M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sahâbe-i Kirâmın Şiirden Anlayanları Güzel Şiirlerle İslâm’ı Savunmuşlar

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Size Mekke-i Mükerrememiz'den hitap ediyorum.

Hac günlerinin telâşı, kalabalıklığı, heyecanı buralarda doruğa doğru yükseliyor. Türkiye'den çok hacı kardeşlerimiz var. Sanki Mekke-i Mükerreme'yi Türkiye gibi görüyor gözlerim... Sağımız solumuz, önümüz arkamız hacı kardeşlerle dolu. Bir kısmı Ramazan'da gelmişler -çok büyük rakamlar- ve haccı yapıp dönmek üzere buralarda üç aydan beri kalıyorlarmış. Nice sevaplar kazanmışlardır, Allah mübarek eylesin.

Havalar bazen bulutlu oluyor, hatta yağmur yağdığı oldu. Tatlı bir sıcaklık var. Sıcaklık insanı bunaltmıyor. Güneşte namaz kıldığımız oluyor bazen ama yine de güneş o kadar yıldırıcı değil. Güzel bir iklim. Havalar çok güzel.

Harem-i Şerîf'in, geçtiğimiz senelerde büyük bir ilavesi oldu. Çok büyük miktarda kısım ilave edildi. Onların alt katları var. Harem-i Şerîf'in etrafına, Mescid-i Haram'ın dış duvarlarının dışına mermer döşendi. Çok geniş alanlar açıldı. Her taraf doluyor. Karşıda oteller, çarşılar var. O otellerin, çarşıların içine kadar cemaat uzuyor. Bizim Ankara'da, İstanbul'da cuma günlerinde camilerin dolup da cemaatin sokaklarda namaz kıldığı gibi meydanlar, sokaklar, çarşılar, çarşının içi doluyor. Oteldeki ziyaretçiler, otelin müşterileri neredeyse otelin odasında namaz kılacak gibi bir büyük izdiham... Harem-i Şerîf'in bir toprak altı kısmı var, orası doluyor. Bir zemin kısmı var, tıklım tıklım dolu. Bir üst katı var, orası dolu. Bir de en üst kısmı var. Tabii en üst kısmını gündüzleri sıcak olduğu için açmıyorlar. Yürüyen merdivenlerle harıl harıl kalabalıklar iniyor, çıkıyor... Bir güzel telaş, bir mübarek yer... Çok muhteşem bir ibadet bu hac ibadeti...

Hac, kamerî ayların en sonuncusu olan Zilhicce ayında, belli bir zamanda oluyor. Zilhicce'nin 9'unda Arafat'a çıkılıyor, Zilhicce'nin 10'u da Kurban bayramı oluyor. Zilhicce ayı bitti mi, 12. ay bitmiş olunca artık kamerî sene doluyor, ondan sonra yeni yıl geliyor. Yeni yıl da Muharrem ayı ile başlıyor.

Bizim hacılarımızı buralılar seviyorlar. Buranın idaresi de itimat ediyor, yani tedirgin değil. Başka milletlerin hacılarına yapılan muameleden çok daha sıcak muamele yaptıkları söyleniyor. Bizim hacı babalar, hacı teyzeler de sevimli insanlar. Güzel davranışlarıyla, sevimli, sokulgan, samimi halleriyle dikkati çekiyorlar. Zaten kıyafetlerinden, kırmızı ay yıldızlı işaretlerinden belli oluyor.

İşte böylece hacca doğru, hac yapma vazifesine doğru hazırlanıyoruz.

Zilhicce'nin bayrama kadar olan ilk on günü, senenin en mübarek günlerindendir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

"Hiçbir zamanda yapılan ibadetler, hayırlar, sadakalar, namazlar, zikirler, hatimler, oruçlar, Allahu Teâlâ hazretlerine bu günlerde yapıldığı kadar sevimli değildir. Bu günlerde yapılan ibadetler, her zamandan daha fazla sevimlidir." diye Peygamber Efendimiz bu günlerin kıymetini bildiriyor.

Bu günlerin gecesi, gündüzü kıymetli; ibadetle, hayırla geçirmeye çalışmak lazım. Fırsat bilmek lazım. Nafileten, sevap kazanmak için oruç tutmak lazım. Özellikle Türkiye'deki, Almanya'daki, Orta Asya'daki benim bu konuşmamı dinleyen kardeşlerime hatırlatmak vazifem; Arefe gününde, yani bayramdan bir gün önce oruç tutmak çok sevap. O kadar sevap ki bir sene önceki, yani Kurban bayramının arefesinden Kurban bayramının arefesine kadarki bir senelik günahları Allah'ın affedeceğini Peygamber Efendimiz müjdeliyor. Bir de önümüzdeki bir senenin, geçmiş ve gelecek senenin günahlarını affedeceğini bildiriyor.

Tabi insanın gelecek senesinin günahlarının affolunması ne demek?

Bir sene daha yaşayacağı anlaşılıyor. Demek ki öyle bir müjde de var. Doğrudan doğruya "Allah onun ömrünü bir sene daha uzatır." demiyor Peygamber Efendimiz ama "Gelecek senesinin de günahları olursa onları da affeder." deyince, anlaşılıyor ki Allahu Teâlâ hazretleri ömrüne bereket verecek, böylece bir sene daha yaşayacak, gibi bir mâna da seziliyor.

Onun için kardeşlerime, mümkünse Arefe gününde oruç tutmalarını, -ama bu arada da- Arefe'ye kadarki günlerde de oruç tutarak, sadaka vererek, ziyafet çekerek, zikir yaparak, Kur'an okuyarak, her türlü hayrı ve ibadeti yapmayı fırsat kollayıp eline fırsat geçince yaparak bu ayın bu güzel günlerinin sevaplı geçmesine

kardeşlerimizin gayretli olmasını ihtar ediyorum, hatırlatıyorum.

Çok kıymetli günlerde bulunuyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri hayırlarınızı, ibadetlerinizi, taatlerinizi ahsen ve etem olarak makbul eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz İmam Buhârî'nin, Müslim'in, Ahmed b. Hanbel ve daha başka kaynakların rivâyet ettiğine göre şöyle buyuruyor;

.

Ühcü'l-müşrikîne fe-inne rûha'l-kudüsi meake kâlehû li-Hassân.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Peygamber Efendimiz Hassan b. Sâbit isimli şair sahabiye buyurmuş ki;

Ühcü'l-müşrikîne. "Müşriklerin İslâm aleyhindeki yalan dolan, iftira dolu hicviyelerine, kötü şiirlerine,kötülemelerine, karalamalarına, taşlamalarına sen karşılık ver, onları cevaplandır; müşrikleri hicveyle!" Fe-inne rûha'l-kudüsi. "Çünkü Rûhu'l-kudüs." Meake. "Senin yanında, seni destekleyecek."

Peygamber Efendimiz "Sen bu işe kalkış, şiirini yazmaya giriş; Rûhu'l-kudüs seni destekleyecek!" diyor.

Rûhu'l-kudüs, Cebrâil aleyhisselam'ın sıfatıdır, lakabıdır. Yani Cebrâil aleyhisselam Peygamber Efendimiz'in hitap ettiği bu şair sahabisini destekleyecek, cevapları güzel versin diye...

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in en büyük özelliğinden birisi, fesahati, belâgati, edebiyattaki mükemmel, özlü, güzel, doğru konuşmasıydı. Peygamber Efendimiz, efsahü'l-arabi ve'l-acemi; Araplar'ın ve Arap olmayan diğer insanların hepsinin fesahatte en önde geleniydi. Özel bir meziyeti vardı. Araplar arasında da onun konuşmasının güzelliğine muasırı insanlar, sahâbe-i kirâm şaşarlardı.

"Yâ Resûlallah, sen öyle kelimeler kullanıyorsun ki biz onları duymamışız, bilmemişiz." diyorlardı.

Peygamber Efendimiz'in kelime hazinesi çok zengindi. Herkesin bilmediği çeşitli mânaları, kelimeleri biliyordu. Çok güzel konuşurdu. Bazen hadîs-i şerîfinin içinde bir kelime geçerse;

"Yâ Resûlallah, bu kelimenin mânası nedir, biz bunu bilmiyoruz." diye sahâbe-i kirâm kendisine sorarlardı. Çünkü Peygamber Efendimiz çocukluğunda Benî Sa'd yurduna götürülmüştü, yaylalarda sıhhat kazansın, taze sütleri içsin diye. Ama bir taraftan da Arap dilinin bozulmamış, şehirde yıpranmamış, tam, fasih konuşmasını da orada en güzel şekilde öğrenmiş oluyordu. Çünkü oraların dili en korunmuş olarak kalırdı.

Benim babam der ki:

Bizim memleket Çanakkale. Çanakkale'nin ormanlık kısımlarında yörükler vardır. "Onlar çok güzel konuşur." derdi. "Biz konuşurken biraz harfleri yutarak, bozarak telaffuz ederiz. Onlar tane tane çok güzel konuşurlar." derdi. Çünkü bozulmamış oluyor. Yabancı tesirlere kapalı, aynen korunmuş oluyor.

Peygamber Efendimiz'e Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i indirdi, tebliğ eyledi. Kur'ân-ı Kerîm'i açıklamak için de hadîs-i şerîfleri ilham eyledi. Peygamber Efendimiz hayatıyla, sözleriyle, davranışlarıyla, her türlü vasıta ile Kur'ân-ı Kerîm'i insanlara, müslümanlara güzelce öğretti.

Tabii müşrikler Peygamber Efendimiz'in getirdiği güzel dinin mükemmelliğini, güzelliğini, doğruluğunu anlayamadıkları için, menfaatleri sarsıldığı için...

Bir de insanoğlunda garip bir durum var; alışmış olduğu âdetlerini kolay bırakamıyor. Kötü âdet de olsa bırakamıyor. İyisini bırakmaması iyi; sebat etsin, vefalı olsun, iyi âdeti devam etsin. Ama insanlar maalesef kötü alışkanlıklarını da kolay bırakamıyorlar. Bir kavmin içine, bir topluluğa, bir kabileye, bir millete kötü âdetler aşılanmışsa onu sökmek çok zor oluyor.

Ben burada Harem-i Şerîf'e, yani Kâbe-i Müşerrefe'nin çevresinde teşekkül etmiş olan o mübarek Mescid-i Haram'a gidiyorum, oturuyorum, etrafımı ibret gözüyle bazen seyrediyorum. Konuşmaları, çeşitli milletlerin davranışlarını, giyinişlerini, namaz kılışlarını, birbirleriyle konuşmalarını, her şeyi görüyorum.

Tabii milletlerin farklı âdetleri, davranışları var. Mesela bizimkiler vefalı, iltifatçı, fedakâr, başkasına cömertlik yapmasını seviyorlar, yer açıyorlar, "Buyurun." diyorlar. Bazı milletler, bazı insanlar bağdaş kurmuş, bacaklarını geniş bir şekilde açmış, geniş geniş oturmuşlar. İnsanlar yer arıyorlar, -oturacak yer çok kıymetli- yer bulunmuyor. "Şu dizini topla da ben de şuraya sığayım, namazı kılayım." dediği zaman, bazıları sert davranıyor, yer vermiyor. Ama bizimkiler sıkışırlar, hemen "Buyur." derler. Misafirperverlik millî hasletlerimizden birisi, güzel bir şey...

Peygamber Efendimiz'in zamanının insanları da kötü olan âdetler içinde yaşıyorlardı, cahiliye devrini yaşıyorlardı. Çok kötü âdetleri vardı, saymakla bitmez... Ayyaş idiler, sarhoş idiler, hırsız idiler, yağmacı, çapulcu idiler. Kız çocuklarını sevmezlerdi, doğarsa öldürürlerdi. Kabileler birbirleriyle yıllarca süren savaşlar yaparlardı, yol keserlerdi... Yani cahiliye devri. Putlara taparlardı. Kâbe'nin etrafında çıplak dolaşırlarmış, güya dinî bir duygu ile... Pek çok kötü âdetleri vardı.

İslâm bunları kaldırdı; güzelliği, temizliği, dürüstlüğü, hak dini getirdi. Allah lütfu, rahmeti. Âlemlere rahmet olarak Peygamber Efendimiz'i vazifelendirdi. O güzel peygamberi, yüzü aydan, güneşten daha nurlu, daha güzel olan, her hâli güzel, adı güzel, kendi güzel Muhammed-i Mustafâ'yı, aralarında yetiştiği halde, "Muhammed el-Emîn

Güvenilir Muhammed" diye bildikleri halde, yalan söylemeyeceğini bildikleri halde kabullenemediler, mücadeleye başladılar.

İnsanlar iyi şeylerle niçin mücadele eder?

İnsanlar iyi şeylerle menfaatlerine dokunduğu zaman mücadele ediyorlar.

Mesela yeni bir hak din geldiği zaman putperestler niye itiraz ediyorlar?

Kendilerinin tapınakları var, rahipleri var. Gelirleri var, bağışlar var. Alışılmış bir düzen var. Bu düzenden yararlanan sömürücüler var. Tabii bunların hepsi iptal olacak. İnsanların bazılarının omuzlarından haksız kazanılmış rütbeler, vasıflar, sıfatlar sökülecek. Onlar mücadeleye giriyorlar.

Peygamber Efendimiz'e çok zulmettiler. Sahâbe-i kirâma çok zulmettiler. Hatta bazılarını işkence ile şehit eylediler.

Araplar'da gazete, dergi, kitap, okuma, yazma, bugünün iletişim araçları yoktu. Onlar duygularını en çok sözle ve daha ziyade sanatlı bir söz olan şiirle ifade ederlerdi. Şairler bir bakıma kâhin gibiydi, yani itibarlı insanlardı, bir bakıma da korkulan insanlardı. Çünkü birisinin hakkında bir şiir söyledi mi, o şiiri herkes duyar, ezberler; "Aa, falanca hakkında şöyle söylenmiş!" diye adam rezil kepaze olurdu. Hakkında şiir yazılmış olan kişi halkın diline düşerdi, fena olurdu. Cahiliye devrinde daima böyle olmuş.

Ben Edebiyat Fakültesi'nde Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken, hem cahiliye devrini yaşamış hem de İslâm'a erişmiş, müslüman olmuş, tâ hulefâ-i râşidîn devrine kadar da ömrü uzunca sürmüş bir şairin hayatını incelemiştim. Onun gençliğini, nasıl şöhret kazandığını, yazdığı şiirin nasıl Kâbe'nin duvarına asıldığını, halkın kendisine nasıl rağbet ettiğini okumuştum.

Onun Hire emirinin huzurunda bir mâcerâsı var. Hire, Irak'ta bir mıntıkaymış. O zaman orada, bunun kabilesine yakın bir krallık, hükümdarlık varmış. Bu genç bir delikanlı iken kabile mensuplarıyla o krallığın başşehrine, Numan b. Münzir isimli kralın sarayına gitmişler. Heyet demiş ki;

"Sen burada hayvanların başında otur, yüklerimizi ve eşyalarımızı bekle. Biz hükümdarla gidip konuşalım."

Gitmişler, görüşmüşler, gelmişler. Yüzleri bir karış, asık.

Neden?

Meğer hükümdarın nediminin -yanında kendisiyle düşüp kalkan, oturan, işlerini gören saray görevlisi- bu kabilenin bu heyetine garezi varmış, sevmiyormuş. Heyeti kötülemiş. Hükümdarın yanında durumları iyi olmamış. Yüzleri asık, umduklarını bulamamış olarak gelmişler.

Lebid de genç bir çocuk ama müstesna kabiliyetli bir şair.

"Ne oldu, niye böyle yüzünüz asık?" demiş.

"Valla çok fena olduk. Hükümdarın yanında olan filanca şahıs bizi perişan etti, mahvetti, kötüledi. Umduğumuzu bulamadık."

"Siz beni hükümdarın yanına bir götürün bakalım." demiş. Demişler ki;

"Sen çocuksun!"

"Yok, siz beni götürün, ben yapacağımı bilirim!" demiş.

Hükümdarın yanına götürmüşler bu genç Lebid'i. Lebid b. Rebîa, o Arap zekâsıyla, o yıpranmamış çöl zekâsıyla hükümdarın yanına girince şiir tarzında sözler söylemeye başlamış. Kendi heyetini müşkül durumda bırakmış olan, saray nediminin aleyhine öyle şeyler söylemiş ki hükümdar;

"Hay Allah! Yazıklar olsun size, yemek yiyordum, yemeğimi bana zehir ettiniz." demiş.

Adam da demiş ki;

"Efendim bu genç yalan söylüyor, inanmayın! Yalan da olsa söylenen bir kere söylendi." demiş.

Kad kîle mâ kîle in hakkan ve in kezibâ.

"Söylenen bir kere söylendi; yalan da olsa doğru da olsa senin hakkında söz söylendi. Ben bundan sonra artık sana sıcak gözle bakamam, yanımdan ayrıl git!" demiş.

Yani Lebid ayağını kaydırtmış.

Şiirin böyle önemi vardı Arap âleminde, Araplar'ın arasında. Basın yayının şimdiki önemi gibi... O zaman basın yayın yok; şiir var, şairler var.

Şairlerin bir kısmı İslâm'a saldırmaya başlamışlar. Aleyhte yazılar yazmaya, Peygamber Efendimiz'i kötülemeye, müşrikleri onlara karşı kışkırtmaya başlamışlar. Tabii bu bir savaş; basın yayın sahasında, söz sahasında, insanları ikna etmek konusunda bir fikrin yayılması veya engellenmesi için yapılan bir savaş bu. İslâm yayılmak istiyor, müşrikler de İslâm'ı yaymak istemiyorlar; boğmak, söndürmek istiyorlar. O zaman, o müşrik şairlerin yazdıkları şiirlerin cevaplandırılması lazım. Sahâbe-i kirâmın şiirden anlayanları kollarını sıvamış, güzel şiirlerle İslâm'ı savunmuşlar.

Mesela bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz'in kendisine, "Hadi bakalım hiciv şiirleri yaz, müşriklerin sözlerini cevaplandır. Rûhu'l-kudüs olan Cebrail seninle beraberdir." diye teşvik ettiği Hassan b. Sâbit de o şairlerden biri.

Şimdi karşı tarafa cevap verecek ama "Sizi soysuzlar!" dese, müşriklerin bir kısmı Peygamber Efendimiz'in kabilesinden, akrabası; hasım olanların bir kısmı damadı, dünürü, amcalarından bazıları, yakınları; azılı düşman olmuşlar, müşriklerin reisleri olmuşlar. Soyuna sopuna bir söz söylese Peygamber Efendimiz'in onuruna, şerefine gölge düşürecek söz söylemiş olacak. Bunun için soy sop ilmini bilmek gerekiyor. Sülâle nasıldır, kaça ayrılmıştır; bunları bilmek lazım. Peygamber Efendimiz bunları çok iyi bilen Ebû Bekr-i Sıddîk'a gidip onunla konuşmalarını da şairlere tavsiye etmiş;

"Yalan yanlış bir söz söyleyip de baltayı taşa vurmayın. Ebû Bekr-i Sıddîk bu soy sop ilmini çok iyi bilir, ona danışın." diye söylemiş.

Güzel cevaplar verilmiş. Bu güzel cevapların verildiğini Kur'ân-ı Kerîm de bildiriyor. Kur'ân-ı Kerîm'de Şuarâ sûresi diye de bir sûre var. Bu sûrenin sonundaki âyetlerde şairleri ikiye ayırıyor:

"Bir kısmı yapmadığı şeyleri palavra olarak yapmış gibi söylerler, yalan söylerler, şeytana uyarlar. Onların da sözlerini sapık insanlar, bozuk insanlar dinlerler, onlara tâbi olurlar. Bunlar kötü insanlardır. Ama bir de iyi şairler vardır. Onlar da iman etmişlerdir, İslâm'a bağlanmışlardır. Kendileri böyle sözlü, yazılı zulme, hücuma uğrayınca kollarını sıvayıp İslâm'a yardım etmişlerdir, birbirlerine yardım etmişlerdir. Onların mükafatı büyük olacaktır." diye Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor.

Evet, aziz ve muhterem kardeşlerim!

Kur'ân-ı Kerîm'de iyi, halis muhlis müslüman olmak ısrarla vurgulanıyor. Yani imanın sağlam olması, ihlâsın tam olması;

Muhlisîne lehü'd-dîn Allah'a halis muhlis bir şekilde ibadet edilmesi, şirk koşulmaması, imanda bir kusur olmaması çok güzel bir şekilde öğütleniyor.

İslâm'da en önemli hususlardan birisi, imanın doğru olması. İman bozuk olursa, inançta bir kusur olursa temeli bozuk olan bir bina gibi olur, üstü tutmaz. Bina yapılsa bile kayar, devrilir, çatlar, yıkılır. Onun için imanın doğru olması çok önem taşıyor.

Mü'min olduktan sonra da en mühim vazifelerden birisi, imanı, dini korumak; dini korumak için gayret etmek, çalışmak, üzerine düşen vazifeyi yapmak.

Mesela "cihat" diye bir şeyi hep duyarız. "Cihat" deyince de aklımıza kılıç kalkan gelir, Bursa'nın kılıç kalkan ekibinin güzel oyunları, serhat türküleri, mehter marşları gelir. Ama cihadın çeşitleri var. Cihat sadece kılıçla, kalkanla savaşmak değil.

İşte burada bahis konusu ettiğimiz; sözle karşı tarafın hücumlarını cevaplandırmak, İslâm'ı anlatmak, güzel şiirler yazmak, halkın onu ezberlemesi, İslâm'ı sevmesi...

Mesela Türkiye'de bazı şiirleri herkes ezberlemiştir.

Merhum Ârif Nihat Asya'nın Bayrak şiirini kim bilmez, kim sevmez? Mehmet Âkif Ersoy'umuzun İstiklâl Marşı hepimizin ezberindedir. Bazı meşhur parçalar herkes tarafından bilinir. Demek ki şiirin tesiri var. Yunus'un şiirleri asırlar boyu dinimize, imanımıza, irfanımıza, iyi müslüman olmamıza, ihlâsımıza ne kadar katkıda bulunmuştur. Ne kadar güzel şiirler söylemiştir mübarek Yunuslar. Bir tane değil, biliyorsunuz. Ne güzel şiirler, ilâhiler söylemişlerdir. Asırlar boyu ne kadar güzel hizmet etmişlerdir.

Demek ki cihadın bir çeşidi de İslâm'ı savunmak için sözü kullanmak, İslâm'ı sözlü olarak savunmak, iftiraların cevabını vermek, itirazların muknî cevaplarını vermek, kâfirlerin bozgunculuklarını tamir etmeye çalışmak.

Bu dinlediğiniz Akra, Türkiye'de 200'ün üstünde kasabadan, şehirden uzaydan gelen dalgaları yansıtarak her radyoyla dinlenebilir şekilde aksettiriliyor. Türkiye'nin en çok dinlenen radyosu, en sevilen radyosu; halkın ruhunu en çok besleyen, gönlünü okşayan, halkı tatmin eden, "Allah razı olsun!" diye dualar ettiren radyosu.

Ne kadar güzel bir hizmet!

Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfinde bakın, ne bildiriliyor? Peygamber Efendimiz şaire;

"Müşrikleri cevaplandır, hicveyle, onların hicivlerine karşılık ver; çünkü Rûhu'l-kudüs olan Cebrail aleyhisselam seninle beraberdir." diyor.

Demek ki Cebrail aleyhisselam, sözle İslâm'ın anlatılması, savunulması konusunda Hassan b. Sâbit'e ilham verecek, yardım edecek; o da güzel güzel şiirler yazacak. Önemli bir şey olduğu için Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.

Bugünün yayın aletleri çok daha gelişti. O zaman şiir yazılırdı, duyan duyardı, duymayan bilmezdi. Ama şimdi radyosu, küçücük bir kulaklığı oldu mu her yerde insan radyoyu dinleyebiliyor.

Bir hadîs-i şerîf böyle, şiirle İslâm'ın savunulması konusu. Yunus Emreler'in, Hacı Bayrâm-ı Velîler'in, İbrahim Hakkı-i Erzurûmîler'in, Eşrefoğlu Rûmîler'in yaptığı hizmet. İşte onlar da şiirlerle, ilâhilerle İslâm'ı ne kadar tatlı anlatmışlar, sevdirmeye ne kadar muvaffak olmuşlar...

Bir hadîs-i şerîf daha okuyarak sözümü onunla tamamlamak istiyorum.

Peygamber Efendimiz Ümmü Enes radıyallahu anhâ'ya, bir hanım sahabiyeye bir nasihatte bulunmuş. Anlamı hepimize faydalı olacak, onu da okuyayım.

Ühcüri'l-meâsî fe-innehâ efdalül-hicreti ve hâfizî ale'l-ferâidi fe-innehâ efdalü'l-cihâdi ve eksirî zikrillâhe fe-inneki lâ te'tîne'llâhe bi-şey'in ehabbe ileyhi min kesreti zikrihî.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Diyor ki Peygamber Efendimiz bu hanımefendiye, o mübarek sahabiyeye. "Sahabi" erkek, hanım olunca "sahabiye" demek lazım, "kâtib-kâtibe" der gibi.

Ühcüri'l-meâsî. "Günahlardan uzak dur, uzaklaş." Fe-innehâ efdalü'l-hicreti. "Çünkü hicretin en faziletlisi budur, günahlardan uzaklaşmaktır."

Peygamber Efendimiz, Allah'ın emriyle dini, dinin yayılması, korunması için Mekke-i Mükerreme'den Medine'ye hicret etti. Anasının, babasının yerini, yurdunu, kendisinin doğduğu diyarı terk etti; Medine'ye hicret etti, gurbete gitti.

Neden?

Din için, Allah'ın emrini tebliğ etmek için, korunmak için, savunmak için, İslâm'ı kuvvetlendirmek için.

Hicret her zaman yapılır. İnsan dinini kuvvetlendirmek ve dine hizmet etmek için hicret eder. Ama durduğu yerde duran insanın da bir mânevî hicreti var, o da günahlardan hicret etmek, uzak durmak. Günah yapmamak, günahlardan ayrılmak, işlemekte olduğu günahlara tevbe edip bırakmak. "En faziletli hicret budur." diye, Efendimiz karşısındaki hanıma, Ümmü Enes radıyallahu anhâ'ya nasihat ediyor; "Günahları terk et, onlardan hicret et çünkü en faziletli hicret budur." diyor.

Günahların ne olduğunu soracaksınız. Hocamız Mehmed Zahid Kotku hazretlerinin günahlarla ilgili kitapları var. Tasavvufî Ahlâk kitabında güzel huyları, kötü huyları, günahları bir bir sıralayıp anlatmıştı. Onu okursunuz, ruhu şâd olur, kitabı okundukça sevap kazanır; siz de öğrenmiş olursunuz.

Ve hâfizî ale'l-ferâidi fe-innehâ efdalül-cihâdi. "Allah'ın farz kıldığı ibadetlerin hepsini yapmaya dikkatli ol, müdavim ol, devamlı ol; çünkü bu, cihadın en faziletlisidir." buyuruyor.

Demek ki insanın ibadet yapması, namazı bırakmaması, orucu tutması, zikir yapması, sadaka vermesi, zekât vermesi, bunların üzerinde sabit durması, devam etmesi ne oluyor?

Bir çeşit cihat oluyor. Çünkü şeytan, nefis yaptırmamak ister. İnsan onları yenip de yapacak. İnsanın canı sabah namazınakalkmamak ister, kalksa camiye gitmemek ister. Halbuki nefsini yenecek, sabaha kalkacak; -efendi- nefsini yenecek, evde kılmayacak, camiye gidecek, 27 kat fazla sevap alacak, 50 kat fazla sevap alacak. Bir mânevî mücadele gerekiyor. "Farzları yap çünkü cihadın en faziletlisi budur." diyor.

Farzların yapılmaması için şeytan çok mâniler çıkartmaya çalışır. Mesela hac farzdır ama adam bir türlü hacca gitmez. Namaz farzdır ama namaz kılmaya bir türlü alışmamıştır, yanaşmaz. Oruç tutmak farzdır ama oruç tutmaz. Zekât vermesi lazım, zengin ama vermez, veremez. Bir sürü mâni çıkar. İşte o mânileri yenmek, cihat. Dine, ibadete sarılmak, sadık olmak, vefalı olmak, tembel olmamak cihattır.

Üçüncü tavsiyesi de:

Ve eksirî min zikrillâhi. "Allah'ı zikretmeyi çok yap."

Hani elimize tesbihi alıyoruz da çok çok zikir yapıyoruz ya, bu bizim dedelerimizin uydurduğu bir şey değil; Peygamber Efendimiz'in emri, Kur'ân-ı Kerîm'in emri.

Kur'ân-ı Kerîm'de;

Üzküru'llâhe zikran kesîrâ buyuruyor Allahu Teâlâ hazretleri.

Burada da karşısındaki hanımefendiye, Peygamber Efendimiz ne buyurmuş, üçüncü nasihatı olarak?

Ve eksirî min zikrillâhi. "Zikir yapma işini çoğalt, onu çok yap."

İbadetleri söyledi, "İbadetlere, farzlara devam et." dedi. Ayrıca zikri özellikle belirtiyor: "Allah'ın zikrini çok yap, çoğalt."

Fe-inneki lâ te'tîne'llâhe bi-şey'in ehabbe ileyhi min kesreti zikrihî. "Çünkü sen Allah'ın huzuruna, çok zikretmekten daha sevimli bir ibadetle varamazsın!"

Allah en çok kendisini çok zikredenleri sever. En sevimli ibadet, Allah'ın en sevdiği ibadet zikirdir. Onun için "Zikrini yap." diyor.

İnsan zikredince ne olur?

Kalbi nurlanır. Şeytan ondan uzaklaşır. Ahlâkı güzelleşir. Kâmil insan olur. Çok sevaplar kazanır.

Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim, Peygamber Efendimiz'in o mübarek hanımefendiye tavsiyelerini böylece bu konuşmamda size hatırlatmış oldum. "Bu 10 gün sevapların çok kazanıldığı günler." dedim. Tabii 10 gün sevapları işleyip de ondan sonra bırakmak da yok; alıştığını insan devam ettirmeli.

Demek ki üç şeyi tavsiye etmiş:

1. Günahlardan hicret et, uzaklaş; çünkü bu, hicretin en sevaplı, en faziletli şeklidir.

2. Farzları yapmaya devam eyle; çünkü bu, cihadın en üstünüdür, en faziletlisidir.

3. Allah'ın zikrini çok yap; çünkü Allah'ın huzuruna çok zikir yapmaktan daha sevaplı bir işle varamazsın, en sevaplısı budur, diyor.

Kolay hatırda kalacak üç şey... Bunları yapın, Allah'ın rızasını kazanın, sevgili kulu olun, evliyâsı olun. Dünyanız, âhiretiniz mâmur olsun.

Allahu Teâlâ hazretleri sizleri cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin, taltif eylesin. Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin. Rıdvân-ı ekberine vâsıl eylesin. Çoluk çocuğunuzla, dostlarınızla, sevdiklerinizle iki cihanda aziz olun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...

Sayfa Başı