbağî li-hâmili'l-Kur'âni en yekûne lehû ilâ halkin hâcetün, "Kur'an taşıyan insana, Kuran taşıyıcısına; halka, mahlûkâta, ihtiyacı olmak, muhtaç olmak, ondan medet ummak yaraşmaz. " Lâ ile'l-hulefâi fe-men dûnehum. "Ne halifelere, ne onlardan daha aşağı seviyedeki insanlara, hiçbirine ihtiyacı olup ondan bir şey, medet umma durumu içinde olması Kur'an hamiline yaraşmaz, yakışmaz."

Yenbağî en tekûne havâicu'l-halkı küllühüm ileyhi. "Aksine bütün halkın ona ihtiyacının olması gerekir."

Bütün halk kendisinden medet ummalı. O padişahtan, halifeden veya daha aşağı seviyedeki vezir, paşa, müdür, reis veya zengin, eşraf, âyan… Kimseden bir şey ummayacak, medet ummayacak, menfaat beklemeyecek, ona muhtaçlık hissetmeyecek ve ondan bir şey beklemeyecek, istemeyecek; aksine herkesin kendisine ihtiyacı olacak, herkes kendisinden bir şey isteyecek. Yani isteyici değil, verici olacak, dilenici değil, bahşedici olacak.

Kim?

Hâmilü'l-Kur'ân Kur'ân-ı Kerîm'in hamili, Kur'ân-ı Kerîm'i taşıyan.

Ne demek Hâmili'l- Kur'ân?

Ehl-i Kur'an demek, ehl-i Kur'an Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmiş, ezberlemiş, o onun zihninde olduğu için onun tarafından taşınmakta, kendisinde mevcut, Kur'ân-ı Kerîm kafasında var, gönlünde var, Kur'an ehli demek. Hafız olur, alim olur, müfessir olur, daha başka bir şey olur, Kur'ân-ı Kerîm'i bilen, Kur'ân-ı Kerîm'in ehli olan kimse. Mânasıyla, mefhumuyla âşinalığı olan bir kimse, birisine el açmaz, birisinden medet ummaz, maddî menfaat talep etmez; herkes kendisinden bir şey umar.

Din adamının tok gözlü olması lazım. Ehl-i Kur'ân'ın tok gözlü olması lazım.

Dâmı tezvîr mekon çün digerân Kur'ân râ diyor Mevlana kaddesallahu sırrahu'l-azîz. "Başkalarının yaptığı gibi Kur'ân-ı Kerîm'i bir tuzak yapma…" diye söylüyor, muhatabına nasihat olarak. Geçim vasıtası, bir av, bir menfaat sağlama vesilesi yapma diye söylüyor. Hadîs-i şerîflerde de vardır; âhiret ameli dünya menfaati için yapılırsa, yani din satılıp dünya alınırsa bu son derece kötü bir durumdur. Böyle yapmak bir insan için dünyada ve âhirette hüsrana uğrama vesilesidir.

Bir insan ilim yoluna, din yoluna, Kur'ân-ı Kerîm yoluna girdiyse kimseden medet ummayacak, kimseye el açmayacak, cümle halktan müstağnî olacak. Bütün halk kendisinden bir şey bekleyecek; aman hocamız konuşsa da dinlesek, aman hocamız bir işaret verse de yapsak diye bütün halk kendisinden bir şey bekleyecek; ama o halktan bir şey beklemeyecek.

Diğer sözü:

Kâle ve semi'tü el-Fudayle yekûl. Yine aynı râvî aynı rivayet silsilesiyle, "Fudayl'ın şöyle söylediğini de bir konuşmasında duydum." demiş oluyor; bu râvî çeşitli sözlerini bize naklediyor:

Lem yüdrik indenâ men edrake bi-kesrati sıyâmin ve lâ salâtin; ve innemâ edrake bi-sehâi'l-enfüsi ve selâmeti's-sadri ve'n-nushi bi'l-ümmeti.

Bazı kelimelere hareke konmuş. Elinde kitap olan kardeşlerimize ikaz olsun diye söylüyorum; burada baskıda lamın esre harekesi konulmuş lime gibi yazılmış, ama bu doğru değildir. Onun edatu cezm olarak lem olması lazım gelir. O hareke yanlıştır, onu düzeltin. Lem yüdrik olması lazım.

Mânası ne?

Lem yüdrik indenâ men edrake bi-kesrati sıyâmin ve lâ salâtin.

Bizim indimizde, bizim nazarımızda, bize göre, bizim düşünce tarzımıza, vardığımız kanaate göre demek istiyor; ulaşan, maksuduna erişen, istediğine kavuşan, çok oruç tutarak veya çok namaz kılarak ulaşmış değildir.

Allah'a vasıl olan, Allah'ın sevgili kulu olan, yüksek makamı elde eden, mânevî muradına nâil olan, tasavvuf, tarikat yolunda ilerleyip de evliyâullah zümresine dâhil olan bir insan bu ulaşmasını, bu başarısını çok oruç tuttuğu, çok namaz kıldığı için elde etmiş değildir. Bize göre sebep bu değildir.

Ve innemâ edrake bi-sehâi'l-enfüsi ve selâmeti's-sadri ve'n-nushi bi'l-ümmeti. "O bu makamı, başarısını, ulaşmasını; canının cömertliği, göğüs selameti ve ümmete nasihat duygusuyla kazanmıştır."

Bunu dilimizin döndüğü, anlayabildiğimiz kadar izah edelim. Bu alim, büyüğümüz, bizden önce yaşamış el-Fudayl isimli zât iddialı bir söz söylüyor. Bizim kanaatlerimize ters düşecek bir şey söylüyor. Sizin ve bizim ilk başta hatırımıza gelecek şey, "Bir insan herhalde namaz kılmış, oruç tutmuştur da ondan böyle derecesi yüksektir, evliyâdır." düşüncesidir. Bu diyor ki; "Bana göre öyle değil." Bizim nazarımızda; kendisi de demiyor, indenâ diyor. Bana göre demiyor, yani biz erbâb-ı tasavvuf nazarında bir insan maksadına vasıl olmuş, erenlerden, evliyâdan olmuşsa bu olma sebebi, çok namaz kıldığı, çok oruç tuttuğu için değildir; sehâu'l-enfüs'ten dolayıdır.

Üç şey sayıyor: Sehâu'l-enfüs, selâmetü's-sadr, ve'n-nushu li'l-ümmeti.

Bunları dilimizin döndüğü kadar izah etmemiz lazım. Sehâ cömertlik demek… Sehâvet diye kullanıyoruz biz ve cömert olan insana sahî denildiğini biliyoruz. Sahî adam, cömert adam mânasına elindekini bahşeden, veren; sehâu'l-enfüs. Enfüs de nefs kelimesinin cem'i, çoğulu, nefisler. Sehâu'l-enfüs, nefislerin cömertliği.

Nefs ne demek?

Can demek, ruh demek. Çeşitli mânaları var. Yerine göre mânalarda bazı incelikler olabilir. Can demek, can cömertliği demek. O evliyâlık makamını can cömertliği ile elde etmişlerdir.

Selâmetü's-sadr, göğsünün selametiyle ermişlerdir. Göğüsten murad, Allahu a'lem kalptir; selametten murad da kalbinde kötü duygular olmamasıdır. Kalbinde kötü duygular olmamasından, kalbinin çok halis olmasından, temiz duygulara sahip olmasından dolayı. Bir kere canlar cömertliğinden, ikinci kez kalp temizliğinden dolayı ermiştir.

Üçüncüsü de ve'n-nushu li'l-ümmeti. Ümmete nushundan, nasihatinden dolayı. Nush Arapça'da, hadîs-i şerîf lisanında, Kur'ân-ı Kerîm'de, o devirde samimiyet mânasına geliyor. Ve'n-nushu bi'l-ümmeti demek, Ümmet-i Muhammed'e karşı samimi duygular beslemek, ümmetin iyiliğini istemek, ümmetin hayrını murad etmek demek. Nasihati biz bugün Türkçe'de öğüt mânasına, vasiyet mânasına kullanıyoruz. Araplar ona evsınî der; bana bir nasihat eyle. O da usîke bi-takvallah, ben sana takvâyı nasihat ederim, takvâyı tavsiye ederim der. Yani öğüt, nasihat. Biz bugün o mânaya kullanıyoruz.

O devirde öyle değil. O devirde öyle olmadığının bariz delilleri var, biliyoruz. Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; ed-Dînü en-nasîhatü. "Din nasihatten ibarettir." Burada ed-dînü, mübtedâ, haberin nekre gelmesi lazım, nekre gelmiyor; ed-dînü nasîhatün demiyor. ed-Dînü en-nasîhatü diyor, onu da mârife olarak, Elif lamlı olarak getiriyor. Buradaki nükte, incelik şu ki, din tamamen o samimiyet denilen şeyden ibarettir.

Şöyle bir samimiyet değil de, hani herkesin özlediği samimiyet var ya, işte din o demektir. Sıcacık, tertemiz, gayet samimi olmak demektir. Diyorlar ki; din nasihatten ibarettir, din öğütten ibaret mânasına değil, din samimiyetten ibarettir.

Kâlû: Li-men yâ Resûlallah? "Kime karşı samimiyet?"

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Lillah Allah'a karşı samimiyet."

Buradan hemen anlıyoruz ki; en- nasîhatü li'llah.

Kul Allah'a öğüt veremez, demek ki öğüt mânasına değil, samimiyet ve ihlâs mânasınaymış. Buradan bu anlaşılıyor. Kul Allah'a karşı samimi olacak. Din tepeden tırnağa, serâpâ, baştan sona, tamamiyle samimiyet demektir.

"Kime karşı samimiyet yâ Resûlallah?" deyince evvela Allah'a karşı samimi olacak. Bir mü'min Allah'a karşı samimi olacak.

Allah'ı aldatabilir mi? Yalan şahitlikle, yalan ifadeyle, riyayla Allah'ı [aldatmak] mümkün mü?

Samimi olacak, Allah'a karşı kulluğunda, bağlılığında, emirlerini tutmakta, yasaklarından kaçmakta pür tertemiz, katıksız samimi olacak, bir.

Ve li-Resûlihî; "Resûlullah'a karşı samimi olacak." "Ben onun ümmetiyim." diyecek, canından kıymetli bilecek, sünnet-i seniyyesine sarılacak, sevgisini kalbinde yaşatacak, onun izinde yürümeye çalışacak, ümmetine sevgi, şefkat gösterecek, hizmet aşkını besleyecek.

Ve li-kitâbihî; "Kur'ân-ı Kerîm'e karşı samimi olacak." "Allah tarafından bana gönderilmiş, Allah'ın kitabı, Mushaf-ı şerîf, Kur'ân-ı Kerîm bu!" diyecek. Sevgiyle okuyacak, sevgiyle mânasını anlayacak, samimiyetle mânasını uygulayacak, Kuran'a karşı samimiyeti olacak.

Ve li-eimmeti'l-müslimîn; "Müslümanlar yöneticilerine, idarelerin başında yük yüklenmiş sorumlu insanlara karşı; nasihat etmek, sözünü dinlemek, bağlı olmak, emrinde yürümek suretiyle samimi olacak."

Ve li-âmetihim; "Cümle müslümanların hepsine karşı samimi olacak."

Demek ki en-nushu ve'l ümme'yi bu hadîs-i şerîf açıklamış oluyor. Evliyâullahın evliyâlık makamına gelmesinin sebebi:

1- Allah'a, Resûlullah'a, Kitabullah'a, Ümmet-i Muhammed'e, Ümmet-i Muhammed'in yöneticilerine, onun işlerini gören kimselere, emîrü'l-mü'minîne, halife-i rûy-i zemîne karşı açık kalpli ve samimi olması.

2- Selâmetü's-sadr da kalbinde, göğsünde, içinde kimseye kin, düşmanlık, adâvet, hınç, intikam duygusu, kötü duygular beslememesi, sâlim; yani içerde hiç hastalık yok, göğüs mânevî bakımdan hastalıklardan salim, selamette. Selâmetü's-sadr, göğsünde hastalık yok demek.

Ne hastalığı bu? Verem mi? Akciğer kanseri mi?

Hayır mânevî.. Kötü şeyler, duygular, düşünceler yok. Bir bundan kazanıyorlar, bir samimiyetlerinden ve ihlâslarından kazanıyorlar,

3- Bir de sehâu'l-enfüs, canlar cömertliğinden. Bunu anlamak için ben biraz terledim; yani düşündüm, pek de anlayamadım. Kelimeleri anlıyoruz ama medlûlünü anlamak gönlümüzün mutmain olması…

Burada bir şu akla geliyor ki; cömertlik insanın içinde bir duygudur. Canın derinliğinden gelir ve insan ona göre başka kardeşlerine, kendisinin malı mülkü olan şeyi verir, bahşeder. Sehâvet böyle yani ta içinden, el-insâfu min nefsike denildiği gibi ta kalbinden, hiç tereddüt etmeden verebilmek duygusu mânasına gelebilir, sehâu'l-enfüs.

Bir de Râmuzu'l-ehâdîs şerhinde, Hocamız Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi hazretleri şerhinde okumuştum ki; "Cömertlik üçtür." diyordu;

"1. Mal cömertliği,

"2. Ten cömertliği,

"3. Can cömertliği."

Üçe ayırıyordu cömertliği. O taksimâta baktım; acaba bazı kitaplarda var mı diye, bulamadım. Sadece orada rastladığımı hatırlıyorum.

Mal cömertliği mâlum; çıkarıyorsun para veriyorsun, mal veriyorsun, elbise veriyorsun, yediriyorsun, içiriyorsun. Mal cömertliğini anlıyoruz.

Ten cömertliği, vücut cömertliği demek.

Bu ne demek?

Hizmet demek, yani hizmetine koşturuyor. Adamın belki parası yok, belki fukarâ ama seviyor, hizmete koşuyor, yardıma yetişiyor, imdada yetişiyor, yükünü taşıyor, işini görüveriyor, yardımcı oluveriyor. Sen de "Hay Allah razı olsun." diyorsun. Bakıyorsun yüzüne sevgiyle; "Nereden çıktın mübarek? Tam sıkıntımda Hızır gibi imdadıma yetiştin." diyorsun.

Demek ki cömertliğin bir kısmı vücutça yapılabiliyor, yani hizmet.

İnsanın parası olmayabilir ama duygusu varsa cömertlik aşkı, şevki, zevki tabiatına birazcık konulmuşsa bu güzel huy, o zaman ne olacak?

Parası yoktur ama hizmet eder, hizmetle kazanır. Peygamber Efendimiz zamanından bir hadise şu anda hatırıma geldi.

İlk turfanda meyve çıktığı zaman, diyelim ki ilk hurma çıktı; yarısı olgunlaşmış, yarısı daha berrah, tatlı, çıtır çıtır, çok güzel veyahut bir başka meyve, üzüm veya daha başka, neyse... Ashâb-ı kirâmdan bir mübarek zât varmış. Bu turfanda meyveyi yakalamış, pazarda almış, Resûlullah'a getirmiş. Teşekkür etmiş, almış.

"Parasını ver, param yok yâ Resûlallah." demiş. Parası yok ama sevgisi, aşkı olunca yakışır. Yeni çıktı bu, hani bazı ekşi bir erik bile ilk çıktığı zaman bayağı para oluyor. Turfanda olunca kıymetli oluyor. Peygamber Efendimiz'e "Ver parasını!" demiş gene, verdirtmiş, ama olsa kendisi verecek, canını verir; ona gitmesini istiyor.

Kimisi de hizmet eder, hizmet de bir cömertliktir. Kişi ihtiyardır; yolda yürürken karşıya geçemez, çarşıdan pazardan alışveriş yapamaz, hasta olmuştur, üç gündür yanına kimse de gitmiyordur.

Sabahleyin Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretlerinin menâkıbını okudum; mübarek bir hac yolculuğunda bir mescide gelmiş, oturmuş, ibadet etmiş. Tabi onlar büyük insanlar ama paraları çok olduğu için büyük insanlar değil.

Oturmuş mescide; ne kimsesi var, ne parası var. İşte böyle bir insan; tevekkülü tam, Allah'a bağlılığı sağlam. Elini kolunu sallayarak çıkmış hac yolculuğuna. Bir gün yolda bir camide oturmuş, namaz kılıyor, geceleri tesbih çekiyor; iki gün oturmuş, üç gün oturmuş, dört gün oturmuş. Bu zâtın bu oturuşu, camiden çıkmayışı adamların dikkatini çekmiş. Bir tanesi gelmiş, sormuş;

"Mübarek, sen bugün yemek yedin mi?"

"Yemedim."

Soruldu "yedin mi" diye, yalan söyleyecek hâli yok ya. "Yemedim." dedi.

"Dün yemiş miydin?"

"Dün de yemedim."

"Peki, daha evvelki gün yemiş miydin?"

"O zaman da yemedim."

"Peki, kaç günden beri yemiyorsun?"

"Yedi günden beri yemedim."

Yedi günden beri yemek yememiş. Hemen çarşıya gitmişler, demişler ki;

"Camide ibadet edip de yedi gündür yemek yemeyen insanların imdadına yetişin ey ahali!"

Herkes biraz bir şeyler getirmiş, karnı doyacak kadar yemiş, şükretmiş, teşekkür etmiş, yeleğini almış, çıkmış. Sanmışlar ki abdest alacak, tabi yedi gün… Haftada bir abdest alanı duymuştum ben. Harem-i Şerîf'e, Mekke i mükerreme'ye gidiyor, haftada bir abdest alıyor. Abdest uyuyunca bozulur, hiçbir şey yapmasa uyku uyuyunca bozulur. Günlerce uyumuyor demek ki mübarek. Bir şey yemiyor ki küçük abdesti, büyük abdesti gibi problemler olsun.

Harem-i Şerîf'in içinde abdest bozmaya tereddüt ederlermiş. Harem-i Şerîf'in hududu dışına çıkarlarmış. Umre Mescidi'ne, en aşağı Arafat'a giderlermiş. Mescidü'l-Umre, şimdi Ten'im Mescidi diyorlar.

Yedi gün yememiş, ondan sonra yürümüş gitmiş. Adamlar abdest almaktan dönmediğini görünce tekrar peşine düşmüşler.

"Allah aşkına mübarek, sen kimsin? Bize kendini tanıt." demişler.

"Ebû Türâb-ı Nahşebî." demiş, yani künyesini vermiş. Parası olmayabilir, adam evliyâdır, adam deryadır. Parası yok ama yedi gündür oturmuş orada, Allahu a'lem ibadet etmiş.

Ne insanlar gelmiş geçmiş şu dünyadan. Parası olmayabilir ama gönlünde cömertlik olur, o zaman hizmet eder. Hizmet eder, izzet bulur.

Eskilerden hatıralarla rahmetin tekrar tekrar böyle inmesini sağlayalım inşaallah.

Bizim Serezli Hacı Hasib Hocaefendimiz'den tarikate girmiş, el almış kimselerden bir ağabey anlatmıştı bana. Onu camiden evine kadar götürürmüş, yatsıyı kıldıktan sonra evine, Mahmutpaşa'ya gidermiş. Giderken oralarda hep gönlünden geçermiş;

"Evliyâullahın himmetinden bahsediyorlar. Evliyâullah himmet edermiş veyahut derviş şeyhinden himmet istermiş. Acaba bu himmet nasıl bir şeydir? Hocaefendi bunu bir anlatsa…" diye içinden geçirirmiş.

Yanında şeyhin yükünü taşıyor, hocasının evine gidiyor; evine gitmişler ve gönlünden geçiriyor. Hocaefendi abdest almaya girmiş. O da dışarıda, elinde havlu bekliyor. Merdivenden gelirken hiçbir şey demiyor, sadece aklından geçirdi, yani himmet denilen şeyi, nasıl olur diye düşündü. Hocaefendi aşağı inerken demiş ki;

"Derviş 'himmet, himmet' demiş. Şeyh Efendi de 'oğlum, hizmet hizmet' demiş."

Demek ki hizmet ile himmete ulaşılıyor, mertebeye vâsıl olunuyor.

İşte hizmet nedir?

Ten cömertliğidir. İnsanın parası olmayabilir ama din yoluna, Allah yoluna, iman yoluna hizmet eder. Sonra mü'minlere… Mü'minlerin mü'mine hizmeti de bir hizmettir.

İhtiyar bir adamcağız kovayla su çekecek, sen çekiverirsin, taşıyıverirsin. Yaşlı bir kadıncağız, dul bir insan, fakir, yetim bir çocuk… İnsanın bizzât kendisine hizmet de Allah indinde makbul olur.

Bize, ameliyat olduğumuz günlerde Yusuf İslâm ziyarete geldi. Allah razı olsun, yanında İngiltere'den beraber geldikleri ekibi hocaefendiyle beraber "Geçmiş olsun!" dediler, Allah razı olsun.

Sonra o hocaefendi bir şey anlattı; hadîs-i şerîflerden bilgisi var tabi, Arapça olarak anlattı. Rabbu'l-âlemîn bir hadîs-i kudsîde anlaşıldığına göre bir kuluna demiş ki;

"Kulum, ben hastalandım da hastayken sen beni ziyaret etmedin, hastalandım da sen beni hiç ziyaret etmedin."

O da sormuş veya soracakmış ki;

"Yâ Rabbi! Ben seni nasıl ziyaret edeyim ki? Sen Rabbü'l-âlemînsin, sen hasta da olmazsın, ben seni nasıl ziyaret edebilirim? Senin için sana nasıl hasta ziyareti yapabilirim?"

"Kullarımdan falanca kulum hastalandı. Onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulacaktın, o ziyaret makbul ziyaret olacaktı, sevap alacaktın, beni ziyaret etmiş gibi sevap alacaktın."

Uzun bir hadîs-i şerîftir bu...

Allah celle celalüh; "Ey kulum! Acıktım da beni doyurmadın." Diyecek.

"Yâ Rabbi! Sen Rabbü'l-âlemînsin, ben seni nasıl doyurabilirim? Sen acıkmazsın zaten."

"Falanca kulum acıktı, senden yemek istedi; verseydin o mânaya gelecekti." gibi.

Demek ki mahlûkâta hizmet de Allah'ın rızasını kazanma vasıtasıdır. Bir açı doyurursun, bir yoksula, bir ihtiyara, bir güçsüze yardım edersin, daralmış, sıkışmış bir insanın işini görürsün; o da iyi, o da bir cömertliktir, o da bir hizmettir. İşte buna ten cömertliği denir. Kesen boş, cebin yok ama bir hizmet oluyor, bu da ten cömertliği. Bir de can cömertliği var; o da Allah yoluna canını vermek.

Bismillahirrahmanirrahîm

Mine'l-mü'minîne ricâlün sadakû mâ âhedullâhe aleyh. "Mü'minler arasında öyle erler var ki 'Yâ Rabbi, senin yolunda canımı vereceğim.' diye söz verdiler."

Savaşa girdiler, şehit oldular. Bir kısmı şehit oldu, bir kısmı şehit olmayı bekliyor, sırada, yani zamanı bekliyor. Demek ki canını verecek kadar da sadık olanlar oluyor. Halis olanlar oluyor. Bir insanın en kıymetli varlığı canı olduğundan, en yüksek cömertlik de bu oluyor. Can cömertliği, Allah yolunda canını verecek cansiperâne. Cansiperâne, canını siper eden demek, cansiperânelikten de öte bu mânaya olabilir bu. Sehâü'l-enfüs, canlar cömertliği, yani canını verebilme cömertliği olabilir bir ihtimal.

Bir ihtimal de insanın ta canından, gönlünden kopup gelen, hiç pişmanlık duyulmayan cömertlik, yani insanlara verir ama eli titreyerek verir, vermek istemez. Verdikten sonra pişman olur. "Hay Allah niye verdim, o kadar çok vermeseydim, yarısını verseydim, dörtte birini verseydim." Veriyor ama sonradan da pişman oluyor. Bir de içinden geliyor veriyor, daha olsa daha da verecek. Canından, ana kaynaktan kopup geliyor, bu mânaya da olabilir.

Demek ki evliyâullahın evliyâ olması nedenmiş?

Cömertliktenmiş. El açıklığından, bağışlama kabiliyetinin yüksek olmasındanmış. Göğüslerinde müslüman kardeşlere karşı bir hastalık, kin, intikam duygusu, kötülük vesaire bulunmamasındanmış.

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı halisâne, samimi duygular besleyip "Şu Ümmet-i Muhammed'e nasıl hizmet edebilirim, nasıl faydalı olabilirim?" diye düşünmektenmiş. Demek ki evliyâullahın yolu buymuş. Hakikaten de namaz ve oruç çok kıymetli iki ibadettir ama bunlar daha kıymetlidir. Bunların daha kıymetli olduğunu yine âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden biliyoruz.

Bu büyük zâtın bu işareti hakikaten âyetlere ve hadislere uygundur. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir keresinde buyurmuş ki:

"Bekleyin, şuraya, biraz sonra cennetlik birisi gelecek."

"Kim gelecek acaba bu toplantıya?" diye herkes pür dikkat beklemeye başlamış; nihayet sahâbe-i kirâmdan sade, ismi çok namlı olmayan birisi, mübarek abdestini almış, sularını damlata damlata Peygamber Efendimiz'in meclisine gelmiş oturmuş.

Abdullah b. Ömer dikkat etmiş. Bu birkaç defa tekerrür etmiş, bir kaç defa söylemiş Peygamber Efendimiz; "Şimdi bu meclise bir cennetlik gelecek." diye, bu şahıs gelmiş. Bu şahsın yanına gitmiş, kendisini misafir etmesini istemiş, geceleyin evinde kalmış, uyku uyumamış. Geceleyin ne ibadet yapıyor, ne dualar yapıyor da, cennetlik olmayı kazanmış diye üç gece yanında yatmış; onda bilgisinin dışında yeni hiç bir ibadet ve dua görmemiş. Gece kalkıyor abdestini alıyor, teheccüdü kılıyor, onun da yaptığı şeyler, yani normal, sonra;

"Senin hakkında Efendimiz böyle söylemişti, bu mertebeye nasıl ulaştığını merak ettiğimden evine misafir geldim, kaldım ama üç günde de pek değişik bir şey bulamadım. Nedir senin bu mertebeye ermenin sebebi?" diye sormuş.

"Bilmiyorum." demiş o da boynu bükük.

"Peki öyleyse, Allah'a ısmarladık. Selamünaleyküm."

"Aleykümselam." Ayrılmışlar, uzaklaşırken arkasından seslenmiş.

"Yâ falanca! Dur, aklıma geldi, ben hiç kimsenin kötülüğünü istemem, herkese karşı duygularım sıcaktır, samimidir, herkesin iyiliğini isterim." demiş.

Allahu a'lem işte bu selâmetü's-sadr denilen şey. İçinde hiçbir hastalık, kin veya başka bir şey yok; güzel duygular var. İşte bu hadîs-i şerîf bu sözün doğru olduğunu gösteriyor.

Bu gibi sözlerden namaz kıymetli değil, oruç kıymetli değil mânası çıkmaz. Namaz gibi kıymetli, oruç gibi kıymetli bir ibadete rağmen bunlar daha kıymetlidir mânası çıkar. Çünkü namazın ve orucun kıymetini zaten biliyoruz. Bilinen kıymetli bir şeye kıyas yapılabilsin diye bundan da çok kıymetli olan budur. Şimdi hepimiz namazın kıymetini bildiğimiz için beş vakit namazı kaçırmamaya çalışıyoruz. Şu cemaatin içinde Allahu a'lem acele namaz kılan yoktur. Hep muntazam kılıyorlardır, Allahu a'lem. Bir vaktini kaçırsa ağlar kardeşlerimiz, namazın kıymetini bilir. Ramazanda mazereti olmadan, hastalığı olmadan oruç tutmayan yoktur. Namazın ve orucun, kıymetini biliyoruz.

Bize bu sözden şu ders çıkıyor ki cömert olacağız. Cömertlik içimizden, samimi, lekesiz, katıksız olacak. Allah yolunda, icabında belki canımızı verebilecek kadar cömert olacağız. Cömertlik; yerine göre mal cömertliği, yerine göre ten cömertliği, yerine göre can cömertliği, hepsi olacak. Cömertlikten kazanılıyor.

Peygamber Efendimiz buyurdu ki; "Cömert cennete yakındır, cehenneme uzaktır, Allah'a yakındır. Cimri de cennetten uzaktır, cehenneme yakındır, Allah tarafından sevilmez."

Cimrilik kötü, cömertlik iyi. Elimiz açık olacak, Allah yoluna masraf yapmaya hazırlıklı olacağız.

Bir kardeşiniz olarak benim bir müşahedem var. Yurt dışında; Amerika'da, Avustralya'da insanların kendi dinlerine çok büyük mâlî fedakârlıklar yaptıklarını gözlerimle gördüm. Yazılarımda da yazdım. Beş katlı hastaneler, büyük binalar, koca kiliseler, koca okullar, geniş araziler; çok büyük bağışlarda bulunuyorlar. Bir Amerikalı vatandaşın dinine harcadığı para ile, masraf ile bizimkilerinki kıyaslansa, belki onlar bizi geçer diye korkuyorum. Çünkü dinî binalar çok büyük, dinî teşkilatlar çok zengin ve tüm cemiyetin her türlü faaliyetini kavramışlar.

Eğitimi, sosyal çalışmaları, sıhhî çalışmaları onlar yapıyorlar. Her şeyin altından kilise çıkıyor, her türlü çalışmanın altından kilise çıkıyor. Onların bu fedakârlığı Allah yolunun yolcusu olan müslümanlara bir örnek olmalı. Müslümanlar da Allah yolunda dinin yayılması için gayret sarf etmeli.

Bakın şimdi yılbaşı yaklaşıyor, caddelerde, pazarlarda neler olacak, neler olmaya başladı, şimdiden görürsünüz; ve o gece neler olacak… Güya burası müslüman diyarı ama o gece neler olacak, şimdiden korkuyorum.

O bakımdan bu dinin böylece gerilememesi, müslümanların gevşememesi, İslâm'ı unutmamaları için, yeni nesillerin müslüman olması, İslâm'ın yayılması, aziz olması, hâkim olması, kuvvetli olması için hepimiz mal cömertliği, can cömertliği, ten cömertliği yapacağız; hepsinde gayretli olacağız ve çalışacağız.

Kâle ve semi'tü el-Fudayl yekûl: Lem yetezeyyene'n-nâsu bi-şey'in, efdale mine's-sıdkı ve talebi'l- halâl.

el-Fudayl hazretleri, "İnsanlar, doğruluktan ve helal aramaktan daha faziletli bir şeyde tezeyyün etmemiştir, ziynetlenmemiştir." diyor.

Lem yetezeyyene'n-nâsu; "İnsanlar ziynetlenmedi, tezeyyün etmedi."

Tezeyyün-ziynet, takıp takıştırmak. Parmağında yüzükler, kulağında küpeler, boynunda gerdanlıklar, omzuna kadar bilezikler; takmış takıştırmış deriz, süsleniyor yani. Süslenmek insanlar için, kadınlar için, erkekler için yerine göre berber vs. bir şey. Tabi insanların asıl süsü, güzel birtakım hareketleri ve huylarıdır. "İnsanlar, doğruluktan ve helali talep etmekten daha güzel bir şeyle süslenmediler." diyor.

Demek ki mânevî süsleri anlatıyor.

Birisi neymiş?

Sıdk. Yani doğru olmak.

Nerede doğru olmak?

Sözü doğru, fiili doğru, içi doğru, kalbi doğru olmak. Birisi dürüstlük, doğruluk. Yani yalancı, yanlışçı olmamak, her yönden doğru ve dürüst olmak, bu bir…

İkincisi; Talebü'l-helâl. Helal talep etmek... Kazancının helalden olmasına gayret etmek, haram lokma yememeye dikkat etmek, Allah'ın razı olacağı bir elinin emeği, alnının teri kazanç ile beslenmek. Bundan da büyük ziynet olmaz. Doğruluktan daha büyük bir ziynet olmaz, helal lokma kazanma gayretinden daha güzel bir gayret olmaz.

Biz demek ki bu insanlardan çok farklı durumlara düşmüşüz. Süsü giyimde, tıraşta, dış süslemede arıyoruz; ama bunlar iç süslemede arıyorlar ve ana noktalara bastırıyorlar.

Birisi dürüst olmak, doğru olmak, birisi helal lokma yemek… Hakikaten tasavvufun yani mâneviyat yolunun, evliyâlık yolunun iki önemli umdesidir, bu. Biri doğruluk, öteki helal lokma yemek...

Haram lokma yerse bir insan, ne olur?

Hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki bir haram lokma ağzına girdiği zaman kırk sabah namazı kabul olmaz. Otuz gün bir ay ediyor, bir buçuk aya yakın bir zaman boşa uğraşacak; zaten o namazları kılmasa daha beter duruma düşer ama kılacak, kabul olmayacak. Haram bir lokma yediği zaman ileriye dönük kırk gününü mahvediyor. Onun için kendisinin olmayan bir elmayı suda bulup ısırmamak bile lazım. Ona bile dikkat etmiş büyüklerimiz, lokmanın helal olmasına gayret etmişler, yutmuşlarsa çıkarmışlar.

Mâlum, Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'e bir tabak içinde yiyecek bir şey getirdiler. Yedi, sonra sordu. Helal bir kaynaktan gelmeme ihtimali üzerine, korktuğu için gıcıklattırdı, parmağını boğazına sokup kustu, çıkardı. Haram lokma midesinde durmasın, vücuduna işlemesin diye. Müslüman bu titizlikte olacak, kendisinin olmayan mala mülke el uzatmayacak.

Burası bir vakıftır, biz burayı vakıflardan kiraladık. Yan tarafı vakfın bir parçasıdır. Belki Eyüp'ün birçok yeri, belki İstanbul'un pek çok yeri vakfın parçasıdır ama yağmalanmıştır. Vakfın bir parçasını alan insan cehennemden ateş parçası alır.

Nasıl alabilir?

Kendisinin değil, sahibi bu malı Allah'ın yoluna vakfetmiş, sen sahipli bir kimsenin bahçesine girebiliyor musun? Apartmanında oturabiliyor musun? Dükkânından girip bir şey alabiliyor musun?

Alamıyorsun. Sahibi var diye.

Bunu sahipsiz mi sanıyorsun?

Bunun sahibi de ümmet, Allah. Sahibi bunu ümmete vakfetmiş, "Bu işte kullanılacak." demiş, şimdi bunlar satılmış ve oturuyorlar, yiyorlar, vakıf malını yiyorlar. Ondan sonra müslümanım diye ortada geziniyorlar.

Antalya'da; Vakıflar Genel Müdürü kardeşimiz anlatmıştı. Binlerce dönüm araziyi parsellemişler, gecekondu yapmışlar. Vakıf arazisi, filanca paşa vakfetmiş. Bizim İlâhiyat Fakültesi'nden mezun, milletvekili olmuş birisi de oradan parsel ayırtmış. Güya İlâhiyat mezunu, haramdan helalden haberi yok, vakıf malının haram olduğunu bilmiyor, o arazi yağmasında fırsattan istifade o da bir parsel kopartıyor. Böyle bir insan iyi bir müslüman da olamaz, dünyası da âhireti de mahvolur, evliyâ hiç olamaz, Allah'ın sevgili kulu olması imkânsızdır.

Onun için lokmanın helal olması lazım. En güzel mânevî ziynet, öyle takmak takıştırmak, tıraş, elbise falan değildir; doğruluktur, helal lokma arama, helal lokma yemektir.

Kazançta insan ne yaparsa helal olur, ne yaparsa haram olur?

Müşteriyi aldatırsa haram olur, doğru olursa helal olur. Müşteriyi aldatmasa, normal usuller içinde ticaret yapsa, fakat cuma saatinde dükkânını açık tutsa gene haram olur; çünkü Kur'ân-ı Kerîm o zaman ve zerü'l-bey' "Alışverişi bırakın, namaza gidin." buyurmuş. Hz. Ömer radıyâllahu anh, çarşıya pazara elinde kamçıyla girerdi; haramları helalleri öğrenmeyenleri emîrü'l-mü'minîn imtihan ederdi; haramı helali, faizi, faizli işler nedir bilmeyeni, doğru cevap veremeyeni döverdi. Öğrensinler diye, yani baba gibi, bir dahaki hafta yine Hz. Ömer gelir de iflahımızı keser, dumanımızı çıkartır, ensemizde boza pişirir diye, korksunlar diye. O bakımdan helal lokmaya biz de gayret edelim.

Kâle ve semi'tü el-Fudayl yekûl: Aslu'z-zühdi er-rıdâ anillâhi teâlâ. "Zühd'ün aslı, temeli, hakikati, kökü, Allah'tan razı olmak duygusudur." diyor bu zât-ı muhterem.

Zühd'ün aslı Allah'tan razı olmaktır.

Bu ne demek? Zühd ne demek bir kere?

Zühd, müstağnî olmak, aldırmamak, önem vermemek, istememek demek. İzhed fi'd-dünyâ;dünyada, dünyaya karşı zahid ol, yani dünyayı isteme, rağbet etme mânasına geliyor; bu önemli bir vasıf çünkü;

Hubbu'd-dünyâ re'sü külli hatîetin.

Dünya sevgisi, dünyalık sevgisi, dünyalık hırsı insanları her hataya sürüklüyor; onun için gönlünde onlara rağbet olmayacak, diyor. Dünya mı, para mı, pul mu, mevki mi, makam mı, hepsini bir tarafa itecek; "Benim arzum bunlar değil, ben Allah'ın rızasını istiyorum." diyebilecek. Dünyalığın hepsine karşı müstağnî, tok gözlü olacak, aldırmaz, istemez, rağbet etmez hal olacak. Zühd bu.

Peki, insan bu hâle nasıl gelir? Nedir bunun aslı esası, kökü? Bu istenilen bir şey ama biz öyle miyiz?

Hepimiz para, pul, çalışma, mevki, makam peşindeyiz; dünya sevgisi içimizde.

Bunun aslı nedir?

Bunun aslı esası, kökü Allah'tan razı olmaktır. Yani Allah'ın her hükmüne razı olan, kaderine, kazasına, hükmüne razı olan zahid olur, pervasız olur, yürüyüşünde efe olur, öyle ona buna eyvallah etmez ve hakikî zahid olma vasfına böyle bir insan erişebilir.

Kâle ve semi'tühû yekûl:

Aynı râvî, yine aynı zâtın şöyle dediğini işittim diyor, men arafe'n-nâse isterâha, "İnsanları bilen müsterih olur."

Neleri istiyor? Allahu a'lem! İnsanları hayat tecrübelerimizle tanıyoruz:

Geç fark ettim taşın sert olduğunu,

Su insanı boğar, ateş yakarmış,

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Demek ki bir zaman, başında kavak yelleri esiyor. Dünyayı toz pembe görüyor, herkese itimat ediyor, herkesi seviyor; ama yaş ilerledikçe Allah Allah, Fesubhanallah… Acayip işlerle karşılaşıyor, ortağı kendisine oyun etmiş, arkadaşı olmadık bir şey yapmış, feleğin oradan bir darbesi gelmiş, buradan bir çelmesi gelmiş oluyor. Feleğin çemberinden geçmiş yaşlı bir insanın hali başka, yeni açılmış bir çiçek gibi yeni hayata atılmış insanın hali başka oluyor.

İnsan, zamanla insanoğlunu tanıyor.

Men arafe'n-nâse isterâha.

İnsanoğlunu zamanla tanıyoruz.

Nasıldır insanoğlu?

İnsanoğlunun içinde bir nefis vardır. Herkesin içinde bir nefs-i emmâresi vardır, herkesin bu nefs-i emmâre'ye kapılması vardır, hırsı vardır, tamahkârlığı vardır, çeşit çeşit kusurları, suçları, zaafları vardır. İşte bu zaafları bildi mi, insan rahat eder.

Hep Şeyh Sa'dî-i Şirâzî'nin Gülistan'ından Farsça cümleler hatırıma geliyor. Diyor ki;

"Şu kulların elinde senin dergâhına layık ne çıkar? Nasıl kullar bu insanlar? Zalûmen cehûla, zalûm ve cehûl, insanoğlu çok zalim ve çok cahil; yapısı itibariyle böyle; terbiye edilmemişse, ham haliyle imanı yoksa, imandan sonra bir terbiye, tasavvufî terbiye dediğimiz ruh terbiyesini kazanmamışsa…"

Geçen gün bir profesörle konuşuyorduk, onu size nakledeyim. Ben de hayret ettiğim için galiba siz de hayret edeceksiniz. Diyor ki; terbiye üç tanedir. Bir, beden terbiyesi, cisim terbiyesi; iki, ruhun terbiyesi; üç, sosyal terbiye, içtimaî terbiye.

Yeni bir terbiye, tıp profesörü söylüyor bunu. Bir misal veriyor; birisi altı aylık bebeği doktorun önüne götürmüş, demiş ki;

"Doktor bey, bak geç kaldı demeyesin diye bu çocuğu daha kundaktayken, bebekken getirdim, al, sana teslim bu bebek, tavsiyelerine uyacağız, bunu nasıl yetiştirmemiz gerekiyorsa, bunun terbiyesi sana ait."

Diyor ki bu profesör, bir çocuk annesinden doğup "ınga" dediği zaman terbiye fırsatının üçte ikisi bitmiştir. Tıp profesörü söylüyor bunu, bizim eski kitaplardan nakleden bir kimse değil, Amerika'da, İngiltere'de tahsil yapmış bir profesörle konuştuk o söylüyor, "ınga" dedi mi bebek, doğdu mu annesinden terbiye fırsatının üçte ikisi gitmiştir, kalmıştır üçte bir fırsat, diyor. Altı ay daha geçti mi ondan altı aylık devre daha geçmiş oluyor, çocuk bir sürü alışkanlık edindi, bir sürü huysuzluk edindi. Çevresinden, babasından, kardeşlerinden huylar edindi, hadi bakalım ayıkla pirincin taşını.

Bakın biz terbiyede ne kadar geriyiz, anlayın. Terbiyede ne kadar geri olduğumuzu anlayalım. Zaten doğunca iş işten geçmiş oluyor. Doğmadan evvel yapılacak çok şeyler varmış, o üçte ikisi geçiyor, doğduktan sonra üçte biri kalıyor. Biz üçte birinde de ne kadar geriyiz; şu sokaklardaki salma gezen zavallı çocuklardan düşünün. Bizim sosyal halimiz, içtimaî istikbalimiz ne olacak, oradan anlayın.

Bunu, bir fanatik, bir hayalperest kimse söylemiyor, mesleği bu olan bir aile doktoru söylüyor. Mesleği, kürsüsü bu olan bir profesör söylüyor. O bakımdan terbiye görmemişse insanoğlunun zaafları var, terbiyesizlikleri var. Bizim kitaplarımız da öyle söyler, doğmadan, annesinin karnındayken başlar çocuğun terbiyesi diye. O orada, annesinin karnındayken birtakım alışkanlıkları sezermiş. Küçüklüğünden ona nakşolunurmuş. Bebekçiğin kompüterine nakşolunurmuş. Dışarıda vaziyet böyle, kanunlar böyle, daha oradayken birtakım tecrübeler ediniyor. O bakımdan terbiye önemli.

O terbiyeyi görmemiş insanlar; ulâike ke'l-en'âmi belhum edall, "Hayvanlar gibidir, hayvanlardan da aşağıdır." Çünkü hayvanın kendisinin yaratılışına uygun bir meziyeti, bir seviyesi vardır, ama terbiye olmamış insan ondan aşağıdır. Ahsen-i takvîm üzere yaratılmıştır insanoğlu, ama esfel-i sâfilîn'e düşer. Terbiye görmezse çok berbat durumlara düşer.

"İnsanı bilen müsterih olur." diyor. Siz de insanoğlunun ana yapısı itibariyle ne kadar düşük olduğunu bilirseniz, o zaman çok şeylere hayret etmezsiniz. Tamam, insanoğlunun normal yapısının gereğini yapıyor bu zavallı. Hayvan gibi yaşıyor, hayvan gibi davranıyor, sözü kaba, işi yanlış, davranışları kötü falan diye rahat edersiniz, üzülmezsiniz de. Tabii karşılarsınız. "Çünkü tabiatinin icabı budur." dersiniz. Bu tabii karşılamak da önemli, tabii karşılayınca hoşgörü sahibi olursunuz, yumuşak davranırsınız, onun da çeşitli faydaları var.

Kâle ve semi'tuhû yekûl: İnnî lâ a'tekıdu ihâe'r-raculi fi'r-rıdâ ve lâkinnî a'tekıdu ihâehû fi'l-gadabi, izâ ağdabtuhû.

Bu zât-ı muhterem, rahmetullahi aleyh, "Ben bir kimsenin hoşnutluk havası içindeyken arkadaşlığına inanmam, rızâ halindeyken, hoşnutluk havasındayken, her şey güzel gülistanken arkadaşlığına inanmam; gazap halindeyken arkadaşlığını esas kabul ederim." diyor.

Ben onu kızdırdığım zaman nasıl?

İzâ ağdabtuhû. Onu kızdırdığım zaman davranışı nasıldır?

Tabi ben ona hediye alıyorum, ona iyilik yapıyorum, hava güzel, komşuluk güzel, davranışlar güzel, tamam bu zamanda bu kimse benimle güzel arkadaşlık ediyor; ama bu önemli değil demek istiyor.

Ben ona bir ters muamele yaptığım zaman, onu kızdırdığım zaman bakalım nasıl davranacak? Ağzını açıp gözünü yumacak mı? Terlik mi savuracak? Tabak mı kıracak kafamda? Bütün ahbaplıklar boşa mı gidecek? "Zaten ben senin ne mal olduğunu biliyordum." diye şeceremizi mi sayacak? "Eskiden beri ben zaten sana hiç itimat etmedim." mi diyecek? Ne yapacak bakalım kızdırdığım zaman? "İnsanın hakikî arkadaşlığı o zaman, kızgınlıkta belli olur." demek istiyor.

Ben bir insanın rızâ halindeyken kardeşliğine inanmam, kızgınlık halinde, ben onu kızdırdığım zaman kardeşliğini esas kabul ederim, o zaman inanırım.

Ben onu kızdırmama rağmen kızmıyor mu? Sabrediyor mu? Susup geçiyor mu? Benim kötü davranışıma rağmen gene bir şey demiyor mu?

Hah demek ki sağlam arkadaşmış, benim sinirlendiğimi anladı, hoş gördü. İki gün sonra gelecek, "Sen o gün çok sinirliydin, ben sana cevap vermedim ama haksızdın şöyle olacaktı, böyle olacaktı…" diyecek. "Asıl arkadaşlık bu durumda belli olur." diyor.

Uzun bir senet, silsile saydıktan sonda diyor ki;

Kâle el-Fudaylu: Tebâ'ud mine'l-kurrâi, fe-innehum in ehabbûke, medahûke bimâ leyse fîke ve in ebğadûke, şehidû aleyke ve kubile minhüm.

Enteresan bir hayat tecrübesi olmuş, Fudayl hazretleri bize garip bir tavsiyede bulunuyor.

Diyor ki: "Kurrâdan uzak dur. Kârî'lerden, kurrâdan uzak dur. Ehl-i Kur'an'dan. Kur'an'ı vücuhu ile okumayı bilen kimseye kurrâ, hafız diyoruz. Hafızlar çalışmış, aşera-takrîb vs. okumuş, Kur'an ilminde ileri; buna kurrâ diyoruz. Bu kurrâ sözü de alim mânasına gelir. Daha başka kullanış özellikleri de vardır. "Onlarla pek arkadaşlık etme, onlardan uzak dur." diyor, sebebini de şöyle izah ediyor:

Fe-innehum in ehabbûke medahûke bimâ leyse fîke. "Çünkü onlar seni severlerse, sende olmayan şeylerle seni hoş görürler, methederler, sana iyisin, hoşsun derler." Amma ve in ebğadûke, "sana kızarlarsa" şehidû aleyke ve kubile minhüm, "aleyhine şehadet ederler, şehadetleri makbul da olur, mahvolursun."

Çünkü Ehl-i Kur'an'dır, Allah indinde mertebeleri vardır, aleyhine şehadet ederler, şehadetleri de kabul olur, yanarsın.

Farsça, kurb-ı sultan âteş-i sûzan buverd demişler; sultanın yakınında olmak, sarayında olmak yakıcı bir ateş gibidir. Çünkü aran iyi olduğu zaman iyi, güzel de bahşiş verir; bakarsın bir akşam eline, bir avuç kırmızı kese, şıkır şıkır altın bir kese, sevinirsin. Verdi mi böyle bol verir.

İyi ama bir de kızarsa ne olur?

Elini çırpar, "Cellat gelsin." der, "Leğen getirin, satırı getirin kesin şu herifin kafasını…" der; yani kurb-i sultan âteş-i sûzan buverd. Kâr da çok zarar da; bir de başka bir şiir var Farsça:

Be-derya der menâfi bî-şümârest

Eger hâhî selâmet der-kenârest

Selâmet der kenârest'i biliyorsunuz.

Deryada faydalar çoktur; balık tutarsın, inci avlarsın, mercan çıkarırsın vesaire. Deryada menfaat çoktur; ama selamet istiyorsan, selamet kenardadır. Burada menfaat var; ama selamet istiyorsan kenarda. Selâmet der-kenârest, sahildedir; dalga yok, fırtına yok, boğulma tehlikesi yok, selamet burada. Menfaat orada, selamet burada gibi.

Bu sözlerle açıklanacak. Ehl-i Kur'an'ın yanına pek yanaşma; çünkü methederlerse iyi güzel, methederler seni ama bir de sana kızarlarsa, aleyhinde şehadet ederlerse, Ehl-i Kur'an olduklarından kabul olur, diyor.

Ben bu sözü kısa aklımla böyle anladım, belki başka bir derin mânası vardır. Herhalde söylediğim gibi; yani sultanların yakınında olmak zordur falan demek istiyor, Allahu a'lem.

Diğer bir sözü, yine silsileyi veriyor, ben o silsileyi okumuyorum. O silsileye ait izahlar aşağıda sayfanın dibinde. Geniş, kıymetli izahları var, onları atlıyorum. İbrahim isimli zât-ı muhterem dedi ki;

Kâle İbrâhîmu, seeltü el-Fudayle'bne İyâd ani't-tevâzu', "İyâd'ın oğlu Fudayl denilen, bu terceme-i hâli geçen kişiye; 'Tevazu nedir?' diye sordum."

Mütevazı olma, tevazu Allah'ın sevdiği bir şey; mütevazı olursa Allah yükseltiyor, mütekebbir olursa batırıyor. Tevazu ehli olmak lazım, müslümanın mütevazı olması lazım.

"Nasıldır mütevazı olmak? Nasıl tezahür eder? Mütevazı insan nasıl davranır? Nasıl davranmalıyız?" gibi sormuşlar.

Fe-kâle Fudayl. El-Fudayl rahmetullahi aleyh buyurmuş ki; En tahda'a li'l-hakkı ve tenkâde lehû ve takbele'l-hakka min külli men tesme'uhû minhu.

Bunların hepsi atasözü… Hepsinin Arapça'sını yazıp duvara levha olarak asabiliriz, çok kıymetli sözler. Bir daha okuyayım:

En tahda'a li'l-hakkı ve tenkâde lehû ve takbele'l-hakka min külli men tesme'uhû minhu.

"Tevazu nedir?" diye sordular. Buyurdu ki;

"Hakk'a boyun eğmendir. Hakk'a, hakikate teslim olmandır, boyun vermendir, hakkı kabul etmendir, itiraz etmemendir. " Ve tenkâde lehu. "Ve ona teslim olmandır, boyun vermen, bağlanmandır. Hakkı kabul edip ona bağlanmandır." Min külli men tesmeuhû minhu. "Kimden işitirsen işit, işittiğin her kimseden hakkı kabul etmendir ve o hakka uymandır; tevazu budur." diyor.

Sözlerinin güzelliğini hadis kültürümüzden anlayabiliyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyuruyordu ki;

"Kibir nedir?" diye sordular.

"Kibir, hakkı kabul etmemektir." diye buyurdu.

Güzel giyinmek, güzel yemek yemek isterler, bu da kibir midir?

Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete girmeyecek, halbuki insanda böyle bir güzellik duygusu var. Hayır, bu zararlı değildir. Allah güzeldir, güzeli sever; innallâhe cemîlün yuhibbu'l-cemâl. "Kibir; hakkı kabul etmemektir, insanlara tepeden bakmaktır, sözlerine itiraz etmektir." diye bildiriyor.

Mübarek Fudayl hazretleri, tevazuyu tam hadise uygun bir tarzda izah etmiş. "Hakkı kimden işitirsen işit, hakka boyun eğmen ve hakka tabi olmandır." diye tarif ediyor.

Kimden işitirsen işit sözünü biraz açıklayayım. Bir kimse hakkı mevki makam sahibi, yaş sahibi, rütbe sahibi bir insandan işitse elbette dinler. Albay çavuşu çağırdı;

"Evladım şu yaptığın doğru değil, bu yaptığın böyledir, tamam mı, bundan sonra böyle yap."

"Başüstüne komutanım." diyecek, ne diyecek yani? Topuklarını "tak" diye bir vuracak, selam duracak, "Emredersiniz komutanım, başüstüne!" diyecek. Çünkü o yüksek, bu çavuş.

Babası evlada bir şey dedi, "peki" diyecek. Öğretmen talebeye bir şey dedi, bu normal.

Peki, küçük büyüğe söylerse?

Hz. Ömer radıyallâhu anh yoldan yürümeye başlamış, bu tarafa doğru gelmiş. Hem boylu poslu, babayiğit, hem halife, hem kamçılı, hem sinirli, Hz. Ömer! Çocuklar oynuyorlarmış, çil yavrusu gibi dağılmışlar, her birisi bir tarafa kaçmışlar, bir tanesi hiç kaçmamış.

Hz. Ömer uzaktan çocukların davranışlarını görmüş, çocuğun yanına kadar gelmiş;

"Evladım bütün çocuklar kaçtı, sen niye kaçmadın?" demiş.

"Bir kabahat işlemedim ki kaçayım, yol senin geçemeyeceğin kadar dar değil ki kenara çekileyim."

"Doğru, haklısın." demiş Hz. Ömer de.

Bazen bir çocuk bir doğru söz söyler. Evliyâullahın hayatında oluyor. Kadının birisi çıkıyor, büyük bir şeyhe bir soru soruyor, şu nasıl olacak? O da bir cevap veriyor;

"Bu bir şey değil ki!" diyor.

"Peki bu işin doğrusu nedir?"

O bir cevap veriyor.

Ooo şahane!

Birisine sormuşlar. Bir şey sormuşlar ama onu hatırlamaya çalışıyorum.

"Elimize geleni kabul ederiz, alırız, yeriz; gelmezse sabrederiz." demiş.

"Bu Horasan'daki köpeklerin bile yaptığı bir şey; önüne bir şey atılırsa yer, verilmezse bekler, ne yapacak?"

"Peki, işin aslı nedir?"

Bizim ve sizin için en büyük müşkil, hak sözü bir küçük kimse söylerse?

Çocuk babasına dikildi, "Ama baba şu şöyle." dedi. Hakkı söylemişse çocuk, baba; "Haklısın evladım, tamam, doğru." diyecek, bırakacak. Baba çocuğa evet diyebilecek, öğretmen talebeye evet diyebilecek, hatta düşmanın sana hakkı söylediği zaman, senin hasmın ama "Evet haklısın." diyebileceksin.

Ve lev alâ enfüsiküm evi'l-vâlideyni ve'l-akrabîn. "Kendi aleyhine bile olsa, ananın babanın aleyhine bile olsa, akrabalarının aleyhine bile olsa hakkı kabul edeceksin."

Bizim bağlı olmamız istenen mefhum ne?

Hak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;

Zül ma'a'l-hakkı haysu zâle. "Hak nereye giderse ona tabi ol, onunla beraber git, hakkın gittiği yere git, haktan hiç ayrılma." buyuruyor.

Onun için bu tarif çok güzeldir. Kimden işitirsen işit; hakka boyun eğmendir, ona teslim olmandır, onu yapmandır. Zor olan yeri burası, hakkı kabul edecek.

Bir profesör bir talebeye bir şey anlatmış, eze eze gerçekleri ispat etmiş, ötekinin itiraza mecali kalmamış, "Tamam, kabul" diyor. Bu hakkın kabulü kolay; ama küçükten, zayıftan, ummadığın bir insandan, hatta hasımdan gelirse, o zaman ne yapacaksın?

O zaman da kabul edebileceksin, tevazu bu. O zaman kabul etmiyorsa ki bugün birçok kimse bunu kabul etmiyor.

Söylüyoruz, bu başörtüsünü açtırmaya çalışmanız zulümdür. Bizim fakültede oldu. Bazı profesörler geldiler, kürsüye oturdular;

"Biz bir aile sayılırız, hadi bakalım kızlar başınızı açın."

Talebenin birisi kalkmış oradan demiş ki;

"Efendim, aile sayılsak bile aile değiliz. Böyle bir benzetmeyle Allah'ın şeriati değişmez, Allah başörtüyü emretmiştir."

Bir başka hoca gelmiş derse, bir başka olmadık safsata, yalan yanlış bir şey söylemiş. Talebelerin içinde müftüler var, vaizler var, yani talebe diye hor görme. Kalkmış öyle güzel cevaplar vermiş ki; ama kabul etmedi. Talebeden de gelse kabul edecek, zayıftan da gelse kabul edecek muhterem kardeşlerim.

Bişr b. Hâris'ten Fudayl'ın şöyle dediğini o duymuş;

Eştehî maradan bi-lâ uvvadin. Fudayl b. İyaz demiş ki; "Ziyaretçisi olmayan bir hastalığı canım çekiyor, öyle hasta olmak istiyorum."

Eştehî. "İştiha duyuyorum, canım istiyor," maradan "öyle bir hastalığı çekiyor ki, istiyorum ki;" lâ uvvade lehû "ziyaretçisi yok."

Bu ne demek?

Derin sözler bunlar, sıradan sözler değil. Allahu a'lem Fuzûlî'nin;

Aşk derdiyle hoşem,

El çek ilâcımdan tabîb dediği gibi, başka bir dert istiyor. Öyle bir hastalık istiyor ki hasta olduğunu kimse bilmeyecek, kalbinde muhabbetullah ateşi yanıyor, gece gündüz uykusu yok, benzi sararıyor, yanıyor yakılıyor; tabi hasta değil aslında. Hasta değil ama aşk hastalığı yani aşk-ı ilâhî hastalığı. Onun için ziyaretçisi yok. Öyle bir hastalık istiyorum demek istiyor herhalde, Allahu a'lem. Eştehî maradan lâ uvvade lehû. "Ziyaretçisiz bir hastalık istiyorum." diyor.

Yoksa gerçekten hasta olup da kimse kendisini ziyaret etmesin mi istiyor?

Sanmıyorum. Çünkü böyle bir şey olamaz, gerçek mânasına, reel mânasına, hakiki mânasına alacak olsak, o zaman ben hasta olayım kimse beni ziyaret etmesin diye bir şey istemez. Çünkü ziyaret sevap… Ziyarette fazilet var. Hastanın ziyaret edilmesi, mü'minin bir mü'mine karşı vazifesi… Böyle büyük zâtlar, böyle büyük alimler bu vazifenin iptalini istemez.

Bu Fuzûlî gibi konuşuyor. "Öyle bir dert ki ziyaretçisi yok." Çünkü hasta değil, kimse hasta olduğunu bilmiyor ama içinde bir dert var. Aslında bu maraz değil, hastalık değil. Bir yüksek vasıf. İnsanın yaratanını sevmesi, ona hastalık derecesinde bağlanması yüksek bir duygu, tasavvufta ileri bir merhale, istediği o Allahu a'lem. Onun için bu cümleyi sarf etmiştir, yoksa o, ben hasta olayım da kimse beni ziyaret etmesin değil. Cümlenin orijinalitesi kalmıyor. Ben de salçalı yemek istiyorum gibi basit bir şey oluyor o zaman. Bu herhalde mânevî aşk istiyor.

Mevla'm aşkını ver bana,

Hayranın olayım senin.

Bülbül gibi cemaline,

Nâlânın olayım senin.

dediği gibi o hastalığı istiyor Allahu a'lem.

Semi'tü el-Fudayle'bne Iyâz yekûl; İnne fîküm hasleteyni, hümâ mine'l-cehli: e'd-dahiku min gayri acebin ve't-tesabbuhı min gayri seherin.

Fudayl hazretleri muhatapları olan insanlara demiş ki; inne fîküm hasleteyni. "Sizde iki tane huy var, iki âdetiniz var." Hümâ mine'l-cehli. "Bu iki âdet cahillikten kaynaklanıyor. İki âdet edinmişsiniz ki cahillikten."

Muhataplarının o iki âdeti neymiş?

ed-Dahiku min gayri acebin. "Bir, şaşılacak bir şey olmadan gülmeniz; şaşılacak, hayret edilecek, hayran kalınacak bir şey olmadan gülmek."

Kih kih kih, olur olmaz gülmek, bu makbul bir şey değil, cahillikten kaynaklanıyor.

İkincisi, ve't-tesabbuhu min gayri seher. "Geceyi uykusuz geçirmeden sabah uykusu uyumak."

Bir insan geceleyin teheccüde kalkmış, teheccüd namazı kılmış, tesbih çekmiş, Kur'ân-ı Kerîm okumuş, gecesini ihya etmiş, sabah namazını kılmış, işraka kadar beklemiş, işrak namazını kılmış. Ondan sonra tasabbuh ve kaylûle uykusu uyumak hakkı. Gecenin bilmem hangi saatinde kalktı, şu vakte kadar çalıştı, yorgunluk çöktü, uykusu da zaten eksik kalmıştı, tamam; onun uyumaya hakkı var.

Gece uykusu tamam; bir de sabah namazından sonra yine uyuyor. Bu da cahillikten diyor. Min gayri seher, seher buradaki iki gözlü "he" ile. Seher vakti dediğimiz seher değil de bittü sâhiren, geceyi uykusuz geçirmek yani sehere'l-leyl; geceyi uykusuz geçirdim mânasına. Sin, iki gözlü he ve râ ile. Halbuki bizim seher vakti dediğimiz ha ile yani hının benzeri olan ha ile yazılır. Bi-lâ seher, yani uyku uyumama durumu olmadan geziyor.

Hani bir fıkra var. Adam hiçbir çalışmaya katılmamış. Aşın yapılmasına, sofraya koyulmasına kadar hiçbir hizmette emeği yok. Her seferinde çağrıldıkça bir mazeret uydurmuş, hiçbir hizmete gelmemiş, hepsinden kaytarmış. Tam sofra kurulduğu zaman, gel buyur diyor yarım ağızla, gelmesini de istemiyor ama gel buyur diyor, sofraya buyur ediyor.

"Şimdiye kadar hep çağırdın, bir mazeret söyledim, ayıp oldu sana karşı, hiçbir şeye gelmedim, artık ayıp olmasın bari buraya geleyim." diyor, oturuyor sofraya yiyor. Ona benziyor.

"Gece uykusuz geçirmedin ki mübarek, zaten horul horul uyudun, sabahtan sonra ne uyuyorsun. Hakkın değil ki, ötekinin hakkı. Cahillikten kaynaklanıyor." diyor.

Bundan anlıyoruz ki bu mübarekler pek öyle olur olmaz her şeye gülen insanlar, gecelerini de uykuyla geçiren insanlar değil. Geceleri demek ki seher vakitlerinde namazlarla, ibadetlerle, Kuran'larla, zikirlerle, gecelerini ihyâ eden insanlar.

Bir de olur olmaz her şeye gülmeyen insanlar. Zaten el-Fudayl b. İyâz vefat ettiği zaman o devrin insanları demişler ki:

"Hüzün öldü."

Mahzun duruşlu bir insanmış, olur olmaz her şeye gülmezmiş, âkıbetini düşünerek, âhireti düşünerek boynu bükük, kaşları çatık, hüzünlü bir insanmış. Onun için gülmeyi de uygun görmüyor. Hadîs-i şerîfte de var. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

"Benim bildiğim şeyleri siz de bilseydiniz muhakkak ki çok az gülerdiniz, çok fazla ağlardınız ve ailelerinizle telezzüz etmezdiniz, feryat ederek sahralara çıkardınız." diyor. Yani benim bildiğim mânevî gerçekleri bilseydiniz.

Onun için olur olmaz gülmeyeceğiz, lüzumsuz yere gülmeyeceğiz, mütefekkir bir insan olacağız; böyle, insana deli derler yani. Gülünmeyecek yerde güldü mü insanın kalitesi düşer. Gülmeyi gerektiren bir şey varsa ancak gülünecek, bir de geceleri ihyâ edilecek, o zaman yorgun düşüyorsa kaylûle uykusu uyunabilir. Geceleri hem uyuyup, ibadet vakitlerinde vazifelerini yapmayıp ondan sonra da uykuya gelince o uykuyu da yapmak daha uzun boylu uyumak oluyor, ömrünün uykuyla geçmesi demek oluyor. Gecemizi değerlendirelim diye bir ders çıkıyor.

Kâle ve semi'tuhû yekûl: Men azhara li-ehîhi el-vüdde ve's-safâ bi-lisânihî ve admara lehu'l-adâvete ve'l-bağdâe, le'anehullâh, fe-esammehû ve a'mâ basîrete kalbihî.

Allah korusun. Buyurmuş ki bu zât-ı muhterem:

Men azhara li-ehîhi el-vüdde ve's-safâ bi-lisânihî. "Kim ki diliyle arkadaşına iç temizliği ve sevgi iddiasında bulunuyor. Amma" ve admara lehu'l-adâvete ve'l-bağdâe. "İçinden düşmanlık ve buğz besliyor."

Dışından, "kalbim sana karşı sâfî" diyor,"seviyorum seni" diyor ama içinden düşmanlık ve buğz besliyorsa, le'anehullah "Allah bu kişiye lanet eder. " Fe-esammehû. "Ve kulaklarını sağır eder." Ve a'mâ basîrete kalbihî. "Kalbinin basiret gözünü köreltir."

Dışı başka içi başka, dışından dost görünüyor, sevgi var, "seni seviyorum" diyor, "içim sana karşı temiz" diyor ama içinden öyle değil. Allah böyle kimseye lanet eder, kulaklarını sağır eder, mânevî gerçekleri duyamaz, kalbinin basiret gözlerini kör eder, mânevî gerçekleri müşahede edemez, mârifetullaha eremez.

Buradan da arkadaşlıklarımızın sâfî, halis ve gerçek olması dersini çıkarıyoruz.

Dervişsek, ihvansak, mü'minsek, inneme'l-mü'minûne ihvetün, mü'minler birbirlerinin kardeşiyse arada sevgi olacak. Seviyorsa sevdiğini söyleyecek; sevmiyorsa, "benim kalbimde ne hastalık var ki bu kardeşimi sevmiyorum" diye hastalığının çaresini arayacak.

Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin bir başka kitabı vardır. Ankara'da okumuştum, orada diyordu ki;

"Arkadaşından sana karşı, senin ona karşı kızmana sebep olacak bir kusur, bir özür, bir ters iş zahir olduysa ona karşı kendi içinden 70 tane mazeret bul."

"Şu sebepten yapmıştır, belki bu sebepten yapmıştır."

"70 tane mazeret uydur, icat et, yani o kardeşini mâzur görmeye çalış. 70 mazerete rağmen hâlâ ona içinde kızgınlık devam ediyorsa, kendini levm et, kına ki sana 70 tane mazeret söylendiği halde hâlâ affa yanaşmıyorsun. Ne biçim katı kalpli, keçi gibi inatçı insansın ki 70 mazereti bile kabul etmiyorsun, hâlâ kardeşini affetmiyorsun." diye kusuru kendinde bul demiş oluyor. Gerçek tasavvufî kardeşlik böyle olacak.

Semi'tü el-Fudayle'bne İyâdin yekûlu; fî kavlillâhi teâlâ: "İnne fî hâzâ le-belâğan li-kavmin âbidin" ellezîne yuhâfizûne ale's-salavâti'l-hams.

Kur'ân-ı Kerîm'de geçen bir âyet-i kerîmede inne fî hâzâ le-belâğan li-kavmin âbidin ve mâ erselnâke illâ rahmeten li'l-âlemîn. İbadet eden insanlar, topluluklar için bunda belağ vardır sözünden, bu âyetten maksat… Bu âyette o kavm, li-kavmin âbidin diye anlatılanlar, ellezîne yuhâfizûne ala's-salavâti'l-hams. Beş vakit namazını kılanlardır diye tefsirini böyle ifade etmiş Fudayl hazretleri.

Kâle ve semi'tuhû yekûl; kâne yükâl; cuile'ş-şerrü küllühû fî beytin ve cuile miftâhuhû ez-zühde fi'd-dünyâ…

Buyurmuş ki; "Şerlerin, kötülüklerin hepsi bir eve tıkıldı, kapatıldı ve dünya sevgisi, dünyaya rağbet de bunun anahtarı kılındı."

Bir insan dünyalığa rağbetli, hırslıysa sanki şer evinin kapısını açmış, bütün şerrin üzerine hücumuna sebep olmuş gibi olur.

Ve cuile'l-hayru küllühû fî beytin "Bütün hayırlar, iyilikler de bir eve tıkıldı, dolduruldu." ve cuile miftâhuhû "bunun miftahı da" ez-zühde fi'd-dünyâ "dünyaya karşı zahid olmak, zühd duygusu beslemek, aldırmamak, meyletmemek duygusu."

"Hayırlara ermek isteyen zahid olacak, şerlerin anahtarı da dünyaya sevgi beslemektir." diye bildiriyor.

Hepsi bir eve tıkılmış, anahtarı dünya sevgisi; hepsi öteki eve tıkılmış, anahtarı zühd…

Kâle ve semi'tühû yekûl: Men keffe şerrahû fe-mâ dayye'a mâ serrahû.

Kısa bir söz.

Men keffe şerrahû. "Kendisinin elinden insanlara ulaşması ihtimali olan, kendisinden çıkması mümkün olan şerleri çıkarmayan, kendisine hâkim olan, şerrini alıkoyan, tutabilen insan," fe-mâ dayye'a mâ serrahû. "Kendisini sevindirecek şeyleri elinden kaçırmamıştır, kendisine sürûr kazandıracak, sevinç kazandıracak şeyleri kaçırmamış demektir."

Başka insanlara kötülük yapmamaya muktedir olan insan, kendi şerrinin başkasına zarar vermemesi hususunda dikkatli olabilen bir insan mükâfatları alır, sevinçlere mazhar olur, sevindirecek sonuçları elden kaçırmamış olur, demek istiyor.

Demek ki insanlar olarak, dervişler olarak, erbâb-ı tasavvuf olarak ne yapacağız?

Kendi şerrimizi başkalarına ulaşmasın diye tutacağız.

Müslümanlar elimizden, dilimizden zarar görmesin diye tavrımıza, hareketimize, sözümüze dikkat edeceğiz.

Böyle yaparsak âhirette mükâfata erebiliriz. Kimseye zararımız dokunmazsa bize sevinç verecek, bizi sevindirecek şeyleri elden kaçırmamış oluruz.

el-Müslimu men selime'l-müslimûne min lisânihî ve yedihî. "Müslüman denilen kimse o kimsedir ki onun dilinden ve elinden öteki insanlar salim olurlar, hiçbir zarar görmezler."

Zarar görüyorsa, demek ki müslümanlarda bir kusur ve eksiklik var.

Ve bihî kâle el-Fudayl:

Yine aynı senetle Fudayl rahmetullahi aleyh'in şöyle demiş olduğu rivayet ediliyor; Selâse hısâlin tukassi'l-kalbe; kesratü'l-ekli ve kesratü'n-nevmi ve kesratü'l-kelâmi. "Üç şey vardır; kalbi kasvetlendirir, karartır, öldürür, buyurmuş."

Fe-veylün li'l-kasiyeti kulûbuhum. Kur'ân-ı Kerîm'de de kalpleri katı, kasvetli insanlara veyl diye bildirilmiş. Kalp katılığı makbul bir şey değil, kalbin yumuşak olması, duygulu olması lazım, kasvetli olmaması lazım, nurlu olması lazım.

Bu kalbin kasveti nereden hâsıl olur?

"Üç şeyden hâsıl olur; çok yemekten, çok uyumaktan, çok konuşmaktan."

Çok yerse insan, nefsi kuvvetlenir, kalbi zayıflar. Nefsi kuvvetlenince şerlere meyli artar, günahlara kayar.

Hacivat'ın sahneye çıkışını hep hatırlıyorum, çıkıyor sahneye nâra atıyor, bağırıyor;

"Yar bana bir eğlence!"

İnsan yemek yedi mi öyle olur. Karnı doydu mu Hacivat gibi sahneye dökülür. "Yar bana bir eğlence!" demeye başlar. "Yemek yedik, elhamdülillah karnımız doydu." deyip ibadete düşmez.

"Acaba bu akşam nerede eğlence var, nereye gidebilirim? Hangi gazinoya gideyim? Hangi bara, pavyona gideyim?" demeye başlar.

Çok uyumak… Çok uyuduğu zaman da nefsi kuvvetlenir, şehavât-ı nefsâniyesi takviye olur, hem de güzel vakitleri kaçırır, ibadet fırsatlarını kaçırır, oradan da bir zararı olur. Onun için çok uyumak da zararlı.

Üçüncüsü, çok konuşmak…

Çok konuşma yalansız olmaz, hatasız olmaz, kusursuz olmaz. İlle birkaç tane hata eder, birkaç çam devirir, birkaç falsosu olur. O bakımdan çok konuşmak da zararlıdır. Bu üçü; çok konuşmak, çok yemek, çok uyumak kalbi karartır, o insanın kalbi artık bir derviş kalbi, bir mutasavvıf kalbi olma durumuna gelmez.

Neden?

Kalbi karardı. Mârifetullaha mahal olan kalp, kararınca vazifesini yapamaz oluyor, dervişin yükselmesiyle ilerlemesi mümkün olmuyor.

Onun için tarikatlerin hepsinde nefsi kuvvetlendiren, kalbi karartan, insanı yükselmekten alıkoyan bu hasletlere karşı tedbirler alınmıştır. Tasavvufta kıllet-i kelâm, kıllet-i ta'âm, kıllet-i menâm diye bunların azaltılması şart koşulmuştur.

Hakikaten Ramazan oldu mu, insan yemeği yemedi mi, ikindiye doğru Kur'an dinlerken nasıl gözleri yaşarır,nasıl rikkatli bir hâle gelir. Az uyuduğu zaman, kalkıp ibadet ettiği zaman nasıl kafası berraklaşır, derinlemesine tefekkür kabiliyeti kuvvetlenir ve az konuştuğu zaman hata etmez, kalp kırmaz, günaha girmez. Zaten dervişliğin en önemli esaslarından biri de lüzumlu olmadığı zaman konuşmamak.

Ve semi'tü el-Fudayle yekûl: Hayru'l-ameli ahfâhu. Ve emna'uhû mine'ş-şeytâni, eb'aduhû mine'r-riyâ.

Diğer bir sözü;

"Âmellerin en hayırlısı, ahfâhu en gizli olanıdır."

Gösteriş olmasın, riya olmasın diye nafile ibadetler gizli yapılacak. Evinde, köşesinde, sessizce, sedasızca kimse bilmeden yapılandır.

Ve emna'uhû mine'ş-şeytân "şeytanın müdahalesinden en güzel korunmuş olan da" eb'aduhû mine'r-riyâ "riyadan en uzak olandır."

Şeytan, riyâ ihtimali olan amele hemen müdahale ederek insanı tuzağa düşürebilir; onun için bu sözüyle ibadetini gizli yapacaksın, riyâdan uzak yapacaksın demiş oluyor.

Kâle ve semi'tühû yekûl: İnne min şükri en-ni'meti en tehaddese bihâ.

Yine şöyle söylediği rivayet ediliyor;

"Nimete şükrün bir şekli de onu anlatmaktır, dile getirmektir, yâd etmektir."

Ve'd-duhâ sûresinin sonunda; Ve emmâ bi-ni'meti rabbike fe-haddis. "Rabbinin nimetini, takdis-i nimet sadedinde zikreyle, yâd eyle."

"Yâ Rabbi! Çok şükür bana evlat verdin, imkân verdin, mevki verdin, sıhhat verdin, makam verdin, çok şükür Rabbim bana şunları şunları ihsan et." diye söylemek, tahdis-i nimet yani dile getirmek, yâd etmek, makbul bir şey oluyor.

Âyetten alınan mâna gayet güzel… Nimeti söyleyeceğiz, şükür yoluyla söyleyeceğiz;

"Çok şükür yâ Rabbi! Bana bunu verdin, şunu verdin diye bileceğiz ve söyleyeceğiz. Bu nimetin kadrinin bilinmesi, artmasına sebep…

Ve bihî kâle el-Fudayl: Eballâhu illâ en yec'ale erzâka'l-muttakîne, min haysu lâ yahtesibûn.

Aynı senetle Fudayl b. İyâd rahmetullahi aleyh dedi ki; "Allahu Teâlâ hazretleri muttakî kullarının rızıklarının ummadığı yerden gelmesinden başka bir suretle onlara rızık vermez."

Arapça ifadeye göre böyle tercüme ediliyor.

Bizim söylememiz gereken şekil şu;

"Allah muttaki kullarına, takvâ yolunda yürüyen temiz kullarına, halis kullarına, derviş kullarına ummadığı yerden, hesap edilmeyen şekilde rızıklar bahşeder."

Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyet-i kerîmesinin mealidir;

Ve men yettekıllâhe yec'al lehû mahrecen ve yerzukhu min haysu lâ yahtesib. "Kim takvâ ehli olursa, takvâ yolunda yürürse, takvâlı hareket ederse, Allah sıkıntısından bir kurtuluş, çıkış noktası ihsan eder, ummadığı yönlerden, ummadığı kaynaklardan onu rızıklandırır; nimetine, rızıklarına nail ve mazhar eyler."

"Muttakî kulların, takvâ ehli kulların böyle ummadığı yerden rızıklandırmasından başka yolu Allah kabul etmez, o yoldan rızıklandırır." diyor.

Evliyâullahın hayatlarında tecrübe edilmiştir. Bu mübarekler yanlarına torba almadan, azık almadan çöllere girmişlerdir, yollara çıkmışlardır, hacca gitmişlerdir, hacdan gelmişlerdir. Ne paraları vardır, ne torbaları vardır, ne rızıkları vardır.

Neden?

Allah'a karşı takvâ duyguları sağlamdır, tevekkülleri sağlamdır, 'rızkı Allahu Teâlâ hazretleri ihsan edecek' diye bildiklerinden Allah yolunda ibadet ederler, ummadığı yerden de Allah onlara, kuşlar gibi rızıklar verir ve nimetlere mazhar eder. Takvânın insana sağladığı bin bir faydadan birisi de umulmadık yerden nimetlerin yağmasıdır. Umulmadık yerde, umulmadık zamanda…

Hiç sanmadığın yerde,

Şayet açıla perde,

Derman erişe derde,

Mevlâ görelim neyler?

Neylerse güzel eyler.

Dediği gibi takvâ ehli insanlar ummadığı yerden rızıklanır.

Allah cümlemizi muttakîlerden eylesin. O rızıklara nâil olanlardan eylesin.

Ve bihî kâle el-Fudayl: Lâ amele li-men lâ niyyete lehû ve lâ ecra li-men lâ hisbete lehû.

Fudayl hazretleri buyurmuş ki;

"Niyeti olmayana yaptığı amelin, a'mâl-i sâliha diye deftere yazılması yoktur."

Niyeti yoksa yaptığı işten bir sevap almaz. Yaptığı işi iyi bir niyetle yapacak, o zaman o a'mâli saliha cümlesinden sayılır ve o ecri alır.

Ve lâ ecra li-men lâ hisbete lehû. "Allah'tan sevabını bekleyerek bir işe girişmeyen bir insana da, bir ecir yoktur."

Yaptığı işi Allah için yapacak.

Mesela bir hadîs-i şerîfte buyruluyor ki;

Men iğtesele yevme'l-cumu'ati îmânen va'htisâben. "Kim cuma günü Allah'a inanarak, dine inanarak, va'htisâben Allah'tan sevabını bekleyerek yıkanırsa…"

Cuma günü gusül abdesti, boy abdesti alırsa, o zaman yedi günlük günahı üç günlük ilavesiyle on gün olarak affolunur, diye müjdeleniyor.

İhtisâben sevabını Allah'tan bekleyerek.

Bir insan, bir hayırlı amele başlarken o niyet olacak.

İnneme'l-a'mâlü bi'n-niyyât.

Niyetlenecek, niyet edecek ve ecrini, sevabını Allah'tan bekleyecek.

Ve bihî kâle: Tûbâ li-men istevhaşa mine'n-nâs ve ünse bi-rabbihî ve bekâ alâ hatîetihî.

Aynı senetle Fudayl hazretleri dedi ki;

Tûbâ; Arapça'da "Ne mutlu! Ne iyi! Ne hoş!" mânasına bir beğenme ifade eden tabir; li-men istevhaşa mine'n-nâs, "insanlardan ürküp uzleti, onlardan ayrı olmayı seven" ve ünse bi-rabbihî, "Rabbiyle ünsiyet eden, insanlardan uzaklaşan ve yaptığı hatalara, günahlara ağlayana ne mutlu!" diyor.

Demek ki dervişin hâlini anlatıyor; az konuşacak, az yiyecek, az uyuyacak, bir de insanların arasına karışmayacak; uzlet-i enâm deniliyor ona.

Kıllet-i kelâm, kıllet-i ta'âm, kıllet-i menâm, zikr-i müdâm, uzlet-i enâm.

Sıradan kahveye gidiyor, gürültünün patırtının ortasında insanların arasına karıştı mı, onlar onu şaşırtırlar, hatalı işlere sürüklerler.

"Derviş avamdan sıyrılacak, kalabalıktan sıyrılacak, tenha zamanları bulmaya, fırsatları değerlendirip Rabbine zikir ve ibadetle zamanını sevaplı geçirmeye gayret edecek, eski hatalarını düşünecek, nefsini muhasebeye çekecek, günahları için tevbe edecek, ağlayacak. Ne mutlu böyle kimseye!" diyor.

Bir söz var, onu da bu sözün açıklamasında zikretmek uygun olur galiba; el-isti'nâsu bi'n-nâsi min alâmâti'l-iflâsi demişler.

Ne demek?

İnsanlarla çok düşüp kalkmak, halkın, avamın arasına çok girmek, onlarla çok ahbaplık etmek, onlarla çok haşır neşir olmak; mânevî bakımdan sefalet ve iflas alametidir.

el-İsti'nasu bi'n-nâsi alâmâti'l-iflasi.

İnsanlar olmayınca canı sıkılıyor, illa kahve istiyor, illa kalabalık istiyor, illa kulübe gidecek, illa bir toplantı istiyor, falan. İnsanlara bu kadar düşkünleşmek, onlarla, avamla bu kadar ünsiyet etmek iflasın alametidir. İnsan biraz boş zamanın kıymetini bilecek, boş zaman arayacak, "Şöyle tenha bir yer bulsam da tesbihimi çeksem, murakabemi yapsam, ibadetimi yapsam…" diye içinde bir uzlet sevgisi olacak.

Peygamber Efendimiz'e peygamberlik gelmeden önce kendisine ilk sevdirilen şeylerden birisi uzletti. Onun için Hıra mağarasına çekildi, orada tefekkürlerle, ibadetlerle meşgul oldu. Peygamberlik devresi kendisine öyle hazırlandı.

O bakımdan Fudayl hazretleri burada kaydedilen sözlerin sonuncusunda, "İnsanlardan ürküp, avamla ünsiyeti sevmeyip, onlardan sakınıp, çekinip Rabbiyle ünsiyet eden ve hatalarına ağlayana ne mutlu!" diyor.

İnsanlardan ayrılacak, Rabbinin ibadetine yönelecek, hatalarına tevbe edip gözyaşı dökecek. Tam takvâ ehli bir âbid, zahid dervişin hâlini anlatıyor.

Tûbâ bir kelimedir ki ism-i tafdîlin müennesidir. Tayyib iyi, güzel demek. Birisiyle Arapça konuşursun, tayyib tayyib tamam, iyi iyi der, yes, okey mânasına. Tayyib, onun ism-i tafdîli atyeb gelir, en güzel; onun müennesi tûbâ gelir; "Ne güzel! En güzel!" mânasına. Bu böyle bir edât-ı tahsin gibi kullanılıyor.

"Ne mutlu insanlardan ayrılana, Rabbiyle ünsiyet edip tenhalarda ibadet edene, eski günahlarına tevbe edip ağlayana!" diye bitirmiş oldu.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi de ibadete düşkün, zikrinde dâim, şükründe kâim kullarından eylesin, sevdiği kulları zümresine dâhil eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-i şerife meal besmele.

Sayfa Başı