M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ne Mutlu Şu Kimseye ki

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi daima üzerinize olsun. Cenâb-ı Hak dünyada ve âhirette cümlenizi; sevdikleriniz, çoluk çocuğunuzve büyüklerinizle beraber aziz ve bahtiyar eylesin.

Bir arkadaşın evinde misafiriz. Kardeşlerimizle beraber Türkiye'deki gibi muhabbetli bir ev sohbeti hâlindeyiz, içindeyiz. Kardeşimizin besmele ile açtığı sayfadan cuma sohbetimizin hadîs-i şerîflerini okuyorum:

Birincisi; Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar:

Eyyüme'mriin iştehâ şehveten fe-radde şehvetehû ve âsera alâ-nefsihî ğafara'llâhu lehû.

Peygamber Efendimiz'in kısa bir cümle hâlinde, mübarek hadîs-i şerîfi:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

Eyyüme'mriin. "Herhangi bir kişi ki." İştehâ şehveten. "Canı bir şey arzu etti, çekti."

Yiyecek, içecek herhangi bir şeyi canı çekti; o konuda iştihası kabardı. Diyelim canı armut veya elma veya erik veya bir meşrubat veya bir yemek istedi, aldı ama baktı ki karşısında bir kardeşi, ahbabı, arkadaşı, sevdiği bir kimse var; Allah'ın başka bir kulu var.

Ve âsera alâ-nefsih. "Onu kendi nefsine tercih etti."

Onu canı çekmişti, istemişti, arzulamıştı ama kendisi alacak yerde onu karşısındakine veriyor. O mü'min kardeşini kendisine tercih ediyor.

"Kim böyle yaparsa canının çektiği bir şeyi kardeşine ikram ederse kardeşini kendisine tercih ederse ‘Onun da canı istiyordur, bu güzel bir şey; o da istemiştir.' diye ona verirse."

Ğafara'llâhu lehû. "Cenâb-ı Hak böyle davranan bir mü'mini mağfiret eder, günahlarını bağışlar."

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bu âsera-yü'siru-îsâr; -peltek se ile- "tercih etmek, daha uygun görmek" mânasına gelen bir kelime.

Ahlâk ve tasavvuf kitapları; "Ahbaplıkta, arkadaşlıkta birkaç şekilde davranılabilir." diye yazıyor. Mesela İmam Gazzâlî rahmetullahi aleyh, İhyâ'sında:

"Birisiyle ahbapsın, mü'min kardeşsin, arkadaşsın; tanışıyorsunuz. Ona karşı davranışlarında, ikramlarında üç durum bahis konusudur." diyor:

1. Arkadaşını; bakımıyla yükümlü olduğun bir kimse kadar kollamak.

Senin evinde kim var? Kazancınla kimlere bakıyorsun? Kimlere hayır geliyor?

Evinde hanımına geliyor, çoluk çocuğuna geliyor. Belki evinde bir yeğenin filan varsa, işte köyden "okusun." diye göndermişler, senin evinde kalıyor. Belki kocası ölmüş, yalnız kalmış bir akraban, amcanın karısı, yengen, halan kalıyor. Neyse. Veya hizmetçin, kölen; onun ihtiyacını görürsün. Çünkü artık senin çatının altında, senin bakımının altında. Bu; arkadaşlığın, dostluğun en aşağıdaki mertebesidir.

2. Orta derecesi; neyin varsa bölüşmek.

İmkânların neyse kendinde ne varsa o kadarını da ona veriyorsun. Bu daha fazla; yarı yarıya bölüşüyorsun. Buna da bölüşme, yarı yarıya ortak olma deniliyor. Bu orta derecesi…

3. Üçüncü yüksek derecesi ise şimdi bu hadîs-i şerîfte de geçen îsâr kelimesi. Îsâr; kendisine kardeşini, karşısındakini tercih etmek. "Ben yemeyeyim ama o yesin. Ben giymeyeyim ama o giysin!" diye ona öncelik tanımak. Onun ihtiyacını görmeyi daha öne almak.

Bu kimin ahlâkı imiş?

Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor: Medine-i Münevvere'nin Ensar'ı, Mekke-i Mükerreme'den gelen mü'min kardeşlerini, Muhacirîn'i bağırlarına basmışlar, onların ihtiyaçlarını görmüşler; öylece Cenâb-ı Hakk'ın rızasını, takdirini kazanmışlar.

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruluyor:

Ve yü'sirûne alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasâseh. "Kendilerinin sıkıntıları bile olsa öncelikle kardeşlerini tercih ederler, onların ihtiyaçlarını görürler."

Gık demezler, belli etmezler, ses çıkarmazlar. Bu, arkadaşlığın en yüksek derecesidir. Önce arkadaşını düşünmek, arkadaşını kendi canından kıymetli bilmek, İslâm kardeşliğinin en yüksek derecesidir. Halis müslümanlar arasında böyle güzel kardeşliklerin tarihte misalleri çok; bizim aramızda da, yaşayan şu andaki müslüman kardeşler arasında da nasip eylesin.

İkinci hadîs-i şerîf, aynı sayfadan, Fazl b. Abbas radıyallahu anhümâ'dan Taberânî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz etrafındakilere hitap ederken şöyle diyor:

Eyyühe'n-nâsü men kâne indehû şey'ün fe'l-yeruddehû ve lâ yekûlü fudûhü'd-dünyâ elâ ve inne fudûha'd-dünyâ eyseru min-fudûhi'l-âhireh.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

Eyyühe'n-nâsü. "Ey insanlar, ey ahali!"

Muhatabı; etrafında kendisini dinleyen, seven ashabı.

Ey insanlar!

Men kâne indehû şey'ün. "Yanında haksız yere alınmış bir şey olan." Fe'l-yeruddehû. "Onu geri versin. Haksız olarak almış olduğu şeyi geriye versin!"

Bu ne olabilir?

Bir kimse haksız yere bir şeyi nasıl alır?

Savaşta, savaşın ganimeti taksim edilmeden evvel gaziler alamazlar. Daha önceki konuşmalarımda da çeşitli vesilelerle söylediğim gibi paralar, mallar, ganimetler ortaya yığılır.

Va'lemû ennemâ ganimtüm min-şey'in fe-enne li'llâhi humusehû ve li'r-resûli. diye âyet-i kerîmede belirtildiği üzere, humus denilen beşte biri, yani yüzde yirmisi hazine payı olarak, devletin hissesi olarak, devletin millete hizmet işlerinde kullanması için ayrılır. "Allah için Resûlü için" beytü'l-mâle ve müslümanların yöneticisi olan veliyyü'l-emr'in, ulül-emr'in, halifenin emrinde olmak üzere devletin payı ayrılır. Beşte dördü, yani yüzde sekseni de savaşa katılmış olan gazilerin arasında taksim edilir. Cenâb-ı Hakk'ın emri, tavsiyesi böyle.

Bu taksim olmadan evvel bir gazi savaşta gördüğü, bulduğu, karşılaştığı şeyi; para, pul, mücevher, silah, kalkan, daha başka âlet edevat neyse onu; "Ben bunu çok beğendim." diye yanına alamaz. Hiçbir şey alamaz.

Ganimet malları ortaya konulur. Ondan sonra komutan tarafından gerekli şekilde bölümlendirilir, taksim edilir ve dağıtılır. O zaman hissesine düşeni alır; bu olabilir. Ya da birisi birisinden emanet bir şey almıştır, vermiyordur. Ya da emanet değil de ortada görmüştür, haberi olmadan almıştır. Veyahut daha başka bir şekilde almıştır. İster ganimetin taksim edilmemiş mallarından olsun ister haksız yere ele alınmış başkasının parası, malı olan, eşyası olan varlık olsun, her ne ise kimin yanında haksız olarak bulunan bir şey varsa onu sahibine iade etsin. Aldığı yere geri versin!

Ve lâ yekûlu fudûhü'd-dünyâ: "Şimdi ben bunu verirsem yaptığım haksızlık belli olacak, rezil olacağım, dünya rezilliği demesin."

Fudûh-fadâhat; "rezil olmak, kepaze olmak" mânasına.

"Eyvah! Bu dünyanın kepazeliği olur ya, ben bunu nasıl veririm? Çıkaracağım; ‘Bu benim yanımdaydı, alın.' diyeceğim. Rezillik, kepazelik olur." demesin, utanmasın; çıkarsın, versin."

Elâ. "Gözünüzü açın, kafanıza iyice koyun, pür dikkat dinleyin ki." Ve inne fudûhü'd-dünyâ eyserü min-fudûhi'l-âhireti. "Dünyadaki rezillik ve kepazelik, âhiretin rezilliğinden, kepazeliğinden çok daha hafiftir. Burada mahcup olacaksa olsun, versin ama âhirete kalırsa, âhirette cezası daha fazladır, âhirete bırakmasın." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Bir hadîs-i şerîfte de hatırlıyorum; demek ki böyle ilandan ve açıklamadan sonra bir kısmı ya bunu duymamış ya da tereddüt etmiş:

"Vereyim mi vermeyeyim mi? Küçük mü, büyük mü?" diye.

Peygamber Efendimiz'e birisi sonradan bir ayakkabı sırımı, bağcığı getirmiş; "Bu da ganimettendi." demiş. "Önemsiz" diye belki yanında tuttu. Peygamber Efendimiz demiş ki "Sen benim ilanımı duymadın mı?" "Duydum ama işte o zaman vermedim."

Ganimetler ortaya konuldu, taksim edildi. O zaman hesaba girecekti: "Şimdi bu cehennem ateşinden bir bağcıktır." demiş.

Demek ki haksız olanın cezası cehennem olmuş oluyor. Bizim bu ifadelerden çıkaracağımız çok ibretler vardır. Biz de daima âhiretteki büyük mahkemeyi düşünerek hareket edelim. Bu dünyadaki küçük hesapları göz önüne alıp da dinen doğru olmayan bazı işleri yapanlar olmuşsa onları telafi etsin. Susup köşede pusup da o suçu devam ettirmesin. Hatasını itiraf etsin; "Ben bunu yapmıştım, pişmanım, alın." desin, işini âhirete bırakmasın.

Bu sayfanın üçüncü hadîs-i şerîfi. Dokuz satırlık uzunca bir hadîs-i şerîf. Çok dikkatli dinleyin, çok ibretli. Hatta not alırsanız veya ses kaydına geçiyorsanız tekrar tekrar dinlerseniz çok uygun olur.

Peygamber Efendimiz galiba bu uzunca hadîs-i şerîfini bir hutbe gibi bir vaaz gibi buyurmuş. Enes radıyallahu anh rivayet ediyor. Hakîm-i Tirmizî kitabında kaydetmiş. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

Eyyühe'n-nâsü ke-enne'l-mevte fîhâ alâ-gayrinâ kütibe ve ke-enne'l-hakka fîhâ alâ-gayrinâ vecebe ve ke-ennemâ nüşeyyi'ü mine'l-mevtâ an-kalîlin ileynâ râci'ûne büyûtühüm ecdâsühüm ve ne'külü türâsehüm ke-ennâ muhalledûne min-ba'dihim fe-tâbâ li-men şegalehû aybühû an-ayb-i gayrihî tûbâ li-men zelle fî-nefsihî min-gayr-i menkasatin ve tevâdaa li'llâhi min-gayri meskenetin ve enfaka mâlen cemeahû min-gayri ma'sıyetin ve rahime ehle'z-zülli ve'l-meskeneti ve hâleta ehle'l-fıkhi ve'l-hikmeti tûbâ li-men zelle fî-nefsihî ve tâbe kesbühû ve salüha't-serîretühû ve hasünet halîketühû kerümet alâniyetühû ve azele ani'n-nâsi şerrehû tûbâ li-men amile bi-ilmihî ve enfaka'l-fadle min-mâlihî ve emseke'l-fadle min-kavlihî.

Edebiyat sanatlarıyla dopdolu, şahane bir hadîs-i şerîf. Her cümlesi bir cevher, mücevherât dükkânı gibi, mücevherât sandığı gibi bir hadîs-i şerîf. Şimdi cümlelerini açıklayalım. Her birisi ayrı bir hadîs-i şerîf sayılabilir. Bu hadîs-i şerîfle sanki biz 10-15 hadîs-i şerîf öğrenmiş gibi olacağız. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

Eyyühe'n-nâsü. "Ey ahali, ey insanlar!" Ke-enne'l-mevte fîhâ alâ-gayrinâ kütibe. "Şu dünyada, şimdiki bizim dünya hayatımızda ölüm sanki bizden başkasına yazılmış."

Bizim alnımıza, defterimize, kaderimize yazılmamış da sanki biz hiç ölmeyecekmişiz de hep başkaları ölecekmiş gibi… Davranışlarımız; sanki ölüm bizden gayrısına yazılmış gibi. Öyle rahatız ki öyle telaşsızız ki öyle gamsızız ki sanki bu dünyada ölüm bize yazılmamış, bizden gayrıya yazılmış.

Ve ke-enne'l-hakka fîhâ alâ-gayrinâ vecebe. "Bu dünya hayatında hakkı işlemek, hakkı tutmak sanki bizden başkasına gerekli. Bize gerekli değil."

O kadar hakları çiğnemek, aldırış etmemek, hataları hiç düşünmeden işlemek var ki sanki bu hak meselesi bize vacip değil de hakka uymak bizden gayrıya vacipmiş gibi.

Ve ke-ennemâ nüşeyyiü mine'l-mevtâ an-kalîlin ileynâ râciûne. "Sanki biz aramızda vefat eden kardeşlerimizi, az bir zaman sonra tekrar geri geleceklermiş gibi uğurluyoruz."

Hâlbuki öyle değil! Giden gelmiyor.

Gidenlerin her biri memnun ki yerinden.

Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden.

Şairin söylediği gibi dönmek yok ama sanki biz çok üzülmüyoruz; sanki gidenler biraz sonra gelecekmiş gibi. Hani İstanbul'dan Ankara'ya uğurluyorsun; oradaki işlerini gördükten sonra yine gelecekmiş gibi. Biraz sonra gelecek olduktan sonra bu uğurlama insanı pek düşündürmez. "Nasıl olsa gelecek." diye düşünülür. Hâlbuki ölüm öyle değil. Giden bir daha gelmiyor.

Nereye gidiyor?

Bu ayrılık ne kadar sürecek?

O gidenin hâli ne olacak?

Biz geride kalıyoruz; hâlimiz ne olacak?

Öyle derin derin, ibretli bir şekilde düşünmüyor da insanlar; sanki uğurladıkları ölüler az bir zaman sonra dönecekmiş gibi; davranışları böyle gamsız...

Büyûtühüm ecdâsühüm. "Onların evleri artık kabirleri."

Cedes, "kabir" demek; ecdâs, "kabirler" demek. O gömdüğümüz kabirler artık onların evleri, bir daha geri dönüş yok.

Ve ne'külü türâsehüm ke-ennâ muhalledûne min-ba'dihim. "Ve onların, o ölenlerin miraslarını yiyoruz, sanki onlardan sonra biz dünyada ebedî kalacakmışız gibi."

Halbuki onlar öldüğü gibi ölüm bize de gelecek. O miraslarını yediğimiz insanlar gibi biz de öleceğiz, bizim de mirasımızı yiyecekler. Ama o mirasları yerken ölüm pek çok kimsenin hiç hatırına gelmiyor. Bu mirası yiyenler, mirasçılar; onlardan sonra sanki ebedî kalacaklar. Binaenaleyh bu duyguları atmak lazım; gamsızlığı atmak lazım, ölümü unutmamak lazım, derin derin düşünmek lazım. Hesabı düşünmek lazım, dine sarılmak lazım, hakkı tutmak lazım, hak yolda yürümek lazım.

Fe-tûbâ li-men şegalehû aybühû an-ayb-i gayrihî. "İşte öyle yapıp da kendi ayıbını düşünüp de ayıpları üzerinde çalışan, başkalarının ayıbıyla uğraşmak yerine kendi ayıbıyla uğraşana ne mutlu!"

Kendi ayıbıyla uğraşması, başkalarının ayıbını görme ve ayıbını arama kötü huyuna kendisini düşürmeyenlere ne mutlu!

İster istemez çevremizdeki kimselerin ayıpları gözümüze takılır. Ama düşünelim ki bizim de ayıplarımız var. Başkalarının ayıbıyla uğraştığı zaman insan günaha girer. Söylediği zaman gıybet olur, insan günaha girer. Ama kendi ayıbıyla uğraşması lazım.

Kendi ayıbıyla kim uğraşacak?

İnsan kendisini düzeltmeye çalışmazsa onun kusurunu kim gelip düzeltecek?

Binaenaleyh insan başkasının ayıbını gördüğü zaman derin derin kendi ayıbını düşünmeli:

"Bende daha fazlası var, ben bunu düzelteyim." diye uğraşmalı. İşte böyle "Kendi ayıbı ile

uğraşana, başkasının ayıbına bakmaktan kendisini alıkoyana ne mutlu!" diyor.

Peygamber Efendimiz bunu tavsiye ediyor; "Kendi ayıplarınıza bakın!" diyor.

"Kendi ayıbımıza bakacağız, kendimizi düzelteceğiz. Yeri gelince başkasının ayıbını da söylemeyelim mi?"

O da bir kural. İslâm'da emr-i mâruf, nehy-i münker var. Nasihat var, hakkı tavsiye var, sabrı tavsiye var. O da yerine göre olacak ama asıl düzeltilecek olan kendimiziz. Kendi ayıplarımızı düşünmeli ve düzeltmeye öncelik tanımalıyız.

Tûbâ li-men zelle fî-nefsihî min-gayri menkasatin. "Kendisinde noksanlık olmadığı halde nefsinde kendi kendisini hor hakir görene ne mutlu."

İnsan faziletli bile olsa daha faziletli daha kâmil insanları düşünüp kendisi tevazua sarılacak; kendi nefsinde kendisini dev aynasında görmeyecek, kusuru olmasa bile küçük görecek.

Ve tevâdaa li'llâhi min-gayri meskenetin. "Ve Allah rızası için miskinliğe düşmeden tevazu gösterene ne mutlu!

Veyahut "Miskinlik hâli olmasa bile kendisi yüksek, izzetli, itibarlı bir kimse bile olsa ne mutlu tevazu gösterene!" mânasına da düşünebiliriz.

Ve enfaka mâlen cemeahû min-gayri ma'sıyetin.

Bunlar hep "ne mutlu!" kelimesi başına eklenecek durumlar:

"Ne mutlu topladığı malını mâsiyete, günaha harcamayanlara!"

Para iki yere sarf edilir: Ya sevaplı yere sarf edilir; insan hayır yapar, zekât verir, sadaka verir, dua alır, sevap kazanır. Ya da keyfe, zevke, içkiye, kumara, eğlenceye, çalgıya, saza, söze, işrete, îş u nûşa harcar; o zaman da günah olur. "Ne mutlu topladığı malı, günah olmayan yere harcayana!" buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Ve rahime ehle'z-zülli ve'l-meskeneti. "Ve ne mutlu böyle hakikaten düşkün, miskin insanlara acıyanlara!"

Etrafımıza bakacağız, düşkün insanların düşkünlüğünü düşüneceğiz. Bazen o düşkün insanların mazisini bilseniz hayret edersiniz. Mesela ben ortaokuldayken, bizim okuduğumuz ortaokulda garip bir adam vardı. Herhalde bahçıvanlık işleriyle meşgul oluyordu. "Öğretmenimiz söyledi." diye biz tarım dersinde sınıfa saksı getiriyoruz. İçine sümbül soğanı dikiyoruz. Sümbül büyüyor, pembe, güzel kokulu. Hem sınıfımız süsleniyor hem de biz tarım dersinde uygulama yapmış oluyoruz.

Bakıyoruz, saksılar gitmiş: "Bu yarı meczup bahçıvan alıp götürüyor!" diye öğretmene söyledik.

"Çocuklar! Biliyor musunuz? O sizin beğenmediğiniz insan, bir zamanlar bu okulda öğretmendi. Çok akıllı, uslu, efendi bir kimseydi ama insan her zaman aynı durumda olmuyor. Allah bu duruma düşürmesin." dedi. Acımışlar da onu bahçıvan kadrosunda idare ediyorlar. Yoksa epey itibarlı bir öğretmenmiş.

İnsan neden böyle durumlara düşer?

Aklı gider, sıhhati gider, ihtiyarlar. Bazen zenginken malı kaybolur, fakir düşer. Bazen başka sebeplerden… Öyle düşkünlere de acımak lazım. Ne mutlu fakirlere, düşkünlere, güçsüzlere acıyanlara.

Ve hâleta ehle'l-fıkhi ve'l-hikmeti. "Fıkıh ve hikmet ehli ile oturup kalkanlara da ne mutlu!" diyor Peygamber Efendimiz.

Bu da bize bir işarettir:

Kiminle ahbaplık edeceğiz?

Kimin sohbetine gideceğiz?

Kim bizim ziyaretimize gelecek?

Nerede toplanacağız, kimlerle toplanacağız?

İşte Efendimiz'in tavsiyesi. Ehl-i fıkıh ve hikmetle, dinî bilgisi derin olan; sezgisi, anlayışı, kavrayışı doğru olan; sözleri, hareketleri, hâli hikmetli olan kimselerle oturup kalkmak lazım.

Hafif meşrep, dinî bilgisi olmayan, fısk u fücûr erbabı, günaha dalmaktan çekinmeyen insanlarla ahbaplık ede ede insan ne yapar?

Günahlara dala dala, yoldan çıkar, raydan çıkar; sonra kendisi de çok tehlikeli durumlara düşer. Dünyası, âhireti büyük zararlara uğrayabilir.

Ehl-i fıkıh ne demek?

"Dini iyi bilen, dinin ruhunu iyi kavramış, dinî ahkâmı derinlemesine, iyice ve doğru anlamış kimse" demek. Çünkü herkes bir laf söylüyor. Hele bu gün yirmibirinci yüzyılda herkes kendi yaşantısını beğeniyor. Kendi yaşantısı bozuk, İslâmî olmayan bir yaşantı. Dış tesirler altında kalmış, bozulmuş, ahlâkı tefessüh etmiş. Bizim dînî ahlâkımızı bırakmış; giyimi, yemesi, içmesi, ailevî ilişkileri, komşuluk ilişkileri, ticaret vesaire hepsi İslâm ahlâkına aykırı, kötü ve çirkin. O diyor ki

"Bence din şöyle olmalı, böyle olmalı! Beş vakit namaz çok, oruç şöyle, hac böyle."

Dinin "farz" diye öğrettiği; "İslâm'ın şartı nedir?" diye çocuklara küçükten öğrettiğimiz ana esasların herbirisine dil uzatıyor. "Şu değişmeli, bu böyle olmalı." diyor.

Halbuki dinde Allah'ın emri tutulur. Kulun kendi keyfi uygulanmaz ki. Bilmeyen insanların toplantısına giden, onlarla düşüp kalkan insan da sonunda onlar gibi düşünmeye başlar, kendisi zarar eder. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kullara ihtiyacı yok, kâinata ihtiyacı yok, âlemlere ihtiyacı yok; Ganiyyün ani'l-âlemîn. Kulların Yaradan'larına, Mevlâ'larına sonsuz ihtiyaçları var, kulluk yapmaları lazım! Edepsizlik yaparlarsa cezayı kendileri çekerler. Cenâb-ı Hakk'ın azametine, saltanatına bir noksan gelmez. Onun için kişi kendisini kurtarmaya çalışacak. Kurtuluşun yolu da dini doğru bilen; edepli, ahlâklı, hikmetli, dürüst, ağırbaşlı, vakur, engin bilgili, ahlâkı kemâle ermiş insanlarla ahbaplık etmektir:

"Ne mutlu onlarla düşüp kalkanlara!" diyor.

Şimdi millet fıkhı ve hikmeti unutmuş. Halbuki en çok öğrenmeye gayret etmesi gereken, en önce ve mutlaka herkesin öğrenmesi gereken şeyler bunlar.

Tûbâ li-men zelle fî-nefsihî. "Ne mutlu nefsi hor olana, mütevazı olana!" Ve tâbe kesbühû. "Ve kazancı helal olana ne mutlu!"

Kazanç haram oldu mu ne olur?

Yediği her haramdan dolayı vücudunda biten her hücre için cehennem ateşi vacip olur. Haramla biten tene vücuda, uzva cehennem ateşi mutlaka gelir ve cehennem ateşinde mutlaka yanar. Onun için kazancın tayyib olması lazım.

Ne mutlu kazancı güzel olana!

Ve salühat serîretühû. "Ne mutlu iç dünyası, kalbi, vicdanı salih olana; dosdoğru, tertemiz olana!"

Evet, iç temizliği ne kadar önemli. İçi temiz olacak da dışı pejmürde mi olacak?

Hayır!

Ve kerümet alâniyetühû. "Dış görünüşü de asaletli olana ne mutlu!" İçi tertemiz, dış görünüşü de asil olana ne mutlu!"

Mü'minin kalbi temizdir, altın gibidir de dış davranışlarından güzelliği belli olur. Uzaktan bakan hayran kalır; tercihlerine, davranışlarına, hareketlerine bakan âşık olur:

"Şu zât-ı muhteremin ahlâkının güzelliğine âşık oldum." denir.

Ne mutlu böyle içi güzel, dışı da asil olana!

Ve azele ani'n-nâsi şerrehû. "Ne mutlu elinden çıkacak zarardan, insanları uzak tutmuş olana!"

Ne demek bu?

"İnsanlara elinden zarar gelmeyene ne mutlu!" demek.

Tûbâ li-men amile bi-ilmih. "Ne mutlu bildiğini hayatında uygulayana!"

Hadis dinliyor, Kur'ân-ı Kerîm dinliyor, öğreniyor, anlıyor. Tamam. Şu güzel.

Ne mutlu o bildiğini uygulayana, hayata geçirene, tatbik edene! Çünkü İslâm'da bildiğini uygulamak çok büyük fazilettir. Duyunca yapmak lazım. Zaten duyduğunu, öğrendiğini de yapmak için öğrenmesi lazım, o niyetle öğrenmesi lazım. Ne mutlu bildiğini uygulayana!

Ve enfaka'l-fadle min-mâlihî. "Malının fazlasını infak edip hayrât ü hasenâta verene ne mutlu!"

Ve emseke'l-fadle min-kavlihî. "Malının fazlasını verecek, infak edecek ama sözünün fazlasını tutacak."

Burada da edebî sanat var. Tezatlı bir ifadeyle çok güzel bir şey anlatıyor.

Malının fazlasını ne yapacak?

Verecek.

Sözünün fazlasını ne yapacak?

İçinde tutacak, vermeyecek, ortaya koymayacak; gevezelik etmeyecek:

"Ne mutlu malının fazlasını infak edene; ama sözünün fazlasını, lüzumsuzunu tutana!" diyor.

Sözle ilgili çok edepler var. Bunları İhyâu ulûmi'd-dîn gibi kitaplardan öğrenmek lazım.

Kardeşlerimizin Mecma'u'l-âdâb gibi kitaplardan okuması lazım.

Sükut çok kıymetlidir ve teminatlıdır. İnsan susunca günah işlememiş olur. Söz söylemek veballidir. Lüzumsuz söz söylemek de mâlâyânî olur. En hafifi, boş söz olur. Ama ondan sonra gittikçe veballi olur, günahlı olur, suç olur vesaire. Hatta sözün kötüsü, daha kötüsü, daha kötüsü derken, insan dinden imandan bile çıkar gider.

Bu uzun hadîs-i şerîfin her cümlesini, insan duvara bir ayrı levha olarak assa evini bu hadîs-i şerîfin cümleleriyle süslese ve bunları hep hatırında tutsa defterine yazsa cüzdanına koysa trende gelirken, vapurda gelirken, yolda gelirken giderken açsa açsa okusa ezberlese de bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in işaret buyurduğu tarzda bir davranışı kendisine huy edinse güzel bir müslüman olsa ne iyi olur!

Allahu Teâlâ hazretleri okuduklarımızı, dinlediklerimizi anlayıp kavramayı, sevip uygulamayı nasip eylesin. Böylece kendisinin rızasını, Peygamber Efendimiz'in hoşnutluğunu, sevgisini kazanmayı cümlemize müyesser eylesin.

Habîb-i Edîbi'nin sevdiği, Allah'ın razı olduğu kullar olarak, iyi mü'min olarak yaşayıp İslâm'a ve müslümanlara güzel hizmetler edip ömrümüzü hayırlı, bereketli geçirip şöyle imân-ı kâmil ile âhirete göçüp Rabbimiz'in huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı Allah cümlemize nasip eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı