M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Dünya ve Âhiret İçin Çalışmak

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden bir kardeşimizin kur'a ile açtığı sayfadan üç tanesini okumak istiyorum. Birincisi Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

İğtenimû da'vete'l-mü'mini'l-mübtelâ. "Hastalığa müptela olmuş mü'minin duasını fırsat ve ganimet bilin; ondan istifade etmeye çalışın!"

Hastalandığı zaman mü'minin duası makbuldür.

Hastaya verilen mükâfatlardan birisi, duasının müstecâb dua, kabul olunacak dua olmasıdır. Uykusu ibadettir, iniltisi tesbihtir. Yapamadığı ibadetleri yapmış gibi sevap alır. Hastalar sabretsinler de bu sevapları kaçırmasınlar. Hastalığın da bir fırsat olduğunu bilsinler. Hasta olan kimsenin elinde olan imkânlardan, güzelliklerden birisi de duasının müctecâb olmasıdır. Onun için bu yönden de Peygamber Efendimiz öbür insanlara tavsiye buyuruyor:

"Hasta mü'minin duasını ganimet bilin; ondan istifade edin, faydalanın."

İğtenimû; "ganimet bilmek, faydalanmak" mânasına…

Zaten mü'minin duası makbuldür ama hasta bir mü'minin duası özellikle çok kıymetlidir. Onun için hasta kardeşlerimizi ziyaret edin. Özellikle cuma günü ziyaret etmek tavsiye ediliyor. Cuma günü yapacağımız işlerden birisi de hasta ziyareti olabilir. Kabir ziyareti olur; babalarımızı annelerimizi, akrabalarımızı, geçmişlerimizi kabrinde ziyaret eder, Fâtiha okursunuz.

Hasta ziyaret edin. Hastanın duasını fırsat bileceksiniz, hâlini hatırını soracaksınız. Mâneviyatı düzelecek; sizi görünce memnun, mesrur olacak. "Nasılsın?" diyeceksiniz, elini şefkatle tutacaksınız, elinizi alnına koyacaksınız; "Bana dua edin." diyeceksiniz. O da memnun olacak, dua edecek. Zaten memnun olduğu için candan dua eder; "Allah razı olsun." der.

Cuma günü sadaka vermenin faydalı ve çok kârlı olduğunu hadîs-i şerîflerden biliyoruz. Kabir ziyaret ederseniz, hasta ziyaret ederseniz, sadaka verirseniz cuma namazı kılarsanız, cuma namazına erken giderseniz, cuma namazı için gusül abdesti alırsanız çok çok sevaplar kazanırsınız.

Her hafta bunları yapmaya gayret edin, sevapları kazanın.

Hasta kardeşlerimizi ziyaret edin. Bizden de selam söyleyin, bize de dua etsinler. Duasını elde etmeye çalışın, gönlünü hoş etmeye çalışın. Giderken bir hediye götürürsünüz. Çeşitli yönlerden gönlünü hoş edip sevindirirsiniz. Sevindirilen hasta, mâneviyatı düzelen hasta daha çabuk iyileşir. Sizin ziyaretiniz ilaç gibi gelir. İşin o tarafı da var. Onun için ziyaretlerin her çeşidini bir dinî vazife, kardeşlik vazifesi, tasavvuf vazifesi olarak ihmal etmeyin, yapın.

Hasta ziyareti; bir.

Hasta olmayan arkadaşları ziyaret; iki:

"Falanca kardeşim var, okuldan arkadaşımdı." veyahut "Askerlikten arkadaşımdı." veyahut "Hacda tanışmıştık." deyin, kalkın ziyarete gidin.

Buradan bir arkadaş evine gidiyordu;

"Falanca yere uğrayacak mısın?" dedim.

"Yok, ben doğrudan doğruya giderim." dedi.

Doğrudan doğruya gitmeyip de falanca yere uğrasa bir işi de olmadığı için tam ivazsız garazsız, sırf Allah rızası için bir ziyaret olur. Ziyaret etse o ziyaretin mükâfatını alacak. Bir kardeşini Allah için ziyaret edince insan Allah'ın sevgisini kazanıyor.

Büyükleri ziyaret etmek çok güzel. Annesinin babasının, vefat etmiş büyüklerinin hâl-i hayatta iken dostları olan kimseleri ziyaret etmek. Mesela "Falanca kimse, Hocamız'ın çok sevdiği bir kimseydi." diyerek onları ziyaret etmek çok sevap.

Bu çeşit ziyaretleri hayatınızın bir parçası olarak yapın. Ziyaret edemediğiniz zaman da telefon açın. Telefon olmadığı zaman bir kart atın, bir mektup yazın, gönderin. Böylece gönül almaya çalışın. Şu ölümlü dünyada, en güzel işlerden birisi ne yapmaktır? Gönül kazanmaktır, dua almaktır.

İkinci hadîs-i şerîf Safvan b. Assal radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Ahmed b. Hanbel tarafından rivayet olunmuş, kitabına kaydedilmiş. Efendimiz galiba bir orduyu göreve gönderirken onlara nasihat buyuruyor:

Üğzû bi'smillâhi fî-sebîli'llâhi lâ teğullû ve lâ tağdirû ve lâ tümessilû ve lâ taktülû velîden. Ve li'l-müsâfiri selâsü meshin ale'l-huffeyni ve li'l-mukîmi yevmen ve leyleten.

Efendimiz buyuruyor ki:

Üğzû. "Gazaya gidiniz, cihada gidiniz, gaza ediniz." Bismillâhi. "Allah'ın namına, Allah adına, Allah'ın adıyla."

Hem besmele çekerek hem de -o savaşı neden yapıyorsunuz?- Allah rızası için.

Fî-sebîlillâhi "Allah yolunda" diye onu da ayrıca belirtiyor.

"Besmeleyi çekerek, Allah'ın adına, Allah'ın namına, Allah'ın rızasını kazanmak için gaza edin!"

Başka niyetlerin; art niyet, kötü niyet, dünyevi düşünceler veya kızgınlıklar, hınçlar, çeşitli hesaplar; bunların hepsi boştur.

Bir tek hesap güzeldir:

"Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmaya çalışmak, âhirette Allah'ın sevdiği kul olarak, cennete girmek."

Hatta bazı kimseler, cenneti de hesap etmiyorlar; sadece Allah'ın rızasını kazanmayı daha üstün bir düşünce olarak belirtiyorlar. Mesela bizim Nakşîlikte ne var? Dört tane terk var:

Terk, "bir şeyi bırakmak" demek. İkinci bir mânası daha var; başa giyilen kavuğun parçasına, dilim gibi olan kısmına da "terk" diyorlar. Mesela dört tane dilimi varsa "dört terkli" diyorlar. Sekiz tane ise "sekiz terkli" diyorlar. 12 dilimli bir kavuksa "12 terkli" diyorlar. Nakşîlerin bir kısmı dört parçalı başlık giyiyorlar. Ama bu dört dilim, "Dört şeyi terk etmenin alâmetidir." diyorlar. "Bu dört dilim, dört şeyin terki, bırakılmasını remz ediyor." diyorlar. Onun için dört tane terk, başlık giyiliyor. Çünkü "Bu yolda dört terk vardır." diyorlar:

1. Terk-i dünyâ: Bu dünya hayatının menfaatinin, fâni, geçici hesapların bırakılması. Yaptığı işi onlar için yapmamak. "Para kazanacağım, mevki kazanacağım, itibar kazanacağım, oy kazanacağım." gibi şeyler düşünmeden.

2. Terk-i ukbâ: Âhiret hesabını terk etmek. "Şu kadar sevap kazanırım, şu kadar mükâfat alırım." diye âhiret hesabı da düşünmeyecek.

3. Terk-i hestî: Varlığı terk edecek. Her çeşit "benim" dediği şeyi gözünden, gönlünden çıkaracak. Mevki, makam, zenginlik, ilim, irfan gibi her çeşit müktesebatını, varlığını gözünden çıkaracak. Onlardan dolayı kabarmayacak. Bütün varlığından geçecek.

4. Terk-i terk: Bu terk ettiklerini de kafasından, gönlünden çıkartıp "Ben ne büyük işler yaptım yâ hu!" diye düşünmeyecek. Onları da kafasından silecek. Yapacağı işi, sırf Allah rızası için yapacak diye söylemişler.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki "Allah'ın adıyla, Allah rızası için gaza edin."

Bazen duyuyoruz; "Kendi vatanını kurtarmak için çarpışıyor." diye sevdiğimiz Afganlılar'dan bazı acayip şeyler duyduk, çok üzüldük. Mesela kardeş kardeşin yolunu kesip vurmuş. Bazıları da; "Ayıptır, yapmayın, etmeyin!" demişler. Öyle diyen hocalardan bazılarını da şehit etmişler.

Nasıl olacak?

Fî-sebîlillâh olacak; art niyetli, başka maksatlı, şeytana kanarak olmayacak.

Lâ teğullû. "Ganimet malını iç etmeyin, çalmayın!"

Savaşta alınan ganimetler, ordunun malıdır. Komutanın emrinde ortaya yığılır. Devletin payı "humus" beşte bir ayrılır. Beşte dördü gazilere ölçüyle dağıtılır. Ölçüden evvel birisi bir şey alır, cebine koyar, çantasına koyarsa o zaman buna "ganimetten çalmak" deniliyor. Hırsızlık gibi oluyor. Çünkü toplanacak, meydana konulacaktı. Öyle yapılmadığı zaman İslâm'da günah oluyor. Allah rızası için savaşılıyor, ganimetler de ortaya konuluyor. Devletin, hükümetin, hazinenin payı ayrıldıktan sonra ganimetler gazilere taksim ediliyor.

Ve lâ tağdirû. "Ve gadir, zulüm yapmayın!"

Gadrin çeşitleri:

1. Anlaşmayı bozmak: Mesela anlaşma yapmışsanız sözünüze sadık olun, sözünüzün eri olun.

2. Bir de gadir, "zulüm" mânasına gelir. Başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz.

Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

Lâ taktülû şeyhan fâniyâ. "Yaşlı bir adamı öldürmeyin!"

Çünkü ihtiyar, savaşmıyor.

Ve lâ tıflâ. "Küçük bir çocukcağızı öldürmeyin!"

Yunanlılar, Ermeniler küçük çocuklarımızı öldürmüşler, süngüleri saplamışlar, yakmışlar, yıkmışlar.

Ve lâ sağîran. "Küçük kimseyi de öldürmeyin."

Tıfıl değil ama savaşmayacak kadar küçük yaştakileri de öldürmeyin.

Ve le'mreeten. "Kadın da öldürmeyin!"

Çünkü o da savaşmıyor. Bakın ayırıyor. Bunlara böyle yapmazsa o da gadir olur.

Sonra başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz:

"Ağaçları yakmayın!" buyruluyor.

Mala da telefat vermemeye çalışacak. Bazen savaşın gerekleri icabı mecburiyetleri olabilir ama böyle bir mecburiyet bahis konusu olmadan, mala da telefat verilmez. Ağaçlara ve doğaya mümkün olduğu kadar zarar vermemek de hadîs-i şerîflerde Efendimiz tarafından tavsiye edilmiştir.

Ve lâ tümessilû. "Müsle yapmayın!"

Müsle; "'İşkence olsun.' diye bir kişinin burnunu, kulağını kesmek" demek.

Peygamber Efendimiz bunu da yasaklıyor. İnsanlar arasında savaş çıktığı zaman, hınç duyulduğu zaman böyle şeyler yapılan bir ortamda Peygamber Efendimiz böyle şeyleri yasaklıyor. "Müslüman böyle yapmaz. Yapmayın!" diyor.

Ve lâ taktilû veliden. "Çocukları da öldürmeyin!"

İslâm'a göre savaşın da bir asaleti, merdâneliği ve âlicenaplığı olduğunu görüyorsunuz. Müslüman böyledir. Emri altındaki insanlara da, aman dilemiş insanlara da zarar verilmez.

Sonra başka hadîs-i şerîflerde;

"Manastırında kendi ibadetiyle meşgul olan papazlara, rahiplere dokunmayın!" diye de Efendimiz'in tavsiyesi vardır. Ancak söz dinlemeyen, karşı gelen, inat eden, çarpışanlara karşı çarpışılır. Savaşın ahlâkî, merdâne, âlicenâbâne kurallarını böylece görmüş oluyoruz.

Bunları bitirdikten sonra onlara bir bilgiyi daha vermiş:

Ve li'l-müsâfiri selâsü meshin ale'l-huffeyni. "Seferde olan kimsenin üç gün ayaklarındaki mestlere meshetme hakkı vardır." buyurmuş.

Arapça'da müsafir ne demek?

"Seferde olan kimse" demek.

Türkçe'dekinden farklı. Türkçe'de "misafir" deyince, evimize gelen insanı kastediyoruz. Arapça'da misafir deyince; "evinden yurdundan ayrılmış, sefere çıkmış olan insan" anlaşılıyor. Peki onlar eve gelen kimseye ne derler? Dayf derler. Duyuf kelimesini kullanırlar. Yani kelimeler farklı.

Ve li'l-müsâfiri selâsü meshin ale'l-huffeyni.

Ordu olarak sefere çıkıyorsunuz. Üç gün mestinizi ayağınızdan çıkarmadan, üstüne mesh ederek abdestinizi alabilirsiniz diye bilgi veriyor.

Ve li'l-mukîmi. "Ama sefere çıkmamış, yöresinde beldesinde oturmakta olan kimseye mestlerin üzerine mesh müddeti bu kadar uzun değildir." Yevmen ve leyleten. "Bir gün ve bir gecedir."

24 saat doldu mu mesti çıkarıp ayağını yeniden yıkaması, yeniden giymesi icap eder. Bu hususu da hatırlatıyor. Demek ki seferde su kıt olabilir, başka zorluklar olabilir. Peygamber Efendimiz; ayaklarına mestleri giyip de yola çıkmış olan mücahitlere o hususu da hatırlatmış.

Havalar soğuyunca ayaklara mestler giyiliyor. Ben dahi şu anda İsveç'te mestliyim. Hava daha çok soğumadığı halde mestleri getirttim, giydim.

Bunlar ne kadar kullanılır?

Bir gün, bir gece. Ama yola çıkmış bir insan, bunu üç gün kullanabilir. Bu bilgiyi de öğrenmiş oluyoruz.

Gelelim bu sohbetimizin, bu sayfadaki hadislerinin üçüncüsüne:

Efendimiz'den Amr İbnü'l-Âs radıyallahu anhümâ rivayet etmiş; babası da sahabe, kendisi de sahabe. Deylemî Müsnedü'l-firdevs'ine almış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:

İ'mel amele'mriin yezunne ennehû len-yemûte ebedâ va'hzer hazere'mriin yahşâ en yemûte gadâ.

Kısa bir hadîs-i şerîf. Konusunu herhalde duymuşsunuzdur, biliyorsunuzdur. Bu konuda; ifadeleri, sözleri değişik, aynı mânayı ifade eden başka hadîs-i şerîfler de var. Efendimiz muhatabına şöyle buyuruyor:

İ'mel amele'mriin yezunne ennehû len-yemûte ebedâ: "Kendisinin hiç ölmeyeceğini düşünen, öyle zanneden bir insanın ameli gibi amel et, çalışmanı yap, iş işle, icraat yap, faaliyette bulun!" Va'hzer hazere'mriin yahşâ en yemûte gadâ. "Yarın ölecek olan bir insanın korkusuyla hazer eyle, kork!"

Bu ne demek olabilir?

Hiç ölmeyeceğini sanan bir insanın; ölüm hiç hatırına gelmeyen, ölümü hiç düşünmeyen bir insanın ameli gibi amel eyle, icraat eyle.

Hiç ölmeyecek insan nasıl hareket eder?

İlk hatıra gelen; yaşamak için kendisine gerekli ihtiyaçlarını sağlamak için çalışır, ticaret yapar, faaliyet yapar vesaire. Bu mânaya gelebilir.

Va'hzer hazere'mriin yahşâ en yemûte gadâ: "Yarın ölecek olduğundan korkan bir insanın endişesiyle hazer eyle!"

Ne demek?

Yarın ölecek bir insan da her türlü ufak hesabı bir tarafa bırakır, doğrudan doğruya âhiretine yarayacak işlere yönelir. Boş işle meşgul olmaz. "Yarın öleceğim." diye tevbe istiğfar eder.

Bazı büyüklerimiz de;

İ'mel amele'mriin yezunne ennehû len-yemûte ebedâ. "Hiç ölmeyecek olduğunu sanan bir insanın ameliyle amel et!" tavsiyesini şöyle yorumlamış:

"Hiç ölmeyecek olan bir insan; 'Nasılsa ölmeyeceğim.' diye telaş etmez, çok büyük bir rahatlık içinde olur, aheste olur. İbadetlerini daha telaşsız yapar. 'Açlık gelir, ölüm gelir.' diye bir endişesi yok. Hayatı garantilenmiş gibi. O zaman yaptığı ibadetleri çok daha rahat, tadını çıkara çıkara yapar." diye anlayanlar da olmuş.

Ama umumi ve tabii şekilde bizim duyduğumuz, eskiden kulağımıza gelen;

"Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalış!" diye büyüklerimiz söylerdi.

Harıl harıl dünyevî vazifeleri de yapacağız; işimize gücümüze, bağımıza, bahçemize, tarlamıza bakacağız.

Hatta Peygamber Efendimiz nasıl buyuruyor?

"Elinde dikilecek fidan varsa sen çukuru kazmış, onu dikmekle uğraşıyorken kıyamet kopuyor olsa bile yine fidanını dik!"

Hayırlı işlere, topluma ve kendimize, geçimimize, faydası olacak işlere gayret edeceğiz.

Neden?

Helalinden kazanmak için kimseye muhtaç olmamak için. İnsan para kazandığı zaman, kazancımızın fazlalıklarıyla da hayır hasenât yapma imkânı oluyor. Fakir olduğu zaman başkasına yük oluyor.

Yemenliler; "Biz mütevekkil insanlarız, Allah'a tevekkül ediyoruz." derlermiş. Hacca giderken yanlarına hiç yiyecek almadan, yol ihtiyaçlarını sağlayacak malzeme almadan çıkarlarmış.

Allahu Teâlâ hazretleri; "Öyle yapmayın." diyor.

Ve tezevvedû. "Kendinize azık edinin." diye, yol hazırlığı yapmalarını, yiyecek ve içeceklerini hazırlamalarını tavsiye ediyordu.

Neden?

"Başkalarına yük olmasınlar, dilenmesinler, başkalarının sırtından geçinmeye alışmasınlar." diye.

Çalışmak onun için lazım.

Kimseye muhtaç olmamak için dosta düşmana el açmamak için; bir.

Çoluk çocuğumuzun ihtiyaçlarını görmek için; iki.

Üçüncüsü de kazandığımız fazla ise o fazlalıkla da sevap kazanmak için. Sadaka vermek, hayır hasenât yapmak; çeşme, cami, yol, köprü, diğer hayır işlerini yapmak; İslâm'ı yaymak için yurt içinde, yurt dışında faaliyetlere bizzat gitmek, katkıda bulunmak.

Mesela bir zengin insanın birkaç çocuğu olsa bir çocuğunu Allah rızası için "Seni Afrika'nın falanca ülkesine gönderiyorum, paranı sağlayacağım. Sen orada İslâm'ı yay." diye görevlendirse o da Allah rızası için gitse o diyarlarda sahabe gibi İslâm'ı anlatsa ne kadar güzel olur. Sahâbe-i kirâm rıdvanullahi aleyhim ecmaîn öyle yapmışlar.

Böyle güzel çalışmalar yapmak için de; insanın hayır hasenât yapması ve hayrı hasenâtı desteklemesi için de paraya ihtiyaç oluyor. Onun için ne yapmak gerekiyor? Çalışmak güzel oluyor.

Ben bunlara ilave olarak, bir de kendi hayatımda şunu gördüm:

Çalışan insan dinç kalıyor, genç kalıyor. Çalışmak insanın sağlığına ilaç gibi yarıyor. Çalışmayan insan da düşünülenin aksine, tahmin edilenin aksine yıpranmamış kalmıyor; çalışandan daha zayıf, daha naif, daha dayanıksız oluyor, daha çabuk yıpranıp çöküyor. Çalışan daha dinç kalıyor.

Bakıyorsun bağda bahçede çalışan insan 70-80 yaşına gelmiş, hâlen tarlaya gidiyor. Beli kamburlaşmış, sakalı bembeyaz olmuş ama çelik gibi maşaallah! Öbür tarafta evinde kaymakla, izzetle, nimetle beslenen insan hastalıklı, mızmız oluyor.

Neden?

Çalışmak yarıyor. Faaliyet, yorgunluk, çalışmak; o bakımdan da ayrıca güzel bir şey, tatlı bir şey. Çalışmayı sevmeliyiz; boş durmayı, tembelliği sevmemeliyiz. Bir ânı, bir dakikayı bile boş geçirmemeye gayret etmeliyiz. Çok çok kitap okumalıyız. Çünkü "Her kitap bir hayat" demektir. Bir hayat tecrübesini insana kestirme yoldan, kısa yoldan kazandırıyor. Kıymetli kitapları çok çok okumalıyız. Kütüphanemizdeki kitapların hepsi okunmalı, bitmeli; "Daha var mı?" diye aranmalıyız.

Allahu Teâlâ hazretleri ilm ü irfanını geliştiren ve İslâm'a çok faydalı olan kullardan olmayı, her yönden faydalı olmayı cümlemize nasip eylesin. Rızasını kazanmayı nasip eylesin. Cennetiyle Cemâli'yle cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı