M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Düşüneceğiz, Düşünmeyi Seveceğiz, Çocuğumuza da Sevdireceğiz

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Cenâb-ı Hak cümlenizin, cümlemizin yardımcısı olsun. Hayırları işlemeye gayret, kuvvet versin, şerlerden uzak eylesin. Bu mübarek ayların, günlerin, gecelerin bereketinden, güzelliklerinden faydalanmayı cümlemize nasip eylesin.

Kurayla açtığımız sayfadan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden okuyorum.

Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

el-Belâü müvekkelün bi'l-kavli mâ kâle abdün bi-şey'in lâ ef'alühû illâ tereke'ş-şeytânü külle şey'in mine'l-eşyâi fe-velia bi-zâlike minhü hattâ yü'simehû.

Sadaka Resûlullah fîma kâl ev kema kâl.

"Bela insanın diline bağlanmıştır. Diliyle, konuşmasıyla insanoğlu kendisi belayı kendisine cezbettirir. Konuşmayı düzgün yapmazsa uygunsuz konuşur, uygunsuz söz söylerse bela kendisine cezbolur gelir, çekilir."

Onun için insanın düşünerek konuşması lazım.

Yunus Emre'nin şiirini biliyoruz:

Söz ola kese savaşı.

Söz ola bitire başı (veya kestire başı.)

Söz ola ağulu aşı.

Yağ ile bal ede bir söz.

Söz insanı cennete de sokuyor, cennetlik de ediyor, yanlış konuşursa cehennemlik de edebiliyor. Hatta laubali konuşursa "Alay, şaka veya mizah yapacağım." derken bile insan bazen istemeden kötü durumlara düşebilir, insana bela da öyle gelir.

Bir kul bir şey için "Onu yapmayacağım, şu işi yapmayacağım." derse büyük konuşmuş oluyor, sanki kendisi her şeyi yapabilecek veya yapamayacak iktidardaymış gibi, "inşaallah" demeden, Allah'a sığınmadan, tevekkül etmeden, tevazu göstermeden "Şunu yapmayacağım. Günaha düşmeyeceğim, şu hatayı yapmayacağım, yanlış iş yapmayacağım, şunu başaracağım…" dedi mi, sözü âdâbına uygun olmadan, uygunsuz bir tarzda yüksek perdeden atarak, efelenerek dedi mi;

İllâ tereke'ş-şeytânü külle şey'in mine'l-eşyâi. "Şeytan yapacağı her türlü işi bırakır. " Fe-velia bi-zâlike minhü hattâ yü'simehû. "O işi ona yaptırıncaya kadar peşine düşer ve onu 'Yapmayacağım.' dediği şeyi ondan sâdır eder, yaptırır. Şeytan yakasına yapışır."

Şeytana o müsaadeyi, fırsatı veren de Cenâb-ı Hak.

Neden?

Büyük konuştu; hidayetin, dalâletin Allah'tan olduğunu düşünmedi; "Kendim yaparım." dedi. Kendine güvendi. Halbuki insanoğlu âciz bir mahluk! Hepimiz nâçarız; çaresiziz, güçsüzüz, kuvvetsiziz. Allah'ın verdiği güçle kuvvetle yürüyoruz. Allah'ın verdiği güçle, kuvvetle, akılla, fikirle hareket ediyoruz. Allah yardım ederse Cenâb-ı Hakk'ın yolunda yürüyebiliriz. Cenâb-ı Hak'tan;

İhdina's-sırâta'l-müstakîm. "Yâ Rabbi! Bizi evvelki şaşırmış ümmetlerin yoluna, gazaba uğramış milletlerin yoluna düşürme de sırât-ı müstakîme sevk eyle. Bize yardım eyle!" diye diliyoruz.

Ve'ffiknâ bi-mâ tuhibbü ve terdâ. "Yâ Rabbi! Sevdiğin, razı olduğun işlere, sözlere, hareketlere bizi muvaffak eyle!" diyoruz.

Muvaffakiyeti vermek; yapma gücünü, imkânlarını hazırlayıp vermek Cenâb-ı Hak'tan.

Kul da o hazır şartlar içinde âdâbına riayet ettiği için Allah ona nasip ediyor, o işi yapabiliyor. Yoksa yapamazdı. Büyükten, yüksek perdeden konuşunca da; "Yapmayacağım." dediği şeyi şeytan ona yaptırtır. "Yapacağım." dediği şey için de Allah güç vermez.

Hadi bakalım, gücün kuvvetin yokken nasıl yapacaksın?

Felç gelir, mâniler çıkar vs. yapamaz!

Onun için her şeyin Allah'ın yardımıyla olduğunu, Allah'tan olduğunu, hatta ibadete taate hayrât u hasenâta gücün kuvvetin bile Allah'tan olduğunu müdrik olarak, Allah'ın kulu olduğunu bilerek edeple hareket etmek lazım. Yüksek perdeden, atarak tutarak, iddialı, palavralı konuşmamak lazım.

"Yarın şu işi yapacağım." "İnşallah" demek lazım. "Allah dilerse, Allah'ın izniyle yapacağım!" Çünkü belki yarına sağ çıkamazsın, belki gideceğin yere gidemezsin, o yapacağın işin ortamı müsait olmaz, belki işi beraber yapacağın kişi gelmez… Bir işin oluşması için nice nice sayısız esbâb yani sebepler vesileler, şartlar bir araya geliyor da o iş öyle oluyor. Bunların hepsinin sağlanması Cenâb-ı Hakk'ın takdiriyle mukeddarâtla her şeye kâdir olan Allahu Teâlâ hazretlerinin verdiği güçle, kuvvetle, imkânla oluyor. Yoksa kişi, her şeyi kendi başına yapamıyor, yapamaz, hiçbir zaman yapamaz. Bir an bile hayatını sürdüremez.

Kalbi atmadığı zaman ömrü bitiyor. Kalp çalışıp dururken duruverse bitiyor. Beyindeki bir damar tıkanıverse yapamıyor. Bu aczini bilip Allah'a sığınmalı. Biz de her işimizde öyle yapmalıyız.

"Yâ Rabbi! Zaten ben her işimi senin verdiğin güçle, kuvvetle yapabiliyorum. Güç kuvvet vermezsen yapamam, tevfîkini refîk etmezsen bu şeytanın hilelerini de anlayamam, yanılabilirim, şaşırabilirim. Bu dünyanın âlâyişine kapılabilirim. Nefsin oyunlarına karşı duramam."

Çünkü nefis bir şeyi kuvvetle istedi mi nefsin arzusunun karşısında durmak çok zor, çok büyük eğitimle olur. O da yine Allah'ın yardımıyla olur:

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime Rabbî. "İnsanın nefsi kötülükleri yaptırtır. Allah'ın lütfedip merhamet edip korudukları korunur, korumadıkları korunmaz."

O da bir edepsizlik yapmıştır, işin içinde bir saygısızlık vardır; ahlâkında, düşüncesinde kulluğa uymayan bir kusur vardır; ondan olur.

Onun için her şeyden önce edep geliyor. İlim bile geride. Yani insan edebini takınırsa Allah yardım eder, her şey olur. Allah ile olur, Allah'ın yardımıyla olur.

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah'ın anlamı bu! Yoksa "Yapacağım." derse yapamaz. "Yapmayacağım." derse de şeytan peşine düşer, yaptırtır.

Günahkârı da ayıplamaya gelmez. Günahkârı ayıplarsın;

"Tüh, edepsiz! Nasıl yaptı? Böyle şey yapılır mı? Ben olsaydım yapmazdım."

Ha! Sen olsaydın yapmaz mıydın bakayım? Başına o şartları getireyim de görelim, sen "Yapmam." dediğin şeyi yapmayacak mısın? Allah o şartları başına getirir ve sonunda bir de bakarsın, o adam tenkit ettiği o günahın aynının beterini işlemiş. Onun için daima Allah'a sığınalım, büyük konuşmayalım ve Cenâb-ı Hakk'ın yardımını isteyelim.

Aynı sayfadan ikinci hadîs-i şerîf:

İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan Abdullah b. Abbas rivayet etmiş. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

el-Bataru fi'd-dîni kılletü't-tefekküri ve fi'l-ibâdeti kılletü't-taami.

Batar, "az düşünmektir."

İbadette iyi kulluk etmek de "az yemektir."

Batar nedir? Be, tı, r harfleri ile batar

1. "Kibirlenmek" demek. Karşısına hak söz, iş, doğru söz, hakikat geldiği zaman nefsinden, kibrinden, onurundan onu kabul etmemek. Böyle bir "kibirlenmek" mânasına geliyor.

2."Vurdumduymazlık, fazla şımarmak" mânasına geliyor. Buradaki "batar" bir kusur. Hakkı kabul etmemek, burnu havada olmak nedir?

Kılletü't-tefekkür. Az düşünmekten, tefekkürün azlığından olur.

Biliyorsunuz; dinimiz en büyük, en sevaplı işin "tefekkür" olduğunu bildiriyor. Bu sözü üniversitelerin kapısına yazmalıyız. Okulların, mekteplerin kapılarına yazmalıyız; okul değil "mektep" çünkü! Okul, "ekol" sözünden bozma bir kelime.

Mekteplere, dershanelere yazmalıyız. Evimize, odamıza yazmalıyız, çalıştığımız, kitap okuduğumuz masamızın üstüne yazmalıyız:

Lâ ibâdete ke't-tefekkür. Tefekkürü saatin hayrun min ibâdeti senetin. "İbadetlerin içinde düşünmek kadar sevaplı ibadet arasan bulunmaz. İbadetlerin sevap bakımından en büyüğü tefekkürdür. Bir saatlik tefekkür, insana bazen bir senelik ibadetin sevabını kazandırır, bazen 60 yıllık ibadetin sevabını kazandırır."

İyi şeyler düşünürse çok iyi şey düşünürse Cenâb-ı Hakk'ın rızasına uygun şeyi düşünürse çok güzel sevaplar kazanır.

Tefekkür ibadettir, hatta tefekküre fırsat tanıdığı için sükut da ibadettir.

Sükut ibadet!

Neden?

Sükût ettiği zaman, gevezelenmediği, boş konuşmadığı, mâlâyâni, işe yaramaz laflar söylemediği zaman o boşlukta insan düşünme fırsatı buluyor. Düşünme fırsatı bulduğu için sükut da ibadettir. Halvet, tenhalık; uzlet, yalnızlık; itikâf, bir kenara çekilmek, din kitaplarımızın uzleti enâm dediği, "insanlardan uzaklaşmak."

Bunlar hep neyi hazırlamak içindir?

Tefekkürün şartlarını, ortamını hazırlamak içindir.

Tefekkür çok sevaplı olduğundan uzlet de sevaptır. İnsanlarla istinas, fazla düşüp kalkıp boş vakit geçirmemek, tenhaya çekilmeyi sevmek, kitap okumayı sevmek vs. de tefekkürü sağlıyor.

"Arkadaşımdan ayrılamıyorum, arkadaşsız yapamıyorum tek başıma duramıyorum."

Tek başına duramazsan arkadaşla oyalanırsın, vakit boşa gider. Biraz da uzleti, yalnızlığı seveceksin. Çünkü o yalnızlıkta tefekkür var, tefekkürde bereket ve sevap var.

Dinde kibirlilik, hakkı kabul etmemek nedendir?

Tefekkürün azlığındandır.

Din; bize hitaben Allah tarafından gönderilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize haberci olarak gelmiş. Kur'ân-ı Kerîm bize Allah'ın hitabı olarak inmiş. Bütün bu kadar güzel; insanı ebedî saadete erdirecek, cennete sokacak şeylerin hepsi olmuş ama karşıdaki adam düşünmüyor ki anlamıyor ki. İyiliği anlamıyor, lütfu rahmeti anlamıyor. Bunların kendisine karşı ne kadar büyük bir ilâhî lütuf olduğunun farkında değil. Düşünmüyor; düşünmeyince, kafasını çalıştırmayınca, bu tarafa yormayınca artık dinde kibirlenmiş oluyor. Kibirli bir kişi olmuş oluyor. Batar dediğimiz şeye girmiş oluyor. Böyle insanlara da sonunda helak, gazab-ı ilâhî, ceza gelir. Çünkü uyarılardan uyanmıyor. Lütufları anlamıyor, yapması gereken işleri yapmıyor. O çok fena!

Bir de bu hadîs-i şerîfin ikinci cümleciği:

Ve-l ibâdetü killetü't-taam veya tu'm.

Tu'm; taime, yet'amu ta'men ve tu'men, "yemek yemek, yiyecek yemek" demektir.

Yemek yemeyi azaltmak, kılletü't-tu'm, asıl ibadet işte budur! İbadet öyle başlar; aç durmak, açlık bir ibadettir. Namaz gibi, tefekkür, sükut, zikir gibi az yemek de ibadettir.

Neden böyle oluyor?

Çünkü çok yemek, nefsi kuvvetlendirir. İnsan çok yediği zaman nefis ve nefsin arzuları, istekleri kabarır. Mesela nefsin bir isteği tembelliktir. Tembellik artar, uyku artar, düşünme azalır. İnsanın karnı tokken kalbi az çalışır. Gönlü -kalp dediğimiz tık tık atan yürek değil- çalışmaz, mâneviyatı kararır. Karnı dolu, gözleri süzülür.

Mesela öğrenci dersi dinleyemez, öğleden sonra yemek yediği için bayılır. Hocası da biraz ağır bir konuyu anlatıyorsa veya ağır bir usulle anlatıyorsa uyur gider. Yanındaki arkadaş dirseklemese uyur. Öğle namazında, Cuma namazında uyur.

Neden?

Karnı dolu oldu mu gaflet bastırır, ona "gaflet" diyoruz. Düşünme kuvveti azalır ama aç oldu mu çeşit çeşit şeyler gözünün önüne açılır. Hele bu açlık Ramazan'da da biraz daha çoğalacak; inşaallah itikâfta da yemek daha azalacak. O zaman insanın gönlü dünyalarla kıyaslanmayacak kadar genişler. İç âlemi, içindeki duygular cıvıldaşır, ışıldar, pırıldar.

Mutasavvıf şairler derin derin ne kadar güzel şeyler yazarlar. Mevlânâ hazretleri neler yazmış, Yunus Emre neler yazmış. Büyükler gönlünü böyle çalıştırmış. Açlıkla kendisini terbiye etmiş ve gönlü tıkayan yolları açmış olan insanların coşkusunu eserlerinde görürsünüz. Yüz cilt eser yazmış, daha o kadar olsa o kadar daha yazacak.

Ân çi mî gûyem be-kadri fehm-i tûst. "Söylediklerim senin anlayacağın kadardır. Yoksa daha senin anlayışın olsa neler anlatırım, neler anlatırım, neler anlatırım…" derler.

"Bu hadîs-i şerîften bizim anlamamız gereken şey nedir?" diye özet ders çıkarmamız gerekirse çok düşüneceğiz. Düşünmemizi arttıracağız; kişi olarak arttıracağız, aile olarak artıracağız. Çoluk çocuğu toplayacağız, sorular soracağız:

"Evladım! Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Sen de fikrini söyle. Hanım sen bu konuda ne dersin? Sen de söyle." diye onları düşünmeye alıştıracağız.

Yanlış düşünüyorsa; "Bak, burada yanlış düşünüyorsun. Benim tecrübeme göre, falanca kitabı yazana göre, filanca büyük zât-ı muhteremin söylediğine göre o mesele öyle değilmiş, şöyleymiş." diye yanlışlarımızı düzelte düzelte ilerleyeceğiz. O da bir idmandır. Exercise; egzersiz diyoruz, yabancı dilden girmiş.

İdman; bir işi çok çok yapıp alıştırmak, kendisini o işi yapmaya, kolay yapmaya alıştırmak, güçlenmek. Fikir de bir idman ister! "Beyin jimnastiği" diyoruz kafa idmanı, beyin idmanı. İnsan bunları yaptığı zaman düşünmeye alıştığı zaman, sonra önüne bir sorun geldiğinde onu çözmeyi de kolay yapar. Düşünmeye alışmamış bir insan, yanlış işler yapar; sonra saçını başını yolar, dizini döver, kafasını duvardan duvara vurur.

Neden?

Düşünmedi.

Düşünmeye alışmadın ki kardeşim sen!

Bu da bir alışma işi.

Bisiklete binmeyi öğrenmemiş bir insanı bisiklete bindirirsen ne olur?

Tutsan da bir de arkasından itiversen üç metre düz gider, ondan sonra dengesini koruyamaz, bir yere çarpar ve düşer; kolunu bacağını, kafasını, kırar, kaza yapar. Her şeye önceden alışmak lazım. İnsanlar idman yapa yapa ipin üstünde bile yürüyor. Bu karşılaşmalarda görüyoruz.

Dünyada birinci olanlar nasıl birinci oluyor?

Uzun çalışmalarla oluyor. Düşünme de çalışma ister.

Bakın, düşünme terbiyesi almış bir insan bir konuyu kendisine verdiğiniz zaman ne güzel cevaplar verir. Allah selamet versin, fakültemizden felsefe bölümünde sevdiğimiz kardeşlerimiz vardı. Felsefe eğitimi görmüş. Düşünmeyi çok güzel yapabilen insan. Sonra bir konuda bir konuşma yapmış. Bir yerde dekanlık yapmış olan rahmetli bir tarihçi vardı, o da profesör;

"Yahu! Bu felsefeyi biz de öğrenelim. Bak ne kadar güzel düşünüyor, ne kadar güzel ifade ediyor, ne kadar akıllı uslu, mâkul şeyler söylüyor." dedi.

İşte o bir eğitim.

Bizde felsefeyi; galiba dini, İslâm'ı bilmeyen, dini bilmeyen insanlar alıp öğrettiği için sanki dine karşıymış gibi gösteriyorlar. Halbuki felsefe demek; "bir şeyi derinlemesine düşünmek, yorumlarını iyice araştırmak" demek. Her şeyin felsefesi var; onun sebepleri üzerine derinlemesine düşünmek var. Düşünmek çok sevap, tefekkür sevap, aklı kullanmak sevap. Akıl çok büyük nimet. Buna alışmak lazım. Buna alışmalıyız, çoluk çocuğumuzu da alıştırmalıyız.

Neden böyle oluyor?

Bizde felsefe, düşünme doğru düzgün öğretilmiyor da birtakım insanların fikirleri özetleniyor:

"Aristo şöyle demiş… Eflatun böyle demiş…"

Adam anlamıyor. Anlasa bile;

"Allah Allah! Ne saçma! Allah Allah! Bir de buna büyük feylesof demişler. Şu laflara bak! Yirminci yüzyılda ne kadar iptidaî!"

Tabi o milattan önceki bir şey. Beşerin aklı bu kadar işte! Biraz zaman geçti mi etin, sütün kokuştuğu gibi yanlışlığı ortaya çıkar.

İlâhî kaynaktan gelen bilgiler eskimez; onlar evrensel olarak, tarihsel olarak çağları aşarlar. Her zaman tesir ederler. Her zaman haklılıklarını gösterirler. Pırıl pırıl terütaze dururlar. Onlar anlatıldığı için de biraz -hep dinsiz imansız, hayatı dine karşı başka türlü yorumlayan insanların yorumlarını dinleye dinleye- sanki felsefe "dinsizlikmiş" gibi, "dinsizlik tarihiymiş" gibi anlaşılıyor.

Halbuki öyle değil!

İslâm tefekkürü seviyor, Kur'ân-ı Kerîm tefekküre davet ediyor. Tefekkür ehli olacağız ve buna alışacağız. İnsan dinde çok düşünmediği zaman, vurdumduymaz, karnı geniş, mütekebbir olur; istenmeyen bir duruma düşer. O duruma düşmemek için ince ince düşünmeye alışacağız.

Yunus Emre gözümüzün önüne gelsin, Mevlânâ Efendimiz gözümüzün önüne gelsin. Büyük evliyâullah, eserleriyle büyüklüklerini ispat etmiş büyük alimler gözümüzün önüne gelsin. Biz de onların eserlerini okuya okuya gerçek tefekkürü derinlemesine öğrenelim.

Mevlânâ Amerikalı'yı eserleriyle nasıl müslüman ediyor?

Avrupalı falanca sofi şairin bir kasidesini okumuş, falanca kasideye hayran olmuş, nasıl müslüman olmuş?

İslâm âleminin yetiştirdiği çok büyük alimler hakkında üniversitelerde nasıl doktora yapıyorlar, inceliyorlar, hayran kalıyorlar, onların yolunda gidiyorlar?

İşte bu düşünmekle oluyor.

Düşüneceğiz, düşünmeyi seveceğiz, çocuğumuza da sevdireceğiz. Her şeyi düşünerek yapacağız ve büyük düşünürlerin, büyük alimlerin eserlerini okuyacağız. Çünkü insan rehbersiz olduğu zaman düşünmede de abuk sabuk yollara gidebilir.

"Hadi bu arazide yürü!"

İyi ama bu arazinin bataklığı var, uçurumu var. Buna evvelce bu araziyi bilen bir insan tarafından kılavuzluk edilse de öyle gidilse daha iyi olmaz mı?

Sen bu acemi çaylakları, çocukları, zavallıları araziye salıverirsen ne olur?

Kaza olur.

"Bunlar izci, hadi gitsinler."

Olmaz! Orada uçurum var, şurada bataklık var, tehlike var, yılanlar çıyanlar var. Hepsini bilen bir insanın; "Şuradan gidin, şöyle yapın."" demesi lazım. Onun için büyük alimlerin rehberliği olmadan, hocasız olarak kendisi düşünmeye kalkarsa hata yapar. Hata yaptığını da fark etmez, fark ettiği zaman da iş işten geçmiş olur.

Onun için ilk başta, cümle cihan halkınca büyüklüğü müsellem olan kimselerin kitaplarını okuyarak doğru düşünmeyi öğrenmeli.

Edebiyat da öyle!

Edebiyatta adam şiir yazmaya kalkar.

Bazen bana da gönderirler:

"Hocam, şiir yazdım buyurun. Ben bu şiirleri neşredeyim mi?" der.

Bazıları makale yazar; "Bunları neşredeyim mi?" diye sorar.

İnsan ilk önce büyük üstatların şiirlerini okuyacak, edebiyat tarihini okuyacak, büyük mütefekkirlerin, büyük yazarların eserlerini okuyacak, edebiyat zevkini kazanacak ondan sonra yazmaya başlayacak. Bu zevki kazanmadan yazarsa çok hatalar eder. Adam bakar ki bu bir acemi tarafından yazılmış, beğenmez! Bir sürü hataları vardır, bir sayfada 40 tane yanlışı çıkar; vezin, kafiye hatası, düşünce, kelimeleri kullanma hatası, cümleleri tertip hatası… Birçok şey çıkar. Önce üstatlardan öğrenecek.

Tefekkür bu.

Sonra da az yiyerek midemizi yormadan, gönlümüzün çalışmasını, işlekliğini sağlamamız lazım. Onun için dinimizde oruç güzel bir ibadettir. Tabi artık oruç mevsimi geliyor. İnşaallah iki hafta sonra Ramazan'a gireceğiz. "Ramazan'a hazırlık olsun." diye, hazırlık sebebiyle de Peygamber Efendimiz; "Şaban'ın 15'inden sonra artık nafile oruçları -başka şartlarla ve sebeplerle değilse 'Sevap kazanayım.' diye tutulması düşünülen oruçları- tutmayın!" buyurmuş.

Ramazan'da oruçları tutacağız, inşaallah. Şevval'in altı gün orucunu tutacağız, Muharrem orucunu tutacağız. Öteki aylarda 13, 14 ve 15'inin mehtaplı gecelerin gündüzlerinin "eyyâm-ı biyz" oruçlarını tutacağız.

Allahu Teâlâ hazretleri biraz az yiyerek ibadetin de lezzetini, zevkini tatmayı nasip etsin. Az yediği zaman insanın nefsi kendisini kötülüğe teşvik edemez; çünkü zayıftır. Şehevânî duygular kuvvetli olmaz. Akıl nefse hâkim olabilir. Ama çok yediği zaman…

"Bir oturduğu zaman bir kuzuyu yedi!"

Tamam, sen bu adamı tutarsan tut! Önüne geleni iter kakar, yerinde duramaz.

"Bu ne böyle yerinde duramıyor?"

Neden?

Karnı tok da ondan. Sağa sola çatar, bağırır çağırır. Onun için açlığın nasıl bir fazilet olduğunu anlamak lazım.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin Mârifetname'sinde bu konuda güzel şiirler de, güzel mâlumat da vardır. Zaten açlığı doktorlar da tavsiye ediyor. Bu devrin insanına; "Şunu ye, bunu ye." demekten ziyade; "Aman her şeyi yeme; aman aşırı yeme, aman fazla yeme, fazla kilo alma, aman kalbini, ciğerini yorma, aman mideni sarkıtma, çuval mide haline getirme, ihtiyaçtan fazla yeme." deniliyor.

Bunu söylememiz lazım. Fukarâcık aç açık, sefil, perişan halklara da yiyecek bulursak götürüp önüne "Buyur, afiyet olsun, ye." dememiz lazım. Zaten zavallı bir deri bir kemik kalmıştır, perişandır. Nasihatler adamına göre. Demek ki biz sıhhatimiz yerindeyse az yemek suretiyle hem fazla kilo almamış olacağız, fazla yağları eritmiş olacağız hem gönlü çalıştırmış olacağız.

Az yemek bir ibadettir, bunu bilelim. Peygamber Efendimiz;

Ve'l-ibâdetü kılletü't-taâmi. "İbadetin aslı, özü, esası az yemektir." buyuruyor.

Bayağı önemli bir husus.

Tefekkürü çok yapacağız.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyalım.

el-Bereketü fi ekâbirinâ fe-men lem yerham sağîrena ve bi-yücille kebîranâ fe-leyse minnâ.

Ebû Ümâme radıyallahu anhümâ'dan Taberânî nakletmiş. Birçok kaynakta başka râvîlerden de rivayet edilmiş, bu konuda aynı mânaya başka hadîs-i şerîfler de var. Mesela İbn Abbas radıyallahu anhümâ şöyle buyurmuş:

el-Bereketü fi mea kabîriküm ehli'l-ilm.

Şimdi izahını yapalım:

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: el-Bereketü fi ekabirinâ. "Bereket bizim yaşlılarımızdadır, büyüklerimizdedir."

Adam 70 yaşına; 80, 90, 100, 110 yaşına gelmiş; İslâm'da Allah onu sever. Hak yolda ömrünü geçirmiş, bunca yıl ibadet etmiş, sebat etmiş. Melekleşmiş, nuranîleşmiş, sakalı ağarmış. Allah ona bereket verir, ona ve çevresine onun vesilesiyle bereket yağar, çevresi bereket dolar.

Peygamber Efendimiz "Bereket yaşlılarımızda." buyuruyor. Ve arkasından da yaşlılara saygı göstermek gerektiğini ifade ediyor:

Fe-men lem yerham sağîrenâ bi-yücille kebîranâ fe-leyse minnâ. "Bizim küçüklerimize acımayan, merhamet etmeyen ve büyüklerimize de iclâl göstermeyen -saygı, onu büyük tutmak, ona karşı saygılı davranıp hakkını vermek, hizmet etmek, saymak- bizden değildir."

Mü'min nasıldır?

Küçükleri sever: "Hadi evladım! Aferin, maşallah! Bak namazı kıldığın için ne iyi yaptın." der, vesaire.

Büyükleri de sayar: "Şu mübareğin elini öpeyim, duasını alayım, hayat tecrübesinden istifade edeyim, şurada başköşeye otursun, duası yeter." der.

Büyüklere de saygı göstermek lazım. Allahu Teâlâ hazretlerinin onlara verdiği ikramlardan da böylece faydalanmak lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri 40 yaşında bir mü'mine hak yolu anlama, sezme ve oraya yönelme ihsan eder, 50 yaşında başka ikramlarda bulunur, 60'ta başka. 70'te, 80'de veya 90'da, artık o yaşı geçtikten sonra Cenâb-ı Hakk'ın günahlarını sormadığı, sevdiği bir kul haline gelir. Onun elini öpüp duasını almakta, sözünü dinlemekte fayda vardır. Zaten bir müslüman İslâm üzere yaşayıp devam etti mi aklı da fevkalâde bilgeleşir, ârifleşir, tam tecrübe sahibi, mükemmel bir insan olur.

Osmanlı; başarıları kazanmış, zaferden zafere geçmiş.

Az önce hadis kitabını alırken Fatih Sultan Mehmed'in kütüphanemdeki kitabı elime geçti.

Gözümün önüne geldi.

Mübarek nasıl yapmış?

Harp meclisini topladığı zaman umur görmüş, yani feleğin çemberinden geçmiş büyük zâtları da konuşturmuş. Büyük komutanlar, vezirler, sadrazamlar vesaire. Kendisi küçük ama konuşturmuş; istişare ile meşveret ile yönetim yapılmış.

Sultan ama kendi başına buyruk ve despot değil! İstişarenin sonunda ne güzel çalışmalar yapılmış! Ne güzel başarılar elde edilmiş! Ne kadar canlı, güzel bir devlet numunesi, yönetim şekli ortaya konulmuş. O başlardaki canlılığın sebeplerini araştırmak lazım. Sonra o güzel vasıflar bırakılınca, işin içine entrika girince, rüşvet, adam kayırma, menfaat, zulüm girince o zaman devlet çöker. Çünkü devletin başarısının temeli adalettir. Adalet olmadığı zaman devlet devam etmez, çöker. Adalet olduğu zaman gelişip yükselir. Herkes güzel bir hedefe doğru yönlendirilmiş olur. Olumlu bir durum meydana gelir.

Öbür rivayette Efendimiz;

el-Bereketü fî mea kebîriküm buyurmuş. Aynı şey: "Bereket bizim büyüklerimizle beraberdir."

Büyükleri dışlamamak lazım. Onların etrafında toplanmak lazım; çok hayır var!

Ehlü'l-ilm. "Bu yaşlılar ehl-i ilimdir."

Çünkü yaşamışlardır; tecrübeler geçirmişler, çok şeyler duymuşlar, çok vaazlar dinlemişler, çok alimlerle tanışmışlardır. İlim ehlidirler. Küçükler tecrübe sahibi değildir, onlardan istifade etmeleri gerekir. Kuru bir şey değil, kuru bir yaşlılığın da önemi var ama alim kimse, asıl ilimden dolayı sevgi, hürmet ve hak kazanıyor, Cenâb-ı Hakk'ın bereketine mazhar oluyor.

Bereket ne demek?

Her şeyin bollaşması, hayırlılaşması demek. Mal bereketlenir, evlâd u iyâl bereketlenir; iş, dükkân, kese bereketlenir. Her şey bereketlenir, hayırlı olur.

Bir hadîs-i şerif daha okumak istiyorum.

Maab b. Yesar radıyalluhu anhümâ'dan Ahmed b. Hanbel, Taberânî ve diğer kaynaklar rivayet etmişler. Bu da Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

el-Bakaratü sinâmü'l-Kur'âni ve zirvetühû ve nezele mâ külle âyâtin minhâ semânûne meleken ve'stuhricet (Allahu lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyu'l-kayyûm…) min tahti'l-arşı fe-vesalat bihâ ve Yâsîn kalbü'l-Kur'âni lâ yakraühâ racülün yürîdu'llâhe ve'd-dâre'l-âhirete illâ ğafera'llâhu lehû va'kraûhâ alâ mevtâküm.

Bu hadîs-i şerîften, cuma gününe uygun bazı şeyler de çıkacak.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerife göre buyurmuş ki:

el-Bakaratü sinâmü'l-Kur'ân. "Bakara sûresi Kur'ân-ı Kerîm'in yüksek yeridir."

Devenin sinamı, "hörgücü, yüksek yeri" demektir. "Yüksek yer" mânasına geldiğini teyit için de ikinci kelime kullanılmış ve zirvetühû; "zirvesidir."

"Bakara sûresi Kur'ân-ı Kerîm'in yüksek yeridir, hörgücüdür, zirvesidir, değerlidir." demek.

Ve nezele mâ külle âyâtin minhâ semânûne meleken. "Bakara sûresinin her bir âyetiyle beraber 70 melek de indi."

Yani meleklerle inen, meleklerle getirilen, âyetleri mübarek bir suredir.

Bunun ezberlenmesi çok önemlidir.

Ve'stuhricet (Allahu lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyu'l-kayyûm…) min tahti'l-arşi fe-vesalat bihâ. "Allahu lâ ilâhe illâ hüve'l-hayyu'l-kayyûm diye devam eden âyet-i kerîme –Âyete'l-Kürsî- Arş-ı âlâ'nın altından çıkarılmıştır, ona eklenmiştir."

Vasalat; "Vâsıl olmuştur." demek ama müteaddî olmuş oluyor.

Fe-vusilet bihâ da olabilir. "Ayete'l-Kürsî, Bakara sûresinin içinde, ona eklenmiştir."

Peygamber Efendimiz birçok kimseyi toplamış, onları bir sefere gönderecek:

"Kur'ân-ı Kerîm'den ne kadar biliyorsun? Bilgin ne kadar, ilmin ne kadar, ezberin ne kadar?" diye hepsini de imtihana, sorguya çekmiş. Hepsi bir şeyler söylemişler. Nihayet sıra bir gence gelmiş. - Sefere gidecekler, askerî bir birlik gidiyor. - Ona "Kur'ân-ı Kerîm'den sen neler biliyorsun?" diye sorunca; "Yâ Resûlallah! Ben Kur'ân-ı Kerîm'den şunları şunları ezbere biliyorum, Bakara sûresini de ezbere biliyorum." deyince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, teyit için;

"Sen Bakara sûresini ezbere biliyor musun?" demiş.

"Biliyorum." deyince;

İzheb ente emîruhüm. "O halde haydi yola çık; sen bu kafilenin, bu birliğin, bu seriyyenin, askerî topluluğun başkanısın!" demiş.

"Genç olduğu halde Bakara sûresini biliyor." diye onu emir tayin etmiş. Bakara sûresi çok önemli, siz de ezberleyin; o sevapları kazanın. Her âyeti 80 melekle gelen bir sure. Âyete'l-Kürsî çok sevaplı. Âyete'l-Kürsî okunan yere şeytan giremez! Şeytan malını mülkünü, kesesini boşaltamaz, çalamaz. Onun için Âyete'l-Kürsî'yi okuyup üflemek lazım.

Sonra, "Yâsîn de Kur'ân-ı Kerîm'in kalbidir."

Kalp nasıl, bir insanı yaşatıyorsa kalpsiz bir insan olmazsa ne kadar kıymetliyse Yâsîn sûresi de Kur'ân-ı Kerîm'in kalbidir. Bu da önemli! Bunun da önemini biliyoruz. Cuma günleri okuyoruz. Peygamber Efendimiz burada buyuruyor ki;

La yakraühâ racülün yürîdu'llâhe ve dâre'l-âhirete illâ ğafera'llâhu leh. "Onu bir adam, bir kul Allah'ı düşünerek, Allah rızasını düşünerek, âhiret sevabını düşünerek okumaz ki Allah onu muhakkak mağfiret etmesin!"

Bu ifade ne demek?

"Muhakkak Allah; rızasını düşünerek, âhireti düşünerek bu sûreyi okuyanı mağfiret eder." demek.

İki olumsuz, yani "kuvvetli bir ifade" oluyor. "Okur okumaz Allah onu mağfiret eder." gibi bir mâna oluyor!

Onun için Yâsîn'i de okumamız lazım. Hele bu cuma günleri geçmişlerimize, mevtâmıza okumaktan geri durmamamız lazım. Nitekim bu hadîs-i şerîfin sonunda da Efendimiz aynı şeyi tavsiye buyuruyor:

Va'kraühâ alâ mevtâküm. "Bu Yâsîn sûresini geçmişlerinize okuyunuz."

Sevabı onlara gider.

Geçmişlere okunuyor, onlara sevabı gidiyor. Bir de mânasını bilirsek biz de dünyada ondan istifade ederiz. Geçmişlere sevabı gittiği gibi o sevabın misli bize de, bizim defterimize de yazılır.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Görüyorsunuz dünya fâni; kalan kalıyor, ölen ölüyor. Allah ölenlere rahmet eylesin. Kalanlara hayırlı ömür ihsan eylesin. Ölümün ne zaman geleceği belli olmuyor. Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarılalım. Bu hadîs-i şerîflerden almamız gereken dersleri alalım. İyi müslüman olalım, iyi ömür geçirelim, hayırlı işler yapalım, Ümmet-i Muhammed'e faydalı olalım. Dinimizi koruyalım, genişletelim, yükseltelim. Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanalım.

Ben yabancı diyarlarda çok gezen, yabancıları çok iyi tanıyan bir kardeşiniz olarak hayretler içinde kalıyorum: Bu Avrupalılar; İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar, Almanlar vs. -hepsini gezdim gördüm- dinlerine, kiliselerine son derece bağlılar. Laiklik vesaire bazı görüşleri, aralarından birtakım filozofların çıkması, tenkit etmesi, bazılarının kiliseden ilgisini kesmesi, dinsiz olması; bu olaylar var ama biz bunların sayısal değerini iyi ölçmeliyiz.

Bu milletler son derece dindar. Kesin! Ve kilise son derece duruma hâkim, topluma hâkim. Toplumun hem siyasî hayatına hâkim; partileri var, televizyon kanalları, üniversiteleri, profesörleri, ilim adamları var. Muazzam bütçesi, imkânları var, içtimaî müesseseleri var. Halktan para ve maddî kaynaklar toplamak hususunda çok çok güzel organize olmuşlar. Fazla şişeler, fazla gazeteler hepsi toplanıyor, değerlendiriliyor. Onların hepsi kiliseye gelir olarak gidiyor. Okulları var, çocukları yetiştirmek için kreşleri, yuvaları var. Hastaneler var… Her şeyleri var. Hepsi kilisenin. Son derece kuvvetli, topluma hâkim ve toplumun siyasetine hâkim.

Kim ne derse desin dinî duygulara göre davranıyorlar: Müslümanı sevmiyorlar; müslümana karşı, müslüman ülkelere karşı insanî olmayan tavırlar, planlar, tasarımlar ve uygulamalar içindeler.

Bunlar böyleyken bizim elimizi kolumuzu bağlamamız, bizim dinimizle ilişkimizi kesmemiz, dinî müesseselerimizi çalıştırmamamız bana, ayırıyormuşuz gibi yapıp da birisinin elini ayağını sımsıkı tutup öbür tarafta yumruk atan, tekme atan adamı serbest bırakıp bunu bir güzel dövdürmek gibi geliyor. Bizim de müesseselerimizin çok kuvvetli olması lazım.

Bizim televizyon kanallarımızın, radyo kanallarımızın, gazetelerimizin, mekteplerimizin, fakültelerimizin, müesseselerimizin olması lazım ki haksızlıklara karşı koyalım, sömürüleri engelleyebilelim, halkımızı aydınlatabilelim; hizmetler ileriye gitsin. Yoksa Allah'tan korkma duygusu olmayan insanlar bu işleri güzel yapmıyorlar; sömürüyorlar, aldatıyorlar, suistimalde bulunuyorlar. Bunların çok büyük kıymeti olması lazım. Bunları engellememenin vebali çok büyüktür. Toplumu çökertiyorlar, tarihî, büyük bir suç işlenmiş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri gaflet uykusunda olanları uyandırsın. İyi insanları da en az kötü insanlar kadar gayretli olma basiretine erdirsin.

Çalışma olursa her türlü müşkül hallolur. Her türlü hayır yapılır, her türlü tehlike aşılır. Millet korunur, ümmet korunur, tarihimiz, şerefimiz, haysiyetimiz korunur. Nesillerimiz korunur; erimez, bozulmaz, dejenere olmaz, entegre olmaz. Dünyaya da dinimizin ne kadar güzel olduğunu, ahkâmının ne kadar haklı olduğunu, kıymetini anlatırız. İnsanlar batıl dinlerle uğraşmaz, hak din ile uğraşır ve hakka hizmet eder.

İnşaallah önümüzdeki yıl da aşk ile şevk ile çalışacağız. 2000 yılı Tevhid Yılı olarak, yirmibirinci asır tevhid asrı olarak, onunla başlayan üçüncü bin tarihteki tevhid, üçüncü bin olarak inşallah güzel işler olacak. Herkes hakkı anlayacak, hakka gelecek ve inşaallah dünyanın sonu güzel olacak. İyiler hâkim olacak!

Allahu Teâlâ hazretleri bizi kimsenin önünde hor, zelil etmesin. Mağlup, mahcup düşürmesin. Beldelerimizi düşmanlara çiğnettirmesin. Esir kardeşlerimizi esaretten, mazlum kardeşlerimizi zulümden kurtarsın. Mücahit kardeşlerimizi her yerde her zaman mansur, müeyyed, muzaffer ve galip eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı