M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 554

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bi'smi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîne alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd dîn.

Emmâ ba'du:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi vesellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesetin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin ve sâhibihâ fi'n-nâr.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Peygamber Efendimiz'in mübarek âdetlerini, itiyatlarını, şemâilini ihtiva eden rivayetleri Râmûzu'l-ehâdîs adlı kitaptan okumaya devam edeceğiz.

Kâne yestâkü bi-fadli vudûih.

Enes radıyallahu anh'den rivayet edilmiş.

Kâne yestâkü ardan ve yeşrebü massan ve yeteneffesü selâsen ve yekûlü hüve ehneü ve emreü ve ebreü.

Rebîatü'bnu Ekdâm radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Bu iki rivayet -13. ve 14. rivayetler- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in dişlerinin temizliğini nasıl yaptığını gösteriyor.

Kâne yestâkü bi-fadli vudûihî.

Abdest almaya teveddû, abdeste vudû deniliyor. Abdest almakta kullanılan suyun adı da vadû, 'vav'ın üstünü ile; "abdest almakta kullanılan temiz su" demek. Peygamber Efendimiz abdest aldıktan sonra su artıyor ya; biraz biraz döküldü, abdesti bitti, geriye kalan kabın içindeki o artan suyla misvaklanırdı. Peygamber Efendimiz o suyla dişlerinin çalkalanmasını, temizlenmesini ayrıca sağlardı. Batırıp misvak kullanırdı ve dişlerinin temizliğine dikkat ederdi. 14. rivayette de misvaklanmasıyla ilgili olduğu için onu da beraber okudum.

Kâne yestâkü ardan. "Peygamber Efendimiz dişlerinin hem uç taraflarını hem dış taraflarını enine enine misvaklandırırdı."

Dişlerinin sarı olmamasını, yemek birikintilerinin üzerinde kalmamasını, kokmamasını sağlardı. Konuştuğu zaman ağzından etrafa sanki ışık saçılıyormuş gibi dişlerinden ışık saçılırdı. Peygamber Efendimiz'in dişlerinden dışarıya sanki güzel ışıklar yanmış gibi ışık saçılırdı. Dişleri o kadar güzel, o kadar nurlu, pırıltılıydı.

Peygamber Efendimiz'in diş temizliğine önem vermesi, çok ileri bir durum. 14 asır öncesini, insanların hiçbir şeyden haberi olmadığı bir mahrumiyet bölgesinde. Bizim memleketimizde sular akar, yeşillik ağaçlık vardır. Orada ağaç bitmez, su olmaz, hava sıcak, güneş yakıcı, meyveler dayanmaz. Buradan kamyonla meyve götürürsün, götürünceye kadar çürür, atılır. İlla buzdolaplı kamyon olması lazım ki bozulmadan götürebilesin. Bir şey durmaz. Ancak hurma kuruduğu zaman durabiliyor. Hayvanı kestikten sonra eti taşın üstüne şöyle biraz seriverdim mi cız diye taşa yapışır, kurur, bizim pastırma gibi et kurusu olur. Her şey öyle. Buğdayı kavurup kuruturlar. Gıdaları bu durumda, bu mahrumiyet içinde. Öyle bir yerde; dokuma imkânları yok, kumaş imkânları az, çevrenin imkânları yok. Her şey mahrumiyette ama o kadar mahrumiyetin içinde bu kadar temizlik, bu kadar güzellik; her şey güzel!

Peygamber Efendimiz'in zamanı. Asr-ı Saadet geçmiş, insanlar öyle muhteşem bir zâtın yaşadığını görmüşler, sözlerini duymuşlar. Yirminci yüzyıla ulaşmışız; hâlâ onun seviyesine ulaşamamışız, hâlâ onun seviyesine gelememişiz. Öyle bir seviye gösteriyor ki nereden baksan, mâziden baksan zirve, istikbalden baksan zirve. Kâbına ulaşılamayacak bir şahanelik. Maddeten güzellik, mânevî güzellik, ahlâktan güzellik, sîmadan güzellik. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in her şeyi güzel. Ne mutlu bize ki ona ümmet etmiş, ne mutlu bize ki onun ahbabı ve kardeşleri olma şerefini vermiş.

"Neden diyorsun bu sözü hocam!" diyecek olursanız, müjdelerim ki bir keresinde Peygamber Efendimiz şöyle dedi:

"Ah ne olurdu ihvanımı bir görseydim!"

Görmeyi çok istedi, görmeyi temenni etti. Ashâb-ı kirâm dediler ki:

Elesnâ ihvânek? Yâ Resûlallah! "Biz senin ihvanın, kardeşlerin değil miyiz?"

"Siz benim ashabımsınız, onların adı başka."

Peygamber Efendimiz'in zamanında yaşayanların adı ashab; Peygamber Efendimiz'in sohbetdaşı, onun meclisinde bulunmuş, güzel kelâmını duymuş, güzel sîmasını görmüş, iltifatına ermiş. Çok muazzam bir makam, evliyâların en yüksek makamından daha yüksek makam. Onlar Sahabe-i Kirâm makamına, yüksek makama ermiş.

Ama "Siz benim ashabımsınız, ahbabımsınız. Benim ihvanım; benden asırlarca sonra yaşarlar, beni hiç görmemişlerdir, yine de beni severler, yine benim yolumdan giderler. İşte onlar benim ihvanım. Onları seviyorum, özlüyorum." dedi.

Elhamdülillah, ne güzel bir iltifat! Allah bize Resûlullah'ı görmeden, onun yoluna uymayı nasip etmiş. Resûlullah o zamandan beri bizi sevdiğini beyan ediyor. Allah bizi onun sevgisinden mahrum düşürmesin, onun sünnetine sarılıp da şehit sevapları kazanmamızı nasip eylesin. İçimize de onun aşkını, muhabbetini, sevgisini, saygısını yerleştirsin de ne yaptıysa onu yapalım, ne söylediyse ona uyalım, neye çağırdıysa oraya gidelim, nereden geçtiyse biz de o yollardan geçelim. Böylece sevdiği, razı olduğu ümmetlerden olalım; kızdığı, küstüğü ümmetlerden olmayalım.

Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde şöyle bildirmiş:

"Bazı kimseler; ashabın ileri gelenleri, Ümmet-i Muhammed'in makbul seviyede olanları, mübarekleri hepsi Peygamber Efendimiz havz-ı kevserinin başında yıldızlar gibi toplanmışlar. Bazı kimseler Resûlullah Efendimiz'in yanına, havz-ı kevserinin yanına gelirken, melekler onların önüne çıkacaklar, yolunu değiştirecekler, yaklaştırmayacaklar, yanına getirmeyecekler."

Diyecek ki: "Onlar benim ümmetim, onları niye yoldan çeviriyorsun?"

"Ya Resûlallah! Onlar senden sonra ne işler yaptılar, ne günahlar işlediler bilsen!" diyecekler. Melekler o günahkârları yoldan çevirecekler, Resûlullah'ın yanına koymayacaklar. Cennete giremeyecekler, cehenneme girecekler. Allah saklasın!

Onun için Rabbimiz bizi Peygamber Efendimiz'in sünnetine uyanlardan, ihvanı olanlardan, onun iltifatına erenlerden eylesin. Nur yüzünü rüyamızda görelim, gül bahçene dünyamızda girelim yâ Resûlallah! Allah bize onu nasip eylesin. Yoldan döndürülenlerden, kızılanlardan, kapıdan kovulanlardan olmamaya dikkat edelim. Allah bizi o mahrumlardan etmesin, o bedbahtlardan etmesin. Çok büyük bedbahtlık; tam gidecekken yoldan çevrilmek, Resûlullah'ın kaş çattığı, sevmediği insan olmak ne kadar fena!

Birisi varmış, İmam-ı Gazzâlî'ye düşman.

Niye düşmansın be adam!

Ne kabahatı vardı zât-ı muhteremin, ne güzel İhyâu ulûmi'd-dîn diye, Kimya-i Saadet diye kitap yazmış. Niye düşmansın?

"Kitabın içine kuvvetli olmayan hadisler koymuş!"

Koymuş ama tepeden tırnağa kuvvetlisi de var. İbadete taalluk etmeyen ahlâk hadislerinden olabilir, onlar çok mühim bir şey değil. Kavuklu, cübbeli kadı efendi, o zamanın hâkimi, hükmeden insanı.

Nerede görse yakalatıyormuş, İhyâu ulûmi'd-dîn'i tahrip ettiriyormuş. "Bu kitap okunmaz, doğrau değil!" diye yaktırtıyormuş.

Rüya görüyor. Rüyada bir topluluk, çok mübarek insanlar, belli. Bir tanesi içlerinde pırıl pırıl, çok müstesna nurlu.

Sormuş:

"Bu kim?"

"Resûlullah."

Peygamber Efendimiz'i rüyada görünce çok sevinmiş. Yanına şevkle girerken, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ona kırgın, kızgın. Yanında bir zât, edeple el pençe divan duruyor, gayet saygılı bir kimse:

"Ya Resûlallah! Bu kardeşim benim kitaplarıma düşman, benim kitaplarımı senin sünnetine aykırı bulduğu için nerede bulursa yaktırıyor, okutmuyor. Acaba şu benim yazdığım nâçiz kitabımda sizin sünnet-i seniyyenize uymayan bir şey var mı? Bir mütalaada bulunsanız." demiş rüyada.

Resûlullah Efendimiz de almış kitabı, sayfalarını çevirmiş;

"Sünnetime muvâfıktır, güzeldir, iyi yazmışsın." diye ona vermiş. Meğer o İmam-ı Gazzâlî imiş. Peygamber Efendimiz, rüyada İmam-ı Gazzâlî'nin kitabını beğenmiş oluyor:

"Tamam, benim sünnetime aykırı bir şey yazmamışsın, aferin!" diye iltifat ediyor.

Bu adam şimdi iftiracı oldu, davayı kaybetti. Kadı efendi bu sefer iftira ettiğinden dolayı;

"Kadı efendiye şu kadar kamçı vurulsun!" diye rüyada hükmedilmiş. Sırtını açmışlar bir kamçı şaplatmışlar, acısından rüyadan zıp diye zıplamış uyanmış, kamçıdan sırtı kabarmış; O mânevi kamçıyı öyle yemiş. Allah saklasın, ne kadar fena!

Bizim bir kardeşimiz anlattı. Bir hoca efendiye bağlanmış. Ama o hoca efendinin sünnet-i seniyyeye uymayan işleri varmış. Bir iki defa ihtar etmiş:

Hocam "Bu hususta hadîs-i şerîf var; siz böyle söylüyorsunuz ama Peygamber Efendimiz'in hadisi böyle." demiş.

"Olsun, sen yine böyle yap." demiş.

Uyanmadım, bir iki sefer daha böyle oldu diyor.

"Hocam şöyle bir hadis var ama siz böyle buyuruyorsunuz, yanlış değil mi?" diye sormuş.

"Hadis var ama olsun, sen yine böyle yap."

Bir gece rüya görmüş. Rüyada, onların bağlı olduğu, hadislere aykırı hareket eden hocanın bağlı olduğu tekkenin içinde yangın çıkmış, alev alev yanıyormuş. Bunu bana anlatan şahıs da "Nasıl söndüreyim, tekkemiz tutuştu." diye telaş içinde koşturuyormuş, su bulacak, kova bulacak. Yolda Resûlullah Efendimiz'le karşılaşmış. Demiş ki;

"Ya Resûlallah! Tekkemiz yanıyor."

Hani dertli, çare istiyor. Peygamber Efendimiz başını sallamış;

"Bizim öyle bir tekkemiz yok!" demiş.

Tabi çok büyük şamar! Allah saklasın! Büyük bir tokat olmuş oluyor. Çok dikkat etmeliyiz, kötü huylar olabilir, kusurlar olabilir.

Ne yapacağız?

Peygamber Efendimiz'in sünnetine sımsıkı sarılacağız. Edebe, ahlâka dikkat edeceğiz. Saygılı, dikkatli olacağız. Cahillikten, gafillikten kurtulacağız, ârif olacağız.

İnsanı insan yapan nedir?

İrfandır. İrfan, edeb, erkân olmayınca insan tokatı yiyor, şamarı yiyor. Allah saklasın! Durumu iyi olmuyor. Rabbimizden dileğimiz; bizi sevdiği kul etsin, bizi Habibi'ne sevgili ümmet etsin.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:

"Duanın en güzeli şöyledir…" Bakın bize bir dua öğretiyor.

"Nasıldır ya Resûlallah?"

Şöyle:

Allâhümme innî daîfün fe-kavvi fî rıdâke da'fî. "Yâ Rabbi! Ben senin zayıf bir kulunum; benim bu zayıflığımı gider, kuvvetlendir. Senin rızanı kazanmak yolunda kuvvetli olayım."

Zayıf davranmayayım. Şeytana, nefse yenilmeyeyim. Benim üzerimden bu zayıflığı gider, kuvvetli müslüman olayım. Ben zayıfım. Hâlimi, kusurumu biliyorum; benim kusurumu gider, kuvvetli müslüman et beni yâ Rabbi! Senin rızanı kazanmak yolunda benim zaafımı, eksikliğimi, kusurumu telafi et, beni takviye et, güçlendir, gayretli ve kuvvetli olayım. Yâ Rabbi bana yardım et, tevfîkini refîk et!"

Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. "Benim saçımdan yakala yâ Rabbi! Ben istemesem de beni hayra götür."

Sahipleri nasıl keçileri, kuzuları tutarlar, çeke çeke götürürler. Sen de benim saçımdan yakala ya Rabbi. Ben istemesem de beni çek hayra götür. Keçi, koyun bazen gitmek istemez ama kulağından, saçından, ensesindeki tüyünden yakaladı mı sahibi, çekti mi biraz tüyü de acıtır, mecburen gider. Öyle diyor duasında Peygamber Efendimiz, öyle öğretiyor:

"Benim saçımın perçeminden tut yâ Rabbi! Beni hayra götür. İstesem de istemesem de çek beni götür, hayrı yaptır bana yâ Rabbi!"

Vec'ali'l-İslâme müntehâ rızâye. "İslâm'ı benim razı olduğum gayem eyle. Gayem İslâm olsun. Gayem dünya, makam, para, kadın olmasın. Yanlış bir gayem olmasın. Gayem İslâm olsun yâ Rabbi!"

d

Gece gündüz ne düşüneyim? Gece gündüz bizim düşünüp istediğimiz ne olmalı?

İslâm.

İyi müslüman olmak, Allah'ın sevdiği müslüman olmak, İslâm'ı yaşamak. Ailemde yaşamak, kendi nefsimde yaşamak, ticarethânemde yaşamak, her hâlimde müslüman olmak. Kusursuz, böyle tam Allah'ın istediği gibi günahlardan, haramlardan uzak müslüman olmak.

"Benim gayemi İslâm eyle yâ Rabbi!"

Duanın güzelliğine bak!

"Zayıfım ben, beni kuvvetlendir yâ Rabbi! Beni hayrı işletmeye çek, götür yâ Rabbi! İslâm'ı benim gayem eyle yâ Rabbi! Sevdir bana İslâm'ı yâ Rabbi! İslâm gayem olsun da İslâm için çalışayım!"

Bugünün insanın çoğunun gayesi başka, aklı başka yerde. Gazetelere bakarsan, insanların gidişine bakarsan çoğunun gayesi para, nefis, keyif. Çoğunun gayesi şeytâni, çoğunun gayesi günah. Çoğunun gözü dünyaya dönük, dünyaya dikilmiş, dünya sevgisi içini doldurmuş. Âhireti düşünen yok. Haramı düşünen yok. Allah'ın cezasını düşünen yok. Cehennemin alevinden korkan yok. "Cennetini kaybederim." diye ürperen yok. "Kaybedersem halim nice olur, vah bana, yazık bana!" diye telaşına düşen yok.

Neden?

Allah insanların içinden bu duyguyu almış, İslâm gaye olmaktan çıkmış.

Senin gayen ne?

"Doktor olacağım ben."

Doktor ol bakalım ne olacak!

Sen ne olacaksın?

"Ben de mühendis olacağım."

Sen ne olacaksın?

"Ben pilot olacağım."

Sen ne olacaksın?

"Tüccar olacağım, galeri açacağım, kanatlı kuyruklu araba satacağım."

Sonra ne olacak? Âhirette ne olacak? Ebedî hayatın ne olacak?

"Vallahi hocam! 'İnanmam.' da demiyorum ama hiç aklımın kıyısında bile değil."

İnkar da etmiyor ama aklının kıyısına bile gelmiyor, ortasında değil de, kıyısında köşesinde bile değil. Düşünmüyor, aklına bile gelmiyor. Yana yıkıla düşündüğü o. O gayeye ereceğim diye düşünüyor.

"Deniz kenarında bir yazlığım olsa, denizi de şöyle kumluk olsa, şıkır şıkır, güzel, bana mahsus bir plaj olsa -müslüman ya başka mayolu kadınlarla yüzmek doğru değil; o kadarına da aklı eriyor, o kadarcığını düşünüyor- çipil çipil yüzsem, yan gelip yatsam, bir şu tarafıma dönsem güneş şu tarafımı karartsa bir de bu tarafımı dönsem balık tavada kızarır gibi bu tarafımı güneş kızartsa bronz renkli heykel gibi bir adam olsam, kolum, bacağım, pazularım kararsa…"

Sen söyle müslüman mısın?

"Elhamdülillah müslümanım."

Gayen; deniz kenarında bir yalı, bir mercedes, bir köşk sahibi olmak, iyi gelir getiren, güldür güldür para akıtan bir iş kurmak. Öyle bir para. Dayasalar boruyu kasanın içine doğru. Güldür güldür devamlı para gelse oraya. Çalışmadan para gelse armut pişse küt ağzına düşse yan gelip yatsa…

Bu gayeler, ne gayesi?

Bunların hepsi şeytanî, dünyevî, nefsâni gayeler.

Peygamber Efendimiz şöyle diyor:

Vec'ali'l-İslâme müntehâ rızâye. "Benim rızamın asıl hedefi, tam sonucu İslâm olsun. İyi müslüman olmayı, İslâm'a iyi hizmet etmeyi, o hedefe vurmayı istiyorum."

Gaye İslâm olunca; uykudan, paradan, yardan, serden, candan, canandan vazgeçer. Gaye İslâm oldu mu o zaman insanın hâli başka olur. Gaye dünya oldu mu insan mahvolur.

Hubbü'd-dünyâ re'sü küllü hatîetin. "Her hatanın başı dünya sevgisidir."

İnsan dünyayı sevdi mi dünyanın sevgisi, aşkı, muhabbeti gönlüne düştü mü yandı. O yangın buraya bir düştü mü insan yandı gitti. Âhireti sevecek. Allah'ın rızasını isteyecek, İslâm'ı arzulayacak. Dedelerimiz öyle yapmışlar.

"Hocam şimdi bir tatlı dünya, bu güzel manzaralar, bu paracıklar sevilmez mi? Bir parti başkanı olsam, önümden arkamdan polisler motosikletlerle gitseler, arabalar, selam durmalar, bayrak çekmeler, gelişime top atmalar, gidişime selam durmalar olsa. Bunlar tatlı değil mi? Paralar, giyimler, kuşamlar, ihtişamlar…"

Fâni dünya, boş dünya, aldatıcı dünya. Mekkâr, hilekâr, aldatıcı dünya. Herkesi aldattı. Hz. Âdem atamızdan bu zamana kadar insanoğullarını aldattı, durdu. Bu dünyanın işi aldatmak. Herkes tam senin gibi düşündü, senin gibi aldandı. Senin gibi heves etti; "Ah köşkler, ah paralar, ah saraylar, ah pullar!" derken, "Para, para, para!" derken denizin dibine düştü, boğuldu gitti.

ed-Dünyâ bahrun amîkun kesîrun mine'n-nâsi yuğraku fîhâ. "Dünya aslında dipsiz bir deniz gibidir. Çoğu insan bu dünyaya daldı mı batar, boğulur gider."

İnsan zenginledi mi duası, ibadeti azalır. Kendisi İslâm'a bağlı durabilse çocuğu şımarır. Çocuğu eğlenceye başlar, kaymaya başlar. Babasının parası var, çalışacak mı? Ne tahsil yapar ne iş tutar ne doğru gider. Parası var, şımarır, yoldan çıkar, raydan çıkar. Evli iken metres tutar, evine gelmez. İçki içmezken içki içmeye başlar. İmam-hatip okulundan mezun, hadi babası zenginledi; bak şu oğlanın haline… Fesübhanallah!

Neden?

İşte dünya böyle çok insanı aldatır. Yağlar, parlar, allar, pullar derken aldatır.

Muhterem kardeşlerim!

Bu dünyaya aldanmamak lazım. Senden öncekileri aldattı, seni de aldatmak istiyor. Dünyaya aldanmayacaksın, âhireti isteyeceksin. Peygamber Efendimiz öyle dua ediyor. "Böyle dua edin." diyor, bize öğretiyor:

"Yâ Rabbi! Ben zayıfım, -haddini biliyor- beni yolunda kuvvetlendir, rızanı kazanma yolunda kuvvetli eyle. Saçımdan, perçemimden yakala beni, hayra getir. Gayem İslâm olsun, İslâm'dan başka gayeleri içimden sök at." demiş oluyor.

Sonra devamında;

Allâhümme innî daîfun fe-kavvinî. "Yâ Rabbi! Ben zayıfım, beni kuvvetlendir." Allâhümme innî zelîlün fe-eızzenî. "Yâ Rabbi! Ben hor aşağılık insanım, beni izzetli, şerefli bir insan et. İmanla şerefleneyim, amel-i sâlihle şerefleneyim, sevdiğin işleri yaparak şerefleneyim. " Allâhümme innî fakîrun fe'rzuknî. "Yâ Rabbi! Ben fakirim, yoksulum; beni rızıklandır. Maddî, mânevî rızıkla, faydalı ilimle beni rızıklandır."

Allâhümme'kfinî bi-halâlike an harâmik. "Beni helallerinle besle, haramlardan uzak et. Helallerinle doyayım, harama gözüm kaymasın." Ve ağninî bi-fadlike an men sivâk. "Sen beni senden gayrıdann müstağnî eyle. Kimseye eyvallah etmeyen zahit, âbid, kâmil, salih, olgun bir insan olayım." diye dua edermiş kendisi. Bize de böyle dua etmenin en hayırlı, en faziletli dua olduğunu söylüyor ve tavsiye ediyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Bunu insanlara anlatmak zor. Mesela kedi ne kadar uslansa mangalın kenarında bir gözü kapalı, bir gözü açık, nefes alarak yatıyorken önünden bir fare geçse farenin üstüne atlar. Hatta fare geçmese bile fare suretinde bir şeyi ip takıp onun önünden yavaşça çekiversen kedi bir gözünü açar, bir kulağını diker, zıp onun üstüne atlar.

Neden?

Onun tabiatinde var. Hareket eden bir şey gördü mü bizim kedi delirir.

Neden?

Önünde bir şey hareket ediyor, durmaz. İlla onun üstüne atlayacak. Alt alta üst üste oynayacak. Makara filan da olabilir, başka bir şey de olabilir.

Bizim de tabiatimizde dünya sevgisi olduğundan hocalar ne kadar söylese kitaplar ne kadar yazsa hadisler ne kadar ikaz etse âyetler ne kadar gerçekleri ifade etse insanoğlu dünyalık gördü mü üstüne atlıyor. Haram helal demeden günahlara bulanıyor. Allah bizi haramlardan korusun, sevdiği kul eylesin.

Muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz her türlü temizliğe dikkat ederdi, diş temizliğine özen gösterirdi. Ta o zamandan ne kadar medenî, ne kadar yüksek, ne kadar güzel bir şey! Hiç görülmüş bir şey değil! Ondan sonraki zamanlarda bile görülmüş değil. Şimdi yirminci yüzyılın insanı anladı. Herkesin evinde artık diş fırçaları, diş macunları var, artık fırçalanıyorlar. Ama bu bizim eski âdetimizdi.

"Diş fırçalayarak kılınan namaz misvaklanmadan kılınan namazdan 70 kat daha sevaptır."

Bu diş temizliği, temizliğimizin önemli parçalarından birisidir. Peygamber Efendimiz temizliğe çok dikkat ederdi, diş temizliğine özel bir ihtimamı vardı.

Onun özel bir sevabı var.

Neden?

İnsanın ağzı, meleklerin ikamet yeri. Ağzı koktu mu melekler rahatsız olur.

Fosur fosur sigara içiyor: "Hocam! Benim sigarama karışma, bak seninle bozuşuruz. Şimdiye kadar iyiydik, şimdi döndürdün dolaştırdın lafı benim sigarama getirdin, sigarama çatacaksın. Dokunma benim sigarama. İçerim ben. Eskiler de içmişler, hocalardan da içen gördüm."

Ama mekruh! Bazısı "haram" demiş, bazısı "mekruh" demiş; doğru değil. Sıhhate zararlı. Yapmamak lazım. Melekler müteezzî oluyorlar, rahatsız oluyorlar.

Sen alışmışsın bir kere, sana zarar vermiyor. Sigara kokusu beni öldürüyor Senin yanında dururken ben ölüyorum. Senin nefesinden mahvoluyorum. Bir adamın sigara tutmaktan parmaklarının arası sarardı mı, bil ki ciğeri gümbürteye gitti. Bak buradan anla.

Savcı bir arkadaşımız anlatıyor:

Bir cinayet için otopsi yapıyorlar. "Hocam!" diyor, "Parmakları sararmış bir insana otopsi yaptık, neşteri vurup açınca etrafa korkunç bir koku yayılıyor. İnsanın ciğeri zifir doluyor."

Hani eski evlerde eğri büğrü borular vardır, "damlamasın" diye teneke takarlar, zifir damlar ya, boyar, çıkmaz. Öyle bir zifir senin ciğerinin içine doluyor. Çünkü içiyorsun. Sinirlendin; "Yak bir sigara!" "Merhaba arkadaş, yak bir sigara, benden." O arkadaşlık mı? "Yoruldum biraz oturayım, yak bir sigara!" Çoban kuzu, koyun otlatıyor, yak bir sigara! "Allah Allah!" diyorum, acıyorum. Biz şehirden, şehir kirliliğinden ciğerlerimizi duman dolduruyoruz; o temiz havada cahilliğinden ciğerlerini duman dolduruyor. O da nasibini alıyor.

Ne kadar cahillik, ne kadar şaşkınlık!

İşte o kokudan melekler rahatsız oluyor. Onun için temiz olacaksın, güzel kokulu olacaksın.

Peygamber Efendimiz'in en çok sevdiği şeylerden biri güzel koku. Tarağı vardı, tarakla gezerdi. İslâm'da derbederlik yok, güzellik var.

İnna'llâhe cemîlün yuhibbü'l-cemâl. "Allah kendisi güzeldir, güzelliği sever."

O halde müslüman da güzelliği sevecek.

"Tamam hocam! Zaten bunu başkaları da söylüyordu, ağzın dert görmesin. 'Güzele bakmak sevap' derler."

Yok, yok, yok! Onu öyle söylersen Allah seni küfre kadar götürür. Harama bakmak yok. Güzele bakmak sevapsa güle bak, Yaradan'ı düşün, oradan sevap kazanırsın. Denize bak; Allah'ın azametini, kudretini gör, sevap kazanırsın. Nâmahreme bakarsan günah kazanırsın. Bir de onu alay mevzuu yaparsan "güzele bakmak sevap" sözünü döndürüp de "harama bakmak sevap" noktasına getirirsen harama "sevap" diyerek dinle alay ettiğinden dinden çıkıp gidersin!

Nasıl çıkıp gidersin?

Oku yaya taktın, gerdin, bıraktın, ne oldu?

Öbür tarafa gitti. İşte insan böyle dinden çıkar, gider.

"Güzele bakmak sevaptır." Güzel manzaraya, denize, Kâbe'ye, hocasının yüzüne, anasının babasının yüzüne merhametle bakmak sevap. Tamam bunlar sevap. Kur'ân-ı Kerîm'e bakmak sevap. Ama "harama bakmak sevap" denir mi? Din oyuncak mı?

Allah güzeldir, her şeyin güzelini sever. Ahlâkı da güzel olacak, görünümü de güzel olacak, işi de güzel olacak. Allah bizi güzelliği sezenlerden, anlayanlardan eylesin. Bir Türk şairi var, şöyle diyor:

Ne sen,

Ne ben,

Ne de hüsnünde toplanan şu mesâ.

Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ.

Olan bu mâi deniz.

Melâli anlamayan nesle aşina değiliz.

"Melali, güzelliği, içliliği, duygululuğu anlamayan nesli sevmiyoruz." diyor.

Duygulu olacak insan, rikkatli olacak.

Üniversitedeki bir doçent arkadaşımızla sohbetteydik. Birisi gelmiş sohbetlerine, yaşlı bir zât, ilâhi biliyormuş, hoca efendiye "Bir ilâhi okutalım." demişler. O da mütevazı, kâmil bir insan. "Efendim, bizim edamız buralarda biraz taşra edasıdır, beğenilmeyebilir." demiş. "Yok yok, sen oku." demişler. İbrahim Hakkı-i Erzurumî hazretlerinin güzel bir ilâhisi vardır;

Bir Hüda'dan gayri yârı istemem.

Ol gülün indinde hârı istemem.

Böyle bir ilâhi. Onu okumuş. Doçent kardeşimiz "Onu okudu. Okurken gözleri yaşardı, ağlamaya başladı." diye anlatıyor.

Duygulu söz.

Avrupalı bir şair İranlı bir şairin şiirini okumuş; kelime-i şehâdet getirmiş, müslüman olmuş. Şiirden duygulanmış, titremiş, ürpermiş, gözleri yaşarmış, müslüman olmuş.

Söz ola kese savaşı.

Söz ola kestire başı.

Söz ola ağılı aşı.

Yağ ile bal ede bir söz.

Söz kıymetli. Sözden söze fark var, ne kadar önemli bir şey.

Hâsılı, insanın güzellikten anlaması lazım, hassas olması lazım, duygulu olması lazım. Katı kalpli olmaması lazım. Peygamber Efendimiz; "Ağlamayan gözden, duygulanmayan kalpten sana sığınırım." buyuruyor.

Ağalayacak.

Erkek adam ağlar mı?

Allah korkusundan ağlar, tenhalarda ağlar. Dervişler ağlar. Tenhalarda "Allah Allah.." derken ağlar. Hasretinden dayanamaz, ağlar. Hz. Ömer'in ağlamaktan gözyaşları yanağına iz yapmış, Hz. Ömer ağlayacak, bileği bükülecek insan mıydı?

Müslüman duygulu olacak. Âyetler okunduğu zaman tüyleri diken diken olacak, imanı artacak.

Allah'ın âyetleri okunuyor, burada sohbet ediyor!

Ne okunuyor? Gazel mi okunuyor, şarkı mı okunuyor?

Kur'an.

"Nasılsın, iyi misin?" diye hoş beş ediyor. Allah bize duygulu olmayı nasip etsin!

Efendimiz misvaklanırdı. Dişlerinin içini dışını, enlemesine güzelce misvaklardı. İnci, yıldız, ışık kaynağı gibi, pırıl pırıl dişleri vardı. Bizim de öyle olmamız lazım.

Peygamber Efendimiz'in izinden gidiyorum.

"Aç ağzını?"

Hocam "Müsaade et de açmayayım. Neden? Sapsarı!"

Peygamber Efendimiz'in dişleri pırıl pırıldı.

Her zaman anlatıyorum. Ankara'da ben dişçide tedavi oluyorum, bir arkadaşımız da yanımıza geldi.

"Benim diş etlerim hastaydı. Abdest alırken su veriyorum, dişim kanamaya başlıyor. Biraz dudağımı sıkıyorum, diş etlerim kanamaya başlıyor. Hasta. Yara oldu. Abdest alamaz oldum. Abdesti tekrar tekrar almak zorunda kalıyorum. Ağzım acıyor, yemek yiyemiyorum; o duruma geldim." dedi.

Diş doktoru sordu:

"Sonra ne yaptın?"

"Misvaklanmaya başladım, misvak kullandım, geçti." dedi.

"Otur bakalım şöyle." dedi, arkadaşımızı dişçi koltuğuna oturttu. Ağzını açtı. Doktor hayretler içinde kaldı! Biz de "Bakalım." dedik. Ağzını açtı; dişleri sanki inci gibi! Ben ömrümde böyle güzel diş görmedim, öyle beyaz, öyle pırıl pırıl, öyle güzel!

Misvağın faydasına bak! Dişleri sallanırken, diş etleri kanarken, yemek yiyemezken, abdest alamazken, ağzının acısından duramazken bak ne şifalar var.

Diş etlerini kuvvetlendirir, dişleri temizler, ağız kokusunu giderir, balgamı söktürür, midesine fayda verir, dişlerin çürümesini engeller, sevap kazanmasına vesile olur, Allah'ın rızasına erdirir. Bu misvak hiç kullanılmaz mı?

Hocam misvağım yok.

el-Esâbiu tecrî mecre's-sivâk. "Hiç bir şeyin olmasa parmağını böyle böyle dişlerine sürtsen parmaklar da misvaklanma yerine geçer." Mühim olan ağızın temizlenmesi.

Misvak kullanırsan âlâ olur;

çünkü doktorlar; "Misvağın içinde kıymetli malzeme, antiseptik malzeme var." diyorlar.

Ve yeşrebü massan. "Suyu lıkır lıkır değil, süze süze içerdi."

Sen nasıl su içiyorsun?

"Çok hareret bastı. Ver bir koca bardak su."

"Al, buyur."

Lıkır lıkır lıkır, lump!

"Al bardağı."

Ne oldu?

Su içti bizimki. Midesini delip neredeyse öbür taraftan çıkacak! Gümbür gümbür, aşağıya sel gibi gitti.

Olmaz!

Peygamber Efendimiz nasıl içerdi?

Süzdüre süzdüre, emdire emdire. Su içme tarzı öyleydi. Halbuki orası sıcak bir ülke; o zaman buzdolabı yok, soğutma yok, ona rağmen yavaş yavaş içerdi. Birden içince çok hastalıklar olur.

Ve yeteneffesü selâsen. "Su içerken üç defa teneffüs ederdi, nefes alırdı."

Adamın eline koca bardağı veriyorsun, nasıl içecek diye bakıyorsun midesine deviriyor. Hayır. Peygamber Efendimiz su içerken üç defa dinlenirdi, üç defa nefes alarak içerdi.

Ve yekûlü hüve ehneü ve emreü ve ebreü. "Böyle içmek insana hem daha çok tat veri, hem daha şifalıdır hem hastalıkların gelmesine engeldir, daha kolaydır ve sıhhate daha uygundur, koruyucudur, hastalığa düşmemeye daha uygun düşen bir şeydir." diye bunu tavsiye ederdi.

Biz küçük çocuklara soruyoruz;

"Söyle bakalım bir bardak suyun üstünde ne var, altında ne var?"

Annesine, babasına, etrafına bakıyor bilemiyor. Diyoruz ki: "Üstünde besmele var. Altında "elhamdülillah" var." Yani "Bismillahirrahmanirrahim" diyecek, içecek. Bittiği zaman da; "Elhamdülillah" "Yâ Rabbi! Çok şükür." diyecek. Peygamber Efendimiz suyu, üç defada dinlene dinlene içerdi. Biz de öyle içeceğiz, her şeyimizi ona uyduracağız, benzeteceğiz, su içmemiz de öyle olacak.

Kâne yestecmiru bi'l-elüvveti gayre mutarrâtin bi-kâfûrin yatrahuhû mea'l-elüvveti.

İbn Ömer radıyallâhu anh'ten rivayet edilmiş.

"Peygamber Efendimiz elve denilen güzel kokulu bir ağaç olan öd ağacı ile tütsülünerdi."

Elve denilen öd ağacı, güzel kokulu bir ağaçtır. Eluvve diye de anılıyor. Ateşe konulduğu zaman yandığında güzel kokular yayılan bir çeşit ağaçtır. Bu; micmer denilen küçük tas gibi bir şeyin içine koyarak ateşe konulur, ateşin üstüne de öd ağacı veya eluvve denilen güzel kokulu dallar küçük parça halinde konulur, etrafa bir güzel koku yayar. Suud'a gidenler bilirler. Ramazan'da gidenler ön tarafa bakarlarsa imama yakın yerde böyle güzel tütsüleri getiriyorlar, kokluyorlar.

Peygamber Efendimiz micmer'e, yani ateş dolu olan o kabın içine öd ağacı koyup böylece tütsülenirdi. Etrafa güzel koku yayılması için yapılırdı; bir âdetti, oralarda böyle yaparlardı. Bazen de bu öd ağacının yanına kâfûr denilen beyaz bir madde koyarlardı Hani şu bizim soğuk algınlığında sürülen güzel kokulu macunlar vardır, onun içinde de kâfûr vardır. O kâfurdan da koyarlardı. Serinlik, nane gibi bir koku yayar. Bazen öd ağacını sade olarak bazen de yanına kâfûru ekleyip koyarak o güzel kokuyla tütsülenmeyi severdi. Bu onun âdetlerinden bir âdet.

Kâne yestehibbü izâ eftara en yüftira alâ lebenin.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Hasen hadis diye zikredilmiş.

"Peygamber Efendimiz süt içerek iftar etmeyi, orucu açmayı severdi."

"Peygamber Efendimiz süt içerek iftar etmeyi severdi."

Tabi hurmayla, zemzem suyuyla da iftar etmek vardır. Bazı rivayetlerden hurmayla iftar ettiğini de biliyoruz. Hurmanın da yarısı olgunlaşmış yarısı daha olgunlaşmamış, öbür tarafı yumuşamış, yarısı çıtır çıtır taze, öbür tarafı yumuşamış, iyice tatlanmış olanını severdi. Hakikaten de çok güzel olur. Rutap denilen veya tamamen olgunlaşmış, artık tatlılaşmış olan temir denilen hurmayla oruç açmayı da severdi, süt içerek oruç açmayı da severdi.

Muhterem Kardeşlerim!

Bu arada oruçtan söz açılmışken size hatırlatmak istiyorum:

Üç aylarınız mübarek olsun. Regaip kandili geçti. Önümüzde Miraç kandili var. Ondan sonra Berat kandili var. Ondan sonra Ramazan gelecek, Kadir gecesi var. Bu Receb ayı "haram aylar"dan, muhterem aylardan, mânevî feyzi, bereketi çok olan aylardan, Allah'ın kullarını çok affettiği, günahları bağışladığı, cehennemden âzat ettiği aylardan biridir.

Receb ayının en büyük özelliği nedir?

"Tevbe ayı" olmasıdır. Bu ay; Cenâb-ı Hakk'a dönüş ayıdır, günahları bırakma ayıdır, kusurlardan vazgeçme hengâmıdır, hatalı yolları bırakıp Cenâb-ı Mevlâ'nın rızası yoluna girme mevsimidir. Receb ayı böyle bir aydır. Onun için bu ayda estağfirullah el-azîm diyerek tevbe istiğfarı çok yapmak lazımdır.

Benden size vasiyet, nasihat ve yadigâr olsun ki günde 100 defa estağfirullah deyin. Bir de Peygamber Efendimiz'in hadisinde geçen tevbe duası var, seyyidü'l-istiğfâr deniliyor; "tevbelerin efendisi, çok kıymetlisi" demek.

Allâhümme ente rabbî, lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta't. Eûzu bike min şerri mâ sana'tü ve ebûü leke bi-ni'metike aleyye ve ebûü bi-zenbî, fa'ğfirlî fe-innehû lâ yağfirü'z-zünûbe illâ ent.

Bunu da ezberlemeli. Tevbelerin efendisiymiş, baş tâcıymış, en başta gelen tevbe istiğfar duasıymış. Mademki Peygamber Efendimiz öğretmiş, onu öğrenmeli, mânasını da öğrenmeli. Ona göre tevbe ve istiğfarı çok yapın.

Yarın kıyamet gününde Mahkeme-i kübrâ'ya çıkarıldığın zaman; "Açın şu adamın amel defterlerini." Açıldı. Orada yazılan şeylerin kendisini sevindirmesini istiyorsa.. Açıldığı zaman; "Şu günahı işlemiş, bu yaramaz işi yapmış, şu haramı yemiş." diye insan günahlarının mı yazılmasını, ortaya saçılmasını mı ister?

Yoksa "Aferin! Şu kadar namaz kılmış, şu kadar hayır yapmış, bu kadar iyilik etmiş, bu kadar sevap kazanmış." bunu mu ister.

"Kıyamet gününde amel defterinin kendisini sevindirmesini isteyen kimse, çok tevbe istiğfar edip onun sevabını oraya yazdırsın." diyor Peygamber Efendimiz.

Onun için bu fırsatı kaçırmayalım.

Bilmiyoruz ki: Bir dahaki sene üç aylara erişecek miyiz?

Ne yaşa bakıyor ne sıhhate bakıyor! Sağlam insan trafik kazasından gidiyor. Hasta insan hastalıktan gidiyor. Yaşlı insan yaşlılıktan gidiyor. Genç çocuk ishalden gidiyor. Herkes bir sebepten gidiyor. Bahane! Ölüm geldi mi başa, baş ağrısı bahane. Bir geliyor. Haydi!

Alır yiğidin âlâsın.

Divâne eyler anasın.

Yiğidin âlâsını aldı mı, anası babası gözyaşı içinde geride kalıveriyor. Çocuk gidiyor, dede kalıyor. Onun için tevbeyi sıdk ile yapalım. Bir dahaki seneye çıkamayacak gibi yapalım. Allah uzun ömür versin.

Profesör bir kardeşimiz var. Bir yerde demiş ki;

"'Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalışın.' diye bir şey yok."

Var kardeşim, var! Bu hususta üç dört tane rivayet var:

"Sizin en hayırlınız, dünyası için âhiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyenlerdir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalış."

İ'mel amele'mriin ke-enneke yemûtü ğaden. V'a'mel amele'mriin ke-enneke ye'îşü ebedâ.

Bu rivayet var.

Hayruküm men lâ yetrukü li-dünyâ âhiretehû li-dünyâhü ve lâ dünyâhü li-âhiretih.

Bu rivayet var.

Daha başka rivayetler var. İbadeti, taati yarın ölecekmiş gibi aşk ile yapmalı.

Hatta Hâtem-i Esam diye bir büyüğümüz var, çok büyük evliyâullahtan. Allah şefaatine erdirsin. Kitaplara geçmiş, mübarek insan.

"Ben 'Allahu Ekber' diye namaza durduğum zaman –'hiç kimseyle mukayase edilemeyecek kadar azamet sahibi' demek- Azrail'i arkamda bekliyor, namazı bitirince canımı alacakmış gibi düşünürüm. Sırat köprüsünü ayağımın altında düşünürüm. Rabbimin huzurunda olduğumu düşünürüm." diyor.

Büyükler nasıl namaz kılıyor maşallah! Onun için biz de Azrail'in arkamızda olduğunu düşünelim. Hiç olmazsa peşimizde olduğunu düşünelim. Ölümün, ecelin başımızın ucunda olduğunu düşünelim. Sıdk ile tevbe edelim.

Peygamber Efendimiz Receb ayında çok oruç tutardı.

Neden?

Allah'ın affına, mağfiretine ermek için. Çünkü Allah oruç tutmayı seviyor.

"Hocam, oruç tutunca öğleden sonra ağzımda kokular peyda oluyor."

"O çirkin kokular, Allah indinde mis kokusundan daha makbuldür."

Neden?

Allah için oruç tuttuğun için. Çocuk oruç tuttu, delikanlı; harama bakmıyor, günaha uğramıyor, oruç tutuyor. "Allah rızası için iştihasını, arzusunu terk ediyor." diye o, Allah indinde meleklerden daha kıymetli.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için bu Receb ayında, Şaban ayında orucu çok tutalım, tevbeyi, duayı çok yapalım.

Peygamber Efendimiz;

"Allah duada inadı sever." buyuruyor.

İfade ne kadar güzel!

İnat iyi bir şey değil ama "Duada ısrarı ve inadı sever." diyor.

"Yâ Rabbi! Beni affet! İlla affet! Beni bağışla! Kapından kovma yâ Rabbi! Cehenmeme atma!" diye candan çok dua etmek lazım.

Kendinize dua edin, yakınlarınıza dua edin.

İnsanın duasının en süratli kabul olunanı, kardeşleri için yaptığı duasıdır. Bir arkadaşının, bir kardeşinin, o yokken onun gıyabında onun için yapıverdiği duadır. Onun için birbirimize dua edelim. Siz bize dua edin, biz size dua edelim. Şu mübarek mevsimin feyzinden, bereketinden hepimiz istifa edelim.

Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği kullar olmayı, cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-besmele.

Sayfa Başı