M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Allah’ın Ziyafeti Kur’ân-ı Kerîm’dir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Cumanız mübarek olsun. Size bu konuşmamda beş hadîs-i şerîf okumayı tasarladım. Hayırlısıyla, Allah nasip ederse onları size anlatacağım.

Birinci hadîs-i şerîf, Buhârî rahmetullahi aleyh'ten Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın rivâyeti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Külli ümmetî yedhulûne'l-cennete illâ men ebâ. Kîle: Ve men ye'bâ yâ Resûlallah? Kâle: Men etâanî dehale'l-cennete ve men asânî fekad ebâ.

Sadaka Resûlullah.

Hadîs-i şerîfin mâna-yı münîfi şöyle:

"Ümmetimin hepsi cennete girer, cennete girecek, ancak istemeyenler, reddedenler, yan çizenler, kabul etmeyenler müstesna." "Ümmetimin hepsi cennete girecek, istemeyenler, ibâ edenler, reddedenler, kabul etmeyenler, çekinenler müstesna."

Bunun üzerine tabii, bu ibareyi anlamak için sahabe rıdvanullahi aleyhim ecmaîn sormuşlar;

Kîle: Ve men ye'bâ yâ Resûlallah? "Cennet gibi güzel nimetlerin olduğu, sonsuz güzelliklerin toplandığı yeri kim istemeyebilir, kim reddedebilir, kim kabul etmez, kim sırtını döner böyle bir nimete?" diye sormuşlar.

Peygamber Efendimiz'in bazen böyle latif, nükteli ibareleri olurdu. Böyle söylemesinin sebebi, karşı tarafın merakını artırmak, onların dikkatini toplamak içindi. Nitekim böyle deyince soru sormuşlar, "Kim istemeyebilir?" diye. Böylece bütün dikkatler toplanmış oluyor. Tabii dinleyicilerimiz de aynı şekilde meraklanmışlardır. Efendimiz şöyle buyuruyor;

Men etânî dehale'l-cennete. "Kim bana itaat ederse, Resûlullah olarak ben Ebû'l-Kasım Muhammed-i Mustafâ'ya kim itaat ederse, emirlerimi tutar yolumca yürürse cennete girer." Ve men asânî. "Kim bana âsi olursa, sünnetimden ayrılırsa, uzaklaşırsa, benim yolumdan başka bir yolda yürürse, benim emirlerimi tutmaz, dinlemezse." Fe-kad ebâ. "O cennete girmeyi istememiş, reddetmiş, kabul etmemiş olur."

Yani doğrudan doğruya insanlar cenneti istemezlik yapmazlar, isterler. Herkes nimeti, rahatı, saadeti, sonsuz mutluluğu, güzellikleri ister ama istemek yetmiyor, hareketleriyle istediğini ispatlamak gerekiyor. Bu bakımdan çok önemli bir hadîs-i şerîf.

Cenneti istemeyen insan var mıdır?

Belki birkaç divane çıkabilir. Mecnun, "İstemiyorum cenneti..." Bakarsın, insanların arasından neler çıkıyor, belli olmaz, belki "istemiyorum" diyen de olabilir. Kâfirler vardır tabii, böyle şeylere inanmazlar, güler geçerler. Ama bu inançsızlık bilimsel bir fikir değil çünkü istikbale ait bir şey, yani olmayacağını ispat etmesi mümkün olmayan bir şeyi niye kabul etmiyor? Bilimsel değil de, inadından, nasipsizliğinden, dengesizliğinden, akılsızlığından veya küçüklüğünden beri şahsiyetinin oluşmasında başından geçen olaylardan, haramlardan, yaptığı zulümlerden bir ceza olarak öyle şaşkınlar olabilir.

Ama umumiyetle herkes mutluluk ister. Hem dünyada mutluluk ister hem âhirette mutluluk ister. Nerede mutluluk varsa orada mutluluğu elde etmek ister. Rahatı ister, nimetleri ister. İster ama istemek yetmiyor. Yani istemenin fiilî istemesi, fiilen istediğinin ispatı, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e itaat etmek.

İtaat etmek nasıl olacak? Sözünü dinlemek, âsi olmamak, buyruğuna göre hareket etmek nasıl olur? Bu zamanda, yirminci yüzyılda, çağımızda bir müslüman, bir insan Resûlullah'a nasıl itaat edecek?

Hadîs-i şerîfleri okuyacak. Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini öğrenecek. Onları okuyacak ve uygulayacak. Emrettiği şeyleri yapmaya çalışacak, yasakladığı şeylerden de kaçınmaya çalışacak.

Hepimizin evinde müslüman olarak Kur'ân-ı Kerîm var, okuyoruz. Meallerini okuyoruz, tefsirlerini okuyoruz, vaazlardan dinliyoruz.

Bir de ne olması lazım?

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin, o serverimiz, o rehberimiz, o önderimizin hadîs-i şerîflerini güzel güzel anlatan sağlam kaynak eserlerin olması lazım.

Var mı?

Evet, var. Tahmin ediyorum ki dinleyicilerimin �,99'unun evinde mesela Buhârî-i Şerîf vardır. Buhârî-i Şerîf, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini, en sağlam rivayetleri toplayan çok kıymetli bir eser. Bunun dışında Buhârî'nin açıklamaları var. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yıllar önce çalışmalar yaparak, büyük alimlere izahlarını yaptırarak bastığı izahlar var. Ondan sonra altı meşhur kıymetli hadis kitabı var, bunlara Sıhah-ı Sitte deniliyor; sahih rivayetleri toplayan altı meşhur kitap. Hanbelî mezhebinin imamının, Ahmed b. Hanbel hazretlerinin muazzam eseri Müsned-i Ahmed İbn Hanbel var. Bunların hepsi kütüphanelerde, alimlerin kitaplıklarında var. Üniversitelerde okutuluyor. Camilerde okuyan hoca efendiler cemaatlere anlatıyor. Bir kısmı da elhamdülillah Türkçemize gayet güzel şekilde terceme de edilerek kazandırılmış. Yani okuyacak insanları bekliyor. Hazineler, hazinelere girip de ceplerini, çantalarını, sandıklarını mücevherle dolduracak, mücevherin kıymetini bilen insanlar bekliyor. Onları öğrenmemiz lazım. Okumamız lazım.

"Benim vaktim yok."

Hayır, vakit olmamasına kimse inanmaz, kimse kabul edemez. Hepimizin en bol olan şeyi, vakit.

Bir arkadaşla tanıştım; maşaallah bana, okuduğu kitapları bir deftere yazmış, o kadar çok kitap okumuş ki her fenden, her ilimden pek çok eser okumuş. Yani çok rahatlıkla elimi vicdanıma koyarak söyleyebilirim; üniversitedeki birçok profesör onun okuduğu kadar kitap okumamıştır. Hayret ettim.

"Yüksek tahsilin var mı?" dedim.

"Yok" dedi. Yüksek tahsili yok fakat yüzlerce eseri okumuş.

"Bunlar kütüphanende olan eserler mi?" dedim.

"Hayır. Başından başlayıp sonuna kadar okuduğum eserler." dedi.

Yani bu ümmetin içinde ne insanlar var, maşaallah... Böyle meraklı ne hazineler var.

"Senin bu kadar bunları okumandan sonra profesör olman lazım." dedim.

"Yok, ben profesör olmak filan istemiyorum, Allah beni sevsin kâfi. Allah'ın rızasını kazanmak istiyorum. Bir onu kazansam!.." dedi.

Allah nasip etsin, hepimize sevdiği, razı olduğu kul olmayı nasip eylesin.

Resûlullah'a itaatin yolu, Peygamber Efendimiz'in hadis kitaplarını okuyup, emirlerini, yasaklarını öğrenip onları uygulamak.

"Ben iyi müslümanım, çağdaş müslümanım, akıllı müslümanım, aydın müslümanım. Avrupa'da, Amerika'da okudum. Almanca bilirim, Fransızca bilirim, İngilizce bilirim, bilgisayar kullanırım, araba kullanırım, uçak kullanırım..."

Tamam, hepsi güzel de kardeşim, sen mü'min misin?

"Elhamdülillah."

Müslüman mısın?

"Elhamdülillah."

Kur'an'a inanıyor musun?

"Elhamdülillah."

Allah'ın varlığını, birliğini anlamış, kabul etmiş misin?

"Elhamdülillah."

Resûlullah'ın, Peygamberimiz'in Allah'ın elçisi olduğunu, Allah'ın gönderdiği bir mübarek vazifeli insan olduğuna inanıyor musun?

"Elhamdülillah. Elbette inanıyorum, ben müslümanım."

Tamam, sen müslümansan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfini okuyacaksın.

Okumak yeter mi?

Yetmez. Çünkü okuyan insan sadece bilgi sahibi olur. Bilgi, bilgi sahibi olmak için değildir. İslâmî bilgiler, bildiği güzel şeyleri uygulamak içindir. Güzel ahlâkı öğrenecek, uygulayacak. Güzel ibadetleri öğrenecek, uygulayacak. Allah'ın emirlerini, Peygamber Efendimiz'in izahıyla daha derinden anlayacak. Allah'a daha güzel kulluk yapacak. Halis muhlis, tertemiz, pırıl pırıl, melek gibi, meleklerden üstün insan olmaya çalışacak. Faydalı insan olacak. Herkese iyiliği dokunan insan olacak. Arkasında hayır hasenât bırakan mübarek bir insan olacak. Dualarla anılan, yâd edilen, sevilen insan olacak. Öyle olması lazım. Kuru bilgi yetmiyor. Bilgiyi uygulamaya geçirip insanın kâmil insan olması lazım. Olgun insan olacak, herkes onu sevecek.

Herkes her iyi insanı sevmiyor. Doğru. Allah'ı sevmeyenler var. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı çıkmış, hayatında onunla mücadele etmiş insanlar var. Evliyâullaha tân edenler var, onların aleyhinde konuşanlar var. Tamam, yani bu halkın içinden akıllısı, akılsızı, her çeşidi çıkar. Ama biz iyi müslüman olmak istiyorsak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini okuyup, uygulayıp, öyle halis muhlis, olgun, ergin, bilgin, bilge müslüman olmak durumundayız.

E, böyle yapmıyor. Gazete okuyor, mecmua okuyor, roman okuyor, resimli roman okuyor, maç takip ediyor, ligi takip ediyor, basket oynuyor, yüzme sporu, halter vesaire, her şeyi yapıyor da ama Resûlullah'ı tanımaya gelince bir çalışma yapmıyor. Hadîs-i şerîflerini okumuyor, dinlemiyor. İslâm'la ilgili bilgisi kaşık içi kadar. Yani bir çay kaşığı kadar veya bir çorba kaşığı kadar. Hadi diyelim bir çorba kepçesi kadar... Böyle bilgiyle olmaz ki... Cenneti kazanacak insan, ebedî saadeti kazanacak. Hem dünyada hem âhirette bahtiyar olacak. Bu böyle oyuncak değil ki; mühim bir iş, önemli bir iş.

Bir insan iyi bir meslek sahibi olayım diye 20 sene tahsil görüyor. Ondan sonra da para bedavadan akmıyor. Yine her gün çalışarak, sabah saat 8'de, 9'da yollara dökülüyor, işe gidiyor. Akşam 6'da, 7'de yorgun argın geliyor da, o kadar bilgisini uyguladığı için, çalıştığı için alnının teriyle para kazanıyor.

Cennet böyle kolayca kazanılır mı?

Çalışmak lazım.

O halde bugüne kadar nasıl yaşadığınızı kendi kendinize sorun. Allah'ın kelamı, kitabı Kur'ân-ı Kerîm'i evinizde var. Allah'ın kelamını biliyor musunuz? Hitabını dinlediniz mi? Allah Kur'ân-ı Kerîm'de neler buyuruyor, okudunuz mu?

Okuyamadıysanız çok ayıp! Okuyun, öğrenin.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i seviyorsunuz, hadîs-i şerîf kitapları sizde var. Çok değerli tercemeleri Türkçe'ye tercüme edilmiş. Onları okudunuz mu?

"Hayır, okumadık."

Öncelikle Kur'ân-ı Kerîm'i ve hadîs-i şerîfleri okuyacaksınız. Çünkü dinimizin kaynağı bunlar. Hadîs-i şerîf, Kur'ân-ı Kerîm'in de en iyi şekilde anlaşılmasını sağlıyor.

Ben üniversite hocası olarak, profesör olarak, "müslümanım" diyen, İslâm hakkında söz söyleyen insanlara dikkat ediyorum; hadîs-i şerîf bilgisi tam olmayanlar İslâm'ı tam bilmiyor, doğru söz söylemiyor. Halkı da yanıltıyor, kendisi de yanılıyor, sapıtıyor. Hem dâl, yani dalalete düşmüş insan hem mudil, yani başkalarını da dalalete sürükleyen, şaşırtan, saptıran insan durumuna düşüyor.

Kurtuluş için tek ve yegâne tavsiyem, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini okumak.

Bu hadîs-i şerîf çok önemli. Böylece hatırınızda tutarsanız, başkalarına da söylerseniz oradan da sevap alırsınız.

Buradan ikinci hadîs-i şerîfe geçmek istiyorum. Enes radıyallahu anh'ın bize bildirdiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Küllü naîmin zâilün illâ naîme ehli'l-cenneti ve küllü hemmin munkatıun illâ hemme ehli'n-nâri ve izâ amilte seyyieten fe-etbi'hâ haseneten temhuhâ.

Sadaka Resûlullah.

Bu ikinci hadîs-i şerîf de yine cenneti, cehennemi anlatan bir hadîs-i şerîf. Bunu da size biraz açıklayayım.

Küllü naîmin. "Her nimet, mutlu yaşam, insanı bahtiyar eden şey, Allah'ın ikramı..." Zâilün. "Bir gün gelir, elden gider."

Zenginlik gider, sıhhat gider, ömür gider, her şey gider... Yani sıralamayalım, kafanızı, kalbinizi karartmayalım, gönlünüzü üzmeyelim. Her nimet bir gün elden gidiyor, ister istemez. Çünkü fâni. Hayat

dünya fâni, geçici olduğundan bu dünyadaki güzel şeyler de kimsenin elinde kalmıyor. Bakıyorsunuz, geziyorsunuz, harabeler, saraylar, muhteşem eski şehirler görüyorsunuz. A, bir zamanlar burada, gözünüzü kapatıyorsunuz, hayal etmeye çalışıyorsunuz, neler neler oldu, bu saraylarda kimler yaşadı... Hepsi bitmiş, hep sahipleri göçmüş gitmişler.

Hepsi zâil olacak, gidecek de illâ naime ehli'l-cenneti "cennet ehlinin nimetleri, mutlulukları, elde ettikleri ikrâm-ı ilâhîler, onlar zâil olmayacak."

O cennet nimeti ebedî.

Ve küllü hemmin munkatıun. "Bunun gibi her tasa, üzüntü, kaygı da biter."

Kaygılı olanlar üzülmesinler, bu kaygı bir gün biter. Bir gün gelir bu hasret biter, bu kaygı biter, bu üzüntü biter, bu hastalık biter, bu sıkıntı biter, bu dert biter. Her şey fâni. Üzüntü, tasa da fâni, o da biter. Ama illâ hemme ehli'n-nâri "ehl-i cehennemin, cehenneme atılmış insanların kaygısı, tasası, üzüntüsü, kederi bitmeyecek." Cennettekilerin safası bitmeyecek, cehennemdekilerin kaygısı, cevr ü cefâsı bitmeyecek.

Bu çok önemli iki söz. Yani terazinin kefesi gibi iki tarafı da insanın görmesi, bilmesi lazım. Cennet nimetlerinin bitmemesinden sevinmesi lazım, cenneti özlemeye çalışması lazım. Cennete iştiyakı artması lazım, cenneti kazanmaya çalışmaya azmi kuvvetlenmesi lazım. Cehennem ehlinin de azabının hiç bitmeyeceğini, tasasının hiç kesilmeyeceğini düşününce de "Aman!" diye ürpermek lazım. "Allah beni cehenneme atmasın, aman!" diye hayatını kötü şeylerden sıyrılarak güzel bir hayata dönüştürmeye çalışması lazım. Bu çok önemli.

Bu hadîs-i şerîfin arkasında bir tavsiyede bulunmuş Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

Ve izâ amilte seyyieten fe-etbi'hâ haseneten.

Tabii insanı müslüman da olsa işlediği kusurlar, suçlar, günahlar, hatalar, kötülükler ceza çekmesi için cehenneme düşürür. Cehenneme düşürecek şeyler bu kötülükler, seyyieler, kötü ameller olduğundan, Efendimiz bizler cehenneme düşmeyelim, cenneti elden kaçırmayalım diye bir ilaç söylüyor. Muhatabına diyor ki;

"Sen bir kötülük işlediğin zaman..."

"İnsan müslümanken kötülük işler mi hocam?"

İşleyebiliyor işte. Nefsine uyuyor, şeytana uyuyor, kendini tutamıyor, kızıyor, sinirleniyor derken hadi bir hata; karakol, mahkeme, hapis, ceza, üzüntü vesaire oluyor. Yapmaması lazım insanların... Tabii o da bir dinî eğitimden geçtikten sonra olacak. Nefsini terbiye ederse yapmayabilir ama nefsi terbiye olmayınca insan günah işleyebiliyor.

Fe-etbi'hâ haseneten.

Yani yapmış, pişman... "Hay Allah, niye ben bu günahı işledim?" diyor, üzülüyor.

Tamam, bunun için ne yapması lazım bu adamın?

Arkasından hemen bir iyilik yapması lazım ki temhuhâ, bu yaptığı iyilik o eski işlediği kötülüğü siler.

Demek ki bizim artı-eksi notlar, puanlar, dereceler gibi veya bütçedeki gelir ve gider gibi, kazanç ve zarar gibi, birisi ötekisini etkiliyor. İnsan iyilik yaptı mı, kötülüğü siliniyor. İki bakımdan siliniyor diye düşünüyorum.

Bir, o iyiliğin sevabı geliyor, kötülüğün günahını karşılıyor. O bakımdan o silinmiş oluyor.

İkincisi, insan bir kötülük yaptığı zaman kötü bir insan durumuna doğru ayağı biraz kaymış oluyor. Ama iyilik yaptığı zaman iyi bir insan olmaya doğru bir adım atmış oluyor, bir ipe sarılmış oluyor. Kendisini çamurdan çukurdan kurtaracak veya denizin dalgalarından çekip kurtaracak bir ipe sarılmış oluyor. O bakımdan olumlu bir hareket. Öylesi iyi yani.

O halde günah işlemiş insanlar ne yapacaklar?

Hemen arkasından günahına pişman olacak, tevbe edecek, bir iyilik yapacak ki o onu silsin. Böylece hem de kendisi iyi bir ruh durumuna, iyi bir hâle gelmiş olsun.

Efendimiz bunu, cehennem ehlinin tasası, gamı bitmeyecek diye, cehenneme düşmesinler diye, bir ilaç olarak bu hadîs-i şerîfin arkasında tavsiye etmiş.

Onun için günah işlememeye çalışın. Cehennemden korkun. Cehennemin azabı bitmeyecek. Onun için eski günahlarınızı da silmek için hayırlı işler yapmaya yönelin.

Geliyorum konuyla ilgili devam eden üçüncü bir hadîs-i şerîfe. Bu da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Ahmed b. Hanbel hazretlerinin kitabında ve daha başka kaynaklarda var. Efendimiz buyuruyor ki;

Küllü ehli'n-nâri yerâ mak'adehû mine'l-cenneti. Fe-yekûlu: Lev enna'l-lâhe hedânî, fe-yekûnu aleyhim hasreten. Kâle: Ve küllü ehli'l-cenneti yerâ mak'adehû mine'n-nâri, fe-yekûlu: Levlâ enna'llâhe hedânî. Kâle: Fe-yekûnu lehû şükren

Bu da cennet ve cehennemle ilgili önemli bir mânayı kalbinize, aklınıza nakşedecek.

Diyor ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

"Cennet ehlinden olan, cennete girmiş olan her insan, yerâ mak'adehû mine'n-nâri. Mak'ad, "oturma yeri" demek, "oturacağı yer" demek. Cehenneme girseydi, cehennemde nereye atılacağını, nerede oturacağını cennet ehli insan cennetten görür, kendisine gösterilir. Bak, kendisi cennete girmiş ama cehenneme düşseydi, cehennemdeki yeri neresi diye kendisine gösterilir. Bunu tabii açıklamak için bir başka hadîs-i şerîften bilgimi size nakledeyim:

Her insanın, hem cennette hem cehennemde yeri hazır. Efendimiz böyle bildiriyor. Yani her insanın bir cennette yeri var, bir de cehennemde yeri var. Cennetteki yerine layık hayat sürer, cenneti kazanırsa cennetteki yerine gidecek. Eğer cennetteki yerini kazanamazsa, günahlarla ömrünü geçirirse orayı kaybedecek, cehennemdeki yerine gidecek. İnsanın iki yeri var, iki anahtarı var. Ya ona ya ona gidecek.

Cennete girmiş olan insanlar eğer cehennemlik olsaydı, günah işleseydi, Allah'ın emrini tutmasaydı, Resûlullah'ın yolunda gitmeseydi ne olacaktı?

"Bak, cehennemde şu azapların arasında şuradaydı senin yerin, bak oraya atılacaktın, şöyle azap, böyle ceza çekecektin!" diye gösterilir.

Fe-yekûl. O cennetlik kişi de der ki; levlâ enne'llâhe hedânî. "Ayy... Allah beni doğru yola sevk etmeseydi, hidayet nasip etmeseydi demek oraya mı düşecektim?! Vay, ayy!.. İyi ki kurtulmuşum..." Fe-yekûnü lehû şükren. "Şükür olacak o."

Orayı görmesi, cennetin kıymetini daha iyi anlamasına sebep olacak, şükür olacak. "Yâ Rabbi çok şükür ki bana hidayet verdin, beni doğru yola nasip ettin, tevfîkini refîk ettin, sevk ettin de ömrümü rızana uygun geçirmeyi nasip ettin de cennetini ikram ettin. Yâ Rabbi, çok şükür, elhamdülillah." diyecek. O cehenneme düşmediğini düşündükçe şükrü artacak. Kendisine orası gösterilecek. Çok mühim değil mi?

Ve küllü ehli'n-nâri. "Cehennem ehli olan insanların da hepsine..." Yerâ mak'adehû mine'l-cenneti. "Cennetteki yeri gösterilecek." Adam cennetteki yerini görecek; "Ayy! Cennetteki şurası bana verilecekmiş eğer ben iyi insan olsaymışım, mü'min olsaymışım, Allah'ın emirlerini tutsaymışım, bak cennete gidecekmişim. Şu köşkler, şu saraylar, şu mekânlar, şu nimetler bana verilecekmiş!" diye cennetteki oturacağı mahalli, mevkiyi, menzili, köşkü, mıntıkayı görecek.

Fe-yekûlü: Lev enne'llâhe hedânî. O da diyecek ki; "Ah keşke Allah bana hidayet nasip etseydi..." Fe-yekûnü aleyhi hasreten. "O cehennemde içi biraz daha yanacak, daha beter yanacak."

"Hay Allah, neler kaybetmişim, neler kaçırmışım! Bak cennette orayı kazanacakken kazanamadım da cehenneme düştüm! Bak orası ne kadar güzelmiş!" diye orayı gördükçe içinin yangını artacak, pişmanlığı artacak.

Ama pişmanlık dünyada iken önemli. Bir kere mahşer yerindeki pişmanlığın bile faydası yok. Cehennemdeki pişmanlığın hiç faydası yok. Zaten cehenneme giren herkes pişman olacak. Dünyadaki küçük fâni zevkler, lezzetler, hırsızlıklar, rüşvetler, arsızlıklar, menfaatler, zulümler, günahlar, haramlar, hepsi burnundan gelecek. Onların ne kadar boş olduğunu o zaman herkes anlayacak. Hiç anlamayan kalmayacak. Ama kıymeti yok, dünyadayken anlaşılması lazım.

Biz de niye radyoları kurduk, niye size bu Peygamber Efendimiz'in sözlerini anlatıyoruz?

Herkes duyamıyor diye, herkes okuyamıyor diye, kolaylık olsun diye.

Lütfen birer walkman alın, birer kulaklık alın. Bakın benim de şimdi kulaklarımda kulaklık var. Konuşurken öyle konuşuyorum, çok da güzel oluyor. Belinizde bir walkman olsun, güzel şeyleri dinleyin. Bir ânınız boş geçmesin. Gözünüz yoruluyorsa, okuma imkânınız yoksa bile kulaklarınız serbest; duyun, dinleyin, anlayın, gerçekleri kavrayın, kendinizi zarardan koruyun. Güzellikleri elden kaçırmayın, sonra da pişman olacak duruma gelmeyin diye, bunları onun için okuyoruz.

Bu hadîs-i şerîf de beni çok duygulandırdı, sizi de duygulandırır diye onun için okudum.

Şimdi geliyorum dördüncü hadîs-i şerîfe. Beş hadîs-i şerîf okuyacağım. Sabırla dinleyin. Tabii güzel olduğunu da sanıyorum. Zevkle dinlediğinizi tahmin ediyorum.

Küllü müeddibin yuhibbu en tü'tâ me'dübetehû ve inne edebe'llâhi'l-Kur'ânu fe-lâ tehcurûhu.

Bu hadîs-i şerîf de değişik bir şeye işaret ediyor ama konuyu bütünleyecek bir hadîs-i şerîf.

Küllü müeddibin. "Her ziyafet veren kişi."

Müeddib, "me'dübe veren kimse" mânasına burada. Me'dübe veya me'debe de "ziyafet" demek. Bir insanın yemek hazırlayıp, tatlılar hazırlayıp, insanları çağırıp da onlara ikramda bulunmasına ziyafet diyoruz ya, işte bu ziyafeti yapan kimseye müeddib derler, yani "ziyafeti veren" demek.

Her ziyafeti veren kimse ziyafetine davetlilerin gelmesini ister. Çünkü hevesle hazırlamıştır, davetlilerin hoşuna gidecek ikramları hazırlamıştır. Davetine kimse gelmezse, "Hay Allah!" der, kapıda eli böğründe kalır, "davetlilerim gelmedi" diye üzülür. Sonra da gördüğü zaman yakalarına yapışır; "Ben seni çağırdım, gelmedin; küstüm, darıldım sana!" diye sitem eder, serzenişte bulunur. Herkes ziyafetine gelinmesini ister. Evet, bu bir umumi duygudur. Ziyafet çekenler davetlilerinin ziyafetine gelmesini isterler. Doğru, Efendimiz'in tespitine göre hepimiz öyleyiz. Ama bunu nereye bağlayacak Peygamber Efendimiz?

Buyuruyor ki;

Ve inne edebe'llâhi'l-Kur'ân. "Allah'ın ziyafeti Kur'ân-ı Kerîm'dir."

Bakın ne kadar önemli. İsterseniz bunu, bir levha halinde duvara asalım, çok güzel. Allah'ın ziyafeti Kur'ân-ı Kerîm'dir.

Fe-lâ tehcurûhu. "Kur'ân-ı Kerîm'i terk etmeyin, Kur'ân-ı Kerîm'le ilginizi kesmeyin." Okumayı, anlamayı, dinlemeyi, öğrenmeyi ihmal etmeyin demek.

O halde bu hadîs-i şerîf çok önemli bir nasihat oldu size, bu mübarek günde.

Ne yapacağız bundan sonra?

Zamanımızın bir bölümünü Kur'ân-ı Kerîm'e ayıracağız.

Bu konuşmamı duyan herkes bugünden itibaren gününün bir zamanını aziz ve şerif, kelâmullah Kur'ân-ı Hakîm'e ayıracak.

"Ey Kur'ân-ı Kerîm, sana zamanımın şu vaktini ayırdım. Bu saatte seninle meşgul olacağım. Başka hiç kimseye söz vermeyeceğim, konuşma yapmayacağım, ziyaret etmeyeceğim. Edersem de bu saatte yine seninle olan ilgimi kesmeyeceğim. Seni okuyacağım, seni öğreneceğim, seni ezberleyeceğim, seni anlayacağım, seni konuşacağım!" diye lütfen, Allah'ın ziyafeti olan Kur'ân-ı Kerîm için bir zaman ayırın. Her gün Kur'ân-ı Kerîm okuyun. Kur'ân-ı Kerîm'i rafa kaldırmayın, arkanıza atmayın, yere atmayın, üstüne basmayın, ahkâmını çiğnemeyin, Kur'an'a karşı gelmeyin. Allah'ın kelâmıdır, Allah'ın ziyafetidir, onu okuyunca bu ziyafetten istifade edin. Kur'ân-ı Kerîm, sımsıkı sarıldığınız zaman sizi cennete götürecek olan Allah'ın ipidir. Ona sarıldığınız zaman cennete gideceksiniz. Onu ihmal etmeyin.

Bunu niye böyle sıkı sıkı, döne döne size söylüyorum?

Müslüman kardeşlerimin durumunu bildiğim için söylüyorum. Hepimiz müslümanız, hem de tanıyorum. İyi insanlar, temiz insanlar, iyilik yapmayı seven insanlar. Ama Kur'ân-ı Kerîm ile ilgisi, çalışması, Kur'ân-ı Kerîm öğrenmeye aşkı, şevki, Kur'ân-ı Kerîm ile meşguliyeti istenilen, özlenen, tavsiye edilen durumda, seviyede değil. Kendinizi ölçün. Etrafınızdaki müslümanları, arkadaşlarınızı teraziye koyun, tartın bakalım; Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili çalışmaları ne kadar?

Maalesef az; ezberi az, okuması zayıf, bilgisi eksik, Kur'ân-ı Kerîm'in ahkâmına âşinalığı yok, yasaklarından kaçınmıyor, emirlerini tutmuyor. Bir çok hata, bir çok kusur, bir çok ihmal... Onun için Allah'ın Kur'an'ına sımsıkı sarılın.

Bundan sonra herhalde artık bir saat mi ayırırsınız, iki saat mi, kendi durumunuza göre her gün Kur'ân-ı Kerîm'e bir zaman ayırın, ezberleyin, öğrenin, öğretin, Kur'an üzerinde çalışın.

Nihayet size sonuncu hadîs-i şerîfi okumak istiyorum, bugünkü sohbetimde. Bu da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki;

Küllü meclisin yüzkerismu'llâhi teâlâ fîhi tehuffu bihi'l-melâiketü hattâ enne'l-melâikete yekûlûne zîdu zâdekümü'llâh ve zikrü yes'adu beynehüm ve hüm nâşirû ecnehatehüm.

Bu da gözünüzün önüne bir mübarek, ilâhî, kutsal sahne serecek bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Küllü meclisin. "Her bir toplantı ki." Yüzkerismu'llâhi teâlâ fîhi. "İçinde Allah'ın adı zikredilir."

"Meclis" deyince biz bugün, Büyük Millet Meclisi hemen hatırımıza gelir; kocaman bina, bahçe, nöbetçiler, şaşaalı, kocaman bir şey. Arapça'da meclis, "oturma yeri", "oturum" demek. İki kişi, üç kişi de bir arada otursa orası meclistir. Yani topluluk, insanların toplandığı, oturduğu, konuştuğu, yârenlik ettiği, gruplaştığı yere de "meclis" derler. Oturmaya da "meclis" derler. Hem ism-i mekân olur hem mastar-ı mîmi olur, hem ism-i zaman olur, yani "oturum" demek.

Her bir oturum ki Allah'ın ismi onun içinde anılıyor, melekler onu sararlar, kuşatırlar, ihata ederler, çevresine toplanırlar.

Yüzkerismu'llâhi teâlâ fîhî.

Allah'ın isminin anılması nasıl olabilir?

Eline tesbih alıp Allah Allah, lâ ilâhe illallah demekle olur, Allahu Ekber, sübhanallah, elhamdülillah demekle olur. Veyahut Allah'ın dininin anlatılması ile olur, Allah'ın ahkâmının öğretilmesiyle olur. İslâmî ilimler, dinî ilimler, ilâhî ilimler konuşulmasıyla olur. Sohbetin konusu Allah oluyor, Allah'ın ismi anılıyor. Ama burada "isim" kelimesi geçtiğine göre sanki eline tesbih alıp Allah Allah demek önde gibi görünüyor.

Böyle Allah'ın isminin zikredildiği meclisleri melekler ihata ederler. Severek, hayran hayran etrafına toplanırlar. Ve melekler derler ki;

Zîdu zâdekümü'llâh. "Zikri çoğaltın, yani Allah'ı zikretmeyi daha çok yapın, Allah da size ikramı arttırsın, arttıracak."

Onun için "daha çok zikredin, daha çok zikredin" diye melekler teşvik ederler. Daha ziyade zikredin. Hani bazen insanlar toplanıyor, ortadaki bazılarını seyrediyorlar, coşuyorlar, beğeniyorlar, daha istiyorlar, onun gibi yani. Melekler de "Zikri arttırın, Allah da ikramını size arttıracak, arttırır. Onun için zikri daha çok yapın." diye teşvik ederler. Ve zikir onların arasından yükselir. Onlar böyle kanatlarını germiş vaziyette açmışlar, gölgelemişler o meclisi, kaplamışlar, koruyorlar, gölgelendiriyorlar. "Onların arasından zikir göklere, dergâh-ı izzete yükselir." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Zikir Kur'ân-ı Kerîm'de çok yerde geçiyor, yüzlerce hadîs-i şerîfte de var. Çok önemli bir iş.

Neden böyle çok zikir yapılması tavsiye ediliyor?

Bu bir eğitim usûlüdür. Bir şeyin çok söylenmesi, çok tesir yapmasına sebep olur.

Mermerin üstüne bile su damlaya damlaya orasını oyuyor. Dağlarda koca koca kayalar, granitler, arasından dereler, nehirler aktıkça onları kesiyor, oyuyor, vadiler meydana getiriyor. Dağları kesiyor, kayaları eritiyor. Asırlar geçiyor tabii bu işlerin olması için ama neticede zamanla neler olduğunu görüyorsunuz. İşte böyle güzel bir şeyi çok tekrar ettiğiniz zaman insanın ruhuna da öyle tesirler oluyor. Bu bir. Yani insanın ruhu o tesirlerden büyük etkiler alıyor. İnsan ruhu Allah'ı zikrede ede Allah'ı unutmayan, Allah'ı seven bir insan haline geliyor. Yani Allah sevgisinin, muhabbetullahın meydana gelmesinin yolu. Bu bir eğitim, muhabbetullah eğitimi.

Allah'ı sever misin?

"Sevmez olur muyum, canım feda."

Herkes böyle der, yani inançlı insanlar Allah için canını feda eder. Ecdadımız cephelerde her zaman seve seve canını feda etmişler. İşte o Allah sevgisi, o muhabbetullah zikirle hâsıl olur. Onun için zikir çok önemli. Ayrıca çok sevaplı. Ayrıca çok kolay. Çünkü hasta, yatalak, felçli insan bile olsa zikir yapabilir. Ayrıca çok şerefli. Çünkü kul Allah'ı zikredince Allah da kulunu zikreder. Allah'ın kulunu zikretmesi, kulun çok büyük lütuflara ermesine sebep olur. O bakımdan bu son beşinci hadîs-i şerîfi zikirle bağlamak istedim, konunun hepsi bir bütün olsun diye.

Demek ki Kur'ân-ı Kerîm'le ilgili çalışmalar yapacaksınız, cenneti isteyeceksiniz, cehennemden kaçınmaya çalışacaksınız.

Bir de bulunduğunuz toplantılarda Allah'ı anacaksınız, Allah'ı zikredeceksiniz. Herkes Allah'ı tanıyacak, bilmeyenler de tanıyacak, sevecek, Allah'ın yoluna gelecek, Allah'ın sevdiği insan olacak. Bütün insanlar evliyâ olacak, olgun insan olacak, dünya güllük gülistanlık olacak.

Olur mu, olmaz mı?

Tabii o, insanların sözleri tutmasına bağlı. Emirleri tutarlarsa olur, tutmazlarsa kendileri bilir. Çünkü kimse kimseye kötülük edemiyormuş. Herkes ne yaparsa kendisine yapıyormuş... Yani iyilik yaparsa sevabı kendisine geliyor, kötülük yaparsa günahı kendisine geliyor.

Diyelim ki bir adam birisini öldürdü. Şimdi öldüren insan ötekisini öldürdü.

Öldürdüğüne mi zarar verdi?

Hayır. Öldürülen insan mazlum olduğu için o cennete girecek, öldüren insan âhirette cezasını çekecek. O halde asıl zalim kendisine haksızlık etmiş oluyor, kendisine zulmetmiş oluyor, kendisini mahvetmiş oluyor.

İyilik yapsa?

Falancaya iyilik yaptı, Allah iyilik yaptığı için ona mükâfat verecek. Aslında kendisine iyilik yapmış oluyor. Kimse kimseye zarar veremiyor. Bu dünyada kimse kimseye zarar veremez. Onun için de kimseden korkmamak lazım, Allah'tan korkmak lazım, Allah'a bağlanmak lazım. Çünkü isterse, öldürse bile mazlum olarak öldü mü insan cennete girecek. Asıl zalim ağlasın haline ki zulmetti de, günaha girdi de cehennemi boylayacak. Sırp ağlasın, Yunan ağlasın, Rus ağlasın yaptıkları zulümlerden dolayı... Mazlumlar, şehitler cennete girecekler. Bu dünyada böyle oldu ama âhirette mükâfatını görecekler.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizin gözünden perdeleri kaldırsın, gerçekleri derin mânasıyla, ilâhî mânasıyla görmeye hepimizi muvaffak eylesin. Hakkı hak olarak görüp uymayı nasip eylesin. Batılı batıl olarak görüp ondan sakınıp korunmayı nasip eylesin. Sonunda cenneti kazanmayı nasip eylesin. Cehenneme düşmekten kurtulmayı nasip eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri temenni ediyoruz ki hepimizi hem dünyada hem âhirette aziz ve bahtiyar eylesin. İki cihan saadetine mazhar eylesin. Afiyet üzere eylesin. Hem sıhhat versin hem huzur ve saadet versin. Hem dünyada versin hem âhirette versin.

Bi-lütfihî ve keremihî ve bi-hürmeti habîbihî Muhammedini'l-Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem.

Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı