M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Muharrem: Senenin Birinci Ayı

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Cumanız mübarek olsun. Allahu Teâlâ hazretleri sizi dünyanın ve âhiretin hayırlarına, lütuflarına, nimetlerine, güzelliklerine, saadetlerine erdirsin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.

İslâm'ın beş büyük ibadetinden, temelinden birisi olan hac ibadeti, kamerî senenin son ayında olur. Biz Türkiye'de şemsî seneyi, yani Ocak, Şubat, Mart, Nisan... diye devam eden takvimi kullanıyoruz. Güneşe göre 365 günlük takvimi kullanıyoruz. Ama İslâmî takvim, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanından beri kullanılan hicrî takvim kamerîdir; güneşe göre değil, aya göredir. 1 yılı 354 gündür, yani 365 gün değil. Onun için bu 11 gün farktan dolayı kamerî senenin yılbaşı, her sene 11 gün daha geride kaldığı için sene sonundan sene başına ters istikamete gerileyerek, her sene biraz geriden geriden [geliyor]. Mesela bu sene Kurban Bayramı şu ayda, şu günde olduysa önümüzdeki sene ondan biraz daha önce olacak. Ondan sonraki sene biraz daha önce olacak... Ne kadar önce olacak? 11'er gün, 11'er gün öne alınacak. Böylece hicrî takvim bizim takvimimize göre değişiyor; bir değişme gösteriyor, mevsimlere göre aynı mevsimde kalmıyor. Bayramlar da senenin bütün mevsimlerini şereflendirmiş oluyor. Ramazan da bazen yaza geliyor -uzun yaşayanlar bilirler- bazen kışa, bazen bahara, bazen sonbahara geliyor.

Arabî, kamerî senenin ayları da; Muharrem, Safer, Rebîülevvel, Rebîülâhir, Cumâdelûlâ, Cumâdelâhire, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkâde, Zilhicce diye gider.

Bu aylardan bazılarının isimlerini biliyorsunuz. Çünkü o ayda doğan çocuklara o ayın ismini veriyorlar.

Mesela "Ramazan" ismi, ne demek?

Ramazan'da doğmuş da çocuk onun için "Ramazan" adını vermişler. Veya Şaban veya Receb, bunlar ay ismi. Veyahut Sefer, Safer ayında doğduğu için "Sefer" demişler, öyle oluyor. Bayram'da doğana "Bayram" adı veriliyor. Mesela bazı kimselerin; Ankara'daki mübarek, camisi olan, evliyâullahtan o meşhur zâtın, Hacı Bayrâm-ı Velî ismi öyle olmuş. İsmi başka, tabii lakabı öyle olmuş.

Kamerî senenin en son ayında -Zilhicce ayı- hac yapılıyor. Hac vazifesi bitiyor, Kurban bayramı oluyor. Hacca gelenler hacda Arafat'a çıkıyorlar, hacca gelemeyenler Zilhicce'nin 10'unda kurbanlarını kesiyorlar. Kurban bayramı oluyor; dinî güzel bir bayram. Arefe günü çok mühim bir gün.

Hacılar bu sene haclarını yaptılar, Allah kabul eylesin. Artık büyük çoğunluğu -şu sıralarda- Türkiye'ye dönmüştür; artık bir kısmı kalmıştır, onlar da dönmek hazırlığındadır. Hacıları bekleyenler hacılarına kavuşmuşlardır. Allah kavuşmayanları da kavuştursun. Hac yapanların ibadetlerini makbul eylesin.

Bu ay Muharrem ayı, senenin ilk ayı olduğundan, aynı zamanda hicrî yılbaşı oluyor. Demek ki hicrî yılın ilk haftası içinde bulunuyorsunuz. Bu münasebetle Allah nice bayramlara erdirsin diye, hepinizin bayramlarını tebrik ediyorum. Bayram konuşması yapmıştık ama... Nice nice bayramlara mutlu olarak erişin diye, Cenâb-ı Mevlâ'dan dilerim. Bir de bu yeni hicrî yılınızı, dinî yılınızı kutlarım, Allah hayırlı mübarek eylesin. Bütün âlem-i İslâm, bütün müslümanlar, bütün insanlık için hayırlı olsun, hayırlara vesile olsun. Şerler, sıkıntılar, üzüntüler, acılar, elemler, kederler gitsin; yerine güzellikler, mutluluklar gelsin. Herkes mutlu olsun. Herkesin iyiliğini istiyoruz. Herkesin dünyada, âhirette bahtiyar olmasını diliyoruz. Yeni yıl hayırlı olsun. Tabii şimdi artık yeni hicrî yılımızın, 1419 hicrî yılının dördüncü, beşinci gününe gelmiş oluyoruz.

Bundan sonra, önümüzdeki günlerde bizim size konuşma olarak hatırlatmamız gereken ne var?

Konuşmalarımızda sevaplı şeyleri önceden hatırlatıyorduk; onları yapın, sevap kazanın, Allah'ın rızasını kazanın, mükâfatınız çok olsun diye.

Önümüzdeki günlerde Muharrem orucu -10 Muharrem orucu- var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ramazan orucu farz kılınmadan önce 10 Muharrem'de oruç tutardı; ashabına da "tutunuz" diye emrederdi. Ramazan'ın dışında bazı sevaplı oruçlar vardır, bu Muharrem orucundan sonra onları size anlatacağım.

Muharrem orucu, geleneksel bir oruç. Peygamberler tarihinde önemli bir gün bu Muharrem'in 10'u. Nuh aleyhisselam tufandan kurtulmuş, selamete ermiş. Ondan dolayı aşureler pişiyor. Gemideki en son kalan erzak pişirilmiş diye rivâyet olduğundan, bize âdet olarak yerleşmiş. Annelerimiz evlerde aşure pişiriyorlar. İçinde her şey oluyor; üzüm, fıstık, nohut vesaire, tatlı, güzel gülsularıyla aşureler pişiriliyor. Komşulara ikram ediliyor, "Mübarek olsun." deniliyor. "Aşure" diyoruz. "Aşure" sözü de "on" sözüyle ilgili. Aşere Arapça'da "on" demek, "aşure" de Muharrem'in 10. günü oluyor. Kutlu, mübarek bir gün; peygamberler tarihinde önemli bir gün. Onun için bu günde oruç tutmak Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş.

Yalnız müslümanların kendilerine özgü şahsiyetleri, kişilikleri olduğundan, İslâm ve müslümanlar kendi başına bütün bir varlık olduğundan, başkasına benzemediğinden, tam bir nizam, en güzel nizam olduğundan, tabii Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

"Siz Muharrem orucunu tutarken ya 9'uyla 10'u tutun ya da 10'uyla 11'ini tutun."

Peygamber Efendimiz'in zamanında Medine'deki halklar da tutarlardı, Nuh aleyhisselam'dan an'ane diye, tufandan kurtulma diye... Musa aleyhisselam Firavun'dan o günde kurtulmuş, diye rivâyetler var. Onlar da tutarlardı. İslâm o peygamberleri hak peygamber kabul ediyor, onları seviyor ama İslâm Hıristiyanlığın veya Yahudiliğin devamı değil. İslâm, Allah'a ibadet etmenin özü, bozulmamış olan şekli; bozulanları düzelten, doğrusunu ortaya koyan bir din.

İnsanlar Allah'a tapmayı, ibadet etmeyi, kulluk etmeyi bırakıp da başka şeylere, hatta peygamber bile olsa başka varlıklara tapınınca şirk oluyor, Allah sevmiyor. Ağaçlara, putlara, dağlara, heykellere, haçlara tapmak günah oluyor; Allah'ın gazap ettiği, sevmediği bir şey oluyor. İslâm bunları düzeltmek için gelmiş.

İslâm dininin en önemli görevi nedir, vurguladığı en önemli husus nedir?

Allah'a inanacaksınız ve Allah'a, yalnız Allah'a kulluk edeceksiniz.

İyyâke na'büdü ve iyyâke neste'în.

Biz ne diyoruz Fâtiha'yı okurken?

"Yâ Rabbi, ancak sana ibadet ederiz. Sadece senden yardım dileriz, başkasından değil. Senin varlığını, birliğini, kudretini anlamış ârif, mü'min kullarız." demiş oluyoruz.

Fâtiha'yı okuduğumuz zaman kendi kendimize bunu söylemiş oluyoruz

En önemli konu neymiş, dinî konuda?

Tevhidmiş, yani insanların Allah'tan gayriye tapmaması, Allah'a itaat etmesi, Allah'a ibadet etmesi.

Biz öbür peygamberlerin de Allah'a ibadet etmeyi söylediğini, sonradan onların ümmetlerinin inançlarını koruyamayıp şaşırdıklarını, sapıttıklarını bildiğimiz için doğruyu öğreten bir diniz. Peygamber Efendimiz doğrusunu öğrettiğinden, taklit olmadığından, İslâm'ın kişiliğinin korunmasını emrediyor. "9 Muharrem'de, 10 Muharrem'de -iki gün- oruç tutun veya 10 Muharrem ile 11 Muharrem'de -iki gün- oruç tutun." diye [tavsiye ediyor.] Siz de takvime bakın, 9-10 Muharrem'i veya 10-11 Muharrem'i, hangisi çalışmanıza, gününüze, iş hayatınıza, sıhhatinize uygun düşüyorsa, o günde bu Muharrem orucunu tutuverin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîflerinde Ramazan orucundan başka bazı oruçları tavsiye etmiştir.

Neden oruç tutuyoruz?

Oruç tutmak insanın iradesini kuvvetlendiriyor, nefsini terbiye ediyor, bedenine sıhhat kazandırıyor; birçok maddî-mânevî faydaları oluyor. Bunu Ramazan'da çok güzel bir şekilde görüyoruz. Ramazan'ın dışında da bu güzel ibadet devam etsin diye Peygamber Efendimiz bazı oruçları kendisi tutmuş ve ümmetine de tavsiye etmiş.

Tavsiye ettiği oruçlardan bir tanesi, pazartesi-perşembe oruçları. Peygamber Efendimiz her haftanın pazartesi, perşembe günleri oruç tutmayı severdi ve tavsiye buyururdu. Sebebini de şöyle açıklıyor:

"Kulların yaptıkları ibadetler, iyilikler, kötülükler, ameller pazartesi-perşembe günü dergâh-ı izzete arz olunur, Allah'a sunulur; 'Yâ Rabbi, kulların amelleri bunlar.' diye. Onun için ben de amellerim Allah'a melekler tarafından sunulurken oruçlu olmayı seviyorum, onun için oruç tutuyorum." diye böyle izah buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Peki, Allahu Teâlâ hazretleri kulların yaptığı bütün ibadetleri anında bildiği halde, hatta işlenmeden önce ilerisini de gerisini de bildiği halde niye arz olunuyor?

Yani kesinlik kazanıyor. O zamana kadar kul günahına tevbe ederse silinecek, o zaman günahı dergâh-ı izzete arz olunmayacak, kurtulacak. Onun için haftanın iki gününde işleme konulma durumu oluyor.

Pazartesi, perşembe günleri oruç tutmak sünnettir. Efendimiz'in yaptığı bir şeydir. Siz de yaparsanız hem sıhhat kazanırsınız, hem mideniz dinlenir, hem aklınız açılır, hem nefsiniz ıslah olur, hem iradeniz kuvvetlenir. Yani isteklerinizi frenlemeyi öğrenmiş oluyorsunuz. Ramazan'daki çalışmanın devamı olmuş oluyor, devamlı idman oluyor. Pazartesi-perşembe oruçları, bir.

Sonra Peygamber Efendimiz Arabî ayların başında, ortasında, sonunda oruç tutmayı severdi, tavsiye buyururdu. Mesela kardeşlerimiz Muharrem'in 1'inde, yeni senenin ilk günü olan pazartesi günü keşke oruçlu olsaydı. Bir de ortasında, bir de sonunda... Böyle bir ayda üç gün oruç tutan on misli mükâfat alacak, 30 gün tutmuş olacak. Her ay böyle tutunca bütün seneyi oruçlu geçirmiş olacak. Bütün seneyi oruçlu geçirme sevabını kazanacak. Bu var.

Bir de Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği eyyâm-ı bîyz; Arabî ayların 13'ü, 14'ü 15'inde tutulan oruçlar var. Yani mehtaplı gecelerin gündüzlerinde, dolunay gibi, ayın büyük olduğu zamanlarda tutulan oruçlar.

Onları da takip eder tutarsınız. Her ayın eyyâm-ı bîyzinde yani mehtaplı gecelerin gündüzlerinde Efendimiz oruç tutardı ve hiç bırakmazdı. Hiç bırakmamış. Siz de ona dikkat etmeye çalışın. Ayrıca Receb ayı geldiği zaman çok oruç tutardı.

Evet, senenin birinci ayındayız. İnşaallah bu seneyi daha sevaplı, Allah'ın rızasına daha uygun geçirmek için daha dikkatli olursunuz, daha dikkatli oluruz. Daha güzel çalışmalar yaparız. Allah'ın rızasını kazanmak için daha çok çalışırız. Hani dünyada birazcık maaş kazanacağız diye, geçimimizi sağlayacağız diye, 30-40 yıllık ömrümüz için veya 80-90 yıllık ömrümüz için veya 100'ün üstünde diyelim bir ömür için ne kadar çalışıyoruz... Halbuki âhiret hayatı ebedî olduğuna göre, âhiret için ne kadar çalışmamız lazım?

Eğer kıyaslayacak olursak, birbirine oranlayacak olursak; âhiret için çok çalışmak lazım.

Fakat Allahu Teâlâ hazretleri bize tâkatimizin üstünde yük yüklemiyor.

İslâm'ın en güzel yönlerinden birisi nedir?

Allahu Teâlâ hazretleri kula tâkatinin üstünde yük yüklemiyor. Az ibadetini çoğa sayıyor. Beş vakit namaz kılıyor, 50 vakte sayıyor. Üç gün oruç tutuyor, bir aya sayıyor. Kadir gecesini ihya ediyor, bir ömre sayıyor. Bir hac yapıyor, umre yapıyor, günahları siliniyor. Yani Allahu Teâlâ hazretleri lütf u kereminden azı çoğa sayıyor.

Bir de İslâm'da şu var: Bir insan iyi niyetle bir şey yaptı mı, o ibadet oluyor. Niyeti iyi olduğu zaman yaptığı bütün şeylerden sevap kazanıyor. Hatta niyeti iyi olup da onu yapamasa bile, mesela "Yarın ben hastaneye gideyim, falanca hastayı ziyaret edeyim.", "Falanca kimsenin vefatını duydum, gideyim cenazesine katılayım." diye iyi bir şeye niyetlendi veya "Filanca fakire gideyim, şu kadar para vereyim." dedi ama ertesi gün işi çıktı, onu yapamadı; yapamadığı zaman bile sevap kazanıyor. Allah rızası için çoluk çocuğunu haram yemeden, helal lokmayla beslemek için çalışmaya gidince sevap kazanıyor. Anne çoluk çocuğuna bakınca, emzirince sevap kazanıyor. Hamileliğinde sevap kazanıyor. İnsan hastalığında sevap kazanıyor. Yani İslâm'da niyet iyi olunca, kalp temiz olunca her şeyden insan sevap kazanıyor. Böylece ömrü sevaplarla dolmuş oluyor. Bu da İslâm'ın güzelliğinden, kalbe ve niyetin temizliğine önem vermesinden kaynaklanıyor.

İnşaallah biz de niyet edelim: 1419 hicrî yılını Allah'ın rızasına uygun, çok güzel, verimli, sevimli geçireceğiz. Güzel işler yapacağız. İbadetlerimizi aksatmayacağız. Herkese iyilik yapacağız. Dargınlarla barışacağız. Paramızın bir kısmını hayra ayıracağız, hayır hasenât yapacağız. İslâm'ın gelişmesine, yayılmasına, iyiliğin hâkim olmasına, zulmün kalkmasına gayret edeceğiz.

Hac dönüşünde uğradığım ülkelere bakıyorum... Uzakdoğu ülkelerini görerek, Cakarta'da kalarak Avustralya'ya geldik. Cakarta Endonezya'nın başşehri. Endonezya 200 milyon nüfuslu bir İslâm ülkesi. En büyük İslâm ülkesi. Çok büyük camiler var. Ahalisi nüfus olarak kalabalık, müslüman. Ama havaalanında televizyonlarını izledim, dergilerini, gazetelerini takip ettim, inceledim: Müslümanların çok çalışması gerekiyor. Baktım ki 200 milyonluk İslâm ülkesi ama o İslâm ülkesinde müslümanlar çalışmıyorlar, daha ziyade müslüman olmayanlar hâkim. Ticaretine Çinliler hâkim. Eğitim hayatına, üniversitelerine hıristiyanlar hâkim; kaç tane hıristiyan üniversitesi kurmuşlar. Tabii insanları hıristiyan yapmak için onlar gayret gösteriyor. Ama Hıristiyanlık eski bir din. Biz Hz. İsa'yı seviyoruz ama hıristiyanların inançları Hz. İsa'nın öğrettiği, Hz. İsa'ya inen İncil'deki inançlardan farklı olduğunu artık ilim âlemi de biliyor. Hatta Lut gölünün kenarında mağarada "Kumran" denilen yerde çok eski İncil nüshaları bulunmuş. Alimler onları müzelere, incelemeye almışlar. Onlar müslümanların, Kur'ân-ı Kerîm'in, Peygamber Efendimiz'in söylediklerinin doğru olduğunu gösteriyor.Bu, bozulmanın, tahrifatın ispatı olmuş oluyor.

Onlar yanlışı yaymaya çalışıyorlar; biz doğruyu yaymakta çalışmıyoruz.

Radyo, televizyon, dergiler, gazeteler çok önemli. Halka hizmet çok önemli. İnsanların iyiliği için çalışmak çok önemli.

Benim mesela Avustralya'da gördüğüm en önemli noktalardan birisi; halka hizmetin çok güzel yapılması. Senelerce önce de söyledim; Türkiye'deki belediye başkanı dostlarımızın gelmesini, buralardaki belediyelerin çalışmalarını incelemesini dilerim. Çok güzel hizmet veriyorlar. Altyapı dediğimiz insanların asıl ihtiyacı olan su, yol, elektrik, barınma ve aslî gıda maddeleri, temel sorunları çözülmüş.

Seyahat ediyoruz, hangi kasabaya girsek o kasabanın girişinde, çıkışında çok geniş bir mesire, yani kır sefası yapılacak yer; kebap pişirecek ocaklar, oturulacak masalar, gölgelikler, ağaçlar, çimenler, yüznumaralar, hatta duş alması için yerler... Bunlar bedava olarak yapılmış. Yani o belediyenin halka, gelip geçenlere, gezenlere, yolculara bir hizmeti oluyor. Kendilerine de bir hizmeti oluyor. Onlar da çocuk arabalarını alıyorlar, kahvaltılarını sepetlerine koyuyorlar, geliyorlar, kahvaltıyı masada, o parkta, o bahçede yapıyorlar. Belediyenin yol üzerinde yapmış olduğu geniş [mesire yerlerinin] kenarında çocukların oynaması için çocuk bahçesi oluyor. Her türlü ihtiyaç şeyi var.

Biz Avustralya'da binlerce kilometre seyahat yapıyoruz. Namaz vakti geldiği zaman bir parka gidiyoruz, abdestlerimizi alıyoruz, çimenlerin üzerine seccadelerimizi yayıyoruz, cemaatle namazı kılıyoruz. Hiç zorluk çekmiyoruz. Gayet güzel düzenlenmiş. Belediyeleri takdir ediyorum.

Sonra, Avustralya yağmur az düşen bir yer, yani yağış oranı az olan bir ülke. Bir şey çok dikkatimi çekiyor; her tarlada -hani böyle sel yatakları olur ya bizde de, biliriz- sel yataklarının önüne duvar yapmışlar, suyu biriktiriyorlar. Yağan suyu kaçırmıyorlar. Her tarlada üç tane, beş tane, -artık arazinin yapısına göre, kendileri de bazen greyderle oyarak çukurlaştırıp da yapıyorlar- gölet, barajcık oluyor, oraya su birikiyor. Yani gökten yağan suyun damlasını ziyan etmiyorlar, kaçırmıyorlar. Onlar birikiyor; hayvanlar içiyor, sulamada kullanılıyor.

Hangi kasabaya gittiysek, su 24 saat akıyor. Otellerde gayet rahat ediyorsunuz. Yol üzerine motelleri koymuş, -"motel" diyorlar- arabanızla yanaşıyorsunuz; tek katlı, odası var, banyosu var, mutfağı var, geceliği 50-60 dolar neyse; yatıyorsunuz, seyahate devam ediyorsunuz. Belediyeler çok güzel ayarlamışlar, çok takdir ediyorum. Halka hizmet çok güzel. Yani halkın bütün ihtiyacı düşünülmüş.

Mesela dün durduğumuz parkta gazla çalışan kebap ocağı vardı, barbecue diyorlar. Gazı bedava, sen git orada kebabını pişir, ye, ondan sonra yoluna devam et. Duş yap, yıkan, tertemiz, terini akıt, yoluna devam et. Bunlar hizmet... Yani insanlara hizmet bir yarış haline gelmiş, belediyelerde bir onur, şeref meselesi olmuş. Geniş parklar yapmak, çocuk bahçeleri yapmak, halkı memnun etmek, halkın alkışını almak çok önemli.

Ben bir kere beni tanıyan arkadaşlara, sonra bizim çevre derneği ilgililerine rica ediyorum. Lütfen yol kenarlarında -paralarıyla- araziler alsınlar, parklar yapsınlar, bir tarihî, dinî büyüğümüzün ismini versinler. "Selahaddin-i Eyyûbî" veya "Alparslan parkı" desinler veyahut "Kânûnî Süleyman" veya "Fatih Sultan Mehmed" veya "Mehmed Zahid Kotku" veyahut "Gümüşhanevî hazretleri". Böyle bir park yapsınlar. Çocuk bahçesi yapsınlar, yüznumaralar yapsınlar, duş yeri yapsınlar. Halka hizmet versinler. Çünkü halka hizmet etmek çok sevap. Bu sevapları kaçırmayalım. Bizim derneklerimiz hayırları yapsın, bu sevapları kazansın. O hizmetler ayakta durdukça onları yapanlar sevap kazanacak.

Bir de burada parkların ortasına âbide koyuyorlar. Mesela o kasabadan Japonlarla yapılan harbe kimler katılmış, kimler ölmüşse onların isimlerini oraya yazmışlar. Yani hiçbir isim unutulmuyor. Hiçbir iyilik unutulmuyor. Her iyiliğin bir hatırası oluyor.

Böylece yeni yetişenler, Avustralyalı gençler nasıl yetişiyor?

Milliyetçi yetişiyor. Kendisinin milletini, tarihini tanıyan, bilen, seven insanlar olarak yetişiyor. Ve o da böyle hizmet yapmaya, başarılı olmaya, milleti için çalışmaya gayret ediyor.

Bir milletvekili tanıdığımız vasıtasıyla meclisini gezdik. Orada duvarda yazılar var. Filanca büyük zât şu işi başarmış, onun için meclisin duvarına onun yazısını yazmışlar, resmini koymuşlar. Yani "vefa" dediğimiz, iyiliği unutmamak, iyiliğe karşı müteşekkir olmak; nesillerin vazifesi bu. Eskilere karşı tarih sevgisi, tarih bilinci çok önemli. Burada ben onu görüyorum.

Sonra "bunlar çağdaş insanlar" diye Türkiye'de herkes bilir. "Amerikalı, Avrupalı, İngilizler böyledir." diye takdir ediyorlar. Son derece dindarlar. Dinî hizmetler çok ileri. İki adımda bir kilise var. Herkes kiliselere bağlı. Kiliseler harıl harıl çalışıyor. Katolik kilisesinin koca mektebi var. Anglikan kilisesinin koca okulu var, hastanesi var. Her yerde bütün hizmetler onların eliyle yürütülüyor. Yani içtimaî kuruluşlar millete hizmet veriyor.

Ben Türkiye'de de bunların böyle olmasını temenni ediyorum. Yani halkın kurduğu hayır müesseselerinin, dinî kuruluşların devlet önünü açmalı, engellememeli, kapatmaya çalışmamalı.

Çünkü insan niçin dindar oluyor?

Âhireti kazanmak için, Allah'ın rızasını kazanmak için. Allah'ın rızasını kazanmak için de hayır hasenât yapıyor. Dindarlığı teşvik etmek lazım ki insanların arasında iyilik yayılsın. Ve çocuklar dindar yetiştiği zaman kötü alışkanlıklara düşmesinler.

İşte bu çevremize bakarak, başka milletlere bakarak kendimizi düzenlemeliyiz. Yani yirminci yüzyılda gezilerin, seyahatlerin, yurtdışındaki çalışmaların en büyük faydası; karşılaştırma yapmak.

Biz ne durumdayız, bunlar ne durumda? Biz ne yapıyoruz, bunlar ne yapıyor?

Burada mesela çevreyi korumak, tabiati, doğayı korumak çok önemli bir konu, fevkalâde önemli bir konu. Çok dikkat ediyorlar. Bir ağacı kestirmiyorlar. Bu ağaç güzel bir ağaçtır diye "Bunu kesmek yasak." diyorlar ve onun üzerinde duruyorlar. O arsa öyle kalıyor, o ağaçtan dolayı ev yapılamıyor. O kadar koruyorlar. Kıyıları koruyorlar, yağmalamayı engelliyorlar, halka açıyorlar.

Doğayı koruma Türkiye'de olması lazım. Türkiye'nin doğası çok güzel ama bu kadar tahribe dayanamaz, bu kadar yağmalamadan sonra biter. Her taraf berbat olur. En güzel yerler perişan olur.

Demek ki doğayı korumak önemli. Tarihi korumak önemli. İnancı korumak önemli. Suyu ziyan etmemek, halka hizmet vermek önemli.

Endonezya'da durduğum sırada dergiyi inceledim. Malezya, Endonezya, çevredeki diğer ülkeler hepsinin cetvellerini yapmış, su durumlarını [gösteriyor]. Büyük su ihtiyacı var. Halbuki oralara muson yağmurları yağar; şakır şakır aylarca yağmur yağar. Yani su sıkıntısı olmaması gerekiyor...

Neden?

Altyapı yok. Suyu toplayıp halka sunma çalışması yok. Kimisinde 6 saat su veriliyor, kimisinde 10 saat, kimisinde 12 saat. Ama ileri ülkelere bakıyorsunuz, yani altyapısını yapmış ülkelere; 24 saat hizmet veriliyor. Mesela Avustralya'da 24 saat su kesintisiz. Su kesilir mi? 6 saat akacak, 18 saat akmayacak. Bu, belediyenin kusuru. Yani halka hizmetin az olması.

Çevremize bakarsak herhalde hatalarımızı da düzeltebiliriz. Bakın, mesela Yunanlı'nın dinine, papazına, kilisesine bağlılığını düşünün. Sırp'ın dinine, kilisesine bağlılığını düşünün. Siyasetine bunun nasıl aksettiğini düşünün. Bizdeki durumu düşünün. Bizdeki tarihe karşı, tarihî büyüklerimize karşı, olaylara karşı ilgiyi düşünün. Şehitlerimizin isimleri belli değil. Mesela benim dedem şehit olmuş, ben babama "Madalya alalım." dedim. "Evlâdım, nasıl uğraşacağız?" diyor. Yani devletin kendisinin getirip vermesi lazım. "Senin deden şehit olmuştu, al bu madalya ailenizde iftihar vesilesi olarak, yadigâr olarak kalsın." demesi lazım. Çünkü vatan için o canını vermiş. Biz de ona bir şükran borcumuz var, onu anarak, hatırasını yaşatarak bu işi yapacağız. Böyle çevremize bakarak kendimizi düzeltebiliriz.

Diliyorum ki 1419 hicrî yılı, hataların düzeltildiği, yanlışlardan dönüldüğü, iyi şeylerin yapıldığı, çağdaş, ileri, insanları mutlu etmeye; üzmeye, kırmaya, geçirmeye, hapse tıkmaya, cezalandırmaya değil, affetmeye ve mutluluğu yaymaya yönelik, güzel hizmetlerin yapılmasına yönelik çalışmalarla geçsin. Her şey düzelsin, güzelleşsin. İnşaallah bu güzellik Türkiye'den çevreye de taşsın. Bütün çevre ülkeler, hatta tüm dünya güzelliklerle dolsun. Her şey güzel olsun.

İslâm ülkelerine bakıyoruz, geziyoruz, görüyoruz; hep sıkıntılar var. Batı ülkelerine bakıyoruz, sıkıntıların çoğunu çözümlemişler. İmrenilecek durumlar var. Ziya Paşa'dan beri durum böyle olmuş. O da Frengistanı gezdiği zaman beldeler, kâşâneler görmüş, İslâm âlemini gezdiği zaman vîrâneler görmüş, onu şiirinde dile getiriyor. Ziya Paşa ne zaman yaşadı, biz ne zaman yaşıyoruz, aradan ne kadar zaman geçti; düzelen bir şey yok.

Rejim değişti, padişahlık gitti, Cumhuriyet geldi, demokrasi geldi ama hizmet?

Hizmet eksik olunca demek ki işler lafta kalıyor. Bu durumu düzeltmeliyiz. Hatalarımızı düzeltmeliyiz. Bizim beğenmediğimiz, küçümsediğimiz, tepeden baktığımız ülkeler bile bizden daha ileri geçer duruma gelmemeli. Biz tarihî derinliği olan, köklü, yüce bir milletiz.

Allahu Teâlâ hazretleri ecdadımıza layık torunlar olmayı, rızasına uygun işler yapmayı, rızasını kazanmayı, insanlığa hizmet etmeyi, faydalı olmayı, rehberlik etmeyi, ışık tutmayı, insanların yanlışlarını düzeltmeyi, onları hem dünyada hem âhirette mutlu edecek çalışmalar yapmayı nasip eylesin. Özellikle mü'min kardeşlerimden daha gayretli olmalarını diliyorum, bekliyorum. Allahu Teâlâ hazretleri gayret kuvvet versin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Sayfa Başı