M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ramazan Yaklaşıyor

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Size Avustralya'dan bu konuşmamı yapıyorum. Avustralya'nın doğu sahillerinde, sahilleri çok güzel olan, çok meşhur olan [yerler var]. Mesela diyorlar ki; surfers paradise, yani "denizde sörf yapanların cenneti" veya gold coast "altın sahiller" diyorlar. Çok güzel yerler... Brisbane diye bir şehir var, o şehirden 130 km kadar Batı'dayız. Yayladayız. Denizden Batı'ya doğru gelince, okaliptüs ağaçları ve diğer ağaçlardan -ama hâkim ağaç okaliptüs ağacı- yeşil ormanlar var. Dağlar yükseliyor. Bunlar bütün Avustralya'nın doğusunu kuzeyden güneye kadar 4-5 bin km uzanan dağlar. Büyük bir silsile bu. Bu dağların yaylası olan bir yerdeyiz. Toowoomba isminde bir kasabada bulunuyoruz.

Cuma'yı buraya yakın Gatton isminde bir kasabada -Türkler'in bir cemiyeti varmış, bir de küçük ev şeklinde mescitleri varmış diye duyduk- kıldık. Kendimiz aile eğitim çalışmaları yapmak için 11 günlüğüne bu Toowoomba şehrindeyiz, yayla şehrinde. Çok güzel bir şehir, biraz ondan da bahsetmek istiyorum size ibret olsun diye.

30-40 km Brisbane tarafında olan, Brisbane'la aramızda olan o kasabaya, şehre gittik. Oradaki Türkler'in camisini, derneklerini bulduk, Cuma'yı kıldık; odalarının hepsini doldurduk, bahçeye taştık. 150-200 kişi, kalabalık... O kasabadan herkes hayret ettiler. Yani hepsinin dikkatlerini çektik. Orada güzel, feyizli, tatlı bir Cuma namazı, vaaz ve hutbe oldu. Biz namazı kıldık, ikindiye de buraya Toowoomba'ya döndük. Toowoomba'da üniversitenin bahçesi çok geniş, her taraf yemyeşil çayırlık. Çok koyu gölgeli ağaçların altında "Çayırda ikindi namazını kılalım." dedik. Ezan okuduk, kâmet getirdik. Kadınlar, erkekler -200 küsur kişiyiz burada- ikindi namazımızı kıldık.

Buraları çok geniş, güzel yerler. Bütün Avustralya'nın şehirleri güzel ama Toowoomba şehrinin havası [için] çok güzel diyorlar. Avustralya'nın havası en güzel olan, yayla havası olan güzel şehirlerinden birisi. Hakikaten böyle buzlu limonata gibi yaz gününde tatlı tatlı, püfür püfür esen güzel, sağlam bir havası var. Zenginler Brisbane'dan buralara gelip köşkler tutuyorlarmış. Çok güzel parkları var.

Bu parklar dolayısıyla belediyede çalışan kardeşlerime sevgiyle, selamla bir şeyi işaret etmek, hatırlatmak istiyorum. Bizim şehirlerimizde, kasabalarımızda, köylerimizde yeşilliğe az yer ayırmışız. Halkın istifadesi için parklara çok az yerler ayırmışız. Ama bunlar böyle yapmıyorlar. Mesela bu Toowoomba şehri "parklar şehri" diye tanınmış bir şehir. Bir parkına uğradık; ta tepenin üzerinde bütün Brisbane tarafına doğru ova ayaklar altında, şahane bir manzara. Çok güzel, böyle manzaralı yerleri halka tahsis etmişler. Geniş çayırlık çimenlik, ağaçlık yerleri halkın istifadesine sunmuşlar.

Bizde artık belediyelerimiz böyle yapmalı. Yani evleri birbirine sıkışık yapmamalı. Halkın istifade etmesi, rahat nefes alması, dinlenmesi, çoluk çocuğuyla gidip oralarda gözünün gönlünün ferahlaması, açılması için parklara önem vermeliyiz.

Bu bizim aile eğitim çalışmaları için üniversitenin yanındaki öğrenci evlerini tuttuğumuz şehir, parklarıyla tanınmış bir şehir. Çok güzel bakıyorlar.

Avustralya'nın bir şeyini daha hatırlatmak istiyorum: Avustralya'da ağaç ve çiçek çeşitleri çok fazla. Çiçekler, ağaçlar fazla. Yani kocaman ağaç, tepeden tırnağa kıpkırmızı veyahut sapsarı veya pembe renkli. Her tarafa bakıyorsunuz, mest oluyorsunuz. Gözünüzün gördüğü her yerde son derece değişik ağaçlar... Selvilerin, çamların, diğer ağaçların renkleri; çiçekli ağaçların çiçekleri, kokuları... Temiz havaya, yeşilliğe, çiçeğe, intizama çok önem vermişler. Sokaklar çok geniş, yani ara sokaklar bizim caddelerimiz kadar geniş. Ben de üzülüyorum, bizim şehirlerimiz geniş, ferah olmalı; ibadet ve taat yapmak için insanın gönlü şen olmalı diye düşünüyorum.

İşte böyle bir yerden size bu Cuma konuşmasını yapıyoruz. Allah vazifeli kardeşlerimize, belediyelerde çalışan kardeşlerimize güzel hizmetler yapmayı nasip eylesin. Halkımız için böyle güzel dinlence yerleri, kır sefası yapma imkânları sağlasınlar diye bunları bu arada söyledim.

Berat kandili geçti. Çok önemli bir kandildi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hadîs-i şerîfleriyle ikaz ettiği, önemini beyan ettiği bir geceydi. Kendisinin de sabaha kadar, ayakları şişinceye kadar ibadet ettiği, ihya ettiği gecelerden birisiydi. Artık Ramazan'a 15 günden az kaldı. O münasebetle size oruçla ilgili bir hadîs-i şerîfi okuyarak sohbetime başlamak istiyorum.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuşlar:

İnne li-külli şey'in bâben ve bâbu'l-ibâdeti siyâmu. "Her şeyin bir kapısı vardır." Evin, bahçenin, dükkânın kapısı vardır, bir giriş yeri vardır."

Kabrin de kapısı ayak tarafı imiş. Yani bir kabri ziyaret ettiği zaman insan, mevtânın ayakucu tarafından doğru bakarsa, o tarafta durursa, o zaman sanki kapısından onu ziyaret ediyor gibi olur.

"Her şeyin bir kapısı vardır." diyor Efendimiz. "İbadetin kapısı da oruçtur."

Orucun kendisi ibadettir ve insanın âbid bir zahid olmasının yolunun başlangıcı da yine oruçtur. Yani oruç tutarak başlar.

Oruçta ne oluyor?

İnsan meşru arzularını yani Allah'ın helal kıldığı -haram değil- normal arzularını Allah rızası için dizginliyor, frenliyor, yapmıyor, yemiyor, içmiyor vesaire. Nefsinin arzularını tutuyor. Buna "oruç" diyoruz. Bir zamana kadar tutuyor. Fecirden, imsak zamanından akşam güneş batıncaya kadar yemiyor, içmiyor, cinsî münasebet evli insanlar için olmuyor, derken akşam olunca iftar vakti geliyor, orucunu açıyor.

Bu bir nedir?

Eğitimdir.

Ne yapmış oluyor insan?

Kendisinin çok tabiî, doğal, her canlıda olan şiddetli arzularını frenlemesinin idmanını yapmış oluyor. Mesela tavuk da, kuş da, koyun da, kuzu da yemek ister; balık da, evde akvaryumda balığınız varsa onun da yemlenmesi lazım. Her insanın, her canlının, her yaşayanın gıdası var. Bu gıdanın alınması onun hakkı. O gıdayı almak için çalışıyor, çabalıyor ve acıktığı, gıdaya ihtiyacı olduğu zaman içinden bir his duyuyor, acıkıyor, yutkunmaya başlıyor, yiyecek şey aranmaya başlıyor. Parası varsa gidiyor, alıyor; yoksa "Karnımı nasıl doyurabilirim?" diye çaresine bakıyor. Karnında ağrılar başlıyor, iştahı kabarıyor. Evet, bu kuvvetli bir arzu. İşte bu kuvvetli arzuyu tutması bir idmandır, Avrupalılar'ın tabiriyle 'egzersiz'dir, bir çalışmadır, bir alıştırmadır. İnsan kendi kendisini alıştırıyor. Çok kuvvetli, çok haklı, yerinde bir arzu. Vücudun da gıdaya ihtiyacı var; içeriden ses geldi, işaret geldi, duygu geldi, yemek yemesi lazım ama tutuyor.

Ne kadar tutuyor?

Kahvaltı etmiyor, öğle yemeği yemiyor, ikindi çayı içmiyor, akşama kadar, benzi sararıncaya kadar, yutkunup ağzı kuruyuncaya kadar, gözleri baygınlaşıncaya kadar... Tabii yaz günlerinde oruç zor. Avustralya'da şimdi yaz günündeyiz. Yaz gününde bunların oruçları uzun sürecek. Saat diyelim ki 5 buçuktan, 6'dan başlayacak, akşam 7 buçuğa, 7'ye kadar devam edecek. Yani 5'ten 5'e 12 saat; 14-15 saat oruç tutacaklar. Ama biz Türkiye'de orucu kısa tutacağız. Çünkü kış mevsimindeyiz, gündüz kısadır. Bizimki daha kısa olacak. Kahvaltı yemiyor, yemek yemiyor, ikindide bir şeyler atıştırmıyor. Oruçlu değilken arada susadığı zaman veya acıktığı zaman bir şeyler atıştırırdı, tutuyor kendisini. İşte bu bir alıştırmadır.

Neye alışıyor insan?

Nefsinin arzularını frenlemeye, dizginlemeye, tutmaya alıştırıyor.

Niçin lazım bu alıştırma? Bu çalışma niçin yapılıyor?

Çünkü;

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sû'i illâ mâ rahime rabbî.

İnsanın içindeki nefsi yani egosu -Batı dillerinden kelime- insanın içindeki beni, iç varlığı bir şeyler ister. İstek insanın içinde doğar, istiyor. Yemek içmek, yatmak uyumak ister; canı sıkılır, eğlenmek ister; büyür, evlenmek ister... Yani istekler çoktur. Nefsin yani insanın içinin, beninin arzularının isteklerine hevâ-yı nefs derler, yani nefsin hevası, istekleri. Veyahut şehevât-ı nefsâniyye, insanın nefsinin şiddetli şehvetleri demek. Şehvet, "şiddetli arzu" demek. Mesela "iştaha" diyoruz, o da yemeğe karşı şehvet demek.

İnsanın nefsi normal yaratılışı itibariyle, inne'n-nefse le-emmâretün bi's-sû', kötülükleri ister. Kanun tanımaz. Kanun, ahlâk, nizam, örf, töre, din, iman "şunu yapmayın" dese bile nefis onu tanımaz, yapmak ister. Yani kötülük de olsa, ayıp da olsa, günah da olsa yapmak ister. Nefis kötülüğü emreder ama günahın işlenmemesi lazım. Toplumun aleyhine olan şeyin yapılmaması lazım. Konunun komşunun, toplumdaki insanların aleyhine olan şeylerin yapılmaması lazım. Komşuya zarar vermemek lazım. Yanındaki hayat arkadaşına, çoluk çocuğuna zarar vermemek lazım. Demek ki nefis istiyor ama akıl, mantık, din, iman, adalet onun yapılmamasını gerektiriyor.

O halde insan ne yapacak?

İsteğini frenleyebilecek, dizginleyebilecek. Nefsini tutabilecek. İstediği halde bir şeyi yapmayabilecek. Ama kolay değil işte, yapıverir. Komşunun elmalarını kırmızı kırmızı dalında görünce çocuk, dayanamaz, koparıverir. Anasından, babasından "Görse benim bacaklarımı kırar, döver beni, azarlar." diye korkar ama gider, koparır.

Neden?

Canı o elmayı koparmak istedi. Bahar gelsin, erikler olmaya başlasın, can erikleri, daha böyle tatlanmadan ekşi ekşi... Mahallenin çocukları ağaçlara tırmanırlar. Ev sahibinin izni olmadığı halde bahçeye atlarlar, koparırlar.

Bu nedir?

Bir çeşit hırsızlık. Küçük, mâsum bir hırsızlık. Mâsum değil ama çocuk mâsum olduğundan işte aklı ermiyor... Ama ileride bunu devam ettirirse bu bayağı bir hırsızlık olur; mahkemede, hapiste biter, hayatı mahvolur.

O halde ne yapmak lazım?

Küçükten alıştırmak lazım.

"Anneciğim canım çok istiyor yemeği."

"İstesen de bazı şeyleri istemene rağmen almamaya alışmalısın, tutmaya alışmalısın." diyoruz. Çocukları böyle yetiştiriyoruz.

"Bak oraya el uzatma, senin olmayan şeyi alma. Kardeşinin önündeki şeyi alma. Başkasının oyuncağını alma..."

Mesela birisinin evine misafirliğe gidiyorsunuz, geliyorsunuz, bakıyorsunuz, çocuğun elinde bir oyuncak;

"A, ne bu oyuncak evladım?"

"Ee, işte bilmem, orada gördüm, aldım."

Çocuk tabii oyuncağı seviyor, otomobili veya bir şeyi annesinin babasının haberi yokken alıyor. Hemen annesi alıyor, götürüyor;

"Bizim çocuğun cebinde kalmış sizin çocuğun oyuncağı."

"A, kalsaydı, ziyanı yok..."

Olmaz, ziyanı var. O çocuğun onu almaması lazım, tutması lazım.

Çocuklarda bu böyle olduğu gibi büyüklerde de büyük çapta böyledir. Büyük insanlar da büyük isteklerde bulunurlar. Yani küçük oyuncak isteğinde değil ama büyük isteklerde bulunurlar. O büyük isteklerin de dizginlenmesi lazım.

İşte kâmil, olgun insan olmak, arzularına hâkim olmakla kâimdir. Yani arzularına hâkim olabilen, aklını, mantığını kullanabilen, nefsine kapılmayan, rüzgârda sürüklenmeyen, gelen geçen esintilere göre yönünü değiştirmeyen insan makbuldür. Böyle olması lazım. İnsanın iradesinin çelik gibi olması lazım. Bu da bir terbiye işidir. Terbiyenin bir adımı "Bu iyidir, bu iyi değildir." diye iyiyi, kötüyü öğretmektir. Ama öğretmek yetmez, bir de uygulatmak lazım. Çocuğa öğreteceksin, uygulatacaksın. Öğrenciye öğreteceksin, uygulatacaksın. Kendin öğreneceksin, uygulayacaksın.

İşte nefsi tutmayı uygulamak da oruçla olur. Oruç onun için çok kıymetli bir ibadettir.

Allahu Teâlâ hazretleri diyor ki;

"Oruç benim içindir, orucun mükâfatını ben vereceğim."

Çünkü oruç Allah rızâsı için tutulur. Orucun gerçekten tutulup tutulmadığını da ancak Allah bilir. Onun için orucun mükâfatı çoktur. İnsan oruç tutarak nefsini yenmeyi, arzularını dizginlemeyi öğrendi mi, artık iyi insan olmanın yolu açılır. Yani işin kapısı budur. Artık faziletin sahasına girmiştir. O fazilet yolunda ilerledikçe olgun bir insan olur, herkesin sevdiği, saydığı bir insan olur. Hakikaten pırlanta gibi bir insan olur. Kaymak gibi, lokum gibi olur. Artık neyi severseniz o kelimeyi kulanın... Çok iyi bir insan olur, evliyâ olur, Allah'ın sevgili kulu olur. Hem kulların sevdiği hem Allah'ın sevdiği bir kul olur.

İşte bunun yolu neymiş?

Bu bir bahçeyse, bu bir ayrı âlemse, buraya bir kapıdan girilecekse bu ibadetin kapısı oruçtur. Onun için elhamdülillah oruç ayı, Ramazan ayı, ümmetin ayı geliyor. Allah o aya bizi sıhhat, afiyetle eriştirsin. Çünkü Peygamber Efendimiz Receb ayından "Yâ Rabbi, bize Receb ayını, Şaban ayını mübârek eyle; Ramazan'a ulaştır." diye, dua etmeye başlardı.Bir buçuk ay önceden yani...

Allahümme bârik lenâ fî recebe ve şa'bân ve belliğnâ ramadân diye dua ederdi.

Ramazan çok güzel bir ay, Peygamber Efendimiz'in çok sevdiği bir ay. Onun için elhamdülillah biz de sevinçliyiz, biz de seviyoruz, Ramazan'ı özlüyoruz, "On bir ayın sultanı gelse." diye gözlüyoruz. İşte bu konuda pek çok hadîs-i şerîf var. Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfi geldi Ramazan'a hazırlık bâbında...

Tabii eskiden İslâm toplumları Ramazan'a hazırlıkta bulunurlarmış. Zenginler zekâtlarını bu ayda verirlermiş ki fakir fukarâ, yoksul insanlar evine yiyeceğini alsın da Ramazan'a hazırlansın diye, onların Ramazan'ı karşılamaları kolaylaşsın diye tedbir alırlarmış. Toplumda bir Ramazan hazırlığı önceden başlar imiş.

İbadet çok çeşitlidir. Hatta insanın yaşamında her ânı ibadet olabilir; her dakikası, her işi ibadet olabilir.

"Nasıl ibadet olur hocam? Bir insanın bütün ânı, bütün ömrü ibadet olabilir mi?"

Evet, olur.

"Nasıl olur?"

Her şeyi Allah rızası için yaptığı zaman her ânı ibadet olur.

Onun için büyüklerimizin bize öğrettiği çok temel gaye nedir? Çok esaslı olan, en başta gelen, en büyük harflerle aklımıza, kalbimize yazdığımız ana gayemiz nedir?

Allah'ın rızasını kazanmaktır.

Onun için biz diyoruz ki;

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. "Yâ Rabbi, amacım, gayem sensin. Ben senin rızanı kazanmak istiyorum."

"Amacım sensin" derken ne demek istiyoruz?

"Sana kavuşmak istiyorum yâ Rabbi. Seni tanımak, bilmek, mârifetullaha ermek istiyorum. Aşkullah, muhabettullaha dalmak istiyorum. Sevgin gönlümü doldursun istiyorum. Sana yakın olmak istiyorum. Senin rızanı kazanmak istiyorum." diyoruz.

Avustralya'daki kardeşlerimiz -bu aile eğitim çalışması için on günlük bir yerde toplanıyoruz ya- kısa kollu yazlık elbiseler hazırlamışlar. Bir tarafında hilâl ve Kâbe var, bir tarafına da İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî yazmışlar. Yani biz Allah'ın rızasını kazanmak istiyoruz; amacımız, gayemiz bu.

Böyle olduğu zaman, insan Allah rızâsı için yaptığı her iş boyunca ibadette olur. Yani diyelim ki bir seyahate çıktı.

"Allah rızası için ben falanca yere gideceğim, filanca hayırlı işi yapacağım, döneceğim."

20 gün sürdü, bir ay sürdü. Bütün bu ayı, gecesi gündüzüyle ibadet olur. Çünkü İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî dedi, Allah rızası için gitti, amacı Allah'ın rızasını kazanmak, hayır yapmak. Onun için sevap olur.

Adam sabahleyin evinden çıktı... Sizler mesela evinizden çıktınız. "Ben bugün evimden çıkayım, işime gideyim, helal iş yapıp, güzel iş yapıp, helal para kazanayım, çoluk çocuğuma helal para getireyim, helalinden yesinler. Harama bulaştırmayayım. Harama bulaştırırsam çocuklarımdan, ailemden hayır görmem. Aman helal lokma kazanayım." dedi. Sabah namazını kıldı, besmeleyi çekti.

Bismillâhi ve billâhi tevekkeltü ale'llâhi lâ havle velâ kuvvete illâ billah dedi, kapıyı açtı, yola çıktı, işine gitti. Tamam, işinden dönünceye kadar, bak o çalışması müddetince gâyesi iyi olduğundan o sevabı alır.

Bunun gibi -bunlar birer misal- her şeyi iyi niyetle yaptığı zaman, her ânı, her şey ibadet olur. Tefekkür, konuşmak, sükut, uyumak, yemek yemek, evlenmek, çocukları terbiye etmek, hanımların çocukları yetiştirmesi, çocukların gece gündüz kahrını çekmesi, üstünü başını temizlemesi, evi temizlemesi, temiz tutması ibadet olur.

Neden?

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî kâidesini benimseyip öyle hareket ettiğinden dolayı.

Aziz ve sevgili kardeşlerim.

Biz de her yaptığımız işi Allah'ın rızası için yapmaya gayret edelim. İşi yaparken başında düşünelim;

"Yapalım mı, yapmayalım mı?"

"Yapalım."

"Neden yapalım?"

"Bunu yaparsak Allah'ın rızasını kazanırız da ondan."

"Hadi öyleyse, yapalım." diye yapmalı insan.

Allah için sevmeli, Allah için buğzetmeli.

Tabii Allah için sevmek var. "Ben falancayı Allah için seviyorum." Hem de gidip söylemek var. Diyeceksin ki; "Kardeşim, ben seni Allah için seviyorum." Çünkü Peygamber Efendimiz; "Sevginizi sevdiğiniz insana bildirin, tebliğ edin." buyurmuş. "Kardeşim, ben seni seviyorum. Uzaktan haline bakıyorum, çalışmalarını takip ediyorum, beğeniyorum, hayranlık duyuyorum. Seni Allah rızası için seviyorum." Bunu söylemek de güzel bir şey çünkü onun gönlü hoş olacak. O da senin sevdiğini bilecek, o da ona mukabele edecek. Müslümanlar arasında muhabbet dolacak. Sevmek ibadet olur. Dostluk etmek ibadet olur.

Bazen de düşmanlık etmek, kızmak da ibadet olur. Mesela bir adam birisini dolandırıyor. Gözünüzün önünde, gözünüzün içine bakarak adamı dolandırıyor. Veyahut vasıtadasınız, kalabalıktan bilistifade adam ötekisinin cebine elini sokuyor...

Şimdi ne yapacaksın?

Allah rızası için coşacaksın, kızacaksın, asabîleşeceksin, bağıracaksın veyahut ne gerekiyorsa onu yapacaksın. "Heyt!" diyeceksin, "höt!" diyeceksin, "yapma!" diyeceksin; yaptırtmayacaksın. Yani şerri işlettirmeyeceksin. Birisi ötekisini dövüyor. Olur ya, efe, kabadayı, karşısındakini zayıf görmüş, pataklıyor. Sen oradan geçerken ne yapacaksın? "Dur!" diyeceksin, engelleyeceksin, "Ayıp değil mi, günah değil mi? Ne hakla yapıyorsun?" diyeceksin. Zayıfın yanında yer alacaksın.

Bakın bizim dedelerimiz geldikleri yerde zayıfa yardım ederlermiş. Hangisi zayıf, zayıfa yardımcı olurlarmış.

Neden?

Mazlumlara, mağdurlara, zayıflara yardım etmek sevap, onun için. Demek ki bazen de kızılacak şeyler olunca kızmak lazım.

"Efendim bu adam melek gibi adamdır."

Böyle diyorlar bazı kimseler için...

"Bizim mahalledeki falanca kimse melek gibi adamdır, hiç kızmaz."

Melekler öyle değil ki! Bazı melekler var, rahmet melekleri; bazı melekler var, gazap, azap melekleri. Onlar cehennemde azap edecekler veyahut Allah neyi emretmişse, kime azap götürmek gerekiyorsa azap edecekler.

Taif halkı Peygamber Efendimiz'i kötü karşıladı, tebliğini kabul etmediler, nasihatini dinlemediler, şehirden çıkarttılar, taşladılar, topuğunu yaraladılar, kanattılar. Cebrail aleyhisselam geldi, dedi ki;

"Yâ Resûlallah, emredersen bu şehri kanadımla altını üstüne getireyim, ters çevireyim."

Peygamber Efendimiz "evet" dese Taif şehri yok olacak, altı üstüne gelecek. Zelzele mi olacak, yer mi yarılacak, ters mi dönecek; Cebrail bir şey yapacak. Cebrail, Allah'ın büyük meleği. Yani melekler azap getirebilir.

Melek gibi olmak hüner değil, Allah'ın emrini tutmak hüner. Kızılacak yerde kızacaksın, kızılmayacak yerde kızmayacaksın. Affedilecek yerde affedeceksin, sabredilecek yerde sabredeceksin.

Peygamber Efendimiz'in hayatına bak. Peygamber Efendimiz nasıl hareket etmiş, sen de öyle hareket et. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini oku. Her zaman söylüyoruz, her vaazda söylüyoruz.

Hepinizin evinde Peygamber Efendimiz'in hadislerini ihtivâ eden, içeren hadis kitaplarınız vardır. Hem de açıklamalı kitaplar vardır. Kimisi geniş geniş açıklamalıdır, kimisi küçüktür. Olsun, küçüğünden başlarsınız, büyüğünden devam edersiniz.

Peygamber Efendimiz bazen kızmış. Kızdığı zaman alnının ortasında, iki kaşının arasında bir damarı varmış, o kabarırmış. Herkes "Efendimiz sinirlendi, bak damarı kabardı, kıpkırmızı oldu." diye kızdığını anlarmış.

Niye kızardı Peygamber Efendimiz?

Bir haksızlık olduğu zaman kızardı. Allah'ın emri dinlenmediği zaman kızardı. Allah'ın buyruğu çiğnendiği zaman kızardı.

Demek ki kızmak da var. Kızmamak iyi bir huy değil. Yerine göre kızacak, yerine göre kızmayacak.

Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim, her şeyin ölçüsünü Peygamber Efendimiz'den anlayacaksınız.

Efendimiz buyuruyor ki;

İnne li-külli amelin şiddeten ve li-külli şiddetin fetreten fe-men kânet fetretühû ilâ sünnetî fekad ihtedâ ve men kânet [fetretühû] ilâ gayri zâlike fekad heleke.

Her işin/amelin bir aşk ile, şevk ile, kuvvet ile, şiddetle yapıldığı zaman vardır. Bir de fetret, gevşeme, duraklama [durumu] vardır. Yani oruç, namaz, hac, zekât, ibadet, taat, cihat vesaire, her amel-i sâlihin bir kuvvetli yapıldığı zaman vardır, bir de rahatladığı, gevşediği fetret zamanı, duraksama zamanı vardır.

Fe-men kânet fetretühû ilâ sünnetî. "İbadetteki duraklaması benim sünnetimin gösterdiği istikamette olursa." Fe-kad ihtedâ. "İnsan hidâyet bulur."

Demek ki ibadeti yapacağız ama ibadetsiz, ibadeti yapmadığımız zaman da olabilir. Ama bu da yine Peygamber Efendimiz'in sünnetiyle ortaya çıkacak. Efendimiz gece bazen namaz kılmış, bazen uyumuş. "Tamam, ben de uyuyacağım." Bazen oruç tutmuş, bazen tutmamış. "Tamam, bazı günler oruç tutabilirim, bazen tutmam. Çünkü Efendimiz bazen tutmamış." İbadetteki gevşeme, yapmama, duraksama zamanının da sünnete uygun olması lazım. İbadetin yapılmasının şeklinin de sünnete uygun olması lazım.

Ve men kânet ilâ gayri zâlike fe-kad heleke. "İbadeti yaparken veya ibadetteki gevşemesinde bu esaslara riâyet etmeyen helak olur."

Adam, kadın ibadeti bırakıvermiş; namaz kılıyormuş, bırakmış; tesbih çekiyormuş, bırakmış; gece namaza kalkıyormuş, bırakmış. Tabii bunlar sünnete aykırı. Her şeyin yolu, yöntemi, dinlenme zamanı, istirahatı, molası var. Mesela okullarda çocuklar eğitim görüyorlar ama arada "tenefüs" dediğimiz molaları oluyor. O olmasa çocuğun kafası şişer. Öteki derse verimli olarak kendisini veremez.

Her şeyin ölçüsünü anlamak istiyorsanız, yaptığınız zaman da sevap kazanmak istiyorsanız, yapmadığınız zaman da sevap kazanmak istiyorsanız Efendimiz'in sünnetini öğreneceksiniz.

Neden?

İslâm'ı bize Efendimiz getirdi, öğretti. Kur'ân-ı Kerîm'i Efendimiz, Peygamberimiz, Serverimiz, Önderimiz Muhammed-i Mustafâ anladı, anlattı ve uyguladı; bize Kur'an'ın nasıl yaşanacağını gösterdi. Demek ki her şeyimizi Kur'ân-ı Kerîm'e uygun yapmaya çalışmamız gerektiğine göre Peygamber Efendimiz'in sünnetini öğrenmemiz lazım.

Arabî-kamerî aylardan bu ay Şaban ayı, Peygamber Efendimiz'in ayıdır. Ben Peygamber Efendimiz'in ayı olmasını kendim şöyle yorumluyorum: Peygamber Efendimiz'in sünnetini öğrenme ayı. Herkes Peygamber Efendimiz'in sünnetiyle, sîretiyle ilgili bir küçük kitabı bitirsin. Efendimiz'in İslâm'ı nasıl uyguladığını oradan topluca, kuşbakışı ana hatlarıyla görsün diyorum. Ne kadar hızlı okursa, ne kadar geniş okursa, çok okursa o kadar iyi ama en küçüğünden derli toplu bir kitabı okusa bile her halde kâfi gelir. Efendimiz'in ayı olan bu Şaban ayında Efendimiz'in sünnetini öğrenelim. Çünkü dinimizi yaşamanın formülü, şekli, numunesi, misali, timsali Peygamber Efendimiz'dir.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi Peygamber Efendimiz'in sünnetine en güzel tarzda uymaya muvaffak eylesin. Böylece hem Allah'ın rızasını kazanmayı nasip etsin hem de -Peygamber Efendimiz de sünnetini ihya edenleri sevecek, şefaat edecek- Peygamber Efendimiz'in sevgisini kazanmayı, şefaatine ermeyi nasip eylesin. Gül yüzünü rüyamızda görmemizi nasip eylesin. Ömrümüzü yolunda geçirmemizi nasip eylesin. Âhirette ona cennetteki köşkünün yanında komşu olmayı nasip eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri Şaban ayınızı da mübârek etsin. Sıhhat ve afiyet, şeref ve devlet ve saadetle Ramazan'a ulaştırsın. Nice nice cumalara eriştirsin. Nice nice cumalar inşaallah beraber böyle sohbetle karşı karşıya gelelim. Allahu Teâlâ hazretlerinin lütuflarını sizlere ve sevdiklerinize dilerim. Cumanız mübârek olsun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...

Sayfa Başı