M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Oruç

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah Cumanızı mübarek eylesin. İki cihanda aziz eylesin.

Bu cuma, Ramazan'dan önceki Şaban'ın son cuması oldu. Ben sizlerden çok uzaklardayım, Güney yarımküredeyim ve dokuz saat sizden ileride giden bir yer, Avustralya'dayım.

Biz Avustralya'da bir aile eğitim toplantısı, çalışması yaptık ki çok tatlı oldu. Temenni ederdim ki bazı arkadaşlarımız da bulunsunlar. Zaten bulunmak istemişlerdi de nasip olmadı. 50-60 aile, 300'e yakın insan, çocuklar, beyler, çok güzel eğitim çalışmaları oldu. Ve bugün eğitim çalışmalarını yaptığımız Toowoomba şehrinden Brisbane şehrine geldik. Brisbane şehri çok güzel bir şehir.

Çok güzel bir şehirdeyiz, yeşillik... Yani sanki insan bir sayfiye yerindeymiş, kırdaymış, köydeymiş gibi ama şehrin içinde, o kadar bahçeler içinde bir yer...

Cuma günü oruç tutacağız. O halde bugün size Cuma ile ilgili Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfini okumak istiyorum. Ama önce âyet-i kerîme okuyayım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ eyyühe'llezîne âmenû kütibe aleykümü's-sıyâmu kemâ kütibe ale'llezîne min kabliküm le-alleküm tettekûn.

Sadakallâhu'l-azîm.

Bu âyet-i kerîme bize Ramazan ayında oruç tutmanın, orucun farz olduğunu bildiriyor. Oruç, kitapların yazdığına göre -önümde, bu seyahatte yanımda gezdirdiğim Abdülkâdir-İ GeylÂnî kaddessallâhu sırrahu'l-azîz pîrimizin, efendimizin Gunyetü't-tâlibîn denilen kitabı var. Pîrimiz çok güzel bilgiler toplamış. Orada yazdığına göre- Bedir harbinden bir ay önce Allahu Teâlâ hazretleri müslümanlara Ramazan orucunu farz kılmış. Bu âyet-i kerîme o zaman inmiş. Yani Ramazan orucunun farz kılınması Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye geldikleri zamanda, ilk yıllarda olmuş oluyor.

Daha önce, Medine-i Münevvere'ye geldikleri zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Aşure orucu tutardı ve her aydan üç gün oruç tutardı.

Allahu Teâlâ hazretleri yapılmış iyiliklerin mükâfatını kat kat fazla veriyor. Üç gün oruç da, bir iyiliğin mükâfatı en aşağı on kat fazla olduğundan, Allah'ın lütfu keremi ile mükâfatı çok olduğundan, üç gün 30 güne denk oluyor. Her ay üç gün oruç tutan bir insan bütün sene oruç tutmuş gibi oluyor. Medine-i Münevvere'ye geldikleri zaman Efendimiz hazretleri ve ashâb-ı kirâmı rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn böyle tutarlardı. Sonra Bedir harbinden bir ay kadar önce bu âyet-i kerîme inmiş.

Mealini açıklayayım:

Yâ eyyühe'llezîne âmenû. "Ey iman eden kullar!"

Allahu Teâlâ hazretleri Mü'minlere hitap ediyor. Hasan-ı BasrÎ hazretleri buyurmuş ki; "Eğer bir âyet-i kerîmenin başında yâ eyyühellezîne âmenû varsa, 'Ey iman edenler!' diye başlıyorsa orada Allah'ın bir emri vardır, bir yasağı vardır, ona dikkat edin!" Yani "Pür dikkat emri bekler vaziyette, hazır, el pençe divan vaziyette âyeti dinleyin." diyor. Hasan-ı Basrî; tâbiînin büyüklerinden, efendilerimizden, mübarek büyüklerimizden, rahmetullahi aleyh hazretleri.

"Ey iman edenler!"

Kulun imanına hitap edilen bir başlangıçla başlanıyor. "Siz mü'minsiniz, Allah'a iman getirmişsiniz, Allah yoluna girmişsiniz; bu imanınıza göre, imanınızın gereği olan bir şey size emir olunacak, dikkat edin!" gibi bir uyarı ile başlıyor.

Yâ eyyühe'llezîne âmenû. "Ey iman edenler!"

Bizler ve bizden önceki selef-i sâlihînimiz, müslümanlar, Peygamber Efendimiz, Peygamber Efendimiz'in mübarek ashabı, muhatapları, müslümanlar...

Kütibe aleykümü's-sıyâmu. "Sizin üzerinize sıyâm yazıldı." Kemâ kütibe ale'llezîne min kabliküm. "Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sıyâm sizin üzerinize yazıldı. " Le-alleküm tettekûn. "Ta ki sakınasınız diye."

Sıyâm ve savm, ikisi eş anlamlı iki kelime. Böyle eş anlamlı, mânası aynı olan kelimelere "müradif-müteradif" diyorduk eski devirlerde.

"Oruç" kelimesi -oruç kelimesini de biraz açıklayayım hazır yeri gelmişken, biraz edebiyatçılık yapalım- Türkçe'ye Farsça'dan geliyor. Ama biraz değişmiş. Ruz, "gün" demek Farsça'da, bir günlük aç durmaya rûze deniliyor. "Oruç" kelimesi rûze kelimesinden gelmiş. Kesin tabii bu, "gelmiş" deyince zayıf bir rivayet diye anlaşılmasın. Türkçe'de 'r' ile kelime başlamaz. 'R' ile başlayan kelime olursa Türk dili onun önüne harf ekliyor. Mesela; köyde "Recep" demezler, "İrecep" derler, "Iramazan" derler; Türk hançeresi önüne bir harf ekleyerek 'r'yi telaffuz ediyor. Rûze kelimesi de urûze diye başına 'u' ekleyerek kullanılmış. Ondan sonra urûz, 'z' harfi 'c'ye dönmüş, 'ç'ye dönmüş "oruç" olmuş. Yani bir günlük aç durma ibadeti. Oruç kelimesi, Farsça'dan gelme bir kelime. Arapçası savm veya sıyâm, ikisi de eş anlamlı.

Peki ne demekmiş bu kelime? Arapça'da eskiden, yani oruç isim olmadan önce bu kelime ne mânaya geliyormuş?

"Tutmak", "duraklamak" mânasına geliyormuş. Mesela "at durakladı" mânasına bu kelimeyi kullanırlarmış. Rüzgâr kesildiği zaman, "rüzgâr durakladı" mânasına kullanırlarmış. İnsan da yemek yerken, günlük yaşantısını sürdürürken bunlardan duraklıyor, bunları bırakıyor, kendisini tutuyor; duraklıyor yani, yemek yemiyor. İşte onun için bu kelime oruca isim olmuş Arapça'da, diye alimler anlatıyorlar. Ben de böyle şeyleri seviyorum, kelimenin nereden çıktığını araştırınca insan konuyu daha iyi kavrıyor diye arada anlatıyorum.

Kütibe aleykümü's-sıyâm. "Sizin üzerinize oruç yazıldı."

"Bizim üzerimize yazıldı" ne demek?

"Bizim boynumuza borç oldu." demek. "Farz oldu, farz kılındı." demek. "İlâhî takdir kalemi ile sizin böyle bir güzel ibadeti yapmanız size dininizin bir gereği olarak farz kılındı." denilmiş oluyor.

"Ey iman edenler! Size şimdi artık bu âyet indikten sonra oruç tutmak farz kılındı."

Kemâ kütibe ale'llezîne min kabliküm. "Sizden öncekilerin üzerine farz kılındığı, yazıldığı gibi, onlara da bir borç kılındığı gibi..."

Buradan anlıyoruz ki bizden önceki insanlar da bu çeşit ibadeti yapıyorlarmış. Demek ki biraz kendilerini yemekten içmekten, yeme içme imkânı varken, önünde yiyecek içecek varken, zenginken, parası pulu varken bile yemiyor, içmiyor; -birtakım arzularını tutma çalışması, frenleme, kendisini durdurma çalışması- kendisine hâkim olmasını sağlıyor. Çok güzel bir idman bu. Çok güzel bir şey. Demek ki daha önceki ümmetlere de, bizden önceki insanlara da -Ümmet-i Muhammed'den önceki, Peygamber Efendimiz aleyhisselam peygamber olmadan önceki devrelerde yaşayan milletlere de- bu ibadet farz kılınmış. Bu önemli.

Kitaplar diyorlar ki;

"İlk defa hangi ümmete acaba böyle bir oruç ibadeti farz kılındı?"

Hz. Ali Efendimiz'den bir rivayet var önümdeki kitapta. Belki bunu duymamışsınızdır, hoşlanacaksınız. Hz. Ali radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine göre, Âdem aleyhisselam dünyaya cennetten indirildiği zaman güneş onu yakmış, kapkara etmiş.

Lemmâ ahbata'llâhu teâlâ Âdeme aleyhisselamu mine'l-cenneti. "Allahu Teâlâ Âdem aleyhisselam'ı cennetten..." İle'l-'ardı. "Yeryüzüne indirdiği zaman." Ahrakathu'ş-şems. "Güneş onun vücudunu yaktı."

Yazın herkes güneşten kararıyor, onun gibi demek ki Âdem aleyhisselam karardı.

Fe'svedde cesedühû. "Vücudu esmerleşti, karardı."

Fe-etâhu Cibrîlu aleyhisselâm fe-kâle. "Cebrail aleyhisselam Âdem aleyhisselam'ın yanına geldi dedi ki:" E tuhibbu en yebyedda cesedüke? "'İster misin bu vücudun, yüzün, cesedin yine böyle ak pak olsun, beyaz olsun?'" Kâle: Neam. "'İsterim' dedi." Kâle lehû: Fe-sum mine'ş-şehri selâsete aşar ve erbeate aşar ve hamsete aşar. "'Her ayın 13'ünde, 14'ünde, 15'inde oruç tut ya Âdem.' diye Cebrail aleyhisselam böyle bir çareyi vücudu beyaz olsun diye ona bildirdi."

Fe-sâme Âdemu aleyhisselâmu evvele yevmin fe'byedda sülüse cesedihî. "Âdem aleyhisselam da bir gün oruç tuttu, vücudunun üçte bir kısmı ak pak oldu. " Sümme sâme el-yevme's-sâni. "İkinci günü tuttu."

Ayın 14'ünü... Bu aylar kamerî aylar, hilâlin geceleyin mehtap olduğu aylar. Yani hilâlle ilgili aylar; şemsî aylar değil. İkinci günü ayın 14'ünde tuttu.

Fe'byedda sülüse cesedihî. "Vücudun üçte ikisi beyazlaştı."

Beyazlaşmayan az bir kısmı kaldı.

Sümme sâme el-yevme's-sâlisi. "Üçüncü günü de tuttu."

Kamerî ayın 13, 14, 15'inde tuttu.

Fe'byedda cesedühû küllühû. "Bütün vücudu ak pak oldu." Fe-sümiyet eyyâmu'l-bîyz. "Onun için bu Âdem aleyhisselam'ın oruç tuttuğu günlere eyyâmu'l-bîyz, yani 'beyazlaşma-aklaşma günleri' denildi."

Eyyâmu bîyz, Arabî-kamerî ayların 13'ü, 14'ü, 15'idir. 13'ü, 14'ü, 15'inin gecelerinde mehtap vardır. 14'ünde mehtap yuvarlaktır. 13'ünde bir tarafı biraz eksikçedir, 15'inde biraz öbür tarafı eksikçetir ama hassas, tecrübeli bir göz fark edebilir. Herkes fark edemez.

Üç gün oruç tutmayı Âdem aleyhisselam başlatmış. Demek ki bu rivayete göre, kema kütibe ale'llezîne min kabliküm, "Sizden önceki ümmetlere oruç farz kılındığı gibi..." meselesi ta Âdem atamız aleyhisselam'a kadar gidiyor olabilir. Daha önceki insanlar da oruç tutuyorlardı demek ki...

Bu arada hemen küçük bir hadîs-i şerîfi nakledeyim:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardı ki;

"Her ibadetin bir girişi, başlangıcı vardır, her şeyin bir kapısı vardır; ibadetin de kapısı oruçtur."

Yani insan ibadet yapmak isterse bu işin ilk giriş noktası, ibadeti güzel yapmanın çaresi için de temel yapılacak iş, oruç tutmak.

Oruç tuttu mu ne oluyor insan?

Aç kalıyor. Aç kalınca nefsi kuvvetten düşüyor, azgınlaşamıyor. İnsan nefs-i emmâresi kabardığı zaman onu tutmaz, kötü şeyler yapar. Oruç tuttuğu zaman nefsi zayıfladığı, ruhu kuvvetlendiği, kalbi nurlandığı için günah yapmıyor. Ondan sonra zihni berrak oluyor. Her şeyi güzel duymaya, hissetmeye başlıyor. Kalbî duyguları gelişiyor. İbadetin böylece kapısı oluyor. Böyle olduğu için her Allah'ın kuluna da ibadet gerektiğinden, eskiden beri, Âdem atamız zamanından beri bu orucun olması o zaman anlaşılıyor. Yani bunları düşündüğümüz zaman bu işin böyle olduğu, olmasının uygun olduğu, elbette böyle olacaktı diye insan anlıyor.

Alimlerden bazıları da;

"Kemâ kütibe ale'llezîne min kabliküm, 'Sizden öncekilere farz olduğu gibi size de oruç tutmak farz kılındı.' sözüyle burada kastedilen hıristiyanlardır." demişler.

Hıristiyanlara Nasârâ, Nasrânî deniliyordu. Bu "hıristiyan" sözcüğü Batı'dan gelme; onlar Hz. İsa'ya "Christ" diyorlar. Christian, yani "hıristiyan" oradan gelmiş. Bizim dinî tabirlerimiz olarak "Yahûd" ve "Nasârâ"; "Yahudiler" ve "Nasrânîler" denilir. Nasârâ kelimesi de, Hz. İsa Nâsıra kasabasında dünyaya gelmiş olduğundan diye söyleniyor. Biz "Nasrânî" diyelim.

Nasrânîlere de oruç farz kılınmış. Rivayete göre Ramazan ayında ve bizim kadar, yani zaman ve miktar bakımından bizim kadar oruç onlara da -Hz. İsa zamanında- farz kılınmış. Kitaplarımız böyle yazıyor. Ama bunlar Ramazan orucu bazen kışa gelip seyahatlerde zorlandıkları için, bazen de yaza gelip sıcaklardan zorlandıkları için toplanmışlar, demişler ki;

"Bunu bir uygun mevsime nakledelim."

"Ne yapalım?"

"Yaz da olmasın, kış da olmasın...", ilkbahara nakletmişler.

"Ama" demişler, "bir değişiklik yapıyoruz, Allah'ın emrini değiştiriyoruz, ne yapalım?"

"On gün ekleyelim.", kırka çıkarmışlar. Ondan sonra oruç tutmak da zor gelmiş, daha başka perhiz haline döndürmüşler; elliye çıkartmışlar.

Tabii bu bizim için bir ibrettir. Allah'ın emrini kul değiştirmez, din o zaman bozulur. Allah'ın emri neyse onu tutmak lazım. Demek ki bu ay mübarek ay olduğundan Ramazan orucu 30 gün olarak onlara da emredilmiş. Ama onlar değiştirmişler, 50 günlük perhize döndürmüşler. Hamur yememek, hamursuz vs. Paskalya, yumurtayı kırmızıya boyamak gibi şeyler görüyoruz. Ben de onların teferruatlı nasıl yaptıklarını bilmiyorum ama bizimkiler gibi tam oruç tutmuyorlar.

Eski ümmetlere farz kılındığı gibi bize de kılınmış. Eski ümmetler bozmuşsa bunu biz bozmayalım, güzelce tutalım diye hemen insan mütenebbih oluyor, kendi kendine bir karar veriyor.

"Ramazan" kelimesi hakkında da çeşitli rivayetler var. Bu "Ramazan" kelimesi nereden çıktı?

Ramazan'da çok sıcak olduğu zaman taşlar, kumlar ısınmış. Onun için "Ramazan" denilmiş. Onun gibi insanın da günahları Ramazan ayında böyle ısınacak, yok olacak, silinecek diye... Bazıları da demişler ki; ramad, matar "yağmur" demektir, "sonbaharda gelen yağmur" demektir, bu aya da "Ramazan" denmesi o köktendir. Yani yağmur yağıp her tarafı ihyâ ettiği, temizlediği, pırıl pırıl yaptığı gibi Ramazan gelince her taraf Allah'ın rahmetiyle tertemiz oluyor mânasına gelir, diye söylemişler. Sıcak mânasından geliyor; Ramazan'da günahlar yanıp mahvolduğu için buna "Ramazan" denilmiş. Veyahut "yağmur" mânasına geliyor; yağmur her tarafı tertemiz ettiği gibi Ramazan da günahları temizlediğinden bu aya "Ramazan" adı verildi, diye alimler izahlar yapmışlar.

Tabii bunlar işin izahât tarafı. Bu konudaki bilgimizi genişletmek bâbında, ilmimiz, irfanımız genişlesin diye söylenmiş sözler.

Selmân-ı Fârisî radıyallahu anh Efendimiz rivayet ediyor, o mübarek sahabi, diyor ki:

Kâle hatabenâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem fi âhiri yevmin min şa'bân. "Şaban ayının son gününde Resûlullah Efendimiz bize hutbe okudu."

Peygamber Efendimiz böyle mühim konuları anlatmak için hutbeye, minbere çıkardı. Bu, mühim bir şeyin söyleneceğinin alameti olurdu. Herkes pürdikkat Peygamber Efendimiz'i dinlerdi.

İşte böyle,

Şaban'ın son günü minbere çıkmış, hutbe îrâd etmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve buyurmuş ki;

Ya eyyühe'n-nâs. "Ey insanlar, ey benim ümmetim, ey cemaatim, ey müslümanlar!" Kad azalleküm şehrun azîmun şehrun mübârekün. "Muazzam bir ayın gölgesi sizi gölgelendirmeye başladı, mübârek bir ay geliyor. " Şehrun fîhi leyletün hayrun min elfi şehrin. "İçinde bin aydan daha hayırlı bir gizli mübarek gecenin olduğu bir ay geliyor." diye böyle şevklendirici, müjdeli sözlerle başlamış.

Ceale'llâhu sıyâmehû farîdaten. "Allah bu gecenin, bu ayın, bu mübarek Ramazan ayının gündüzlerinde oruç tutmayı size fârize, vecibe kıldı, bunu mutlaka yapmanız gereken bir ibadet eyledi." Ve kıyâme leylihî tatavvuan. "Geceleyin kalkıp namaz kılmanızı da tatavvu ibadet eyledi."

Bundan da kast edilen -elhamdülillah- camilerimizde aşk ile, şevk ile kılınan o güzel teravih namazı.

Men tekarrabe fîhi bi-hasletin mine'l-hayri ev eddâ farîdaten fîhî kâne ke-men eddâ seb'îne farîdaten fîmâ sivâhu. "Kim bu mübarek ayda Allah'a yakınlaşmak maksadıyla, Allah'a yakınlaşayım diye bir hayır yaparsa veyahut bir farzı eda ederse, bu ayın dışında başka zamanda aynı şeyi yapmış olsaydı, alacağı sevaptan 70 kat fazla alır."

Ay -Ramazan ayı- mübarek olduğu için bu ayda yapılacak aynı ibadet olsa bile sevabı 70 kat fazla oluyor.

Bu arada hadisin izahını bir kenara koyup hemen hatırlatmak istediğim şey: Zekâtlarınızı bu ayda verirseniz demek ki sevabı çok fazla olacak. Zekâtları hazırlayın. Başından verirseniz zekâtınızı, fukarâcıklar da Ramazan ayında rahat bir Ramazan geçirirler. Onun için hemen bu vaazı duyduğunuz zaman zekâtınızı ayırın ve Ramazan ayında verin.

Ve hüve şehru's-sabr. "Bu Ramazan ayı sabır ayıdır. " Ve's-sabru sevâbühü'l-cennete. "Sabır da öyle güzel bir şey ki bunun sevabı, mükâfatı cennet."

Sabır ayı; yemek yemiyorsunuz, içmiyorsunuz, nefsinizi tutuyorsunuz, şehevât-ı nefsâniyenize engel oluyorsunuz. O zaman sabrın mükâfatı da cennet...

Ve şehrü'l-muvâsâti.

Muvâsat da malla birisine mâlî, iktisadî yardım yapmak demek. Bu yardımlaşma ayıdır aynı zamanda, mâlî yardımlaşma ayıdır. Zenginler fakirlere mâlî destek sağlayacaklar, yardım edecekler.

Ve şehrun yüzâdü fî rızki'l-mü'mini.

Bu ayda mü'minin rızkının da artırıldığını söylüyor Peygamber Efendimiz; "Öyle bir aydır ki mü'minin rızkı bu ayda çoğaltılır."

Allahu Teâlâ hazretleri bu ayın bereketine daha fazla rızk veriyor.

Men fattara fîhi sâimen. "Kim bu mübarek ayda bir oruçlu kimseyi evine davet eder, iftar ettirirse..."

Veyahut evine davet etmeden "Al şu parayı, al şu içine döner konulmuş sandviçi..." Veya yüz gram ekmek, bilmem şu kadar katık... Herhangi bir şekilde oruçlunun orucunu bozdurursa... Hatta bir hurma bile olsa...

Bazı böyle sevap düşkünü kardeşler var. Ramazan'da yanında paketle camiye giriyor, iftar vaktinde hemen ezan 'Allahu Ekber' derken elindeki paketi açıyor, "Buyurun, buyurun, buyurun..." cemaate zeytin veya hurma ikram ediyor.

Bak, "Kim bir oruçluya iftar ettirirse...", yani doyurmak da değil, orucunu açtırmak bile bu sevabı kazandırır.

Kâne lehû mağfireten li-zünûbihî. "Günahlarının mağfiretine sebep olur bu."

Bir oruçluya ikramda bulundu diye...

Ve ıtka rakabetihî mine'n-nâri. "Boynunun cehenneme esir olmaktan âzatlığına sebep olur."

Cehenneme esir olmuş, boynuna halka takılmış cehenneme sürüklenip götürülecek bir insan düşünün; boynundaki bağ çözülüyor, "Hadi bakalım kurtuldun cehenneme gitmekten..." deniliyor. Cehennemden kurtuluşa vesile olur.

Ve kâne lehû misle ecrihî. "Birisine iftar verdin mi, onun orucunu açtırdın mı, az da çok da olsa, o oruçlunun kazandığı sevabın bir mislini de onunkinden eksilmeden Allah sana verir; 'Sen oruçluya iftar ettirdin, al bakalım onun sevabı kadar bir sevap...' diye. " Min ğayri en yentekısa min ecrihî şey'ün. "Oruçlunun sevabından bir şey eksilmeden iftarı yaptırana sevap verilir."

Kâlû: Yâ Resûlallah! Küllünâ necidü mâ yufettiru's-sâime. Demişler ki; -tabii Medine'nin o zamanki halini düşünüyorum; yaygın yoksulluk var, kalabalık oraya gelmiş, imkânlar dar- "Hepimiz oruçluya iftar ettirecek imkâna sahip değiliz yâ Resûlallah. " Mazeretlerini beyan ettiler. "Çok vermeyeceğiz, ne olacak?"

Kâle yu'tillâhu hâze's-sevâb. "Allah bu sevabı verir." Li-men eftara sâimen alâ temretin ev şerbetin min mâin ev mezakkate lebenin. "Allah bu iftar ettirme, iftar ziyafeti çekme sevabını oruçluya bir hurma verene veyahut bir içim su verene veyahut birazcık süt ikram edene de verir." diye müjdeledi.

Ve hüve şehrun. "Bu Ramazan öyle bir aydır ki." Evvelühû re rahmetün. "Evveli rahmettir." Ve evsatuhû mağfi tün. "Ortası mü'minlerin mağfiret olmasıdır." Ve âhiruhû ıtkun mine'n-nâri. "Sonu da mü'minin cehenneme düşmekten kurtulması, cehennemlik olmaktan âzat olunmasıdır."

Men haffefe an memlûkihî fîhi. "Kim bu Ramazan ayında kölesinin yükünü azaltırsa, hizmetçisine ağır iş yüklemezse, biraz hafifletirse, 'oruç tutuyor' derse... " Ğafarallâhû lehû. "Onun, yani sahibinin, bu hizmetçiyi kullanan kimsenin günahlarını Allah mağfiret eder. " Ve a'takahû mine'n-nâri. "Onu da cehennemden âzat eder."

Fe'steksirû fîhi min erbai hisâlin. "Dört şeyi bu ayda çok yapın."

Peygamber Efendimiz'in nasihatleri devam ediyor, ben sadece terceme ediyorum. "Dört şeyi çok yapın." diyor Peygamber Efendimiz.

Hasletâni'lletâni turdûne bihimâ rabbeküm. "O dört şeyin ikisini yaparsanız Rabbinizi razı edersiniz." Ve hasletâni lâ ğınâ biküm anhümâ. "Diğer ikisi de mutlaka muhtaç olduğunuz şeylerdir, onlarsız yapamayacağınız şeylerdir."

Şimdi bu dört şey neymiş, onları dinleyelim.

Fe-emme'l-hasletâni'lletâni turdûne bihimâ rabbeküm. "Rabbinizi yaptığınızın zaman hoşnut edeceğiniz iki iş nedir? " Fe-şehâdetü en lâ ilâhe illallah ve testağfirûnehû. "Lâ ilâhe illallah, eşhedü en lâ ilâhe illallah diye kelime-i tevhid çekerseniz, bir de estağfirullah diye tevbe ve istiğfar ederseniz, bununla Rabbinizi razı edersiniz."

Yapılacak dört şeyden ikisi bunlar.

Lâ ilâhe illallah'ı çok söylemek, estağfirullah'ı, tevbeyi çok söylemek.

Bakın yine iş geldi dervişliğe dayandı. Dervişliğin hadislerden bir delili daha karşımıza çıktı...

Ve emme'l-letâni lâ ğınâ biküm anhümâ. "Onlarsız yapamayacağınız öteki iki şey nedir?" Fe-tes'elûne'l-cennete ve teuzûne bihî mine'n-nâri. "Allah'tan cenneti isteyin ve cehennemden de Allah'a sığının."

Bunlardan uzak kalamaz, her müslümanın bunlara ihtiyacı var. Cenneti isteyecek, cennet lazım. Cehennemden kurtulacak, cehenneme düşmemesi gerekiyor. Bunları isteyin.

Ve men eşba'a fîhi sâimen. "Kim bu ayda bir oruçluyu doyurursa." Sakâhu'llâhu teâlâ min havdın şerbeten lâ yezmau ba'dehâ ebedâ. "Allah bir havuzdan -burada havdın diye yazmış ama havdî olsa daha iyi- yani benim havz-ı kevserimden, kevser şarabından ona bir kâse ikram eder." Lâ yezmau ba'dehâ ebedâ. "Bunu içtikten sonra artık bir daha susuzluk çekmez." diye...

Peygamber Efendimiz, bu hutbesinde görüyorsunuz, Ramazan ayında neler yapmamız gerektiğini güzel güzel, bir bir bize hatırlatmış oldu.

Bunlara dikkat edin. Mübarek bir ay geldiğini kesinlikle biliyoruz.

Hayırlarımızı çoğaltacağız, bu ayda çünkü hayırların, iyiliklerin, ibadetlerin sevabı fazla. Mâlî desteklerimizi, hayırlarımızı, sadakalarımızı, zekâtlarımızı vereceğiz. Oruçlu kimseleri evimize davet edeceğiz veyahut camide fırsat bulduğumuz yerde iftar ettirmeye çalışacağız, bunun sevabı çok! Bir hurma ile, birazcık bir meşrubat ikram ederek, süt veyahut başka bir şey, su filan ikram ederek bile olsa böyle ikramı fazla yapmaya gayret edeceğiz. Çalıştırdığımız insanlara biraz göz yumacağız, ağır yük yüklemeyeceğiz. Memurumuz olabilir, işçimiz olabilir, hizmetçimiz olabilir... Herkese iyilik yapacağız.

Elimizden tesbih düşmeyecek. Estağfirullah diyeceğiz, lâ ilâhe illallah diyeceğiz. Allah'tan bizi cennete sokmasını dileyeceğiz, cehennemden âzat etmesini, kurtarmasını, bizi afv u mağrifet etmesini isteyeceğiz.

Ayrıca başka hadîs-i şerîfleri okuduğum için hatırladığım, yine Peygamber Efendimiz'in nasihati olarak size söyleyeceğim şeyler;

Kur'ân-ı Kerîm'i çok okuyacaksınız. Teravih namazlarına geleceksiniz. Zaten okuduğum hadîs-i şerîfte teravih namazına işaret vardı. Camilerdeki vaazları takip edeceksiniz.

Ben burada

aile eğitim çalışmalarında on gün çeşitli konuşmalar yaptım. En son gün anlatılanlar hakkında "Hocamız neler anlattı, söyleyin." diye bir yarışma açtılar arkadaşlar. Herkes üç dakika içinde grup grup vaazlardan neleri anladığını, en çok nelere takıldığını, en çok neleri zihnine yerleştirdiğini anlamış oldum. Bir şey gördüm ki;

Vaazlar unutuluyor. Onun için vaazları dinlerken kâğıtla, kalemle gidin, öyle dinleyin. Not almak iyi dinlemeyi de sağlar, bir de dinlenmiş olan bir şeyi unutmamayı da sağlar. Onun için yanınızda kâğıt kalem olsun, vaazlara gidin.

Bu arada hemen rahmetullahi aleyh Mehmed Zahid Hocamız, efendimiz hazretlerini hatırladım. Bize; "Senindir evladım bu kütüphanem." demişti. Kütüphanesinde onun şahsî defteri vardı. Gençliğinde Fatih camiindeki büyük vaizlere gider, dinlermiş. Onlardan bir tanesi Seydişehirli Abdullah Efendi, Hocamız onu çok severdi. Onun vaazlarını yazmış; özetini, "böyle dedi, şöyle dedi..." diye yazmış. Bu da bir hatıra olarak bu konuşmamda söylenmiş olsun.

Vaazları kâğıt, kalemle dinleyin, not alın ki başkasına da söylerseniz siz de onları öğretmenin sevabını kazanırsınız.

Şimdiden, aziz ve sevgili dinleyiciler, Ramazanınızı tebrik ediyorum. Ramazanınız mübarek olsun. Bu güzel ayı güzel geçirmeyi Allah nasip etsin. İyi hazırlanmayı, iyi ibadet yapmayı, ibadetleri güzel bir şekilde yapmayı Allah cümlenize nasip eylesin. Ailece, dostlarınızla, sevdiklerinizle mutlu günler dilerim, mutlu Ramazanlar dilerim, bayramlar dilerim. Allah Ramazan bayramına da mağfiret olunmuş, Allah'ın rahmetini kazanmış kullar olarak ermeyi cümlenize, cümlemize nasip eylesin. Tabii bu dünya hayatı bir gün gelip bitecek, hepimiz âhirete geçeceğiz. Âhirette de Allah'ın lütfuna erip cennetiyle, cemâliyle müşerref olmayı Cenâb-ı Mevlâ'dan dilerim, hepimiz için, şahsım için...

Bizi duadan unutmamanızı diliyorum.

Hepinizden Allah razı olsun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...

Sayfa Başı