M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hâtem-i Esam

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, rızası, ihsânı, ikramı üzerinize olsun.

Allah'ın sevgili kullarının, evliyâullahın hayatlarını toplamış olan Ebû Abdirahman es-Sülemî'nin Tabakâtu's-sûfiyyesi'nin 94. sayfasındayız.

Hâtem-i Esam hazretleri ile ilgili bölümde geriye kalan kısmı okuyup tamamlamaya çalışacağız.

Dersimize başlamadan önce, evvela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruh-ı pâkine hediye olsun diye, sonra onun mübarek âl'inin, ashabının, etbâının, ezvâcının, evladının ruhlarına hediye olsun diye, hâsseten Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz'in vazifesinin devamı olan makâm-ı irşâdın sahipleri Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in mânevî halifeleri, Ümmet-i Muhammed'in emanet edildiği emanetçiler olan mürşid-i kâmillerimizin sâdât ve meşâyihimizin, Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh ve Aliyyü'l-Murtazâ'dan hocamız, şeyhimiz Muhammed Zahid el-Bursevî'ye kadar turûk-ı aliyyelerimiz silsilelerinden gelmiş geçmiş, güzerân eylemiş sâdâtımızın, meşâyihimizin, hocalarımızın, üstatlarımızın, onlara bağlı olan halifelerin, derviş kardeşlerimizin şu içinde oturup tatlı tatlı dersler yaptığımız tekkenin bânisi Selami Mustafa Efendi hazretlerinin ve civarda medfun bulunan Şeyh Murad Efendi hazretlerinin, Haydar Baba hazretlerinin Abdülehad-i Nûrî hazretlerinin ruhları için, beldemizin medâr-ı iftihârı enbiyâullahtan Yûşâ aleyhis selam'ın, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ashâbından Halid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî ve sâir sahâbe-i kirâm hazerâtının ruhları için, beldemizi fethetmiş olan Fatih Sultan Muhammed Hân hazretlerinin ve mübarek ordusu mensubu fâtihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhları için, buraya gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün müslüman ecdât u ceddât, akrabâ-ı taallükâtının, ahbâb-ı yârân-ı ihvânının ruhları için, sâir mü'minîn ü mü'minât, müslimîn ü müslimât kadeşlerimizin de dereceleri üzere ruhlarına hediye olsun diye ve biz yaşamakta olan kullar da Rabbimizin rızasına uygun ömür sürelim, O'na mutî olarak yaşayalım, sevdiği kullardan olalım; dünya âhiret ve dinî konularda âfiyet ehlinden olalım, iki cihanda saadete erelim diye bir Fâtihâ, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım.

Kâle Ebû Abdirrahmân es-Sülemî. Semi'tü Ebâ Aliyyin Saîde'bni Ahmed el-Belhıyye. Yekûlü semi'tü Ebî, yekûlü semi'tü Muhammede'bni Abdin, yekûlü semi'tü hâlî Muhammede'bne'l-Leysi yekûlu semi'tü Hâmideni'l Leffâfe, yekûlu semi'tü hâtemeni'l-esamme yekûlü el vâsiku men razakahû men la yefrahu bi'l-gınâ ve lâ-yehtemmü bi'l-fakri. Ve lâ yübâlî asbaha fî usrin ev yüsrin.

Müellifimiz Sülemî hazretleri "Ben Ebû Ali'den işittim." diyor. Ebû Ali isimli zâtın ismi Muhammed b. Saîd b. Ahmed imiş. Mevlânâ'nın şehri Belh'ten. Babasından duymuş o da Muhammed b. Abd'den duymuş. O da dayısından duymuş. Dayısı Muhammed b. Leys imiş.

Kâne sikaten. "Bu zât güvenilir bir kimseymiş."

299 senesinde, Ramazan ayında vefat etmiş. Hâmid el-Leffâf'tan duymuş, o da Hâtem-i Esam'ın böyle dediğini duymuş. Rivayet zinciri bu şekilde.

Hâtem-i Esam diyor ki:

el-Vâsiku min rızkıhî men lâ yefrahu bi'l-gınâ ve lâ yehtemmü bi'l-fakri ve lâ yübâlî asbaha fî usrin ev-yüsrin.

el-Vâsik, vesîka, vüsûk "güvenilen demek." Güvenmek masdarından. Güvenilen belgeye de vesika deniliyor. Vâsık, güvenen demek.

el-Vâsiku min-rizkihî. "Rızkından yana Allah'a güvenen."

Ya da benim ilk okuduğum gibi;

el-Vâsiku ve men razakahû. "Kendisine rızkı veren Allah'a tam güvenip dayanan kimse."

"Böyle de okunabilir." diye düşünüyorum.

Esas itibariyle konu şu; bir kimse hakikaten Allah'a tevekkül ediyor mu, hakikaten Allah'a güveniyor mu? Allah'a itimadı tam mı, bağlılığı gerçek mi, sahte mi, hakiki mi, yalancı mı? Hakiki bağlılığı olan kimseyi tarif edecek.

el-Vâsiku bi'l-lâhi's-samed. "Allah'a dayanan, güvenen kimse," nasıl bir kimsedir?

Men lâ yefrahu bi'l-gınâ. "Zenginlikle ferahlanmayan" Ve lâ yehtemmu bi'l-fakr. "Fakirlikten dolayı da gamlanmayan, üzülmeyen" Ve lâ yübâlî asbaha fî usrin ev-yüsrin. "Sabahleyin kolaylık içinde mi yoksa zorluk içinde mi kalktı?"

"Kolaylıkta, bollukta, rahatlıkta mı sabahladı yoksa darlıkta açlıkta, yoksullukta, fakirlikte, ihtiyaç halinde mi sabahladı? Bütün bunlara aldırmayan kimsedir."

Allah'a hakiki güvenen kimsenin ana vasfı; elinde bulunan veya bulunmayan şeye göre değişmeyen bir kişi oluşudur.

Durumu ne olursa olsun Allah'ı seviyor, Allah'a dayanıyor.

İzâ ü'tû minhâ radû ve izâ lem yuğtav minhâ izâhüm yeshatûn.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem eline geçen şeyleri tasadduk ederdi. Fakirlere verirdi; tevzî ve taksim ederdi. Ganimet olsun; sadaka, zekât, hayır olsun hiçbirini depo etmezdi. Biliyoruz ki sabah eline geleni akşama bırakmazdı; dağıtırdı. Akşam eline geleni sabaha bırakmaz hemen tevzî eder, dağıtırdı. İhtiyaç sahiplerine ulaştırırdı. Tabii bazen bir fakire verir; öteki gelen maldan ona vermeyip başkasına da verebilir. "Herkese her zaman vereceğim." diye bir şey de yok; değişik kimselere verebilir. Bazı kimselerin durumu bu âyet-i kerîmede anlatılıyor.

İzâ ü'tû minhâ radû. Gelen varlıklardan; mallardan, sadakalardan, zekâtlardan, ganimetlerden kendilerine verilirse "Memnun olurlar. Razı, hoşnut ve rahat olurlar." Ve izâ lem yuğtav minhâ. "Kendilerine verilmezse" İzâ hüm yeshatûn. "O zaman kızarlar, sinirlenirler."

Böyle olmaması lazım; bu nâmertlerin sıfatıdır. Mert insan, hakikaten bağlı olan, hakikaten seven insan böyle olmaz! Seven, bağlı olan insan ufak tefek değişiklerde, şartların ve durumların değişmesinden dolayı sendelemez, bocalamaz, şaşırmaz, gevşemez, imtihanı kaybetmez!

Geçen gün bir arkadaş birisini anlatıyor:

"İyi insandır, hoş insandır. Beş vakit namazını kılar. Sesi de güzeldir. Camide ezan okur, salâ verir. Hoş bir insandır. Hakikaten dindar bir ailedendir. Bir macerasını anlatıyor. Yalnız biraz acayip halleri vardır. Bir keresinde birçok kuzu beslemiş. Kurbanda satarken de çok para istemiş. En kıymetli kuzusunu satamamış. Satmak için çok uğraşmış ama yüzde elli fazla istediği için satamamış. Kimse gelip de o parayı verip de almamış. O da; 'Benim malım satılmadı.' diye kızgınlığından bayram namazına gelmemiş."

Sen ister bayram namazına gel, istersen gelme! İster namaz kıl, ister kılma! İster müslüman ol, ister olma! Kime kızıyorsun?

Kâfir olsan zararı kendine, mü'min olsan kârı kendine. Allah'a kızmak olur mu? Hâşâ sümme hâşâ! Allah imtihan ediyor. Sen de çok isteme, aç olma, tok gözlü ol! Ama tabii onu anlayacak durumda değil. İşi olmayınca bu sefer camiye namaza da gelmemiş. İnsanların durumları böyle acayip olabilir. Ama derviş, sûfî öyle değildir. Sûfî mert insandır; olağanüstü insandır, kahraman, efsanevî insandır. Destan gibi insandır! Onun için sûfî zenginlikten sevinmez, zenginlikle sevinmez. Zenginlik olmasa da sevinir. Allah vermese de sevinir. Fakirlikten de üzülmez. İster zengin olsun ister fakir olsun. Bir çok kimse Allahu Teâlâ hazretlerini tam tanımıyor. Esmâ-i Hüsnâ'sında sayıyoruz.

Ganî, Muğnî, Mu'tî.

Ganî ne demek?

Zengin. Hem zengin demek hem müstağnî demek Ganî. Âlemlere, mahlukâta ihtiyacı yok. İster ibadet etsinler, ister etmesinler.

Mugnî ne demek?

Zengin edici. Zengin ediyor. Hem Mu'tî verici hem Mâni' "men edici" hem Nâfi' "fayda verici" hem Dâr "zarar verici" hem Muhyî "yaşatıcı" hem Mumît "öldürücü."

Millet iki tarafı anlayamıyor. Bir tarafı, kendisine gelen işine gelen tarafı anlıyor; işine gelmeyen tarafı anlamıyor.

Sana nimet geldiği zaman nimeti veren kim?

Allah.

Çocuğun oldu mâşallah, iyi. Para kazandın mâşallah iyi. Bir işe girdin mâşallah, kazancın tıkırında, sıhhatin yerinde; mâşallah iyi.

Bunları veren kim?

Allah.

Memnun musun?

Elhamdülillah, çok şükür memnunum.

Hastalık, fakirlik, yoksulluk gelince; işten çıkınca, çocuk ölünce ne olacak?

O zaman bir karış surat, abuk sabuk sözler…

Böyle kimseler var. Talebelerimden var. Allah bir çocuk verdi; gül yaprağı gibi çok güzel. Ben o kadar güzel bebek az gördüm. Hakikaten çok güzeldi fakat bir iki hafta içinde aldı; verdiği bebeği aldı. Annesi İslâmi şuurunu oynattı. Normal şuuru yerinde, delirmedi ama dinî bakımdan dîvâneleşti. Abuk sabuk, yalan yanlış konuşmaya, Allah'a âsî olacak sözler söylemeye başladı.

Neden?

"Allah sevgili yavrusunu aldı." diye.

Verdiği gün sevinmemiş miydi?

Çok sevinmişti. Herkes memnun olmuştu. Herkes güldü, oynadı. Ama aldığı zaman barut gibi, biber gibi ağzından çıkanı kulağı duymuyor.

Öyle şey olmaz! Derviş öyle insan değil, böyle nâmertlik yapmaz! Derviş olan, kendisini rızıklandıran Allah'a bağlılığı, güveni tam olan kimse zenginlikle sevinmez, gururlanmaz; zenginliğe itimat etmez. Zenginlik gidebilir; mühim değil. Allaha dayanır. Fakirlikten de üzülmez, korkmaz. Çünkü fakirliği giderecek olan da Allah'tır. Allah'ın rızkı boldur. Kendi yanında yok ama; "Benim dayandığım Rabbimin rızkı bol." der oradan da tasaya düşmez. Çünkü imanı sağlam. Sonra; "Sabahleyin darlıkta mı genişlikte mi sabahladı. Sabahleyin elinde yiyecek, içecek, mal, mülk, para pul var mı yok mu?" ona da aldırmaz. İşte gerçek güven bu! Hakikaten güveniyorsa Allah verir, lütfeder.

Hâtem-i Esam; "Rızkımızı elbette verecek." diye rızkı konusunda Allah'a dayanan insanın tavrı bu oluyor." diyor. Tabii insan yaptığı şeyi söyler; yapmadığı şeyi söyleyemez. Hele ki bir mutasavvıf yapmadığı şeyi katiyen söylemez. Gerçek mutasavvıf yapabildiği şeyleri söyler.

Demek ki Hâtem-i Esam hazretleri böyle bir kimse. Çok sevdiğim büyüklerimizden birisi.

Ve bi-isnâdihî kâle Hâtemün. "Yine aynı rivayet zinciri ile gelen habere göre Hâtem-i Esam Efendimiz Ebû Abdirrahman es-Sülemî rahmetullahi aleyh'e şöyle buyurmuş:"

Yu'rafü'l-ihlâsu bi'l-istikâmeti ve'l-istikâmetü bi'r-recâ ve'r-recâü bi'l-irâdeti ve'l-irâdetü bi'l-ma'rifeti. "İhlâs istikâmetle bilinir. İnsanın ihlâsı istikâmetinden bilinir."

İstikâmet yön mânasında değil. Müstakîmü'l-hâl olması, doğru halli olması, doğru yolda yürüyen insan olması mânasında. Bir insanın ihlâsı, doğru yolda yürüyüşünden belli olur. Yamuk gidiyorsa, günah işliyorsa demek ki ihlâslı değil. Müstakîm ise; sırât-ı müstakîmde yürüyen, hâli, sözü, işi müstakîm kimse ise o ihlâslı demektir. İhlâslı kimse müstakîmü'l-hâl olmakla anlaşılır; bir.

Ve'l-istikâmetü bi'r-recâ. "Müstakîmü'l-hâl olmak da Allah'a ümidi olmakla olur."

Allah'a recâsı, ümidi olan, umudu olan kimsede olur.

Ve'r-recâü bi'l-irâdeti. "Umut da müridlikle olur.

Ve'l-irâdetü bi'l-ma'rifeti. "İstemek de mârifetullaha ermekle olur."

Mârifetullah, Allah'ı bilmek demektir. Birçok kimse o mârifetullaha, irfana, ârifliğe ermiş değildir. Müslüman ama ârif seviyesine çıkmış değil. Ham, kaba, eksik, kusurlu, cahil, gafil; tam ârif değil. Eğer bir insan ârif ise o zaman onun iradesi de müridliği de yani Allah'ı istemesi, Allah'a vuslatı arzu etmesi de sağlam olur.

"Allah'ı istemesi; Allah yoluna girmesi, O'na kavuşma azmi tamam olunca o zaman ümidi de tamam olur, hâsıl olur. Ümidi hâsıl olduğu zaman da Allah'a karşı beslediği o umutla müstakîmü'l-hâl olur. Müstakîmü'l-hâl sahibi olunca da ihlâslı olur. İhlâs istikametle bilinir. İstikamet reca ile bilinir. Reca irade ile bilinir. İrade de mârifetle bilinir."

Çetin bir söz bu. Allahu a'lem bunlar bu tarzda birbirleriyle alakalı kavramlardır. Böyle olursa bu sıra ile birbirlerini tevlit ederek, ortaya koyarak bu sonuca ulaşır. Demek ki insanın doğrudan doğruya ihlâslı bir kimse olabilmesi kolay olmuyor. O ihlâs denilen güzel sıfat bütün amellerin kabul olmasının şartıdır. "Allah ihlâssız ameli kabul etmiyor." diye biliyoruz. İhlâssız namazı, orucu, haccı, sadakayı kabul etmiyor. İhlâsın çok önemli olduğunu biliyoruz ama bu ihlâsın elde edilmesinin şekli şemaili kolay değil.

İlk önce insan iyice bir ârif olacak, irfana erecek Ondan sonra irfanı ile mârifetullahla kendisinde Allah'a kavuşma aşkı, şevki, iradesi, isteği belirecek. O belirince Allah'a umudu, şevki olan bir kimse olacak. O şevk kendisine Allah'a karşı âsî olmama durumunu; daima mutî kul olma durumunu sağlayacak. Ondan sonra da her yaptığı işi o duygularla, ihlâsla yapan bir kimse olacak; ibadetleri makbul olacak.

Ve bihî kâle Hâtemün. "Yine aynı rivayetten, aynı kanaldan, aynı şahıslardan nakledildiğine göre Hâtem-i Esam hazretleri şöyle buyurmuş:"

Li-külli kavlin sıdkun ve li-külli sıdkın fi'lün ve li-külli fi'lin sabrun. Ve li-külli sabrin hısbetün ve li-külli hısbetin irâdetün ve li-külli irâdetin eseratün

Hâtem-i Esam hazretleri bir önceki sözü gibi burada da bir sıralama yaptı. Allahu a'lem şöyle buyuruyor:

Li-külli kavlin sıdkun. "Her sözün doğruluğu vardır."

Doğru oluşu vardır. Tabii her sözün doğru olmadığını biz biliyoruz. Bazı sözler yalan. Yalancıların sözleri yalandır. Ama her sözün doğru olması gerekir. O sözün doğru olmasını ispat edecek bir durumun olması lazımdır. "Sözün doğru olması gerekir. Her sözde bir doğruluk aranır." diyelim.

Ve li-külli sıdkın fi'lün. "Her bir doğruluğun da fiiliyatta olması lazım gelir."

Lafla doğruluk olmaz

Söz doğru olacak. Her doğruluğun da bir fiiliyatı vardır.

Lafta, nazariyatta ütopik olarak fikirde değil fiiliyatta görünen bir şey olması lazımdır.

Ve li külli fi'lin sabrun. "Her bir fiilin de yapılması kolay değildir."

Meşakkatlidir çünkü fiildir; tembellik değildir. Bir harekettir, faaliyettir. O da enerji ister. Enerji de sabırla hâsıl olur. Demek ki insan sabırlı olabilecek ki bir şeyler yapabilsin. Yaptığı şeyi doğru olacak. Doğru olduğu zaman sözü tahakkuk etmiş olacak; söylediği gibi bir insan olduğu anlaşılacak.

Ve li-külli sabrın hısbetün. "Her sabrın Allah tarafından bir mükâfatı vardır."

İnsan o sabrı niye yutuyor, niye çekiyor, tahammül ediyor?

Allah'tan sevap olduğu için. Niye akşama kadar oruç tutuyoruz, niye cihada gidiyoruz, yaralanıyoruz, ölümü göze alıyoruz? Niye birtakım fedakârlıklarda bulunuyoruz?

Her sabrın Allah'tan beklenen bir mükâfat tarafı var da onun için sabrediliyor.

Ve li-külli hısbetin irâdetün. "Her Allah'tan sevap ummanın da bir isteme, isteklilik durumu vardır."

İsteyerek olur bu; tesadüfen olursa olmaz. "Tesadüfen şöyle oluverdi." onun sevabı olmaz. Kendisi isteyecek, o mihneti yüklenecek. Düşünmüş taşınmış kararını vermiş; "Tamam ben oruç tutacağım." diyor. Düşünmüş kararını vermiş; "Ben cihada gideceğim." diyor. İrade ile olur; düşünme sonunda olur.

Ve li-külli irâdetin eseratün. "Her istek tefekkür, düşünme ve kararın da bir tesiri vardır da o karar ondan alınmıştır."

Allahu a'lem. Tabii o tesir de yine Allah'tandır. Allah nasip etmese insan iyiliği düşünemez bile.

Ve mâ-teşâûne illâ en-yeşâallâh. "Allah istemese bir şey istemek bile elinizden gelmez."

Her istediğimizi yapıyoruz sanıyoruz ama Allah istemese o istek bile insanın içinde hâsıl olmaz. Yine her şey Allah'tan oluyor.

Bu sözden anladığımız nedir?

Şöyle özetlemek gerekirse; "İnsanın sözü doğru olmalı. Doğruluk lafta kalmamalı fiiliyatta olmalı. Fiiliyatı yaparken de insanda sabır gerekecek; böyle sevaplı işler sabırla olur. Sabır sahibi olmalı. Her bir sabrın da sonunda Allah tarafından bir mükâfatı vardır. O mükâfatı düşünmek de bir iradenin sonunda hâsıl olur. O da içinde Allah'ın verdiği bir aşkla, şevkle, tesirle meydana gelir."

Allah gönüllerimize hayırları ilham eylesin ve her yaptığımız işi Allah'tan mükâfat bekleyerek yapacak şuura erdirsin. İyi olarak kararlaştırdığımız şeyleri de meşakkatine katlanarak, ıhlayarak, sıkılarak yapacak bir sabır, bir metanet versin. Böylece hayırlı fiilleri yapabilelim, tamamlayabilelim. Cümlemize bu şekilde iyi bir müslüman olmak nasip olsun.

Ve bi-isnâdihî kâle Hâtemün. "Yine aynı isnat zinciri ile Hâtem-i Esam buyurdu ki:"

Aslü't-tâati selâsetü eşyâe: el-Havfu ve'r-recâü ve'l-hubbu. Ve aslu'l-ma'siyeti bi-selâseti eşyâe: el-Kibrü ve'l-hırsu ve'l-hasedü. "Hâtem-i Esam hazretleri tecrübesine dayanarak buyuruyor ki:"

Aslü't tâati selâsetü eşyâe. "Mutî kul olmanın; Allah'a itaat eden, ibadet ehli bir kul olmanın üç menbaı vardır."

Üç kökü, esası vardır. Ondan dolayı insan mutî kul olur. Mutî kul olmanın zıttı âsî kul olmaktır. Taatin karşılığı mâsiyettir. İnsan ya Allah'a mutî; söz dinleyen, laf anlayan, itaatli bir kuldur ya da âsî bir kuldur. Her insan iki gruptan birisine girecek. İtaatkârlığın aslı üç sebeptendir. Bu üç sebep, üç asıl, üç kök, üç kaya;

1.Havf,

2.Recâ,

3.Hubb.

Havf u recâ ve hubbtur.

Havf ne demek?

Allah'tan korkmak demek.

İnsan niye Allah'a karşı mutî olur?

Korkuyor da ondan; ikâb-i elîme uğramamak için Allah'ın gazabına dûçar olmamak için. Hatta biz bir kimse olmadık bir şeyi yapıyorsa; "Allah'tan kork!" deriz.

"Allah'tan korkmuyor musun, nasıl bu yetimin malını yedin? Nasıl bu zulmü yaptın? Nasıl şu edepsizliği yapabildin? Allah'tan korkun yok mu?"

Korku insanları Allah'a mutî hâle getirebiliyor. Birinci sebep bu.

İkinci sebep ve'r-recâ' ümit de insanı Allah'a mutî eder. Meselâ;

"Niye geceleyin kalkıyor, namaz kılıyorsun?"

"Allah geceleyin yapılan duaları kabul edermiş, büyük mükâfat verirmiş vesaire. İşte şöyle şöyle yapanlara Allahu Teâlâ hazretleri cennette şöyle şöyle köşkler ikram edermiş."

Ve'l-âfîne ani'n-nâs. "İnsanları affedenlere cennette mükellef köşkler ihsan edecek."

O köşkleri almak istemez misin?

Herkes ister. İşte o istek, o ümit de insanı mutî yapıyor.

Bazen korku bazen ümit.

Üçüncüsü ve'l hubb. Bir de ne korku ne ümit, yalnızca sevgi yaptırır. Tasavvufta ibadetleri, taatleri sevgiyle yapmak, sevgiden dolayı yapmak, bu da en yüksek derecesidir. Sevgi, hubb ne? Hubbullah Allah sevgisi. Allah sevgisinden dolayı yapmak şuurun en yüksek derecesidir.

"Neden böyle yapıyorsun veya neden böyle yapmıyorsun?"

"Allah'ı seviyorum. Her şeyi hoşuma gidiyor. Takdiri hoşuma gidiyor. Emri de yasağı da hoşuma gidiyor; ondan böyle yapıyorum."

"Ne mükâfat, ne ceza, ne cennet, ne cehennem nedeniyle; yalnızca Allah'ı seviyorum, O buyurdu."

Bir harfi için canını vermeye râzı; sevgiden.

Bunun Kur'ân-ı Kerîm'de delili var mı?

Var. Meselâ iki âyet-i kerîmede geçiyor ki:

Va'sbir nefseke maa'l-lezîne yed'ûne rabbehüm bi'l-gadâti ve'l-aşiyyi yîridûne vechehû ve lâ ta'dü aynâke anhüm türîdü zînetü'l-hayati'd-dünyâ ve tuti' men erselnâ kalbehu an-zikrinâ ve't-tebaa hevâhu ve kane emruhû furutâ.

Kehf sûresinde;

Va'sbir nefseke maa'l-lezîne yed'ûne rabbehüm bi'l-gadâti ve'l-aşiyyi. "Sabah akşam Rabbine dua eden kimse de yürîdûne vechehû Allah'ın vech-i pâkini, zâtını istiyor."

Allah aşkı.Allahu Teâlâ hazretlerinin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e tavsiyesi;

"Onların yanında ol, onlarla beraber ol, onlarla beraber sabret, onların gurubunda bulun."

Demek ki sahabe içinde yalnız Allah'ın zâtını sevip bütün işlerini sırf Allah'ın zât-ı pâki, vech-i pâkine, O'nun aşkına yapan insanlar varmış. Sonra bir başka âyet-i kerîmede daha geçiyor.

Ve lâ tatrüdi'l-lezîne yürîdûne rabbehüm bi'l-gadâti ve'l-aşiyyi. "Gece gündüz Allah'a dua edip O'nun vech-i pâkini isteyen insanları fakir, yoksul, hırpanî diye huzurundan kovma." diye yine onları methediyor.

Ashâb-ı Suffe'nin bir kısmı bu hitaba mazhar kimselerdi. Demek ki aşkullah, muhabbetullah galebe çalmış; yaptığı şeyi ondan yapıyor. Kendi iradesini yok etmiş; bir şeyi istediğinden, istemediğinden, sevdiğinden, korktuğundan yapmıyor. Sırf Allah için yapıyor. Allah sevgisinden, aşkullahtan, muhabbetullahtan yapıyor. Cennet ümidinden cehennem korkusundan değil; tabii bu da bir derece. İbadetlerin taatlerin kaynağı üçtür. En yükseği de bu sevgidir.

O sevgi nasıl hâsıl olur?

İnsanın içinde, o da zikrullahla hâsıl oluyor. Bu işin ısıtıcısı zikrullah. Zikrullah yapa yapa insanın zaman aşkı şevki ısınıyor, gönlü kaynıyor. O zaman galeyana, cûşa geliyor, âşık-ı sâdık oluyor. Zikri yapmayanda o hal olmuyor. Onun için 40 deve yükü kitap okusa ezberlese de alimde o muhabbet olmayabiliyor. Ama eli tesbihli bir derviş cihanı kasıp kavuruyor. Alimallah âşık-ı sâdıkın hâli başka oluyor.

"Boş ver şimdi dervişliği, tasavvufu, kitap okumana bak!" diyorlar.

Dervişler kitap okumuyor mu, dervişlerde ulûm-i şer'iyye yok mu? Sen bu adamların, bu mübareklerin bildiği ulûm-ı şer'iyyenin yüzde birini biliyor musun? Onlar hepsini denemişler; bak nasıl hulasâsını söylüyor.

Biz niye bu kitabı okuyoruz?

Bu şahıslar bu tarzda ömür sürmüşler; onların bir sözü bir ömrün tecrübesini aksettiriyor.

"İtaatin üç kaynağı var; ya korku ya ümit ya da aşkullah."

Kısaca tarif ediyor, işi bitiriyor. Tabi o Kur'ân-ı Kerîm'i okumuş, tefekkürü ile âyet-i kerîmeleri, hadîs-i şerîfleri didik didik etmiş, derinliklerine dalmış. Ondan sonra bu sonuçları çıkarmış.

Şeriate ait kitapların önemini anlayan sadece sen misin?

Ve aslu'l-ma'siyeti selâsetü eşyâe. "Mâsiyetin kökleri, kaynağı da üç tanedir."

Asl kök demek. Meselâ ağacın köküne asl-u şecere, dallarına da fer' derler . Furu' yani dallar demek. Günahın da kökü üç tane; üç kaynaktan günah çıkıyor.

Birisi;

el-Kibrü. "Burnu büyük, kibirli, mütekebbir olmak."

İkincisi;

Ve'l-hırsu. "Tamahkâr, harîs, muhteris olmak ."

Üçüncüsü;

Hased, "kıskanç olmak."

Günahlar bu üçünden kaynar çıkar.

Birincisi kibir.

Peygamber Efendimiz; "Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremeyecek." buyuruyor.

Kibir nedir?

Hakkı inadına kabul etmemek. Anladığı halde hak olduğunu, doğru olduğunu onuruna yedirip de; "Evet sen haklısın." diyemiyor, inat ediyor. "Hakkı bildiği halde inadına kabul etmemek, onuruna yedirememek." dediğimiz şey. İşte o kibirdir. İnsana pek çok günahı o onuruna yedirememek duygusu yaptırıyor.

"Öyle yapacaktım ama ne yapayım, onuruma yediremedim. Ne yapayım! Herkesin içinde namaz kılacaktım ama onuruma yediremedim. Özür dileyecektim ama onuruma yediremedim."

Yedireme bakalım!

Bütün günahların bir kısmı oradan çıkıyor.

İkincisi de hırs.

Muhteris adam, ihtiraslı adam. Deveyi bulsa üstündeki semeri bile indirmeden hamudu ile beraber lup diye yutuyor. Dağ versen onu da yiyecek. Yüz tane deve versen onu da yutucak.

Biraz da şu kardeşin yesin.

Yok, olmaz!

Dünyayı yemek için böyle hırsı var. Tabii bu hırs, ihtiras, muhterislik, o şiddetli arzular insanı birçok günahlara sürükler.

Üçüncüsü de hasettir; kıskançlık duygusudur. Yolunu kestirir, arabasına sabotaj yaptırır, tarlasını, harmanını yaktırır. Haset insana her şeyi yaptırır. O da kuvvetli, kötü bir duygu. Karşı taraftaki insanın elindeki nimeti kıskanıyor.

"Sana da vereyim ey kulum!"

"Yok! Onun elinden gitsin yeter; bana vermesen de olur."

Hasetçi böyledir. Hasetçinin ana duygusu nedir? Ana duygusu senin elindeki nimetin gitmesini istemesidir.

"Yâ Rabbi! Bunda bu nimet var; ona vermişsin, ben de isterim. Çocuk da öyle. Anne ona şekerden çikolatadan vermişsin, ben de isterim."

"Tamam al, sana da veriyorum."

"Yâ Rabbi! Şu kuluna şu nimeti vermişsin; fazl-ı kereminden bana da ver."

Bu olabilir. Ama "Yâ Rabbi! Al onun elinden, gitsin. Ee ne olacak? Tahammül edemiyorum, kıskanıyorum."

Meşhur hikâyesi var, her zaman anlatıyoruz:

İki komşunun birisinin eşeği var. Dağdan odunu eşeğe yükleyip öyle getiriyor. Ötekisinin eşeği yok; sırtında getiriyor. İpi atıyor, öyle getiriyor. Böyle taşımaktan sırtı yara olmuş, acıyormuş. Ötekisinin eşeği olmasını kıskanıyor; cân u gönülden kendisinin de bir eşeği olsun istiyor. Rüyasında bir ihtiyar görmüş ona demiş ki:

"Evet Allah sana eşek verecek ama sen şöyle dua et:

"Yâ Rabbi! Sen komşuma iki eşek ver; bana bir tane kâfi."

Sen eşek isterken komşuna bir tane daha iste.

"Olmaz, vazgeçtim. Ben onun bir eşeğine tahammül edemiyorum, ikincisine hiç tahammül edemem." demiş.

Onun için Şeyh Sâdî diyor ki:

Hem günam ra râzı kerdem"

meger hasud râ.

"Hayatta ustalık yaptım basiret gösterdim, dikkat ettim. Herkesin gönlünü aldım, herkesi memnun ettim; hasetçi müstesna, onu memnun edemedim."

Neden?

Çünkü o benim elimdeki nimetin gitmesinden rahatlıyor. Onun gitmesini istiyor. Onu memnun etmek mümkün değil. Onun keyfi için de ben evimi harmanımı mı yakayım? Allah vermiş; çok şükür elhamdülillah! "Hayır o senin elindeki gitsin!" diye istediğinden ona harmanından bir çuval buğday da versen hediye de etsen bir türlü razı olmuyor.

"İşte bütün günahların aslı bu üç ana duygudur." diyor.

Dikkat edelim; elimizde bu şeyler olmasın, içimizde bu kötü duygular olmasın.

Abdülaziz [Bekkine] Efendimiz derviş olan bir kardeşimize;

"Dargınlarla barış, kul haklarını öde, kazaya kalmış namazlarını kıl!" gibi tavsiyelerde bulunmuş. Bir müddet sonra;

"Nasıl bakalım çalışmaları yapıyor musun."

"Evet" demiş.

"Tesbihlerini çekiyor musun?"

"Evet çekiyorum."

"Namazlarını ödüyor musun?"

"Evet ödüyorum ama dargınlarla barışmak izzet-i nefsime dokunuyor." demiş.

Hoca kaşlarını çatmış:

"A Evladım! Nefsin izzeti mi olurmuş, burnu yerde sürtsün! İzzet-i nefs ne demek? Sen Allah'ın sevdiği şeyi yap. Nefsin izzeti mi olur? Nefsini ayaklar altına al, git. Hayırlı olan şeyi yap. Dargınlık haram." demiş.

Çok güzel bir misal. İzzet-i nefs, onuruma dokundu... Ağızlarda hep bu şeyler dolaşır.

Ve bi-isnâdihî kâle Hâtemün. "Yine aynı rivayet zinciri ile Hâtem-i Esam buyurdu ki:"

el-Münâfiku mâ ahaze mine'd-dünyâ ye'huzü bi'l-hırsı ve yemneu bi'ş-şekki ve yünfiku bi'r-riyâ ve'l-mü'minü ye'huzü bi'l-havfi ve yümsiku bi's-sünneti ve yünfiku li'l-lahi hâlisen fi't-tâati.

el-Münâfiku mâ ahaze mine'd-dünyâ ye'huzü bi'l-hırsı. "Münafık dünyalıktan para pul zenginlik, mevki makam vesaire bir şeyi eline aldığı zaman;" Ye'huzü bi'l-hırsı. "Hırs ile alır; sımsıkı tutar." Ve yemneu bi'ş-şekki. "Ve şek ve şüphe ile o nimeti kimseye vermez."

Tutar, men eder.

Neden şek ve şüphe ediyor?

Allah'ın verene daha fazla vereceğine itimadı yok.

Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yeminle söylemiş ki:

"Sadaka vermekle mal azalmaz."

Hayır yapmakla mal azalmaz. Hayır yapan mutlaka çok daha fazlasını bulur. Ama bunun şekki var; o hususta tereddütü var, onun için vermez . Eline bir geçti mi dünyalığı hırsla tutar.

"Biraz da sağa sola ver!"

"Ya bana kalmazsa, ya bittikten sonra gerisi gelmezse!"

Şekki var; vermez.

"Münafık dünyalığı eline aldığı zaman hırsla sarılır, alır. Ve gerisinin, yenisinin gelmesinde tereddütü olduğundan eline geçenle hayır hasenât yapmaz."

Ve yünfiku bi'r-riyâ. "İnfak ederse de bunu gösteriş için yapar."

Anasının, babasının, dedesinin adını da yazdırır; tabelaya astırır. Ondan sonra da "Tamam, ben televizyonda reklam yapacağıma şöyle yapıyorum daha çok reklam oluyor." Ama riyâ oldu; Allah rızası için olmadı. Hayır hasenât reklam için, nâm için, şöhret için yapılmaz ki! Onu düşünmez.

Münafığın eline dünyalık geçti mi buna hırsla yapışır, elinde tutar. Allah'ın bir daha vermesinden şekki, tereddütü olduğundan hayra hasenâta sarf etmez. Sarf ederse, sağa sola verirse de gösteriş için, alkış için verir.

Ve'l-mü'minü. Buna mukâbil, mü'min-i kâmil kul ise Ye'huzü bi'l-havf. "Dünyalığı alırken korka korka alır".

"Eyvah! Acaba haram mı helal mi? Aman tereddüt olmasın; haram olmasın, günah olmasın!" diye düşünür. Eline bir şey geçti mi sevinemez; "Dünyalık bana bir zarar verir; azdırır, saptırır." diye korku içinde alır. Sonra

Ve yümsikü bi's-sünneti. "Onu sünnet-i seniyyeye uygun tarzda tutar."

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiyesi neyse o malı elinde tutuş tarzı o olur. Verecek yere verir; tutulacak yerde tutar öyle kullanır.

Ve yünfiku li'l-lâhi hâlisan fi't-tâati. "Ve sırf Allah rızası için infak eder."

Haram yolda değil, yılbaşı eğlencesinde değil Allah'a itaat yolunda, hayır yolda sarf eder.

Hâtem-i Esam hazretleri bu sözünde mü'minle münafığın mukayasesini yaptı. Münafık eline dünyalık geçti mi ona hırsla sarılır,onu men eder,saklar; kimseye zırnığını koklatmaz. Ondan hayır hasenât yapmaz. Sağa sola verecekse de gösterişle, riya ile harcar. Mü'min ise dünyalığı; "Aman bana bir zararı dokunmasın!" diye korka korka alır. Malda tasarrufunu sünnet-i seniyyeye uygun olarak yapar. Harcadığı zaman da Allah rızası için ve Allah'a taat yolunda sarf eder.

Ve bi-isnâdihî kâle Hâtemün. "Yine aynı rivayet zinciri ile Hâtem-i Esam hazretleri şöyle buyurdu:"

95. sayfanın 10. paragrafı

Utlüb nefseke fî erbaati eşyâe el-amelü's-sâlihi bi-gayri riyâin ve'l-ahzü bi-gayri tamein ve'l-atâü bi-gayri minnetin. Ve'l-imsâkü bi-gayri buhlin.

"Şu dört şeyde nefsini talep et."

Bir;

el-Amelü's-sâlihi bi-gayri riyâin. "Salih ameli, amel-i sâlihi; ibadet ve taati, hayrât u hasenâtı riyasız yapmak konusunda."

Burada; "Nefsini talep et!" sözünün ne mânaya geldiği anlaşılıyor. İnsan nefsinin çeşitli oyunları vardır. Bu oyunlara düşmemek için insanın nefsine göz kulak olması, dikkat etmesi, hakim olması, kontrol etmesi lazım.

"Şu dört şeyde nefsini kontrol altında tut!" denmiş oluyor.

Bir;

"Salih ameli işlerken bi-gayri riyâ riyasız olmasına dikkat et." "Namazını, niyazını, hayrâtını, ibadetini taatini riyâsız yapma hususunda nefsine dikkat et! Sana oyun etmesin; riyâ ile yaptırmasın.

Ve'l-ahzu bi-gayrı tamein. "Bir şey alıp elde ederken tama' etmeden, tamahkârlık duygusu olmadan alınmasına dikkat et!"

Nefsin tama' etmesin; onu istemesin, peşine düşmesin. Tok gözlü olsun. Gelirse gelir; elhamdülillah.

"Alışında tok gözlü olmaktır."

Ve'l-atâu bi-gayrı minnetin. "Verişinde de başa kakmasın; verdiği insanı incitecek tavırda olmasın!" İnsanın nefsine dikkat etmesi lazım.

Kimisi hayrı yapar ama gözünü çıkarırcasına verir, üzer. Hayır yapmıştır ama karşı taraf üzülmüştür, ağlamıştır. Öyle olmamasına dikkat etmek lazım.

Ve'l-imsâkü bi-gayri buhlin. "Ve bir şeyi elinde tutacaksa pintilik, cimrilik yapmadan tutmalı; gerektiğinde hayrını hasenâtını sadakasını verebilmeli."

"Nefsi cimrilik yaptırmasın." diye onu kontrol edecek. İbadeti yaparken riyâsız olmasına dikkat edecek. Alırken tok gözlülükle alacak. Verirken başa kakmadan verecek. İbadeti yaparken riyâsız yapacak. Elinde tutarken de cimrilik olmadan tutacak. Cimrilik duygusu olmamasına dikkat edecek.

Sayfa Başı