M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Kendi Kendinize Sorun: Ne Kadar Sünnet Müslümanıyım?

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Size çok güzel bir yerden konuşmamı yapıyorum. Karşımda altın renginde efsânevî, masal diyarlarındaki gibi kubbeli binalar var. Brunei'den konuşuyorum.

Brunei'ye hac yolculuğunda bir duraklama yeri olarak uğradık. Türkiye'den de gelen kardeşlerle de buluşmuştuk; güzel bir İslâm ülkesini ziyaret olmuş olduk. Bakıyorum insanlar hep çarşıda pazarda, işyerlerinde, hatta demin bankaya gitmemiz gerekti, bankada başörtülü. Çok ilginç geliyor bize, çok da tatlı ve sevimli oluyor. Bizde de İmam-Hatip okullarında bile uygulamalar buradan farklı.

Şimdi birinci hadîs-i şerîfi okuyorum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet eylemiş. Buyurmuş ki:

Küllü ümmetî yedhulûne'l-cennete illâ men ebâ. Kîle: Fe-men ye'bâ yâ rasûlallah? Kâle: Men etâ'anî dehale'l-cennete ve men asânî fe-kad ebâ.

İmam Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfle sohbetime başlamış oluyorum. Buyuruyor ki Efendimiz, müjdeliyor, sizlere ve bizlere müjde bu hadîs-i şerîf:

Küllü ümmetî yedhulûne'l-cennete. "Ümmetimin hepsi cennete girer, girecek;" illâ men ebâ: "ancak inat edip istemeyenler, kendisini geri çekenler, ibâ edenler müstesna."

Cennete girmeyi kim istemez?

Kîle: "Denildi ki Resûlüllah'a:"

Bunun üzerine sahâbe-i kirâm soruyorlar:

Fe-men ye'bâ yâ resûlallah. "Kim cennete girmekten uzak durur, cennete girmek istemez? Teklif edildiği halde teklifi reddeder? Nasıl kasılır, çekinir, geri durur? Olur mu hiç böyle?"

Efendimiz buyuruyor ki:

Men etâ'anî dehale'l-cennete: "Kim bana itaat ederse, cennete girer, girecek"; ve men asânî fe-kad ebâ: "kim bana âsî olur, beni dinlemez, benim yolumdan gitmez, sünnetime uymazsa, fe-kad ebâ o kendisini geri çekmiş, reddetmiş, kabul etmemiş olur."

Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetine sarılmak dinin temeli ve saadet-i dâreynin, hem dünyada mutlu olmanın hem âhirette mutlu olmanın medârıdır, sebebidir, kaynağıdır. Resûlullah'a uymadan, dümdüz, anlamsız bir İslâm ile; "Ben elhamdülillah müslümanım. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû deyip kendi bildiğini okumak yanlış bir yol. Bir doğru yol değil, çok yanlış bir davranış şekli.

Ama yirminci yüzyılın, yirmibirinci yüzyılın insanları maalesef İslâm'ı doğru anlayamamış. İslâm olmayanların anlamamasına şaşmıyorum da "müslümanım" diyenlerin anlamamasına şaşıyorum. Çünkü şu benim okuduğum hadîs-i şerîfler, herkesin evinde bulunan kitaplardan. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın neşrettiği, kaç baskısını yaptığı kitaplarda bunlar var. Hem de sahih hadîs-i şerîf.

Hani inatçı, zor kabul eden, müşkülpesent bir kimsenin kalkıp da: "Efendim, bu hadîs-i şerîfin senedi sahih mi, değil mi?" diye sorarsa; Sahih, işte İmam Buhârî'nin hadîs-i şerîfi. Resûlullah'a itaat edilecek!

"Resûlullah'a itaatin şekli nedir? Ben Resûlüllah'a nasıl itaat edeceğim hocam?"

Resûlullah'ın sünnetini kitaplardan okuyacaksın, öğreneceksin, hayatını ona göre düzenleyeceksin, ona göre yaşayacaksın. Ne emretmişse yapacaksın!

Onun için Ramazanda kardeşlerim bana soruyorlar:

"Ne okuyalım?"

"Riyâzu's-sâlihîn'i okuyun!" diyorum.

Sahih hadîs-i şerîflerin anlatıldığı bir kitap, kolay bir kitap. Herkesin evinde var, tercemesi var, İngilizcesi var. Şerhleri, açıklamaları var, Türkçesi var. Alın, okuyun, kurtulursunuz. Riyâzu's-sâlihîn'i okursanız, kurtulursunuz.

Hocamız Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Efendimiz'in Râmûzü'l-ehâdîs'i var. O büyük bir mürşid-i kâmil olduğundan, kendisinin uygun gördüğü başka hadîs-i şerîfleri de almış. Onlara bazıları itiraz ediyor. Benim talebelerimden üniversitede hoca olan bazı kimseler;

"İşte bu hadisin senedi şöyle. Bu hadisin senedi böyle." diyorlar.

"Pekiyi güzel, senin de bu itirazını mâzur göreyim ama sen sahih olan hadislere kendi hayatını uyduruyor musun? Bırakalım senin itiraz ettiğin hadîs-i şerîfleri kenara, onların münakaşasını sonra yapalım. Sen sahih olduğuna kendinin de kânî olduğun hadîs-i şerîfleri uyguluyor musun? Giyiminde, kuşamında, tıraşında, oturmanda, kalkmanda, düğününde, selamlaşmanda… her şeyinde sünnet denilen şeyi yapıyor musun? Gece teheccüde kalkıyor musun, Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği tesbihleri çekiyor musun? Kendini tam müslüman sanıyorsun da, herkesi kusurlu görüyorsun da senin tam müslümanlığın yüzde kaç, binde kaç? Binde bir mi, binde on mu, binde onbeş mi, ne?" diye onlara sormak lazım!..

Peygamber Efendimiz'e âsî olan, sünnetine aykırı davranan cennete girmeyi reddetmiş olur. "Yok, ben cennete girmek istemiyorum, ben yanmak istiyorum, cehenneme gidip azap görmek istiyorum!" demiş gibi oluyor hâl diliyle.

Bir lisân-ı kâl var, dille söylenen söz; bir de lisân-ı hâl var, hâliyle öyle. Bazı insanlar lisanıyla, "Ben müslümanım!" diyor ama hâliyle "Ben müslüman değilim!" diyor. "Ben Peygamber Efendimiz'e uymuyorum, sünnetine uymuyorum!" diyor. Onların bu yanlış, sakîm, hasta, bozuk, sakat davranışları kendilerine çok zarar verecek.

İkaz ediyoruz: "Herkes Resûl-ü Ekrem, Nebiyy-i Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetine sımsıkı sarılsın!"

Sarılmak da zor bir şey değil; alsın Riyâzu's-sâlihîn'i, hayatında uygulasın! Tercemesi olan bir kitap, gayet kolay. İhtilafa, kavgaya, çekişmeye hiç lüzum yok.

Allahu Teâlâ hazretleri bizleri sünnet-i seniyye-i Nebeviyye'den ayırmasın! Yolunda gidenlere ne mutlu! Onlara sadece tebriklerimizi sunuyoruz, Allah onlardan razı olsun. Dualarını bekliyoruz, onların mübarek dualarını diliyoruz. Kendilerini tebrik ediyoruz.

Hepimiz Resûlullah'ın yoluna girmeliyiz, sünnetini ihyâ etmeliyiz. Yirmibirinci yüzyılda, 2000 yılında, "Tevhid Yılı'nda"; İslâm'ın bütün insanlara tebliğ edileceği, anlatılacağı, öğretileceği yılda yolumuz ne olmalı?

Bakın başka diyarları gezince göreceksiniz; kendi diyarınızdaki örflerin, âdetlerin bazısının ne kadar sakîm, sakat, yanlış olduğunu göreceksiniz.

Doğrusu hangisidir?

Peygamber Efendimiz'in sünneti.

Kazançlısı, kârlısı hangisidir?

Efendimiz'in yolu.

Sevaplısı hangisidir?

Peygamber Efendimiz'in tavsiyelerini tutmak. Bu çok önemli bir husus. Bunu çeşitli vesilelerle zaman zaman hatırlatmıştık, şimdi de hatırlatıyoruz:

Kendi kendinize düşünün: "Ben ne kadar Resûlüllah'a bağlı, sünnet-i seniyyeyi uygulayan, Resûlüllah'a itaat eden insanım? Yüzde kaç itaat ediyorum? Ne kadar sünnet müslümanıyım, sünnet-i seniyyeyi uygulayan müslümanım; ne kadar kendi cebimden, kendi aklımdan fetva verip, işkembe-i kübrâmdan ‘Allah affeder. Allah affeder.' deyip günahları pervasızca ne kadar işliyorum?" diye kendi kendinize sorun!

Çünkü bazı kimseler haram olduğu kesin olan, günah olduğu kesin olarak bilinen şeyleri "Allah affeder" diye; hakikî, samimi, içten bir kanaatle, "affeder" diye düşünerek o günahı işliyor. Cenâb-ı Hak affedebilir ama böyle gözyaşı döken, pişmanlık duyan, "Bir daha yapmayacağım!" diyen, hatasından dönen kimseleri affeder.

"Affeder yâhû. Ne olacak yâhû. Mühim değil yâhû!" deyip de günahlara dalanlar, ateşle oynuyorlar. "Beni ateş yakmaz!" deyip fırının içine girmek gibi; "Beni elektrik çarpmaz!" deyip elektriğin çıplak tellerini tutmak gibi; "Bana mikrop tesir etmez!" deyip mikroplu şeyleri almak, yalamak, yutmak gibi bir şey bu.

Onları yapabiliyor musun?

Yapmıyorsun.

Neden?

Tehlikesine inanıyorsun.

Bunları niçin yapıyorsun, yoksa inanmıyor musun?

"Yoksa ey zalim nefsim, inanmıyor musun?" diye nefsinize sorun!

İkinci hadîs-i şerîf. Evs B. Evs radıyallahu anh'ten. Babasının adıyla kendi adı aynıymış sahâbînin. Peygamber Efendimiz buyurdu ki diyor bu zât-ı muhterem:

İnne min-efdali eyyâmiküm yevme'l-cumuati fe-eksirû ‘aleyye mine's-salâti fîhi fe-inne salâteküm ma'rûdatün ‘aleyye. Kâle: Yâ rasûlallah ve keyfe tu'radu salâtünâ ‘aleyke fe-kad erimte? Kâle: İnnallâhe harrame ale'l-ardı ecsâdü'l-enbiyâi.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

"Sizin en faziletli günlerinizden, sevabı en çok olan günlerinizden birisi de cuma günüdür."

Tamam, bunu biliyorduk. Cumanın çok güzel olduğunu biliyorduk ve ona göre de hazırlanıyorduk. Cuma günü gusül abdesti alıyorduk, bayramlık elbiseleri, yeni çorapları giyiyorduk, camiye gidiyorduk. Erken gidiyorduk, Kehf sûresini okuyorduk, sevap kazanmaya çalışıyorduk.

Bunları hep anlatmıştım, yapıyordunuz. Yapmıyorsanız, inşaallah bundan sonra yaparsınız.

Efendimiz bu cuma gününün faziletini söyledikten sonra, bir tavsiyede daha bulunuyor; Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme var, onun gereği bu; fe-eksirû aleyye mine's-salâti fîhi: "Cuma gününde bana salât ü selâmı çok edin!" buyuruyor. Resûlüllah'a salât ü selâm getirmek;

İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne ale'n-nebiyyi diye Allah'ın emrettiği, farz olan bir şey. Salât ü selâm getirmeyen cimri sayılıyor ve Resûlullah'ın kadrini takdir etmemiş oluyor. Kötü bir durumda.

Fe-inne salâteküm ma'rûdatün aleyye: "Bana salât ü selâm yollayın; çünkü sizin salât ü selâmlarınız bana sunulur, arzolunur, bildirilir." diyor.

Sen İstanbul'dan, Ankara'dan, Adana'dan, Antalya'dan es-salâtü ve's-selâmü aleyke yâ resûlallah diyeceksin; minareden müezzinler salât ü selâm getirecekler; sen bir söz arasında Resûlullah'ın adı geçince sallallahu aleyhi ve sellem diyeceksin, bir salât ü selâm getireceksin. Senin bu salât ü selâmın, selam vermen Peygamber Efendimiz'e götürülecek, bildirilecek.

Bedevîler, Peygamber Efendimiz'in etrafına gelen insanlar da sizin gibi insanlar. Onların da merakları var, tereddütleri var. Dediler ki:

"Yâ Resûlallah!" Ve keyfe tu'radu salâtünâ aleyke fe-kad erimte. "Sen toprak olmuşken, yerin altında çürümüş bir duruma gelmişken, ileride kabrinde çürümüşken, nasıl olur da sana bizim salât ü selâmlarımız arz olunabilir?" diye öğrenmek için soruyorlar.

Efendimiz buyuruyor ki;

İnnallâhe harrame ale'l-ardı ecsâdü'l-enbiyâi. "Allahu Teâlâ hazretleri yeryüzüne, toprağa, kabirlere, mezarlıklara peygamberlerinin vücutlarını yemeyi haram kılmıştır."

Vücutları çürümez, taptaze, hiçbir şey olmamış şekliyle kalırlar. Öteki kabirlerdeki çürümüş kemikler gibi olmaz; çünkü Allah'ın sevgili kullarıdır.

Burada iki mühim nokta var:

1. Peygamberlerin vücutlarının kabirlerinde ter ü tâze kalması.

2. Salât ü selâmların arzedilmesi, onun da salât ü selâmı alması ve mukabele etmesi var. Ne mutlu, ne büyük, ne kadar önemli bir şeref.

Bunu sizlere sohbetlerimde söylüyordum, burada da sahih bir hadîs-i şerîfi okuyarak delilini göstermiş oldum.

Diğer bir hadîs-i şerîf. Bundan da sanıyorum, duyup öğrenince memnunluk duyacaksınız. Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etmişler. Hadîsün hasenün sahîhün: "Hasen sahih hadistir." demişler. Ebû Musa radıyallahu anh'ten:

Kâne'l-yehûdü yete'âtesûne ‘inde-resûlillâhi sallallâhu ‘aleyhi ve selleme yercûne en-yekûle lehüm: yerhamükümüllâh. Fe-yekûl: Yehdîkümüllâhu ve yuslihu bâleküm.

Şimdi bakın, ben başka noktasına işaret edeceğim hadîs-i şerîfin mânasını verdikten sonra. Siz de zaten belki aynı şeyi düşüneceksiniz.

Biliyorsunuz Peygamberimiz Medine'ye hicret edince, orada yahudi köyleri, kabileleri, kaleleri vardı. Benî Kurayza, Benî Kaynuka, Benî Nâdir gibi kalabalık cemaatler hâlinde idiler. Hahamları, alimleri vardı. Onların bir kısmı müslüman oldu.

Şimdi, bu yahudiler Peygamber Efendimiz'e gelip gidip konuşurlardı;

"Yâ Ebe'l-Kâsım! Şu şöyle mi, bu böyle mi?" diye sorarlardı.

Bunlardan bir tanesini daha okuyacağım, yine bu konulardan.

Neden?

Çünkü dünyaya yayılıyoruz. İnsanlar temasları bakımından çok geliştiler. İşte bakın bizler bir kaç gün içinde, bir hafta iki hafta içinde o ülkeye bu ülkeye, o şehre bu şehre gidiyoruz. Çinlisiyle karşılaşıyoruz, Malay ırkından olanla karşılaşıyoruz, Hintliyle karşılaşıyoruz. Dünyanın çeşitli insanlarını görüyoruz.

Bu insanlar nasıl kardeş olacak? Cihanda sulhu, kardeşliği, iyiliği nasıl yayacağız?

Bazı şeyleri bilmemiz lazım!

Peygamber Efendimiz'in zamanındaki, Medine'deki yahudiler ki kuzeyde Hayber'de kaleleri vardı, hurmalıkları vardı. Peygamber Efendimiz'in yanına gelirlerdi;

Yete'âtesûne inde-resûlillâhi sallallâhu aleyhi ve selleme: "Resûlüllah'ın yanında mahsustan aksırırlardı. Kendilerinin gerçekten hapşurması gelmediği hâlde, hapşururlardı."

Neden yaparlardı bunu?

Biliyorlardı onun âdetini de onun için...

Yercûne en-yekûle lehüm: yerhamükümüllâh: Peygamber Efendimiz onlara, "Allah size merhamet eylesin. Rahmetini ihsan eylesin." desin diye hapşururlardı.

Kurnazlık yapıyorlar yani. Ama bakın, ben başka noktasına işaret edeceğim: Yahudi oldukları hâlde Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu biliyorlar ve yerhamükellâh derse, Allah'ın rahmetine ereceklerini de biliyorlar ki böyle yapıyorlar. Yoksa inanmasalar, "Boş ver yâhû!" derler, ne yanına giderler, ne böyle bir çareye başvururlar.

Halbuki şu insanoğlunun ne kadar garip durumu var; bir adım daha atsa da, "Sen Allah'ın Resûlü'sün, sana tâbi oldum." dese, o rahmete zaten sapasağlam olarak, kesin olarak kavuşacaklar. Peygamber Efendimiz'in duasını almak için öyle yapıyorlar.

Çünkü müslümanın müslümana karşı görevlerinden birisi, müslüman kardeşi hapşurup da elhamdülillâh dediği zaman, yerhamükellâh demektir. "Allah sana rahmetini ihsan eylesin, sana merhamet eylesin, seni affeylesin." gibi bir güzel söz bu, bunu söylemektir.

"Aynı şeyi bize söylesin." diye yahudiler mahsustan hapşuruyorlar, umuyorlar ama Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın peygamberi; biliyor ki gayrimüslim oldu mu, müslüman olmadı mı, dua etse bile Allah kabul etmez. Çünkü âyet-i kerîme var:

İn-testağfir lehüm seb'îne merreten fe-len yağfirallâhü lehüm. "Münafıklara, inanmamış olanlara 70 defa mağfiret dilesen, Allah onlara mağfiret etmeyecek." buyruluyor.

İbrahim aleyhisselam babasına bir dua etti ama o da vaat ettiği için etmişti. Böyle gayrimüslime dua olmaz diye biliyor.

Ne diyor peki?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize yine de çok büyük bir zerafet dersi veriyor, buyuruyor ki; yehdikümüllâh ve yuslihu bâleküm. Onlara yine bir dua ediyor ama tam onlara layık olan duayı ediyor. Hem de Allah'ın razı olacağı, kızmayacağı, gazap etmeyeceği bir dua ediyor; yehdikümüllâh: "Allah size hidayet versin, doğruyu, gerçeği göstersin de hidayet yoluna girin, imana gelin…" Ve yuslihu bâleküm: "Gönüllerinizi, iç dünyalarınızı da ıslah etsin Allah."

O da kabul olursa yine o zaman da iflah olurlar. Ama o kalplerindeki hınç, kin, haset, kötü duygular. Bunlar çok fenâ. Bunları büyüklerimiz çok güzel öğretmişler bizim ecdadımıza.

Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makâlât'ını okuyun; nasıl bu hasedin, gıybetin, kötü huyların insanı ne kadar kötü duruma düşürdüğünü ne güzel anlatıyor. Hacı Bektâş-ı Velî de ordunun geleneksel pîri.

Şimdi o konuyla ilgili bir hadis daha okumak istiyorum. Buyuruyor ki Safvân b. Assâl radıyallahu anh:

Kâle yehûdiyyün li-sâhibihî: İzheb binâ ilâ-hâze'n-nebiyyi. Fe-eteyâ resûlallâhi sallallahu aleyhi ve selleme fe-seelâhu an-tis'i âyâtin beyyinâtin. Fe-zekere'l-hadîse ilâ-kavlihî: Fe-kabbelâ yedehû ve riclehû ve kâlâ: Neşhedü enneke nebiyyün.

Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî ve diğer hadis alimleri sahih isnadlarla rivayet etmişler.

Bundan da çok memnun kalacaksınız, not alacaksınız, başkalarına anlatacaksınız diye tahmin ediyorum:

"O zamandaki yahudilerden bir tanesi, yahudi olan bir arkadaşına demiş ki:"

İzheb binâ ilâ-hâze'n-nebiyyi: "Şu peygamber olduğu söylenen zâta bizi götür bakalım! Sen daha önceden tanışmıştın, gitmiştin, yolu biliyorsun, teşrifat usûlünü biliyorsun; haydi bizi oraya götür!" demiş.

Fe-eteyâ resûlallâhi sallallahu aleyhi ve selleme: "İkisi birden Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e geldiler." Fe-seelâhu an-tis'i âyâtin beyyinâtin: "Ona dokuz âyât-ı beyyinâtı sordular. Allahu Teâlâ hazretlerinin Musa aleyhisselam'a verdiği dokuz kıymetli özelliği, âyât-ı beyyinâtı sordular."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onların hepsine gerçeği olduğu gibi anlattı, doğru bilgileri verdi. Onların asıl bozulmamış kitaplarında yazıldığı şekilde gerçek bilgileri verdi.

Hâlbuki Peygamber Efendimiz ümmî. Tevrat'ı, İncil'i okumuş, çalışmış, tederrüs etmiş değil ama Allah bildirince, en doğru kaynaktan en doğru bilgileri verdi. Onlar hayran kaldılar, şaşırdılar, mest oldular, tatmin oldular. İşte bundan sonra bazı noktalara işaret edeceğim, birkaç bakımdan önemli.

O dokuz âyât-ı beyyinâtın ne olduğunu, bir başka konuşmada anlatırım.

Fe-kabbelâ yedehû: "Resûlullah'ın elini öptüler."

Tamam, el öpmek Türklerde de âdet; çünkü dedelerimiz âdetlerini İslâmlaştırmışlar, yaşamları müslümanca. Bilgili olanları İslâm'dan gayrı şey yapmamışlar.

Ve riclehû: "Resûlullah'ın bir de ayağını öptüler."

Resûlullah'ın elini öpmüşler, bir de ayağını öpmüşler. Sevgi coşku hâlinde olunca, taşınca, o zaman böyle oluyor; el de öpülüyor, ayak da öpülüyor.

Şimdi bunu niye böyle bastıra bastıra söylüyorum. Çünkü, benim bu aldığım hadîs-i şerîfler sahih kaynaklarda ve muteber alimlerin rivayet ettiği kitaplarda yazılı; zayıf rivayetler değil. Bazıları el öpmenin karşısında … Gitmişler şu memlekette, bu memlekette biraz tahsil görmüşler; ondan sonra el öpmeye karşı.

"Neden karşısın kardeşim, niçin karşı çıkıyorsun? Sen İslâm'ı çok iyi biliyor musun, sen müftü müsün, çok büyük alim misin? Böyle büyük alimleri tenkit ediyorsun. Sen bizim dedelerimizin ne kadar büyük alimler olduğunu hiç biliyor musun? Onların yazdıkları kitapları hiç okudun mu? Onların bilgilerinin sende yüzde biri yok, binde biri yok! Sen nasıl tenkit ediyorsun?"

"Efendim, işte öyle okuduk."

Yâhu sen otur şuraya bakayım, bir Arapça konuş, senin bir Arapça cümlende kaç tane hata var! Daha sen doğru düzgün tahsilini tamamlamamışsın, ilkokul tahsili gibi bir şey sayılır seninki. Sen kalkmışsın, Donkişot'un değirmenlerle savaşı gibi, allamelerle savaşmaya kalkışıyorsun. Alimleri beğenmiyorsun, mezhep imamlarını beğenmiyorsun, müçtehitleri beğenmiyorsun!

Olmaz.

Resûlullah'ın elini öpmüşler, ayağını öpmüşler. El öpmeye karşı çıkıyor, hâlâ bid'at diyor. Bid'at değil işte, sünnet; Efendimiz'in müsaade ettiği, yapılan bir şey.

Sonra ne demişler?

Neşhedü enneke nebiyyün. "Tamam, şimdi biz de şehadet ederiz ki sen hakikî peygambersin, Allah'ın gönderdiği bir mübarek kimsesin!" dediler.

Bu da 2000 yılında bazı tanıdıklarımıza, komşularımıza, etrafımızdaki kimselere söyleyeceğimiz sözler. Ankara'daki arkadaşlarım bana bilgi gönderiyorlar:

"Burada şimdi yahudilere karşı büyük hayranlık var!" diyorlar.

Tamam o hayran oldukları yahudi dostlarına da bu hadîs-i şerîfleri anlatsınlar, o zaman mesele açıklanmış olur.

Gelelim diğer bir hadîs-i şerîfe: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den Enes radıyallahu anh rivayet etmiş, İmam Müslim kitabında yazıyor. İmam Müslim, Sahîh-i Müslim'i yazan büyük zât, İmam Buhârî gibi en önemli hadis kaynaklarından biri.

Mâ süile resûlüllâhi sallallahu aleyhi ve selleme ale'l-islâmi şey'en illâ a'tâhu ve lekad câehû racülün fe-a'tâhu ganemen beyne-cebeleyni fe-race'a ilâ-kavmihî fe-kâle: Yâ kavm! Eslimû fe-inne muhammeden yu'tî atâe men lâ-yahşe'l-fakre. Ve in kâne'r-racülü le-yüslimü mâ-yürîdü ille'd-dünyâ femâ yelbesü illâ yesîran hattâ yekûne'l-islâmü ehabbe ileyhi mine'd-dünyâ ve mâ aleyhâ.

Bu hadîs-i şerîften de çok lezzet duyacağınızı, dinleyince mest olacağınızı sanıyorum ve görür gibi oluyorum!

"Peygamber Efendimiz kendisinden bir şey istendiği zaman İslâm'da, ne istenmişse vermiştir."

Resûlullah Efendimiz çok cömertti. Resûlullah Efendimizin cömertliği bugünkü müslümanlarda olsa İslâm âleminde fakir kalmaz. İslâm âleminde hizmetlerde finans sıkıntısı, parasızlık kalmaz.

Peygamber Efendimiz ne istenirse verirdi.

Ve lekad câehû racülün: "Bir keresinde çok kesin bildiğim bir gerçek ki bir adam geldi Resûlullah'a;" fe-a'tâhu ganemen beyne-cebeleyni "ona iki dağın arasındaki vadiyi dolduran koyun sürülerini al dedi, verdi."

Resûlüllah'a "çöl bedevisi" diyenler de görsünler bakalım nasılmış Resûlullah Efendimiz!

Güzel bir âyet, delil, belge.

Fe-race'a ilâ-kavmihî: "Bu adam kavmine, kabilesine, yerine, yurduna döndü. Ama o koyunları önünde sürerek, iki dağ arası koyunla döndü." Fe-kâle: "Kavmine dedi ki:" Yâ kavm! Eslimû fe-inne Muhammeden yu'tî atâe men lâ-yahşe'l-fakre: "Ey benim kavmim, müslüman olun! Çünkü Muhammed fakirlikten korkmayan bir kişinin verişiyle veriyor, korkmadan veriyor. Bakın bir sürüyü bir kişiye verdi, bir bana verdi; böyle bir verişle veriyor. Müslüman olun! dedi."

Siz de böyle sürülere sahip olursunuz demek istedi. Onun için râvî olan Enes radıyallahu anh diyor ki:

Ve in kâne'r-racülü le-yüslimü mâ-yürîdü ille'd-dünyâ. "Bir adam müslüman olurdu ancak dünyalık için müslüman olurdu."

Para için, koyun için, işte böyle Resûlullah bir şey verecek diye ilk başta müslüman olurdu.

Fe-mâ yelbesü illâ yesîran: "Aradan çok fazla bir zaman geçmeden" hattâ yekûne'l-İslâmü ehabbe ileyhi mine'd-dünyâ ve mâ aleyhâ. "İslâm'ı tanıdığı zaman öyle sıkı bağlanırdı ki İslâm onun için dünyadan ve dünyanın üzerindeki bütün varlıklardan, zenginliklerden, hepsinden daha kıymetli olurdu; İslâm için canını verecek hâle gelirdi."

Evet, insanların başlangıçları böyle kusurlu olur, ibtidaî olur ama yeter ki ilk yola bir adımlarını atsınlar. Attıktan sonra Cenâb-ı Hak Teâlâ onların gönüllerini değiştirir. Gönlüne İslâm yerleşince Ârif Nihat Asya'nın dediği gibi;

İçsen bu sudan, bir daha, dostum; susamazsın…

"İslâm'ın o güzel, şifalı kaynağından, bu sudan bir içsen, bir daha susuzluk çekmezsin, kanarsın, doyarsın, ‘oh' dersin, rahatlarsın, gönlün tatmin olur."

İkinci mısraı da çok güzel, cinas var:

Bir hâl gelir… ağlayamazsın, susamazsın!

"Sana bir hâl gelir, artık İslâm'dan dolayı öyle bir heyecanlanır, öyle bir feyiz-yâb olursun, öyle bir hâle gelirsin ki ağlasan ağlayamazsın, sussan susamazsın! İşte o zaman bir coşkulu hakikî mü'minin hâlet-i rûhiyesi insana gelir."

İşte müslümanlar İslâm'ı tattığı zaman böyle oluyorlardı. Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi İslâm'ın güzelliklerini anlayanlardan eylesin. Bu güzel hazineleri, hazinelerden daha kıymetli olan bu irfan cevherlerini iyice öğrenip tam müslüman olmayı nasip eylesin. Bu cevherleri yok pahasına cahillikten, kıymetini bilmemekten elinden çıkaranlardan, kaptıranlardan, düşürenlerden, ya da savurup atanlardan eylemesin.

Çünkü sizin kıymetini bilmediğiniz İslâm'ın kıymetini bazen bakıyorsunuz Amerika'daki bir senatör biliyor, ismini değiştirip müslüman oluyor. Bazen Japonya'da bir alim müslüman oluyor, İslâm'a giriyor, kıymetini biliyor. Bazen bir Avustralyalı, Bazen bir Hintli, Bazen bir Alman, Bazen Fransız…

Allahu Teâlâ hazretleri bize yardım eylesin. Deccal'in fitnesi çok büyük, her şeyi ters gösteriyor. İnsanları zevk yoluna çağırdığı için herkes zevkinin keyfinin yoluna gittiğinden, İslâm'ı da zevklerinin önünde çok büyük bir engel gibi gördüğünden, İslâm'ı sevmiyor. Deccal sevdirmiyor. Küfrü seviyor, kâfirliği seviyor, şeytanın yolunu seviyor. Tabii helâk oluyor.

Allah bu büyük fitneden zarar görmeden geçip kurtulmayı nasip eylesin. Rızasını kazanmayı nasip eylesin. Çünkü Peygamber Efendimiz;

Fe'sbütû yâ ‘ibâdallâh. "Dininize sımsıkı sarılın, ayağınızı sağlam basın, sarsılmayın, ayağınız kaymasın!" diye buyurmuş.

Allahu Teâlâ hazretleri dinde sebat üzere olanlardan eylesin; bir.

Bir de dine hizmet edenlerden, yardım edenlerden eylesin bizleri; iki.

Allahu Teâlâ hazretleri hepinizden razı olsun.

Resûlullah'ın söylediği rivayet edilen bir şeyi de söylemek istiyorum.

Birileri kitaplar yazmışlar; tarikat sermayeleri, şirketleri, mirketleri diye. Bize pek söz söyleyemiyorlar. Çünkü Resûlullah buyurmuş:

el-Fakru fahrî. "Fakirlik benim medâr-ı iftihârımdır." diye.

Elhamdülillah hiçbir yerden bir şey almadığımız için, hortumlamadığımız için; hiçbir yerin de parasını alıp borusunu öttürmediğimizden, bu sıkıntılar da bizim elhamdülillah medâr-ı iftihârımızdır.

Onu da şikâyet etmememiz lazım!

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı