M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 362

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emmâ ba'du:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvan fe-inne efdale'l-kitâbi kitabullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-Nebiyyi sallallahu âleyhi ve selleme ennehû kâl:

Leyse'l-Kur'ânu bi't-tilâveti ve le'l-ilmu bi'r-rivâyeti velâkinne'l-Kur'âne bi'l-hidâyeti ve'l-ilme bi'd-dirâyeti.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz ve muhterem müslüman kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi cümlenizin üzerine olsun. Râmûzu'l-ehâdîs isimli hadis kitabından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadislerinden bir nebze okuyup feyizyâb olacağız, inşaallah.

Bu hadîs-i şerîf, Kur'ân-ı Kerîm'in ve ilmin ne olduğunu bize ifade ediyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki:

Leyse'l-Kur'ânu bi't-tilâveti. "Kur'ân-ı Kerîm, okumak ile değildir." Ve le'l-ilmu bi'r-rivâyeti. "İlim de rivayet etmekle değildir."

"Ben filancadan duydum, falanca alim şöyle demiş, şu kitapta böyle yazıyor." diye rivayet etmek değildir.

Kur'ân-ı Kerîm açıp okumakla değil; ilim de başkasından rivayet edip nakletmekle değildir.

Velâkinne'l-Kur'âne bi'l-hidâyeti. "Fakat Kur'ân-ı Kerîm hidayet iledir." Ve'l-ilme bi'd-dirâyeti. "İlim de anlayış ve idrak iledir."

Kur'ân-ı Kerîm Allahu Teâlâ hazretlerinin indirdiği kitaptır. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i Peygamberimiz, Efendimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerine 23 sene içinde ceste ceste inzal eyledi yani 23 sene içinde indirdi. Bir defada, bir cilt halinde indirmedi, 23 senede indirdi; gönüllerimiz sağlamlaşsın, mânasını öğrenelim, müslümanlar bu bilgileri hazmetsin, iyice onun mûcebine göre hareket etmeleri mümkün olsun diye. Terbiyevî bir sebepten, öğretmenin usulüne dayalı bir sebepten dolayı Allahu Teâlâ hazretleri bize, aramıza peygamber gönderdi. O peygambere vahyini ceste ceste, bölüm bölüm, âyet âyet indire indire, hadiselerin içinde bizi yetiştire yetiştire Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmına bizi muttali eyledi, Kur'ân-ı Kerîm ile hitabını bize tamamladı.

Allah'ın kelâmından daha üstün bir kelâm tasavvur edilebilir mi?

Hiçbir bakımdan tasavvur edilemez.

Sözlerin en güzeli Kur'ân-ı Kerîm'dir. Sözlerin en doğrusu Kur'ân-ı Kerîm'dir. İlimlerin en üstünü Kur'ân-ı Kerîm'dedir çünkü her şeyi bilen Allahu Teâlâ hazretlerinin kelâmıdır, kelâm-ı kadîmidir, O'nun vahyidir. O halde şerefi sonsuz, kıymeti sonsuz... Bizim kitabımızdır, bizim rehberimizdir, numûne-i imtisalimizdir. Onun içindeki âyetlere vâkıf oluruz, öğreniriz, hayatımızı ona göre tanzim ederiz. Ahkâmına tâbi oluruz, olmamız gerekir.

"Eh, bu kadar güzel bir kitap, binâenaleyh sabah akşam okuyorum… Tamam mı?"

Hayır! Okumak kifayet etmez. Çünkü Peygamber Efendimiz, "Kur'ân-ı Kerîm okumakla değildir." diyor. Bu hadîs-i şerîf şahit. Okumanın kâfi gelmediğine bu hadîs-i şerîf delalet ediyor. Nice Kur'an okuyan insanlar vardır ki Kur'ân-ı Kerîm onların boğazlarından daha aşağıya nüfuz etmez, daha aşağı!

Daha aşağıda ne var?

Kalp var, gönül var. Yani kalplerine inmez. Kalbinden söylemiyor. Gönlünün derinliğinden söylemiyor. Sevgiyle, bağlılıkla söylemiyor. Diliyle söylüyor. Kıymeti yok!

Evet, Kur'ân-ı Kerîm o kadar kıymetli bir kitaptır ki ona sevgiyle uzaktan bakan insan bile ecir kazanır. İnsan okuma bilmese, sayfalarını açıp sevgiyle baksa, ecir kazanır. "Elif lâm mîm..." diye okusa elif'i için Allah bir hasene ihsan eder, lam'ı için bir hasene ihsan eder, mim'i için bir hasene ihsan eder. Sonsuz ecirlere nâil eder. Ama iyi niyetle, samimi kalp ile.

Fakat yetmez... Kur'ân-ı Kerîm bize tilâvet edilsin de ondan sonra cüz kesesinin içine konulup rafa kaldırılsın diye inmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm bizim hayatımızı tanzim etmek için Allah tarafından gönderilmiş. Ahkâmın, emirlerin, yasakların, hakikatlerin toplandığı kitaptır. Biz o hayata göre hazırlanmazsak, o emirlere göre hayatımızı tanzim etmezsek okumak bizi kurtarmaz.

Bu hadîs-i şerîf onu gösteriyor.

Bizim bugün yirminci yüzyıl müslümanlarının en yaygın hastalığıdır bu hadîs-i şerîfte işaret edilen hastalık. Kur'ân-ı Kerîm okuruz... Okuruz ama kıymeti yok. İçindeki emirleri tutmayız, yasaklardan uzaklaşmayız.

Olmaz!

Allahu Teâlâ hazretleri ne buyurduysa onu tutmamız lazım, neyi yasakladıysa ondan kaçınmamız lazım. Kaçınmadığımız takdirde Kur'ân-ı Kerîm bizden davacı olur, bizim yakamıza yapışır. Çünkü Allah ona o selahiyeti verecek. Yakamıza yapışıp da; "Beni okudu da benim içimdeki ahkâm ile amel etmedi." diye önce Kur'ân-ı Kerîm davacı olur.

O halde gözümüzü açmamız lazım. Dikkat etmemiz lazım. Birkaç sûre ezberlemekle işin bitmediğini bilmemiz lazım. Kur'ân-ı Kerîm'i baştan sonra anlayarak okumamız lazım. Ahkâmını öğrenmemiz lazım. Her âyet-i kerîmenin içindeki ahkâmı tahkik etmeye, hakikat haline getirmeye, hayatımıza sokmaya, hayatımızın temel prensibi haline getirmeye çalışmamız lazım. İnsan bildiği ile amel ettiği zaman Allahu Teâlâ hazretleri böyle bir iyi niyetli kimseye bilmediği ilimleri de öğretir.

İlim nasıl olur? O büyük alimler, o deryalar, o ilim ummanları nasıl öyle alim olmuşlar?

Bildiği ile amel ettiği için... Bildiği ile amel etti mi, insanın zihnine o bilgisi de yerleşir. O bakımdan Kur'ân-ı Kerîm sadece okumak değildir. Sadece birkaç hafızı toplayıp da vefat etmiş bir kimsemiz için cüzleri dağıtıp okutturmak değildir. Onun içindeki ahkâm önemlidir. Hayatımızın yürüyüş tarzı önemlidir. Giyiniş tarzımız, yiyiş tarzımız, oturuş kalkışımız, evimizin şekli şemâili önemlidir. Kalbimizin niyetleri, zihnimizdeki maksatlar önemlidir. Yoksa kuru kuruya okumak insanı kurtarmaz. Belki vebalini artırır. Belki; "Sen Kur'ân-ı Kerîm'in şurasını okudun da niye onu tatbik etmedin?" diye insana aleyhinde hüccet olur. Aman ona dikkat edelim.

Bizim bu asırda çektiğimiz sıkıntıların temelinde Kur'ân-ı Kerîm'i sevdiğimiz halde bilmememiz yatıyor. Seviyoruz, hiç kimseye, "Kur'ân-ı Kerîm'i sevmiyorsun." diyemem. Severiz, okunduğu zaman gözyaşı dökeriz, ağlarız. Ama yetmez. Acıdır, zordur, sıkıntılıdır ama öğreneceğiz. Diz çökeceğiz, okunuşunu öğreneceğiz, mânasını öğreneceğiz.

Geçenlerde Şişli'den bir doktor ile hanımı İslâm'a ilgi duymuşlar. Bir arkadaş bana geldi. Dedi ki;

"Orada birileri var, Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek istiyorlar. Ne yapsınlar?"

Şaşırdım kaldım. Sordum;

"Ben İstanbul'u iyi bilmiyorum. Kur'ân-ı Kerîm'i güzelce okutan, anlatan yerler neresi?"

Kur'an kursları vardır, oralarda hadis, tefsir okutuluyordur. İlâhiyat fakültesinde, İmam-Hatip okullarında okutuluyordur.

Ama bir meslek sahibi insan, bir doktor, bir mühendis, esnaftan bir kimse, sabahleyin işine gitmek zorunda olan, dükkânı olan bir kimse Kur'an'ı nasıl öğrenecek?

Yok! Bunları öğrenecek yerler yok. Olmaz ki! Olmayınca hepimiz vebal altındayız. Ben başta, sonra sizler... Hiçbiriniz kurtulamazsınız ki! Ben derim ki;

"Yâ Rabbi! Bana bir mekân sağlasalardı okuturdum..."

Mekân lazım, halı lazım, kışın soğuksa ısıtmak lazım, temizlemek lazım, şilte lazım, minder lazım, ışık lazım... Geceleyin okutacağımız yer lazım. Hiç düşünmemişiz.

Ne yapacak bu esnaf?

"Öğrenmesinler efendim Kur'ân-ı Kerîm'i."

Olur mu? Kimse böyle diyebilir mi?

Diyemez, demez de zaten. "Kim okutacaksa buyursun okutsun." der.

Bizim müesseselerimizi kurmamız lazım. Türkiye'de nüfusun kâhir ekseriyeti müslüman;

"Hayır, biz Kur'ân-ı Kerîm'in öğretilmesini, öğrenilmesini istemiyoruz." diyen var mı?

Yok... Herkes Kur'ân-ı Kerîm'i seviyor. Çünkü yakınları vefat ettiği zaman okutuyorlar, hatimler, mevlitler yapıyorlar. Mü'min insanlar... En ummadığın insan bile güzel şeyler yapıyor, hoşuna gidiyor.

Bakıyorsun boyalı, açık saçık bir kadın... Birkaç defa başıma geldi.

"Allah Allah..." dedim, "İhtiyarlamış artık, bu niye boyanıyor?"

İhtiyarlamış, hâlâ boyanıyor. Genci boyansın mânasında demiyorum ama aklını başına toplasın artık; rüzgâr esmiş, deniz dalgalanmış, çalkanmış, durulmuş. Aklı başına gelmiş artık, başında kavak yelleri esme zamanı geçmiş filan diye insan bazen şaşırıyor, garipsiyor. Biraz kendini toparlasa, güzelliğin mânevî şeylerle sağlandığını bilse...

Belli bir yaştan sonra bir insanın güzelliği belki sadeliğindedir. Takıp takıştırmasında değil, sadeliğindedir. O güzelliği anlasa filan diyor insan. Neyse...

"Allah Allah, dinden, imandan nasıl uzak..." filan derken bakıyorsun otobüse binecek;

"Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm... Aman yâ Rabbim, çok şükür yâ Rabbim..." diyor. Pırıl pırıl iman ifade eden sözler söylüyor.

Bakıyorsun, biraz meşgul oluverdin mi en uzak gördüğün insan İslâm'a ısınıyor.

"Benim yolum böyle yol değildi ama ne yapayım, şaşırmışım. Ah keşke mümkün olsa da hak yola dönsem." diyor.

O halde o hak yola dönmek isteyen insanlara İslâm'ı öğretemediğimiz zaman bütün müslümanlar, hepimiz mesulüz.

Ne kadar paraya ihtiyacımız var bizim?

Şu midemizin dolması lazım... Hem örtünelim hem de üşümeyelim diye şu sırtımıza bir şey giymemiz lazım... Başımızı sokacak bir yer olması lazım... Gerisi bize vebal oluyor. Hepsi... Nasıl evimize, dükkânımıza maliyeden bir müfettiş grubu gelse; "Çıkart bakalım defterleri." dese; "Nereden ne aldın, nereye ne verdin, verginin ne kadarını yatırdın?" diye... Nasıl insanın sırtı terler. Hepsi hesabını veremeyeceğimiz şeyler. Onun için bu paraları biraz Allah'ın yoluna sarf etmemiz lazım.

Bizim aklımıza geliyor ki İslâm'ı yaymak için ille kılıcı çekeceksin, düşmana hücum edeceksin. Önce düşmana kılıç üşürmek, kılıç sallamak yok; önce İslâm'ı tebliğ etmek var.

Sen anlatabildin mi İslâmiyet'i? Doğru düzgün bir Kur'ân-ı Kerîm'in tefsiri yazıldı mı?

Elhamdülillah, doğru düzgün yazılmaya başlandı.

"Ben Kur'an öğrenmek istiyorum arkadaş. 50 yaşına geldim ama bana yer göster." diyen insana yer hazırladın mı?

Şu camide üç tane hadîs-i şerîfi dinleyecekler diye diken üstünde durur gibi tek diz üstünde bir saat durur kardeşlerimiz.

Niye geniş yerimiz yok?

Hanımlar için yer yoktur; erkekler dinlerler, hanımlar dinleyemezler.

Niye böyledir?

Ama çoğumuzun hem yazlığı, hem kışlığı vardır.

Öyle değil mi? Yanlış mı söylüyorum, hatalı mı söylüyorum?

Bu caminin etrafında pırıl pırıl dershaneler olmalı değil mi? İslâm ilimle yan yana, ilimle beraber değil mi? İsteyene 10 tane, 20 tane hoca dizili olmalı değil mi?

"Sen Kur'ân-ı Kerîm mi öğrenmek istiyorsun?

Buyur, pırıl pırıl dershane, pırıl pırıl sıralar, tertemiz..."

İslâm'ın temizlik numunesi, gör bak.

İslâm nasıl temizlik dinidir diye kapısını açıp da iftiharla gösterebileceğimiz dershaneler olmalı değil mi? Sabahleyin ev hanımları için, öğleden sonra talebeler için, akşamleyin beyler için diyebileceğimiz yerler olmalı değil mi?

Yok...

Neden yok?

İlk başta boynumuz bükülüyor, para. Paramız yok da ondan. Bu memleket fakir bir memleket değil arkadaşlar. Emin olun fakir memleket değildir. Bizim memleketimiz zengin memlekettir. Bizim memleketimiz isterse -eski sadrazamın dediği gibi- gemilerin yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar. Yapar, yaparız! Ve para vardır. Zaten şu kadarcık, avucunu topladığın kadar midemiz var; işte bir onu dolduracaksın, bir sırtına giyeceksin. Öteki ihtiyaçlar ihtiyaç değil.

İnsanlar paranın çokluğundan ne yapacağını şaşırıyor. Sen bir borç para istersin, sana para vermez ama falanca yerde yüzde elli faiz var deyince beş milyon çıkar ortaya. Hepimiz böyleyiz. Kendi kendimize hastalığımızı birbirimizden niye saklayalım? Ortaya koyalım da düzeltelim. Bu paraları Allahu Teâlâ hazretlerinin yolunda sarf etsek de âhirete hayrımız olsa... Bu memlekete de hayrımız olsa daha iyi değil mi?

Şu vatanın evlatları dinden imandan uzak, milliyet duygusundan, memlekete hizmet aşkından mahrum, mesuliyet şuuru taşımayan, havaî insanlar olup da mânen düşmanlarımızın karşısında ezilmiş insanlar olacaklarına pırıl pırıl, ahlâklı, temiz, terbiyeli insanlar olsa daha iyi değil mi?

Biz bu kalkınma hamlesine Japonya ile beraber başladık. Japonya havalarda uçuyor, biz daha yerlerde sürünüyoruz.

Niye Japonlar yaptı da biz yapamadık?

Sonra Müslümanlığımıza söz geliyor. Dikkat edin bizim kusurluluğumuzdan Müslümanlığa leke sürülüyor. "Müslümanlar mı, işte böyledir..." diyorlar. Amerika atom bombası patlatmasaydı, Japonya neler yapacaktı daha... Atom bombasıyla durdurdu. Çin'e saldırdı, şuraya saldırdı, buraya saldırdı... Her yeri alacaktı. Neredeyse Endonezya'yı, Avustralya'yı, o tarafları alacak bir hâli vardı. Yani enerji dolu!..

Neden böyleymiş?

Birisi dedi ki; "Japonların başarısının -muvaffakiyet demiyorum, başarı diyorum- sebebi zihniyetindedir."

"Neymiş zihniyeti?" dedim.

Biraz anlattılar; inançlarına göre Japon Adaları mukaddes topraklarmış.

Oraya düşmanı sokar mı adam?

Japonların inancına göre vazife başında bir insan öldü mü, bizim şehit dediğimiz kimseler gibi olurmuş. Onlar öyle sanıyorlar. Binâenaleyh, bir insan çalışırken ölse cennete gidecek diye düşünüyorlarmış. Böyle düşününce adam uçağa biniyor, vazife başında... Mukaddes topraklarını korumak kollamak için çarpışırken Amerikan destroyerinin üstüne uçağını dikiyor, çarptırıyor, kendisi de ölüyor ama gemiyi de batırıyor.

Neden canından vazgeçiyor?

Vazife başında ölmek şehitliktir diye düşündüğü için. Tıkır tıkır, tıkır tıkır çalışması lazım... Vazife şuuru... Öyle yaptığı zaman sevap kazanacağım diye düşünüyor, kendi mantığına göre. Ve böyle kazanmış, diyorlar.

Düşündüm taşındım; tüh yazıklar olsun biz müslümanlara... Bizim inancımız bunlardan aşağı mı? Bizim inancımız pırıl pırıl. Onlar güneşe tapıyorlar. Başlarındaki imparatora, "güneşin oğlu" diyorlar. Sakat yani. Biz Allahu Teâlâ hazretlerine, âhirete, âhirette hesaba iman etmişiz. Niye tembel tembel dururuz? Niye kahvehanelerde dururuz? Niye sokaklarımız pistir? Herkes sokağının önünü temizlese ya hadîs-i şerîfe göre. Pırıl pırıl olsa ya sokaklar... Ağaç dikmek sevaptır, sadaka-i câriyedir; niye her taraf yemyeşil değil? Biz iyi müslüman değiliz de ondan. Müslümanız ama zayıf müslümanlarız. İslâm öğretilmemiş, anlatılmamış.

Adam, İslâm diye öyle şeyler düşünüyor ki... Bir münevveri, dindarları tanımayan, Avrupa'da okumuş, dinden imandan uzaklaşmış bir insanı karşına al, biraz konuş. Dindar insandan küçük çocukların öcüden korktuğu gibi korkar. Dindar insan kendisini yiyecek diye düşünür.

Ya biz adam yemeyiz! Niye adam yiyelim? İnsan eti haram bizde... Ama anlatamamışız birbirimizi.Şu memleketin evladıyız... Adam Amerika'ya gitmiş, Avrupa'ya gitmiş, oradaki intizamı görmüş. Burada intizamsızlığı görünce kabahati getirip Müslümanlığa yapıştırıyor. Müslümanlık iyi olsaydı burası düzelirdi, diyor.

Düzgündü belki ama bizim belimizi kırdılar. Düşman dört bir taraftan hücum etti, elimizi ayağımızı kesti, güdük bıraktı, topal bıraktı, gözümüzü oydu, kör bıraktı... Ne yapalım İslâm'ı bilemiyoruz! İslâm'ı bilsek tatbik ederiz. Biz tatbik edince başkası hayran kalır, müslüman olur. Bizim ecdadımız için dünyanın dört bir yanından adamlar kasideler yazarlarmış. Osmanlı deyince adamlar hürmetle ceketlerini iliklerlermiş. Bugün Lübnan'da, Suriye'de bir insana iltifat etmek istiyorsan, ente Osmanlî "Sen Osmanlısın." diyeceksin. Adamın koltukları kabarıyor. Yani, "Sen çok yüksek, çok kibar bir insansın." demek.

Ama biz neyiz şimdi?

İslâm'ı unutmuşuz. Biz İslâm'ı sadece cami yapmak diye anlıyoruz. Cami'yi de ille kubbeli olacak, ille iki tane minaresi olacak diye düşünüyoruz. Bir minare yeter, minaresiz de olur, çatıyla da olur. Mühim olan caminin içindeki cemaat... Cemaat şuurlu olmadıktan sonra 80 tane kubbesi olsa ne olur! Süleymaniye'nin içinde üç kişiyle öğle namazı, ikindi namazı kılınca ne kıymeti var? Mühim olan cemaat, mühim olan eğitim. Mühim olan insanların terbiye olması, ârif olması, zarif olması, birbirini seven insanlar olması.

Biz birbirimizi sevemiyoruz ki!.. Hükümet, millet birbiriyle aman kavga etmesin diye şey yapıyor. Niye kardeş kardeşle kavga ediyor? Bunun sebebini araştıran yok.

Niye kardeş kardeşle kavga ediyor?

İdeal yok, iman yok, şuur yok, inanç yok, âhiret duygusu yok!.. Âhirette hesap vereceğine dair mesûliyet duygusu yok. O insanı zaptedemezsin ki. Başına 80 bin tane polis koysan, zeki insanlar polisleri de aldatır, yine işini yapar. İnsanoğlu kurnaz... O kadar tedbirle, yerin altını kazıp, her türlü şeylerden kurtulup, tedbirden geçip yine de bankayı soyuyorlar. Gangster haberlerinde okuyoruz.

Onun için şekil önemli değil, en önemli olan iman! Ahkâma vâkıf olacağız, İslâm'ı yaşayacağız ve İslâm'ı öğrensinler, işin iç yüzüne vâkıf olsunlar diye biraz para sarf edeceğiz. Bana para vermeyin ama şuraya salonlar, konferans salonları, dershaneler yapın. Muhitin çocukları gelsin, ders çalışsınlar; masaları, ışıklı salonları bulsunlar...

Sokakta bağıra çağıra oynuyorlar diye kızıyorsun değil mi? Yap bakalım kütüphane, okuyacak bulamayacak mısın? Yapmışsın da gelmiyor mu?

Yer bulunmuyor kütüphanelerde... Yine çalışmak isteyenler de var.

Hâsılı biraz daha şuurlu olacağız, çalışacağız. İş şekilde, yaldızda değildir; iç taraftadır. Kur'ân-ı Kerîm bile sadece okumakla olmaz. İçindeki ahkâma riayet edip hidayet üzere olmakla olur.

"Sen Kur'an ehli misin, Kur'ân-ı Kerîm okuyor musun?"

"Okuyorum."

Hani? Ne şeklin, ne tavrın, ne ticaretin, ne yaşayışın müslümana benzer… Olmaz!

Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta'tehû

İnne'l-muhibbe li-men yuhibbu mutî'u.

"Eğer senin sevgin hak ve gerçek sevgi olsaydı sen itaat edip onu hayatına tatbik edecektin."

Hepimiz zayıf müslümanlarız. İslâm'a pamuk ipliğiyle bağlıyız; birazcık zor geldi mi "küt" kopuveriyor. İslâm'dan yuvarlanıp çukurlara, aşağılara gidiyor. Sağlam değil bağlantılarımız. Onun için aklımızı başımıza ciddi ciddi alalım. Çoluk çocuğumuz, kendimiz, muhitimiz, memleketimiz, İslâm için, dinin imanın öğrenilmesi, öğretilmesi için biraz cömert, biraz gayretli olalım. Biraz şu sıcak paraları atalım, Allah rızası için sarf edelim. Biraz şu keyifleri, rahatlıkları terkedelim. Televizyonun başında sabahtan akşama kadar esir; çizgi film var, renkli film var, maç var, boks var, bilmem ne var... Sabahtan akşama kadar esir.

Peki, bu dışarıdaki işler ne olacak?

Ondan sonra da bir zaman geliyor, "Hadi bakalım vakit bitti, yürü âhirete." diyorlar. O zaman temenni ediyor;

"Ah yâ Rabbi! Biraz daha yaşasam da Allah yolunda gayret etsem..."

"Tam tevbe edecektim, tüh..."

"Sakal bırakacaktım, hacca da gidecektim, eski borçlarımı da ödeyecektim…"

Geçmiş ola... Mâzi geçti, istikbal ya gelir ya gelmez. İçinde bulunduğun anda müslüman olmaya, İslâm'a faydalı olmaya bak.

Vele'l-ilmu bi'r-rivâyeti. "İlim de rivayetle değildir."

"Ben falanca kitapta okudum, şu alim şöyle demiş, bu böyle demiş..."

Buna rivayet derler. Rivayet ediyor, yani naklediyor. Olmaz! İlim idrak ile, onu kavramak iledir. Onun için hepimiz dua edeceğiz ve diyeceğiz ki;

"Yâ Rabbi! Sen bizi dinde idrakli eyle, fakih kıl. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmayı bize nasip et. Batılı batıl olarak görüp ondan kendimizi korumayı bize ihsan eyle."

Çünkü herkes doğru bir şey yapıyorum diye yapıyor. Yazın deniz kenarlarına gidip de karısıyla kızıyla plajlarda vakit geçirenlere sorsan, kurnaz kurnaz başını sallar, der ki;

"Senin dünyadan haberin yok. Ben güneşten istifade edeceğim, C vitamini gelişecek, D vitamini gelişecek, kemiklerim sağlam olacak, kışın nezle olmayacağım."

O da bir mantığa göre yürüyor, bir şeyler düşünüyor.

Allah anlayış versin. Bize neyin doğru, neyin eğri olduğunu anlama kabiliyeti ihsan etsin.

Kur'an hidayet ile yani doğru yola girmekle; ilim de idrak, fehim, anlayış, seziş kabiliyeti ile olacak.

Bir sözü, bir hadisi, bir âyet-i kerîmeyi, birisinin bir vaazını dinlediğiniz zaman, bir kitabı okuduğunuz zaman şöyle bir bilginize vurun; olur mu olmaz mı? Bir matbaa, bir mürettib hatasını doğru zannedip yanlış iş yapıyor. Çok misaller var... Kuru kuruya şekle baktığından aslından haberi yok... Anlayışınızı harekete geçirin, İslâm'ın özünü kavramaya çalışın.

Geçenlerde birisi bana kitap göndermiş, Dinin Özü diye isim yazmış. Dinin özü işte bunlar. Bunlardan hiç bahsetmiyor, başka şeylerden bahsediyor. Dinin özü bu işte. Bak, ne kadar güzel bir esas bildiriyor: Kur'ân-ı Kerîm okumakla değildir, doğru yola gitmekle, hidayet üzere olmakladır; ilim de rivayet etmekle değildir, kavrayışla ve anlayışladır. İnsan anlayışlı, kavrayışlı olmadı mı taşıma suyla değirmen dönmez. Bin tane nasihat söylesen yine işi yanlış yapar, ters yapar.

Allah bize anlayış versin, bizi dinde fakih kılsın.

Leyse alâ ehli lâ ilâhe illallah vahşetün fî kubûrihim velâ fî mahşerihim ve keennî enzuru bi-ehli lâ ilâhe illallah yenkuzûne etturâbe an ruûsihim ve yekûlûne elhamdulillahillezî ezhebe anne'l-hazen.

İbn Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ehli lâ ilâhe illallah'ı müjdeliyor. Diyor ki;

"Lâ ilâhe illallah ehline kabirlerinde yalnızlık, sıkıntı yok. Mahşerde de bir sıkıntı yok. Ben lâ ilâhe illallah ehlini toprağı yarmışlar da sanki kabirden kalkmış gibi, kalkmakta olduklarını görüyor gibi oluyorum. Başlarından toprağı yarıp kabirden kalkıyor ve diyorlar ki;

'Elhamdülillahillezî ezhebe anne'l-hazen. Bizim üzerimizden sıkıntıyı, üzüntüyü, kederi def eden, uzaklaştıran Allah'a hamdolsun…"

Lâ ilâhe illallah ehli kabirlerinde yalnızlık çekmeyecekler, tenhalık duymayacaklar, kimsesizlikten dolayı bir ürperme haline düşmeyecekler. Kabir bir karanlık yerdir, daracık bir çukurdur, üstü toprakla örtülüdür, iki tarafı dardır. İnsan uzandığı yerden kalkmak istese başı yukarıdaki tahtalara vurur… Ama yalnızlık çekmeyecek.

Ne demek lâ ilâhe illallah ehli?

Lâ ilâhe illallah kelime-i tevhidinin mânasını hazmetmiş, bu sözü şuurla söyleyen ve gereğini yapan insan, demek. Yoksa lâ ilâhe illallah deyip de, sözünü söyleyip de tersine giden insanlar için böyle bir müjde yoktur. Burada leyse alâ ehli kavli lâ ilâhe illallah demiyor, "Lâ ilâhe illallah söyleyenlere kabirde sıkıntı yok." diye söylemiyor. "Onu yaşayıp da onun ehli olmuş kimselere sıkıntı yok." diyor.

O halde söz ile özü ayırmamız lazım. Yani bir insan lâ ilâhe illallah'ın sözünü söyler ama gereğince hareket etmezse o bu duruma ermez. Lâ ilâhe illallah'ın ehli olmamız yani onu cân u gönülden söyleyip benimsemiş olan ve ona göre hareket eden kimseler olmamız lazım.

Lâ ilâhe illallah ne demek?

"Allah'tan başka ilâh yok" demek. Allah'tan başkasına tapılmayacak olduğunu ifade ediyor. İnsanlar derecelerine göre, cahilliklerinin seviyesizliğine göre çeşit çeşit şeylere tapmışlar. Öküze tapanlar var. Mısırlılar öküze tapmışlar, Hintliler hâlâ öküze tapıyorlar. Yıldızlara, aya, güneşe tapmışlar. Elleriyle yaptıkları taşlara, ağaçlara, putlara tapmışlar. Dağlara, kayalara tapmışlar. Bazı hayvanlara tapmışlar.

Bunlar görünenleri... Kimisi şöhrete, kimisi paraya, kimisi mevkiye makama, kimisi bu dünyaya tapmış. İnsanların kimisi şeytana tapmış ve tapıyor, tapmakta. İmam Gazzâlî hazretleri öyle diyor:

"Şu gözünüzden bir perde kalksa da görseniz; kim kime ibadet ediyor."

Kimisi nefis putunun karşısına geçmiş, "Emret ey benim nefsim, emrindeyim, sana kulluk etmek için hazırım, buyur..." diyor. Kimisi rükûda, kimisi secdede nefsinin karşısında, "Buyur, ne dersen yapmaya hazırım." diyor.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî kaddesallahu sırrahu Suriye'de, Şam'da demiş ki;

"Sizin taptığınız benim ayağımın altında."

Öldürecek gibi olmuşlar. Sonra bir tanesi akletmiş, kazmış, bakmış ki orada bir küp altın var. Kimisi ona tapıyor; dini, imanı para. Sımsıkı sarılıyor paraya; sayıyor sayıyor, hayra da sarf edemiyor, ondan sonra ölüp gidiyor. Hesabı ona, safası vârislere... "Sen bunu nereden kazandın? Niye hayra sarf etmedin? Niye cimrilik ettin? Niye öbür taraftaki mazlumlar aç, susuz, çıplak dururken vicdanın sızlamadı?" diye hesabı ona. Öteki mirasçılar safa ile yerler, har vurup harman savururlar.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi Allah'tan gayrıya taptırmasın.

İnsanlar fiilen tapar. "Tapmıyorum" diyenler kendilerini bir yoklasınlar. "Olur muymuş öyle şey canım?" diyenler yoklasınlar bakalım, hayatını hangi gayenin peşinde harcıyorlar? Kendilerini bir kurcalasınlar bakalım. Kimisi reis, kimisi zengin, kimisi ağa, kimisi paşa olmak ister. Kimisi şöyle, kimisi böyle... Kim neyin peşinde koşuyorsa, neye hizmet ediyorsa ona tapıyor.

Lâ ilâhe illallah diyenler de Allah'ı ibadete layık olduğunu bilmişler, Allah'a kulluk etmeye söz vermişler. Allah'tan gayrıya tapınıp, bel bağlayıp, gönül bağlayıp Allah'tan gayrıya uyarlarsa... Allahu Teâlâ hazretleri bir şey buyurmuş, ötekiler başka şey buyurmuş; şeytana taparsa... Allah yolundan ayrılırsa lâ ilâhe illallah demenin kıymeti olur mu?

Allahu Teâlâ hazretleri bize bunun idrakini ihsan eylesin. Duyarak söyleyenlerden, yaşayanlardan eylesin.

Ashâb-ı kirâma demişler;

"Ordu üstünüze hücuma geliyor..."

Hasbünallah. "Allah bize yeter." demişler.

Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir değil mi? Her işinde böyle düşünüp de böyle yapabiliyor musun? Allahu Teâlâ hazretlerine hakkıyla tevekkül edebiliyor musun? Hakkıyla bağlanabiliyor musun? Sıkıntılarında, üzüntülerinde işlerini Allah'a havale edebiliyor musun?

Bağlasan şeytan tesir edemez.

İnnehû leyse lehû sultânun alellezîne âmenû ve alâ Rabbihim yetevekkelûn.

Şeytan tesir edemez, düşman tesir edemez. Kimse seni korkutamaz, herkes senden korkar.

"Dürüst, dosdoğru insan; bunun yanında haksızlık yapılmaz." der.

Kabirde vahşet çekmeyecek. Vahşet, yalnızlık ve yalnızlıktan dolayı ürkmek, sıkıntı duymak demek... Kabirde vahşet yok. Yani Allah onlara yoldaş gönderecek, yoldaşlar onlarla enîs olacak. Kabirde insana gönlünün hoş olacağı yoldaşlar ihsan edecek. Onlar salih ameller, okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'ler, yaptığı ibadetler, kıldığı namazlar, yaptığı haclar, verdiği zekâtlar çepeçevre etrafına toplanacaklar... Kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olacak.

Sonra insanlar mahşer yerine kalktıkları zaman hepsi kabirlerinden çıplak olarak kalkacaklarmış. Kalkacaklarmış ama kimsenin kimseyi görecek hâli yok. Herkesin işi, derdi başından aşkın. Diz çöküp binlerce sene bekleyeceklermiş. Ne kadar dehşetli, ne kadar tehlikeli, ne kadar uzun, meşakkatli bekleyişler olacak. Orada yine ehli lâ ilâhe illallah'a yani lâ ilâhe illallah'a hakkıyla sahip olan, ona ehil olan kimselere sıkıntı yok. Onlar ayrılacak, o sıkıntıları çekmeyecekler.

Onun için lâ ilâhe illallah'ı candan söyleyelim. Çok söyleyelim. Sadece dilden söylemeyelim, gönülden, mânasına hâkim olarak, sahip olarak, onu hayatımıza bayrak edinerek söyleyelim. İnşaallah lâ ilâhe illallah'ın hakiki ehilleri olalım.

İşte onlar kabirden kalktıkları zaman bir sıkıntıda olmadıkları için diyecekler ki:

Elhamdülillâhillezî ezhebe anne'l-hazen. "Bizden üzüntüleri, sıkıntıları, akıbet endişesini, telaşını alan Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü senâ olsun."

Çünkü onlar müjdelenecekler. Hem de vefatları esnasında müjdelenecekler;

Fe-ravhun ve reyhânün ve cennutü naîm.

"Korkmayın, siz cennet ehlisiniz, size endişe yok." Lâ havfün aleyhim velâ hüm yahzenûn. diye onlar müjdelenecekler.

Onun için onlar rahat edecek. Öteki insanların hepsi telaşta, bunlar telaşta olmayacaklar.

Diğer hadîs-i şerîf de bunun bir başka rivayeti. Aynı mâna bir kere daha geçmiş:

Leyse alâ ehli lâ ilâhe illallah vahşetün fî kubûrihim.

"Lâ ilâhe illallah'a ehil olan insanlara kabirlerinde vahşet, yalnızlık, sıkıntı, o sıkıntıdan dolayı ürküntü olmayacak." Ke-ennî enzuru ileyhim ize'nfeleti'l-ardu anhum. "Yer onlardan, üzerlerinden ayrılıp dağıldığı, açıldığı zaman onların kabirlerinden kalktıklarını görüyor gibi oluyorum." Yekûlûne lâ ilâhe illallah. "O zaman da onlar lâ ilâhe illallah diyerek kabirlerinden kalkarlar." Ve'n-nâsu bühmün. "İnsanların hepsi sıkıntıda, telaşta ve müşkil meselelerinden dolayı başı dertte iken onlar lâ ilâhe illallah diyerek kabirlerden safa, hoşluk ve gönül mutmainliğiyle kalkacaklar."

İşte ondan lâ ilâhe illallah'ın mânası üzerinde çalışmak lazım. Eskilerin yaptığı işleri, çalışmaları hor görmeyin. Derslere çalışırsın, bir ehliyet alacak olsan günlerce kursa gidersin, çalışırsın da bir lâ ilâhe illallah'ın ne demek olduğu üzerinde, mânasını iyice anlamak için bir müddet çalışmak gerekmez mi? Anladığını sanıyorsun ama biraz çalışsan ne kadar anlamadığını o zaman anlayacaksın.

Leyse'l-ğınâ an kesreti'l-arazi ve lâkinne'l-ğınâ gına'n-nefsi.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz gerçek zenginliğin ne olduğunu anlatıyor, buyurmuş ki:

Leyse'l-ğınâ an kesreti'l-araz. "Zenginlik mal, mülk, eşya çokluğundan değildir."

Şu kadar eşyası, bu kadar malı, bu kadar mülkü var, bu kadar devesi, koyunu var. Zenginlik bu değildir.

Ya nedir?

Ve lâkinne'l-ğınâ. "Zenginlik..." Ğına'n-nefsi. "Gönül zenginliği, nefis zenginliğidir."

Allah'ın kendisine vermiş olduğuna razı, başkasının malında gözü yok, kanaat ve Allah'ın takdirine rıza sahibi... Başkasından bir şey istemekte "ille bana onu da ver" diye yapışkan değil... Olmadığı zaman mahzun değil. İhtiyacın baskısı altında ezilmiş değil; hür, hür insan... Asıl zenginlik böyle ruh zenginliğidir. Yunus Emre'nin bir şiiri hatırımdadır, diyor ki:

Kem dürür yoksulluktan nicelerin varlığı,

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.

Bazı insanların varlığı yokluktan daha da fenadır. O kadar varlık olduğu halde gönül darlığı bir türlü gitmez, diyor. Gönlü dar, gönlü zengin değil. Bir sürü parası vardır, eli titreye titreye çıkartır, fakire 25 kuruş verir, bir lira verir...

Ya ver!.. Doysun da candan bir "Allah razı olsun" desin. Fırsat eline geçmiş, şurada üç tane yetim, beş tane bilmem ne var. Çıkart ver, verdiğin zaman doyur. Bir daha başkasından bir şey isteyecek durumu kalmasın. Seni gördüğü zaman elektrik çarpmış gibi yerinden kalksın, bir titresin. Çok ver... İnsanın gönlünün zengin olması lazım, o parayla pulla filan değil.

Asıl zenginlik insanın hâli hazırdaki imkânı içinde yapabildiği hayır ile ölçülürmüş. Yani insanın on lirası varken çıkartıp üç lirasını, bir lirasını verebiliyorsa o zengindir, cömerttir; verebiliyor. O zaman veremiyorsa daha fazlası eline geçtiği zaman da veremeyecek demek. Onun için o insanın davranış tarzından belli olur.

Dikkatinizi çekerim, hadîs-i şerîfler ne kadar mânevî şeylere işaret ediyor. İslâmiyet şekil dini değildir, öz dinidir. Resûlullah Efendimiz, İslâm'ın özünü, hakikatini, iç yüzünü ne kadar güzel anlatıyor. Şekilde kalmayın, öze inin, işin iç yüzünü anlayın, mahiyetine idrakiniz ersin diye...

Leyse ale'l-müslimi fî abîdihî ve lâ feresihî sadakatün. "Müslim kula kölelerinde ve atlarında sadaka yoktur."

"Sadaka yoktur" denmesinden maksat, "zekât yoktur" diye Peygamber Efendimiz buyurmuş. Bizim Hanefî fıkhımıza göre hayvanların da zekâtı vardır da, cihat için beslenen atlar ve kendi ihtiyacında kullandığı hayvanlar için herhangi bir zekât gerekmez, demek oluyor. Yoksa ticaret ve diğer şeyler için olunca onların ilmihal kitaplarında yazılan ölçüler içinde zekâtlarının verilmesi lazım.

Bu devirde abîd meselesi, köle meselesi zaten kalmadı. At da tarihe karışmak üzere. Artık at beslemek çok lüks bir şey oldu. Galiba bir tane at, dört milyon lira filanmış. Ancak çok zenginler at alıyorlar. İşte yarış atı, yarışlarda koşturmak, ata binmeyi öğrenmek için. Eskidendi...

Leyse'l-miskînü ellezî terüddühu'l-eklete ve'l-ekleteyni. Veyahut türeddühü'l-ekletü ve'l-ekletâni. Velâkinne'l-miskînü'llezî leyse lehû ğınen ve yestahyî velâ yes'elû'n-nâse ilhâfa.

Bu hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz, miskin yani kendisine hayır verilmesi gereken fakir, yoksul kimseyi tarif ediyor. Miskinin nasıl olması gerektiğini bize bildiriyor.

Leyse'l-miskînü ellezî türüddühü'l-ekletü ve'l-ekletân. "Miskin denilen, fakir denilen insan kendisine bir lokma veya iki lokma verilen kimse değildir." Velâkinne'l-miskîne. "Asıl miskin..." Ellezî leyse lehû ğınen. "Parası pulu olmayan kimsedir." Ve yestahyî. "Fakat utanır." Velâ yes'elûne'n-nâse ilhâfa. "İnsanların yakasına yapışıp da zorla 'bana bir şey ver ya, muhtacım' diye ısrarla istemez, kenarda kalır."

Cahil olanlar onun iç yüzünü, durumunu bilmeyenler, uzaktan bakanlar onu zengin sanır, hâlbuki muhtaçtır. Allah'tan hayâsından, insanlardan utancından, haysiyetinden, temiz, pak gönüllü olmasından kimseden bir şey istemez, sessiz sedasız durur, ihtiyaç içinde kıvranır. Yedi-sekiz tane çocuğu vardır, kimseye bir şey demez. Veyahut borcu vardır, bir şey demez. Asıl miskin odur.

Peygamber Efendimiz; "Hayır yapacaksanız öyle bir-iki lokma vermek suretiyle yapmayın. Hakiki miskini arıyorsanız, arayın böylesini bulun." demek istiyor. Bir-iki lokma bir şey veriyorsun, "Tamam, ben fakire bir hayır yaptım." diye içinde tatmin arzusu yerleşiyor.

"Tamam, bugün hayrımı yaptım."

Ne yaptın?

İki lokma verdin.

"Üç kuruşluk bir mum alsa, yandırsa, cümle kâinatı ziyâda sanır."

Bir mum yaktın, bütün kâinâtı aydınlatmaz ki mum, işte dibini aydınlatır, birazcık etrafını aydınlatır. Çok büyük bir şey yapmış sanıyor.

Burada iki mâna var. Birisi bize ait; biz verdiğimiz zaman böyle iki lokma vermeyelim. İkincisi hakiki fakire ait; hakiki fakir insanlardan gidip de lokma lokma bir şeyler dilenen, onu meslek edinmiş insan değildir. Asıl fakir, aranıp da bulunacak. Fakir, sessiz sedasız, utangaç, kenarda durur ama hakikaten ihtiyacı vardır. Zengin değildir ve insanların yakasına yapışıp bir şey istemez. Öylesini arayıp bulmak lazım...

Zekât mevsimi yaklaşıyor. Umumiyetle insanlar üç aylarda, Ramazan'da zekâtını verir. Herkes etrafındaki insanlara baksın; köyünde, kentinde, mahallesinde hakikaten muhtaç olan kimler var, onları iyice bir dikkat etsin, arasın. Kimisi bu işi meslek edinmiştir, işi gücü para toplamaktır. Oradan buradan zekât toplayıp ihtiyacından fazla şeyi biriktirmektir. O da bir hırsa bürünmüş.

Medine-i Münevvere'de anlattılar. Birisi biraz sadaka, hayır vermek istemiş, gitmiş kenarda duran bir zenciye biraz para vermiş. "Allah razı olsun." demiş almış. Ötekisine gitmiş, vermiş, demiş ki;

"Almam..."

Niye?

"Biraz önce birisi verdi, bugünlük tamam." demiş. Medine'nin şeyi tabi... Oraya gelmiş, fukarâcık ama mü'min... "Tamam, bugünlük tamam, istemem." demiş, aldatmamış. "Al" filan dediyse de almamış.

Nerede öylesi?

Arayıp bulup önceden tespit etmeli ki insan, öylelerini kollayabilmiş olsun. Öyle insanları kollamak lazım...

Leyse'l miskînü'llezî yetûfu ale'n-nâsi fetüreddühu'l-lukmatu ve'l-lukmatâni

Bu hadisin mânası aşağı yukarı aynı.

"Miskin, insanları dolaşıp da kendisine bir lokma, iki lokma verilen kimse değildir."

Bu kapıdan başlar sokaktan, tık tık tık... Her kapıdan bir şey ister. Torbası doludur, cebi doludur...

Hiç unutmuyorum, Bayezid camiinde namaz kıldık, çıktık, birisi para istiyor.

"Utan yahu!" dedi birisi. "Şu cebindekiler nedir?"

Ben de hiç bakmamıştım. Bir de baktım ki cebi yarısına kadar para dolmuş, para ağzını açtırmış. Ağırlık yaptığı için cebinin üst tarafı kapanmıyor.

Ne dileniyorsun, işte almışsın?

Kimisi böyle...

Miskin; böyle insanları dolaşan, kendisine bir-iki hurma verilen değildir. Asıl miskin o kimsedir ki zenginlik imkânı bulamıyor, kendisini mustağnî kılan insanlardan bir zenginlik bulamıyor.

Velâ yuftenu lehû fe yutesaddaku aleyhi. "Ve anlaşılmıyor ki kendisine tasadduk olunsun."

Asıl miskin bu kimsedir. Peygamber Efendimiz, öylesini arayıp bulun ve ona hayr u hasenât yapın diye bildiriyor.

Leyse'ş-şedîdü ellezî yağlibu'n-nâse velâkinne'ş-şedîd ellezî yağlibu nefsehû inde'l-gadab.

Peygamber Efendimiz burada pehlivanı anlatıyor;

"Kuvvetli insan, güçlü kuvvetli pehlivan insan, insanları yenen kimse değildir. Asıl pehlivan, şiddetli, kuvvetli, güçlü, pazulu insan o kimsedir ki..."

Ellezî yağlibu nefsehû inde'l-gadab. "Kızdığı zaman kendisine hâkim olabilen kimsedir."

Kızdığın zaman tepenin tası atıyor da ne yaptığını bilmez bir hâle geliyor musun?

Ağzından ne çıktı, ne ettin, hiç haberin yok... Vurdun, kırdın, ortalığı dağıttın... Bu zayıf insan; daha kendi nefsini yenemiyor, kendisine hâkim olamıyor. Dışarıda isterse on tane insanı tuşa getirsin, kıymeti yok. Asıl güçlü kuvvetli insan o kimsedir ki kızdığı zaman kendisine hâkim olabilir.

Buradan bize ne ders çıkıyor?

Nefsimize hâkim olmayı öğrenmeliyiz. Asıl pehlivanlık budur. Asıl güçlülük, kuvvetlilik budur. Nefsimize hâkim olmayı öğrenmeliyiz. Zaten Ramazan'da idman yapıyoruz; önümüzde yemek varken yemiyoruz, nefsimize hâkim oluyoruz. Sigara tiryakisi Ramazan'da hiç sigarayı aramaz, Ramazan'dan sonra yine başlar. Hâlbuki hazır bırakmaya alışmışsın, ondan sonra da bırak da kalbin, damarın sağlam, sıhhatli kalsın.

Kızdığımız zaman kendimize hâkim olmalıyız, parlamamalıyız. Sakin, hilm ile düşüne taşına işimizi yapmalıyız. Çünkü insan gazap etti mi gazap halinde ne yaptığını, ne edeceğini bilmez; sonra çok pişmanlık duyar. Büyüklerimiz "Öfkeyle kalkan zararla oturur." demişler. İşte bu hadislerden çıkan mâna budur.

Leyse ehadün efdale indallahi azze ve celle min mü'minin yuammerü fi'l-İslâmi li-tekbîrihi ve tahmîdihi ve tesbîhihi ve tehlîlih.

Bu hadîs-i şerîf, İslâm'da müslüman olarak uzun yaşamanın önemine dair. Peygamber Efendimiz'e bir kabileden üç kişi gelmiş, müslüman olmuşlar. Peygamber Efendimiz demiş ki;

"Bunlara kim bakar, gözetir? Bunların ihtiyacı olan cihat malzemesini kim alır?"

Ebû Talha radıyallahu anh demiş ki:

"Ben yapacağım bu işi."

Almış onları techiz etmiş. Sonra İslâm için savaşlara iştirak etmişler ve şehit olmuşlar. Birisi şehit olmuş, birisi daha olmuş, birisi daha olmuş. Sonra Ebû Talha yani onların ihtiyaçlarını görüveren, malî tarafını işin karşılayıp da gerekli malzemeyi kendisine alıveren sahabi onları cennette görmüş ve gelmiş Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e;

"Ya Resûlallah! Hani o üç kişi vardı ya işte şehit oldular... Ben onları cennette gördüm, üçü de cennette..." deyince Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfi buyurmuş.

Leyse ehadün efdale indallâhi azze ve celle. "Aziz ve Celil olan Allahu Teâlâ'nın huzurunda, O'nun yanında İslâm'da ömür sürüp de yaşlanmış kimseden daha faziletli bir kimse yoktur."

Saçını sakalını ağartmış, beli iki kat olmuş, İslâm olarak yaşamış, ömrü uzun... Allah indinde ondan daha faziletli kimse yoktur.

Neden?

Sebebini de izah etmiş:

Li-tekbîrihî ve tahmîdihî ve tesbîhihî ve tehlîlihî. "Bu, Allahu Teâlâ hazretlerini tâzim etmesinden, O'na tekbir getirmesinden, Allahu Ekber demesinden, hamdetmesinden, şükretmesinden, sena eylemesinden, Allahu Teâlâ hazretlerinin kemâlini idrak edip O'na tesbih etmesinden ve lâ ilâhe illallah diyerek tevhid etmesinden dolayı kazandığı sevaplarladır."

Uzun yaşayınca bunları çok yapıyor, çok söylüyor; çok sevap kazanıyor, çok faziletli kimse oluyor.

Bir başka hadîs-i şerîfte de geçmiş ki Peygamber Efendimiz buyurmuş:

Hayruküm men tâle umruhû ve hasüne amelühû. "Sizin en hayırlınız, ömrü uzun olup da ameli iyi olandır."

İnsan müslüman olarak yaşadı mı, ne mutlu o kimseye.

Bugün bir hacı amcamızı âhirete uğurladık. 80 küsur yaşında... Mekânı cennet olsun, cümle geçmişlerimizle beraber Allah lütfu keremiyle muamele eylesin. Ömrünü 80 yıl İslâm'da geçirmiş, herkes de hüsnü şehadet ediyor ki;

"Hep İslâm için çalışırdı, hiç boş durmazdı. Şu camilerin ne zaman bir hayrı olsa hemen en öndeydi, çok gayret ederdi." diye...

Ne mutlu...

Gönül alıcı bir hadîs-i şerîf var. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfle sizlere, bizlere iltifat etmiş oluyor. Yani bizi teselli edici bir hadis... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki:

Leyse îmanu men reâni bi-acebin velâkinne'l-acebe külle'l-acebi li-kavmin reev evrâkan fîha sevâdün feâmenû bihî ev evvelehû ve âhirahû.

"Beni gören kimsenin imana gelmesine şaşılmaz. Bu şaşılacak bir şey değildir. Bütün mânasıyla tam olarak şaşılacak şudur ki; şu kavme, şu topluluğa, şu insanlara şaşılır, hayret edilir, hayran kalınır ki onlar bir kitap görmüşlerdir, sayfalar görmüşlerdir, onda yazılar vardır, bakmışlardır ve iman etmişlerdir."

Nedir o kitap dediği?

Kur'ân-ı Kerîm. Yazılar dediği, içindeki âyetler. Resûlullah âhirete göçtükten sonra Kur'ân-ı Kerîm'i alıp, okuyup oradan müslüman olanlara Peygamber Efendimiz iltifat ediyor. Asıl şaşılacak olan kimseler bunlardır. Başından sonuna Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup da ona iman edenlere şaşılır.

Bir de aşağıda izahta buyurulmuş ki:

Peygamber Efendimiz etrafındaki kimselere sormuş;

Eyyü'l-halkı a'cebü ileyküm îmânen? "İmanı bakımından sizlerin en çok şaşırdığınız, en çok hayret ettiğiniz, en yüksek imana sahip, en hayranlık duyulacak imana sahip kişi, mahlukat kimdir?" diye sormuş.

Peygamber Efendimiz böyle sorardı. Sorulu cevaplı olunca daha iyi öğretilir diye İslâm'ın inceliklerini böyle öğretirdi. Demişler ki;

"Yâ Resûlallah, melekler."

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Vemâ lehüm lâ yü'minûne vehüm inde Rabbihim. "Onlar Rablerinin huzurunda, inanmasınlar da ne yapsınlar?"

Melekler niçin inanmasın? Mümkün mü inanmamak? Elbette inanacaklar, o şaşılacak bir şey değil... Onun üzerine demişler;

Fe'n-nebiyyûn. "Peygamberlerdir."

Buyurmuş ki;

Vemâ lehüm lâ yü'minûne ve'l-vahye yenzule aleyhim. "Onlar niye iman etmesinler, vahiy kendilerine iniyor."

İnanmaz mı peygamberler?

O da normal...

Kâlû fe-nahnu. "O zaman bizleriz yâ Resûlallah." demişler.

"İman bakımından en hayranlık duyulacak, beğenilecek insanlar bizleriz." Demiş ki;

Vemâ leküm lâ tü'minûne ve ene beyne azhuriküm. "Ben sizin karşınızdayken siz nasıl olur da inanmazsınız?"

"Ben mucizeler gösterip duruyorum. Ahkâm-ı ilâhîyi tebliğ ediyorum. Nurumu üzerinize saçıp duruyorum, ortalığı pırıl pırıl aydınlatıyorum; inanmayıp da ne yapacaksınız?"

Böyle sıraladıkları halde bilememişler. O zaman buyurmuş ki Peygamber Efendimiz;

"İman cihetinden insanların en şaşılacağı, en hayran olunacak insanlar şunlardır ki..." Le-kavmün yekunûne min ba'dî. "Benden sonra dünyaya gelirler." Yecidûne suhufen fîhâ kitabun. "İçinde yazılar olan sayfalar bulurlar." Yü'minûne bimâ fîhâ. "İçindekilere iman ederler."

Asıl iman bu! Kıymetli iman bu!

Bu güzel sözün bir ucu bize geliyor, bizlere dokunuyor, elhamdülillah. Sıkı durun, sevinçli olun, hiç tasalanmayın, gam keder çekmeyin, elhamdülillah, doğru yoldayız. Elhamdülillah, çok çok faziletli bir durumdayız. Eğer iman eder de Allahu Teâlâ hazretlerinin yolunda yürürsek bize hiç kimse erişemez, bizim kazandığımız mertebeleri kimse kazanamaz.

Şu dünyanın iki para etmez metaına aldanmayın. Allahu Teâlâ hazretlerine has halis kulluk etmeye bakın. Kur'ân-ı Kerîm'e bağlanın.

Çok büyük şerefe sahibiz. Çok büyük şerefe... Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Benim kardeşlerim..."

"Yâ Resûlallah! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?" diyorlar.

"Yok" diyor, "Siz benim ashabımsınız. Benim kardeşlerim benden sonra gelip de bana iman edenlerdir." diyor.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sizlere "kardeşim" diyor...

Sayfa Başı