M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Allah’ın Sevgili Kulları

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Cumanız mübarek olsun.

Bir cuma ki mübarek Ramazan bayramı içinde, kat kat kudsiyet, kat kat güzellikler, nimetler, rahmetler... Bu Cuma sohbetimde size oruçla başlayarak Allah'ın sevgili kullarıyla ilgili bazı hadîs-i şerîfleri okumak istiyorum. Oruçla da ilgili olacak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz amcazâdesi, mübarek Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ'nın bize rivayet ettiğine göre buyurmuşlar ki;

Evliyâullâhi min halkihî ehlü'l-cû'i ve'l-ataş fe-men âzâhüm intakama'llâhu minhü ve heteke sitrehû ve harrama aleyhi îşetehû min cennetihî.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Burada Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Evliyâullâhi min halkihî. "Yaratıkları, halkı, mahlûkatı içinde Allah'ın evliyâsı, sevgili kulları, dost kulları." Ehlü'l-cû'i ve'l-ataş. "Açlık ve susuzluk sahibi, açlık ve susuzluk ehli kimselerdir."

Karınları aç, dudakları susuzluktan kurumuş. Cu', "açlık" demek Arapça. Ataş da, ayın ve tı harfi ile, "susuzluk" demek. Atşân "susuz kişi" mânasına geliyor. Ehlü'l-cû'i ve'l-ataş, Allah'ın kulları arasından evliyâsı, açlık ve susuzluk ehli, açlık ve susuzluk sahibi kimselerdir.

Bu, büyük ölçüde oruç tutmaya işarettir. Biz de oruç tuttuğumuz zaman Allah rızası için hakkımız ve tabiî ihtiyacımız olan yemeyi, içmeyi bir kenara bırakıyoruz. Rabbimiz öyle emretmiş, "helal ama yemeyelim bakalım" diyoruz; yemek yemiyoruz, su içmiyoruz. Tabii kış gününde Türkiye'deki insanlar su içmemenin belki önemini anlayamazlar ama bir de bu Ramazan'ın yazın, Ağustos'un en sıcak, en uzun günlerine geldiği zamanı düşünelim; o sıcaklarda, hele harman yerlerinde çalışan, kazma, kürek sallayan insanların durumunu bir düşünelim. Bu oruçtan kinâye olabilir; Allah'ın evliyâsı, sevgili kulları açlık ve susuzluk ehli kimselerdir. Böyle demek olabilir, büyük ölçüde bu mânaya...

Bir de bu mübarekler fukarâ kimselerdir, belki yoksul kimselerdir. Kimse belki kendilerine izzet ve itibar etmiyor. Parası yok, kürkü yok, üniforması yok, rütbesi, mevkii, makamı yok diye. Çünkü insanlar ekseriyette Nasreddin Hocamız rahmetlinin "Ye kürküm ye..." dediği gibi bazen giyime kuşama, kürke itibar ederler. Bir insan biraz hırpânî giyinmişse, eski, yamalı giyinmişse pek yüzüne bakmazlar, itibar etmezler. Bu hususta da hadîs-i şerîfler var.

Rubbe eş'ase ağbere buyuruyor Peygamber Efendimiz.

"Nice saçı başı dağınık, üstü tozlu insan vardır ki..." diye başlıyor hadîs-i şerîfte; kimse ona itibar etmez, kimse "hoş geldin" demez, "nasılsın?" diye izzet ve ikramda bulunmaz. Yok olduğu zaman ortalıktan, "Nereye gitti bu zavallıcık?" diye aramaz. Halini, hatırını sormaz. Söz söylese kulak vermez. İtibar etmez. Kız istese, "Sen kimsin? Maaşın ne? İşin gücün ne? Kazancın ne?" der, küçümser, kız vermezler. Yani halk saymıyor, önemsemiyor. Ama Allah seviyor; Allah'ın sevgili kulu.

Lev akseme ale'llâhi le-eberrehu. "Allah'a yemin etseler bir şey için, mesela 'Şöyle olacak vallahi' veya 'Şu şöyledir vallahi' diye yemin etseler, Allah onların yeminleri doğru çıksın diye o olmayacak işi öyle yapar."

Allah yanında değerleri yüksek, kıymetleri fazla, duaları makbul; Allah'ın sevgili kulu.

Bazen böyle aç, susuz, sabır, fukarâ-yı sâbirînden, yoklukta Allah'a ibadetini devam ettirebilen insanlardan evliyâ olur. O da mümkün.

Kellâ inne'l-insâne le-yedğâ en reâhü'stağnâ buyuruluyor âyet-i kerîmede.

İnsanlar maalesef -garip, ters, tezat, zıt bir durum- nimet çok oldukça şükrün çok olması lazım gelirken, nimet çoğaldıkça şükür azalıyor, itaat azalıyor, isyan çoğalıyor. Allah parayı, zenginliği verdikçe taşkınlık, eğlence, içki, kumar, lüks, sefahat, kibir, ucub, debdebe, çalım, saltanat, şâşaa oluyor. Yani aksine oluyor. Halbuki parası arttıkça, nimeti arttıkça Allah'a şükrünün, itaatinin artması lazım gelirken, umumiyetle insanoğlu zenginleştikçe, müstağni oldukça, ganîleştikçe tuğyanı da artabiliyor. Yani insanoğlu parayı gördü mü şımarıp şaşırabiliyor. Fukarânın gönlü ezik oluyor. Herkes horladığı, azarladığı, önemsemediği için boynu bükük, kalbi yaralı, gözü yaşlı oluyor. Allah da kalbi kırıkları, gözü yaşlıları seviyor.

O da olabilir.

Ama bu sözlerden biraz da oruç imâ ediliyor gibi... Elbette Allahu Teâlâ hazretleri orucu çok seviyor, bunu biliyoruz. "Oruç bana karşı yapılmış güzel bir ibadettir. Onun mükâfatını ben çok fazla miktarda vereceğim." diye vaadi vardır. Oruçlu olmak; Allah rızası için yemesini içmesini, şehevâtını, arzularını, isteklerini dizginlemek ve sabretmek çok güzel bir şey. Allah'ın sevgili kulu olma sıfatına bürünmüş oluyoruz, Ramazan'da biz de eğer orucu Resûllulah Efendimiz'in bize öğrettiği, tavsiye buyurduğu şekilde tutarsak...

Gel sen de etraftaki müslümanların halini seyret! Radyolarda, televizyonlarda, kanallarda, programlarda gıybet, dedikodu, iftira, yalan dolan, entrika, dümen... Allah Allah, sanki Ramazan'da hiç olmayacak şeyler daha fazla yapılmaya başlandı gibi bir durum var; acayip bir şey!

Demek ki oruçlu olmakla biz Allah'ın sevdiği bir durumda bulunuyoruz. Allah'ın evliyâsı da zaten halk arasında aç ve susuz kalan kimselermiş. Belki çok oruç tuttukları için, belki âcizâne, fakirâne, yoksul olduğundan horlanmış, kalbi kırık kimseler olduğundandır.

Fe-men âzâhüm.

Burada başka bir tehdide geçiyor Peygamber Efendimiz:

Fe-men âzâhüm. "Kim bu Allah'ın evliyâsı olan mübarekleri ezâlandırır, üzer, hatırlarını kırar, kendilerini mahzun ederse..."

Bunlara öyle bir muamele yapıyor ki sözle, hareketle vesaireyle, onu üzüyor, ezâ cefâ ediyor.

"Kim bunlara ezâ cefâ ederse." İntikama'llâhu minhü. "O ezâ cefâ eden insandan Allah, o mazlumun intikamını alır." O ezâ cefâ eden, ezâcı cefâcı zalimi, gaddarı, haini Allah cezalandırır. Allah intikam alır.

Ve heteke sitrehû. "Perdesini yırtar, parçalar."

Artık yüzünün ar, namus perdesini yırtar, parçalar. Kendisini azaba karşı korucuyu durumda olan siperleri darmadağın târumâr eder. Allah'ın azabının kendisine gelmesine engel olacak şeyler artık ortada kalmaz.

Ve harrama aleyhi îşetehû min cennetihî. "Allah cennetinde yaşamayı ona haram eder, cennetine sokmaz."

Demek ki bu hadîs-i şerîfte, ikinci cümlede Allah'ın dostlarını, evliyâsını üzmemek gerektiğini, üzenlerin de Allah tarafından cezalandırılacağını Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş oluyor.

Hadisin baş tarafındaki ifadede biraz sevindik. "Biz de oruç tutuyoruz, inşaallah Allah bizi de sevgili kulları arasına dahil eder, bizi de evliyâsı arasına alır." diye içimizde bir ümit beliriyor. Allah hepimizi sevdiği kullarından, evliyâsından eylesin, evliyâsıyla beraber haşreylesin. Sevdiği, himaye ettiği, koruduğu kullarından eylesin.

Bu hususta başka hadîs-i şerîfe geçmek istiyorum.

Hz. Âişe-i Sıddîka validemizden ikinci bir hadîs-i şerîf. İbn Asâkir, Beyhakî, Hakîm, Tayâlisî, İbn Abdilberr, Ahmed b. Hanbel gibi hadis alimleri kitaplarında bu hadîs-i şerîfi yazmışlar. Zaten duyduğunuzu tahmin ediyorum ama ben de bu mübarek hadîs-i şerîfi burada evliyâdan bahsederek başladığımız için size okumak istiyorum:

.

Kâle'llâhu azze ve celle buyuruyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. "Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki." diye başlıyor.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri mahremâne Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bu hususları bildirmiş. Hadîs-i kudsî; Resûlullah'a Allahu Teâlâ hazretleri mânasını ilham buyurmuş.

Ne buyurmuş?

Men âzâ lî veliyyen. "Kim benim bir velîmi, sevgili kulumu, dost kulumu ezalandırsa. Fe-kad'istehakka muhârebetî. "Benimle harbi helal hale getirmiş olur. Benimle harp etmeyi başlatmış olur. Benim onunla harp etmemi meşrû ve gerekli hâle getirmiş olur."

O sebep oldu; çanak tuttu, Allah'ın kendisine harp etmesine sebep oldu.

Ne yaparak?

Evliyâsını ezâlandırarak.

Bu çok mühim. Deminki hadîs-i şerîfin, aynı mânanın başka kelimelerle ifâdesi. Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri sevgili kullarını ezenleri, üzenleri, onlara karşı tecavüzkâr olanları âhirette cennetine sokmayacak, dünyada da harp edecek, dünyayı da başına dar edecek. İki cihanda, hasiret dünyâ ve'l-âhire olacak.

Neden?

Edepsiz, zalim; Allah'ın sevdiğini üzüyor. Halbuki insanın Allah'ın rızasını kazanmak için Allah'ın sevdiği şeyleri yapması lazım, sevdiği kulları sevmesi lazım. Sevmediği işleri yapmaması lazım, kaçınması lazım. Ezâ cefâ, zulüm cevir yapmaması lazım. Gıybet, dedikodu etmemesi lazım. Haksızlık işlememesi lazım. Birisinin hakkını çiğnememesi lazım. Verilmesi gereken hakkını vermekten geri durmaması lazım.

Bu hadîs-i şerîfin devamında, Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'e kulun kendisine nasıl yakın kul olacağını, nasıl yakınlaşacağını, evliyâ olmanın nasıl başladığını, nasıl devam edeceğini öğretiyor, ilham ediyor, bildiriyor. Peygamber Efendimiz de bize bildirmiş. Bakalım, dikkatle dinleyelim.

Ve mâ tekarrebe ileyye abdî bi-misli edâi farâidî. "Benim kulum bana farzları edâ etmekten daha güzel bir şekille yaklaşma yolu bulamaz."

Farzları eda ettiği zaman çok güzel şey yapmış olur, yakınlaşma başlar.

Allah'ın farzları nelerdir?

İşte biliyoruz; namaz kılmak, Ramazan'da oruç tutmak, zenginlerin zekât vermesi gerektiği zaman, parası olduğu, sıhhati olduğu takdirde hac vazifesini yapmak. İşte çeşitli farzlar var. Din kitaplarımızda, ilmihâl kitaplarımızda bunlar yazılmış. Ben kardeşlerime konuşmalarımda hatırlatıyorum:

"Bakın, bunları sıralamayı öğrenin. Farzlar nelerdir, Allah'ın emirleri, sıralayın. Bunları alt alta yazın. Hem sıralayın, kendiniz öğrenin, hem de çocuklarınız öğrensin. Hatta büluğ çağına ermeden öğretin ki büluğ çağına erdikten, sorumluluk başladıktan sonra yanlış işler yapmasın. Farzları ihmal etmesinler, haramları işlemesinler, önceden öğrensinler." diye ihtar ediyorum.

Bunları öğrenmesi lazım.

"Farzları edâ gibi bir başka güzel bir şeyle kulum bana yaklaşamaz."

Önce farzları yapacağız.

Bir kul olarak bizim ilk yapacağımız şey, çok dikkat etmemiz gereken ilk önemli şey ne?

"Ben Allah'ın kuluyum. Ben Allah'a inandım. Ben müslüman oldum. Ben kelime-i şehâdeti getirdim. Ben İslâmiyet'i yaşamak istiyorum. Ne yapmam lazım?"

İşte ilk yapacağı şey: Allah'ın ilk emirleri olan, büyük emirleri olan farzları yapmak. Farzları ihmal etmeyecek.

"Hocam ben müslümanım da namazları kılamıyorum. Müslümanım da orucu tutamıyorum. Müslümanım da zekâtı vermiyorum."

Olmaz. Bak, Allah bunları farz kılmış. Çok önemli olduğunu bastıra bastıra beyan buyurmuş, Kur'ân-ı Kerîm'de böyle. O halde farzlarda hiç tereddüt etmeden, hiç tembellenmeden, hiç gevşeklik göstermeden, "Farzları kesinlikle yapacağım!" diye insan gayret etmeli.

Ama farzların doğrudan doğruya yapılmasından başka, Peygamber Efendimiz hem farzları yapmış hem de farzların istikametinde, onlara muvâzi, onlar gibi aynı hedefe yönelik farzlardan ayrı ibadetler yapmış. Bunlara da "nafile ibadetler" deniliyor. Nefel deniliyor, nevâfil diye çoğulu geliyor. Yani farz değil ama yapıldığı zaman sevap kazandıran işler var, onları da yapması lazım. Peygamber Efendimiz aşk ile, şevk ile, Allahu Teâlâ hazretlerine olan saygısından, muhabbetinden bu ibadetleri yapmış. Bazılarını bize tavsiye buyurmuş, yapacağız.

Bunları yapınca ne olur?

Vemâ yezâlü'l-abdü yetekarrabü ileyye bi'n-nevâfili. "Bu farzların üstündeki, farzlardan hariç olan öteki o güzel ibadetleri de yapa yapa..."

Mesela Ramazan'ın dışında oruç tutmak farz değil, tutmayabilir. Ama Peygamber Efendimiz pazartesi-perşembe oruçlarını tutmayı tavsiye ediyor. Arabî ayların ortasında, 13, 14, 15'inde eyyâm-ı bîyz oruçlarını tutmayı çok ısrarla tavsiye etmiş, kendisi tutmuş. Bunun gibi...

Resûlullah'ın izinden gitmek, sünnetini uygulamak, Resûlullah'ın hayatına dikkat edip onun yaptığı gibi ibadetleri yapmaya çalışmak, bu nafile ibadetleri, nevâfili yapmak... Bunları yapmakla Allahu Teâlâ hazretlerine kul yakınlaşmaya devam eder durur. Yani bir hareket, bir hız, Allahu Teâlâ hazretlerine yakınlaşmaya doğru bir hızlı gidiş devam eder.

Mâ yezâlü ne demek?

Zâil olmadan, devamlı demek.

Mâ yezâlü'l-abdü yetekarrabü ileyye. "Hiç kesintisiz kulum bana yakınlaşmaya devam eder."

Nelerle?

Nafile ibadetlerle. Allahu Teâlâ hazretlerini zikrediyor, sünnetleri kılıyor, Efendimiz'in tavsiye ettiği namazları kılıyor, Efendimiz'in tavsiye ettiği ibadetleri yapıyor, Kur'an'ı çokça okuyor. Bunlar aşkından, şevkinden... Tabii bunlar zâyi olmaz. İyi bir şeyi daha çok yapan daha az yapandan Allah'ın adâleti iktizâsı daha çok mükâfat alacak; çok yapan çok mükâfat alacak. Kul devamlı, kesintisiz Allah'a yakınlaşmaya devam eder durur.

Sonra ne olur?

Hattâ uhibbehû.

Bu hattâ uhibbehû da okunur, hattâ uhibbuhû da okunur.

Hattâ uhibbehû ne demek?

"Kulum bana yaklaşıncaya kadar, ben kulumu sevinceye kadar." demek.

Yaklaşmaya devam eder, devam eder, devam eder; nihayet ben o kulumu severim.

Öteki türlü okursak, uhibbuhû okursak mâna ne oluyor?

"Nihayet, ben o kulumu affederim, severim." demek.

Biz kullarız, hata ederiz, günah işleriz; gece gündüz gaflet, isyan, hata, günah... çok hatalarımız vardır. Allahu Teâlâ hazretleri çoğunu affediyor. Melekler yazıyorlar. Bir kısmı bunların eğer affedilmediyse mizanda, terazide tartılacak, hesaba girecek, aleyhimize olabilir. Bunlar için tevbe etmemiz lazım; affettirmeye, defterden sildirmeye, Allah'ın affına, mağfiretine mazhar olmaya çalışmamız lazım. Ama bu birden olmaz, çalışa çalışa olur. Başka bir hadîs-i şerîfte diyor ki;

"Kulum bana el açar, boyun büker, 'yâ Rabbi!' der, ben ona nazar etmem. Kul tekrar devam eder, -kesilmiyor yani- 'yâ Rabbi!' der, ben ona nazar etmem, teveccüh buyurmam.

Kul yine devam eder, aşk ile sızlayarak, hatasını bilerek 'yâ Rabbi!' der. " Suçlu ama yine "yâ Rabbi!" diyor. Böyle olunca Allahu Teâlâ hazretleri buyururmuş ki;

Yâ melâiketî. "Ey meleklerim, şahit olun." Kad ğafertü lehû. "Ben bu kulu afv u mağfiret eyledim. Çünkü bu kulum benden gayrı Rabbi olmadığına inandı, bildi, anladı; benim dergâhıma döndü, 'yâ Rabbi!' deyip duruyor. O bana yalvarıp dururken, benim onun Mevlâsı olduğumu idrak etmişken, kad istahyaytü min abdî onu afv u mağfiret etmemekten utandım. Meleklerim, şahit olun ben onu affettim." diyor.

Allahu Teâlâ hazretlerinin utanması, bize durumu anlatması için bizim duygularımızı göz önüne getirerek bir ifade tarzı. Allahu Teâlâ hazretlerinin hiçbir fiili kullarınkine benzemez ama neticede biz müjdeyi alıyoruz. Demek ki "yâ Rabbi, yâ Rabbi, yâ Rabbi..." diye ısrarla dua edince affolunmuyor, affolunmuyor, affolunmuyor; sonunda affolunuyor. Demek ki ısrar etmek lazım. Kul da nafile ibadeti yapıyor, yapıyor ama suçlu, yüzü kara, eksiği, kusuru çok; yaptıkça, yaptıkça, yaptıkça, hattâ uhibbuhû "Nihayet ben onu severim." diyor. Yani affediyor, Allah "Artık tamam, seni affettim, seni de sevgili kulum yaptım." der.

İbadette ısrar etmek lazım. Hatta ibadetinin kabul olmadığını hissetse bile, "kabul olmuyor" diye bırakmamalı, "feyiz almıyorum" diye bırakmamalı, devam etmeli. Bunlardan anlıyoruz ki güzel ibadetleri yapmaya devam etmek lazım. Allah affedecek. Yani sabretmeli, devam etmeli, Allah affedecek.

Bakın, bundan sonra, Allah bir kulu severse ne oluyor?

Fe-izâ ahbebtühû küntü aynehu'lletî yebsuru bihâ. "Onun gören gözü olurum."

Allah, o sevdiği kulunun gören gözü oluyor.

Bu ne demek?

Allah onun nâmına görüyor, gösteriyor. Başka normal insanların, bu mertebeye ulaşmamış insanların göremediği şeyleri görüyor. Uzaktan görüyor, derinden görüyor, içini görüyor.

Sonra; ve üzünehü'lletî yesmau bihâ. "İşittiği kulağı olurum."

Basit bir insanın işitmediği şeyleri işitiyor. Bilmem falanca kimsenin evinde karısı ile konuşmasını işitiyor.

Neden?

Evliyâ olduğu için Allah işittiriyor.

Ve yedehü'lletî yabtışu bihâ. "Tuttuğu eli olurum."

Allahu Teâlâ hazretleri onun tuttuğu eli olduğu zaman, bir elin uzanamadığı bir yerde bile, çok uzak yerde bile bir iş yapar; tutar, koparır, kaldırır, kırar, vurabilir.

Neden?

Allah ona o kudreti veriyor.

Ve riclehü'lletî yemşî bihâ. "Yürüdüğü ayağı olurum."

Ne demek?

Normal bir ayakla tıpış tıpış gitmekle ulaşılamayacak mesafeleri bir göz yumup açınca aşar demek.

Bu nedir?

Tayy-i mekân dediğimiz hadisedir. Evliyâullahın kerametleri haktır.

Ve fuâdehü'llezî ya'kılu bihî. "Aklettiği gönlü olurum."

Duyguları sezdiği, hissettiği gönlü olurum. O zaman her şeyi güzelce akleder, anlar, karşısındakinin ciğerini okur, niyetini sezer. Kâfirse kâfir olduğunu bilir, şakî ise şakî olduğunu bilir.

Bunları bilmeyen, dinî bilgisi zayıf olan ya da inatçı olan kimseler diyorlar ki;

"Gaybı Allah'tan başkası bilmez."

Doğru ama Allah işte bazı kullarına başkalarının bilmediği şeyi bildireceğini bu hadîs-i şerîfte gösteriyor.

Ve lisânehü'llezî yetekellemü bihî. "Konuştuğu dili olur Allah."

Konuştuğu zaman öyle hak sözler, öyle tesirli sözler söyler, öyle gerçekleri söyler ki o asırda hiç kimse anlamaz. Yani kimsenin anlamadığı, alimlerin keşfedemediği hakikatleri söyler.

İn de'ânî ecebtühû. "O sevgili kulum bana bir dua etsin, etti mi, duasını kabul ederim." Ve in seelenî a'taytuhû. "Benden bir şey istediği zaman istediğini veririm."

Demek ki evliyâ olduğu zaman Allah onun her şeyine yardım ediyor. O zaman şahıs olağanüstü bir kişilik kazanıyor, olağanüstü şeyler yapıyor.

Bunun misali Kur'ân-ı Kerîm'de var mı?

Var. Süleyman aleyhisselam'ın veziri, evliyâ sahabesi, Belkıs aleyhisselam'ın Yemen'deki tahtını Filistin'deki saraya bir göz yumup açıncaya kadar ışınladı, getirdi. Nasıl getirdiyse getirdi. Kur'ân-ı Kerîm'de misali var. Meryem validemiz hakkında olağanüstü yiyeceklerle merzuk olduğuna dair âyetler var. Hadîs-i şerîflerde var. Sahâbe-i kirâmın hayatında var. Ömer radıyallahu anh Efendimiz'in savaşan ordu kumandanına minberden seslenip İran'daki komutana sesini duyurması var.

Evliyânın kerameti haktır. Kur'an'da vardır, sünnette vardır, haktır ve gerçektir.

İşte olağanüstüleşiyor... Olağanüstü olduğu zaman olağanüstü işler yapıyor. O zaman soruyor müridine;

"Dün akşam sen ne yaptın, ne söyledin? Senin karınla konuşmanı ben duydum." diyor.

Bunu akledemeyen kişi de diyor ki;

"Karıyla kocanın konuştuğu yerde şeyhinin işi ne, mahrem yatak odasına niye giriyor?"

Mahrem yatak odasına girse bile Allah mahrem şeyi ona göstermez veya o sesi duyurur da görüntüyü göstermez. Allah'ın bildiği evliyâsına sunduğu olağanüstü haller... Ama hadîs-i şerîfte görülüyor ki böyle şeyler var. Evliyâullahın kerameti haktır.

Sonra hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz böyle evliyânın olağanüstülüğünü, Allah'ın kendisine böyle buyurduğunu anlattıktan sonra, Allah "İsterse veririm, dua ederse duasını kabul ederim." diye kendisi Peygamber Efendimiz'e buyuruyor.

Vemâ tereddedtü an şey'in ene fâilühû tereddüdî an vefâtihî. "Ben bir işi yaparken âlemlerin Rabbi olarak tereddüt etmem, ancak onun vefatında tereddüt ederim." Ve zâke li-ennehû yekrehu'l-mevte ve ene ekrahu mesâetehû. "Çünkü ölümden korkar fukarâcık, o evliyâ kul. Ne de olsa ölüm heyecanlı bir olay, ölümü istemez, ölüm hoş gelmez ona; ben de onun hoşuna gitmeyecek şeyi yapmayı istemediğimden, onun vefatında tereddüdüm kadar hiçbir şeyde tereddüt etmem." diyor.

Allah sevgili kulunun ölümden korkusundan, telaşından dolayı onun canını alırken tereddüdünü böylece ifade buyurmuş. Çok sevdiğinden, üzülmesin diye, korkuyor, fenasına gidiyor diye canını almakta tereddüt ettiğini bu hadîs-i şerîften öğreniyoruz.

Ama Kur'ân-ı Kerîm'den de biliyoruz ki İzâ vakaati'l-vâkıa sûresinde beyan edildiği üzere müslümanlar üç sınıftır:

Bir, en yüksek sınıfı mukarrabîn, Allah'a çok yakın kullar, yani evliyâullah. Ondan sonra ortası, ortanın üzerindeki iyiler, ashâb-ı yemîn, bunlar mü'min, salih kullar. Bir de bu ikisinden sonra kötüler var, onlar da ashâb-ı şimâl, yani günahkâr, kâfir kullar.

Bu mukarrabîn kulların, yani Allah'a yakın kulların canının nasıl alınacağını yine İzâ vakaa sûresinin sonunda âyet-i kerîme bildiriyor:

Fe-emmâ in kâne mine'l-mukarrabîn. "Bu vefat eden kimse, vefat durumu başına gelen kimse eğer Allah'ın mukarreb kullarından ise" Fe-ravhun ve reyhânun ve cennetü naîm "Rahatlıktır, güzel kokulardır ve işin sonu da cennete varmaktır." diye âyet-i kerîme bildiriyor.

Demek ki Allah'ın evliyâsı hoş kokularla, hoş hal ile ruhunu teslim edecek.

Reyhân, güzel kokulu bir nebat demektir. Allah o burnuna güzel kokuları duyurarak, gözünden perdeleri kaldırarak, cennetteki köşklerini, mükâfatlarını göstererek, sevindirerek, cennetlik olduğunu bildirerek, müjdeleyerek, artık canını öyle aldırtıyor. O canının alındığının ızdırabını duymuyor, fark etmiyor bile; rahat bir şekilde âhirete göçüyor. Halbuki aslında ruh teslim etmek, can vermek kolay bir şey değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

"Bir insana kaldırsalar bir kılıç vursalar, bir daha vursalar, bir daha, bir daha, bir daha... bin tane kılıç vursalar, işte ölmek bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir."

İnsan çok fena olur, zor ölür, çok ızdırap çeker ama çare yok. Azrail pençesini geçirmiştir, canını alacak. Zar zor, böyle çalı söker gibi canını alır. Kötü insanlar ruh teslim ederken çok zorluk çeker; yüzü buruşur, kapkara olur, ızdırap içinde kıvranır; ölümleri öyle olur.

Ama iyi kullar bir gül bahçesine girercesine âhirete göçerler. Bu hadîs-i şerîfin sonunda onların vefatında Allahu Teâlâ hazretlerinin onlara şefkatini, rahmetini öğrenmiş oluyoruz.

Bir de Peygamber Efendimiz'in dostlarını okuyalım da hadîs-i şerîflerde, bir de ondan bir misal geçmiş olsun. Böylece sohbetimizi tamamlayalım.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

İnne evliyâî minküm el-müttakûn. Fe-in küntüm ülâike fe-zâlike ve illâ fe-ebsırû sümme ebsırû lâ ye'tiyenne'n-nâsü bi'l-a'mâli ve te'tûne bi'l-eskâli fe-yu'radu anküm.

Hadisin buraya kadar olan kısmını anlatarak sözü tamamlayayım.

Evliyâî -Peygamber Efendimiz buyuruyor- "benim dostlarım" demek. Bu hadîs-i kudsî değil, Peygamber Efendimiz'in kendisi buyuruyor; "Benim dostlarım, benim velilerim." Minküm. "Sizin içinizden." "Ey ashabım, ey ümmetim, sizin içinizden benim dostlarım kimlerdir?"

el-Müttakûn. "Takvâ ehli kimselerdir."

Resûlullah'ın evliyâsı, dostları, arkadaşları, sevdiği insanlar kimlermiş?

Muttakî kullar imiş.

İşte her zaman karşımıza gelen bir kelime; takvâ, muttakî kul olmak. Namaz da takvâ ile kılınacak, oruç da takvâ ile tutulacak. Kişi takvâ sıfatına sahip olacak, takvâlı kul olacak, muttakî kul olacak; takî, nakî kul olacak. O zaman kıymetli kul oluyor. Allah'ın sevgili kulu oluyor.

İnne'llâhe yuhibbu'l-müttakîn buyuruluyor âyet-i kerîmelerde. "Allah muttakî kulları sever."

Peygamber Efendimiz de buyuruyor ki;

"Sizin içinizden benim dostlarım muttakîlerdir."

Allah cümlemizi şu mübarek Ramazan'da oruç tutarken, takvâyı kazanalım diye Allah'ın emrini tutarken, arzularımızı, şehvetlerimizi frenleyerek yemekten içmekten kesilirken, orucun hakikatini kavrayıp, muttakî kullar sıfatını anlayıp bundan sonra muttakî kul olmaya ve muttakî kul olarak yaşamaya cümlemizi muvaffak eylesin.

Bak Resûlullah'ın sevdiği insanlar da muttakîler.

Muttakî insan nedir?

Haramlardan, günahlardan sakınan insandır.

Muttakî insan kimdir?

"Aman Allah beni sevsin!" diye çırpınan insandır.

Muttakî insan kimdir?

"Aman Allah'ın rızasını kaybetmeyeyim, olmadık bir edepsizlik yapıp da Allah'ın rızasını kaybetmeyeyim!" diye titreyen insandır. Allah'ın rızasını kazanmak için çalışıyor, gazabına uğramamak için titriyor, dikkat ediyor, titiz davranıyor. Haramlardan sakınıyor, cehenneme düşmemek için pürdikkat şu hayat imtihanında güzel bir yaşam sürüyor.

Fe-in küntüm ülâike. "Eğer böyle olabilirseniz, eğer muttakî kul olabilirseniz." Fe-zâlike. "Ne mutlu size, ne âlâ size... Pekâlâ, o zaman iyi. Muttakî kul olun, olabilirseniz ne âlâ..." Ve illâ. "Eğer muttakî kul olamazsanız." Fe-ebsırû sümme ebsırû. "Görün başınıza gelecekleri, görün başınıza gelecekleri; bak o zaman neler gelir başınıza! Muttakî kul olmadığı zaman, sakınmadığı zaman, takvâ ehli olmadığı zaman, haram-helal ayırmadığı zaman, günah-sevap düşünmediği zaman, "Ele geleni yerse, dile geleni derse öyle Müslümanlık olmaz, öyle dervişlik olmaz." diyor Yunus Emre. Ele geleni yemeyecek, dile geleni demeyecek.

Hocamız, Mehmed Zahid Kotku Efendimiz'in uzun yıllar hizmetinde bulunmuş yaşlı bir teyzemiz var, Allah ömür versin, selamet versin. Geçen gün geldi, iki kerametini konuştuk. Her zaman beraberiz ama işte sohbet açılıyor, bir şey hatırlıyor insan, söylüyor:

Bir keresinde bir kadın Mehmed Zahid Kotku Hocamız'a bir file -veya bir torba veya bir poşet- meyve getirmiş, kapının kenarına koymuş. Hocamız'ın evine ziyarete gelince hediye getiriyor. Hani kimisi misafir gittiği yere, ziyarete gittiği yere baklava getirir, kimisi başka bir hediye götürür. O da böyle bir file meyve getirmiş. Hocamız oturduğu yerden o meyveye bakmış, "Vay vay vay... Vah vah vah... Vay vay vay... Vah vah vah..." diye başını sallamış. Bu teyzemiz anlatıyor. Demiş ki;

"Ben bu meyvelerin nasıl haramdan kazanıldığını, nasıl haram para ile alındığını, nasıl âdetâ bunların üzerinde, içlerinde çıyanlar, akrepler dolaşır gibi..."

O kadar pis... Görünüşünde öyle bir şey yok ama haramla kazanıldığı için evliyâ gözüyle görüyor Hocamız. "Nasıl akrepli, yılanlı, çıyanlı olduğunu söylesem bu kadın darılır, bir daha buraya semtime uğramaz. Al kızım, kaldır bunu kızım, götür dışarıya." demiş. Hiç meyvelere elini sürmeden o meyveleri dışarıya çıkarttırmış. Çünkü mânevî gözüyle görüyor ki haramdan kazanılmış parayla alındı. Meyvelerde bir şey yok ama kazanç haram olduğundan, haramla alınmış şeyi evliyâullah yemiyorlar. Dışarıya attırmış, bıraktırmış. Artık belki Ümmü Gülsüm Camii'ndeydi. Dışarıya bıraktığı zaman oranın fukarâları kapışıp alırlar. Tabii onlara bir şey yok. Yani bırakılmış bir şey, "alın" diye bırakılmış bir şeyi alabilirler. Ama Hocamız onların evliyâlık gözüyle böyle akrepli, yılanlı, çıyanlı gibi olduğunu görmüş.

Bir başka şeyi daha -madem evliyâullahtan söz açıldı - taze bir kerametini de yine aynı teyze anlattı. Onu da anlatayım, bu Cuma sohbetimi bitireyim.

Bir kadını getirmişler bu teyzemize, demişler ki; "Bu çok okuyan aydın bir kadın. Çok okuyor. Dinî kitapları çok okuyor, bilgisi çok, aydın, bilgili, görgülü bir kimse." Bu kadın, mürşid-i kâmil arıyor imiş, soruşturuyormuş. Birisinin yanına getirmişler, o da almış bunu bizim bu teyzenin yanına getirmiş. "Bunu Hocaefendimiz'e götür." demiş.

"Ben neden Hocaefendimiz'i görmek istediğini bilmeden 'peki' dedim, kadıncağızı aldım, Hocamız'ın ziyaretine götürdüm." diyor. "Hocamız'ın yanına girdi bu kadın, benim niyetinden, maksadından haberim yok." diyor. Orada;

"Hanımefendi" demiş Hocamız, "Hoş geldin. Bir arzun mu var, niye geldin, dileğin, isteğin nedir?" diye sormuş. Yani "Ne soracaksın, ne istiyorsun?" diye sormuş Hocamız. O da demiş ki;

"Efendim ben mürşid-i kâmil arıyorum."

"Ben bunu önceden duymamıştım, yerin dibine geçtim, çok mahcup oldum böyle bir şeye aracı olduğum için." diyor. "Pattadak bu söylenir mi öyle mübareklerin huzurunda." diyor. "'Mürşid-i kâmil arıyorum ben.' dedi." diyor. "Hocamız ona baktı, güldü." diyor.

"Ah evladım, kızım" demiş gelene, "Ah nerede o mürşid-i kâmiller?" demiş. "Onlar olsa da şu sakalımı onların ayaklarının yoluna, ayaklarını temizlemekte süpürge yapardım, kullanırdım... Nerede?"

Tabii Hocamız haklı, bu sözü söylerken kendisinin büyük evliyâullah, mürşid-i kâmillerini, pîrlerini, Allah indinde çok yüksek makamlı büyüklerini düşünüyor. Hakikaten öyle... Sağ olsalar, meclisine erse insan; sakalını süpürge yapar, yollarına toprak olur, ayaklarına canlarını saçarlar, feda ederler. Yani haklı bir söz aslında ama lastikli, rumuzlu bir söz. "Ah evladım, nerede öyleleri şimdi?" demiş, "Öyleleri olsa şu sakalımı onların ayaklarına süpürge yapardım, tozlarını silerdim." demiş.

Kadın kalkmış gitmiş. Anlamamış bir şey, "mürşid-i kâmili bulamadım" diye düşünüyor herhalde. Hocamız "yok" demiş oluyor, "Nerede bu devirde, bulunmuyor." diye anlamış o. "Peki, Allah'a ısmarladık." demiş. Orada da aradığı mürşid-i kâmili bulamadı diye kalkmış gitmiş demek ki...

Ertesi gün gelmiş pür-telaş bu bizim teyzeye, "Yahu" demiş, "bu sizin Hocanız ne biçim hoca, benim peşimi hiç bırakmadı. Ben buradan çıktım, çarşıya gittim yanımda, manava gittim yanımda, kasaba gittim yanımda, nerede isem arkamda, yanımda, etrafımda... Niye beni böyle takip etti?" demiş.

Bizimki de gülmüş tabii veya kızmış, artık ne yaptıysa...

"Kadın mürşid-i kâmil olduğunu, evliyâ olduğunu anlamıyor." diyor. Halbuki Hocamız yerinde oturuyor. Yani kerametle onun yanında görünüyor. Yoksa başkalarıyla sohbet yerinde yine oturuyor. O gittiği zaman onun peşinden çıkmadı, başkalarıyla yine meclisinde oturuyordu ama o kadına da mâneviyat yoluyla onun yanında görünüyor, "Ben senin ne yaptığını görüyorum, senin yanındayım." diye.

Bir şeyi daha anlatayım, insanlar, dinleyenler bunu anlasınlar diye. Bizim şeyhlerimizden, mürşid-i kâmil, büyük, hakiki velî büyüklerimizden birisine derviş kardeşlerden bir tanesi gitmiş demiş ki:

"Efendim şimdi ben yolda bir kardeşimize rastladım, sizi Beyazıt'ta görmüş, halbuki siz buradasınız. Yani sizi çarşıda görmüş. Nasıl oluyor bu?" demiş.

"Evet evladım, şöyle bir gönül gezdirmiştik orada." demiş. Yani oturduğu yerden gönül gezdirince öbür tarafta görünüyor evliyâullah.

Bu neden oluyor?

İşte Allah onlara yardım ettiği için; gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olduğundan, hisseden gönlü olduğundan, olağanüstü bir insan olduğundan oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri şu orucun anlamını tam anlamayı, Allah'ın sevdiği ibadetleri onun sevdiği vechile güzel yapmayı, sonunda takvâ ehli kullar olarak rızasını kazanmayı, sevgili kulu olmayı, dost kulu olmayı Allah cümlemize nasip eylesin. Amaç o ama zor tabii bu devirde. Allah'ın öyle bir kulu olmak zor. Öyle kullar da az olduğundan millet onları da bilmiyor, onların aleyhinde dedikodular yapıp ileri geri konuşabiliyorlar. Peygamberlerin bile aleyhinde konuştuğuna göre, ne yapalım, işte "Allah ıslah etsin, Allah hidayet versin." diyelim.

Cumanız mübarek olsun. Ramazanınız mübarek olsun. İbadetleriniz makbul olsun. Dualarınız müstecâb olsun. Allah sizi sevgili kullarından eylesin. Bizleri de sevgili kullarından eylesin. İki cihan saadetine sevdiklerinizle, dostlarınızla, evlatlarınızla, ana babalarınızla, arkadaşlarınızla cümlenizi nâil ve sâhip ve mazhar eylesin. Peygamber Efendimiz'in şefaatine erdirsin, mârifetullaha, muhabbetullaha erdirsin. Ârif-i hakîki, âşık-ı sadık kullar, iyi müslümanlar olmayı nasip eylesin. Cennetiyle, cemaliyle cümlenizi müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...

Sayfa Başı