M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 526.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bi'smi'l-lâhi'r-rahmâni'r-rahîm.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini Gümüşhaneli hocamızın toplamış olduğu hadis koleksiyonundan, Râmuzu'l-ehâdîs'ten okuduk. Hocamız bu kitabın sonuna Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in âdet-i seniyyeleri ve şemâil-i şerîfeleri neyse onları da ihtiva eden rivayetleri toplamış, koymuş.

Az önce 526. sayfanın ikinci ibaresini okuduk. Bu ibareler bize Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında bilgi veriyor. ''Resûlullah Efendimiz şöyleydi, şöyle yapardı, böyle yapardı.'' diye bize onun hayatından, ahlâkından, şemâilinden ve sıfatından bazı şeyleri bildiriyor. Bunları okuyacağız. Peygamber Efendimiz nasıl yaparsa, biz de hayatımızı ona uydurmaya çalışacağız. Çünkü o bizim peygamberimizdir, rehberimizdir, önderimizdir, numûne-i imtisâlimizdir. Her şeyimizi ona benzetirsek, ona uydurursak, onun sünnetine uyarsak dünya ve âhiretin saadet ve selametine ereriz. Onun için bunları zevk ve şevkle okumaya, dinlemeye gayret edeceğiz.

Metnini az önce okumuş olduğumuz ibarede Peygamber Efendimiz'in âdet-i seniyyeleri şöyle anlatılıyor:

Kâne izâ esâbehû ğammün ev kerbün.''Kendisine bir gam, bir sıkıntı veya üzüntü gelince.'' Kâne yekûlü. ''Şöyle buyururdu.'' Hasbiye'r-rabbü mine'l-ibâdi. ''Kullarına karşı Rabbim bana yeter.'' ''Kulları ne kadar çok olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar zalim olursa olsun hiç önemi yok; Rabbim bana yeter.'' Hasbiye'l-hâliku mine'l-mahlûkîn. ''Yaratılanlara karşı Yaradan bana yeter. Yaratılmışın ne gücü, ne kuvveti var ki? Yaradan bana yeter!'' Hasbiye'r-râzıku mine'l-merzûkîn. ''Kendisine rızık verilen şu bîçârelere; başkalarının verdiklerine muhtaç olan, Allah'ın rızık vermesine muhtaç olan şu güçsüz bîçârelere karşı râzık olan Allah bana yeter.'' Hasbiye'l-lezî hüve hasbî ''Her zaman benim istinatgâhım olan, her zaman bana yetecek olan Rabbim, bana sıkıntılarımda her zaman yardım edecek olan Rabbim bana yeter.'' Hasbiyellâhu ve ni'me'l-vekîl. ''Allah bana yeter ve O ne iyi vekildir. Hasbiyellâhu lâ ilâhe illâ hû. ''Allah bana yeter, O'ndan gayri ilâh yoktur.'' Aleyhi tevekkeltü. ''Ben ona tevekkül eyledim.'' Ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm. ''O azîm Arş'ın Rabbidir, sahibidir.''

Peygamber Efendimiz sıkıntılara karşı bu sözleri söylerdi. Bu sözlerle Allahu Teâlâ hazretlerine iltica ve tevekkül ederdi, ona dayandığını ifade ederdi.

Allah'ın en güçsüz mahlûku, en aciz varlığı Allah'a dayandığında en güçlü en kuvvetli olur. Çünkü her şeyi yaratan, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, bir şeyin olmasını istediği zaman ''ol'' diyen, dediği zaman olduran Allah'a dayanıyor. Allah razı olursa, onun duasına icabet ederse, ona yardım etmeyi murat ederse karşı tarafın hali harap, bitti. İsterse bir tarafta ordu olsun, isterse dünya olsun, isterse kâinat olsun; Allah yeter. Gerçekten de bu böyledir. Hakikaten de Allahu Teâlâ hazretleri her zaman bu tarzda Allah'a dayananların imdadına yetişmiştir. Bunun her zaman böyle olduğu; Allah'ın, candan sığınanların imdadına yetiştiği ve men yetevekkel ale'l-lâhi fe-hüve hasbühû Kur'ân-ı Kerîm'le de sabittir, tarihle de sabittir, hatta kendi şahsî hayatımızda karşılaştığımız olaylarla da sabittir.

Dünya kadar borcumuz vardır. Alacaklı sabahleyin kapımıza gelecektir. Kasamızda bir kuruş yoktur. Söz vermişizdir, parayı ödememiz lazım. Mertliğimizin, Müslümanlığımızın, sözümüzün eri olmamızın ayaklar altına alınmasını istemeyiz, sözümüzü çiğnetmek istemeyiz, el açarız: ''Yâ Rabbi! Kasamda hiçbir şey yok, alacaklım gelecek, senden gayri müracaat edeceğim bir yer yok, bir merci yok, beni mahcup etme.'' deriz. Bakarsın Allah birisini gönderir, bir sebep gönderir. Çünkü Allah, üsebbibü'l-esbâbtır, sebepleri harekete geçiren O'dur, her şey O'ndandır.

Bakarsın o iş hallolmuş, elhamdülillah. Muhakkak bunu hayatımızda birkaç defa tatmışızdır, denemişizdir, biliyoruzdur. Bilmeyen de denesin; bu böyledir.

Allahu Teâlâ hazretleri imkân vermeyince kullar kolunu kaldıramaz, felç gelir. Adımını atamaz, kafasına yıldırım yağar. ''Şunu şöyle yapacağım, bunu böyle yapacağım, asarım keserim.'' diyen insanlar hiçbir şey yapamaz.

Meşhur hikâyedir; zalim bir hükümdar varmış; çok zorlu, çok zorba bir kimseymiş. Kuyumcubaşısını çağırmış;

''Bana sabaha kadar üstü elmas kakmalı, süslü, ziynetli, sekiz tane yıldız yapacaksın.'' demiş.

''Efendim mümkün değil. Bunun ilk önce kaynatılması eritilmesi lazım; dökülmesi, törpülenmesi, oyulması, taşların ayarlanması lazım. Bir kaç günlük iş.''

''Ben anlamam!'' demiş, ''Git, sabaha kadar getirirsen getirirsin, getiremezsen kellen gider.''

Yapar mı?

Allah zulmüne fırsat verirse yapar ama vermezse yapamaz.

Bakmış bu iş olacak gibi değil, ağlayarak eve gelmiş. Olan biteni hanımına anlatmış.

Hanımı demiş ki; ''Kızgınlık anında söylemiştir, sen şimdi elinden geldiği kadar git çalış, biz de sana yardım edelim. ‘Bütün gece uyumadım, sabaha ancak bu kadarını yapabildim.' dersin.'' demiş.

''Doğru söylüyorsun hanım.'' demiş adam, beraberce atölyeye gitmişler. Kadın körüğü çalıştırmış; çocuklar aletleri, ocağı yakacak malzemeyi getirmişler. Üfürmüşler, yakmışlar, ısıtmışlar, eritmişler, dökmüşler, törpülemişler ve sabaha dek ancak yedi tanesini çivi haline getirebilmişler. O çiviler dövülecek, ondan sonra şekil verilecek, sonra da üstüne süslü ziynetli motifler icra edilecek.

Sabah olmuş. Bakmışlar ki karşıdan tozu dumana katarak atlılar geliyor. ''Eyvah! Hadi ayrılık zamanı geldi.'' demiş, ev halkıyla vedalaşmaya başlamış. Kapı hızlı hızlı çalınmış. Açmışlar. Bir grup asker;

''Yahu kapıyı niye açmıyorsun? Bu gece padişahımız öldü. Tabutuna çakılmak üzere sekiz tane altın çivi lazım.'' demişler.

Allah'a dayandı mı bir insan, Allah onun düşmanını yerin dibine geçirir.

Bu sadece ona mahsus bir şey değil, hepimiz için böyledir. Allah'a dayanmayı, Allah'a güvenmeyi, Allah'a sarılmayı, Allah'a tevekkül etmeyi öğrenelim. Kulların ne gücü var ne kuvveti var? Herkes ister ki bin sene yaşasın. Hayatlarını idame ettirmeye güçleri yetiyor mu? Hastalandıkları zaman kendilerini iyi etmeye güçleri yetiyor mu? Hiçbir şeye güçleri yetmiyor. Ancak Allah verirse, Allah nasip ederse oluyor.

Yaratan varken yaratılmışlara baş eğmeye lüzum yok. Ve tahşe'n-nâs va'l-lâhu ehakku en-tahşâhu. ''Kendisinden korkulacak olan Allah olduğu halde insanlardan korkuyorsun.'' ''İnsanlardan korkmak olur mu? Olmaz!'' mânasında Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme var. Sadece bu ibarenin bile biz insanlara yetmesi lazım. Yaratan bize yeter. Hangi türlü olursa olsun mahlûkâta karşı Yaradan yeter.

Peygamber Efendimiz; ''Yatarken şu duayı okursanız akrep, yılan, çıyan vesaire tesir etmez, sokamaz, bir şey yapamaz, diyor: Eûzü bi-kelimâti'l-lâhi't-tâmmeti ve esmâihî küllehâ min şerri mâ halaka ve zerae ve berae. ''Yarattığı, halk ettiği her şeyin şerrinden o esmâ-i hüsna sahibi, her türlü güce sahip Allah'a sığınıyorum.''

Demek ki Allah'a sığınınca mahlûklar da, insanlar da, maddeler de zarar veremez. Bunun misalleri çok.

Hz. Ömer radıyallahu anh'a Bizans'tan elçi gelmiş, bazı hediyelerle beraber bir de zehir getirmiş.

''Ne olacak bu zehir?''

''Efendim, bizim ülkemizde bazen asker isyan ediyor, kralı sıkıştırıyorlar; askerin eline düşse çok işkence görecek olduğundan bu zehiri ağzına atıyor, hemen ölüyor, kurtuluyor.''

Gülmüş Hz. Ömer; ''Ver onu'' demiş, yâ hayyu yâ kayyûm diyerek, dua ederek onu ağzına atmış.

Elçi, ''Düştü, düşecek.'' diye bakıyor ama karşısındaki Peygamber Efendimiz'in has sahabisi. Onlar, Allah'ın sevgili kulları, evliyânın en yüksekleri, tabi hiçbir şey olmamış. ''Allah zarar verdirtmezse olmaz, kimse zarar veremez. Rabbimiz bize yeter. Bizim böyle zehirle uğraşmaya, tedbir düşünmeye hiç ihtiyacımız yoktur. Biz Rabbimize dayanırız, o bizi korudu mu kimse zarar veremez.'' diye gösteriyor.

Bu duyguyu öğrenmemiz, yaşamamız ve hayatımızı bu duyguya göre tanzim etmemiz lazım. Kazancımızı buna göre helalinden kazanmalıyız. ''Ben bu helal yola girersem para kazanamam, aç kalırım.'' veyahut ''Ben bu hak sözü söylersem işimden olurum, aç kalırım, çoluk çocuk muhtaç olur.''

Yahu sen Allah'a dayan! Allah korur, kollar. İnsanın o duyguyu yaşaması lazım. Sonra rızık için başkasına boyun büker, çeşitli gayrimeşru yollardan rızkın gelmesine tamah eder.

Peygamber Efendimiz; ''Rızık verilen kimselerin karşısında râzık olan Allah bana yeter.'' diyor. Rızkı Allah veriyor. Ötekiler de rızkı Allah'tan alıyorlar. İnsana sarılacağına, insana bel bağlayacağına, insandan isteyeceğine Allah'tan iste.

Bir mahallede iki kişi varmış. Birisinin iki gözü de görmüyor. Ötekisi de kör galiba, çalışacak durumda değil. Birisi hasbünallah dermiş; ''Allah bize yeter. Allah'tan beklerim, Allah'tan isterim.'' Ötekisi de mahallenin ağasından, zengininden umar, bunu da alenen söylermiş. Bu da o ağanın kulağına gitmiş.

O fakire akşamları bir tepsi kızarmış tavuk göndermeye başlamış. O da tavuğu almış, öteki âmâya gitmiş, demiş ki;

''Yahu ben tek başımayım, bekârım, senin çoluk çocuğun kalabalık. Ben bu tepsiyi sana vereyim, sen de sabahtan beri avucunda ne biriktiyse bana ver.''

''Peki, bana yemek lazım.'' demiş, o tepsiyi almış; diğeri de onun hasılatını almış. Böyle bir gün, iki gün, beş gün, on gün devam etmiş. En sonunda;

''En iyisi ben sana bu tepsiyi satayım sen de cebindekileri bana ver.'' demiş.

''Olur.'' diyor o da. Fakat yine de;

''Yahu bir ağadan yalnızca böyle bir tepsiyle mi yetineceğiz, bu kadar az mı gelecek?'' diye sözler söylüyor. Ağa haber göndermiş;

''Ya be adam! Sen utanmaz mısın? Sana kaç gündür tepsi içinde tavuk gönderiyorum, tavuğun içini de altın dolduruyorum; hala gözün doymadı mı?''

O onları sattı, haberi yok. Tepsiyi tavuğuyla beraber sattı, altınlar da Allah'tan isteyenin eline geçti. Kuldan isteyenin eline bir şey gelmedi.

Bunları eski tasavvufî kitaplarda naklediyorlar ki insanlar; Allah'a dayanan insanın sonunda kazançlı çıkacağını, kula dayananın da mahrum kalacağını bilsinler.

''Ağaca dayanma yıkılır, insana dayanma ölür.'' derler, değil mi? Allah'a dayanmak, O'na tevekkül etmek lazım.

İşte Peygamber Efendimiz de; ''Allah bana yeter. O ne iyi vekildir!'' dermiş. O'ndan gayri ilâh olmadığını lâ ilâhe illâ hû diyerek, ona tevekkül ettiğini aleyhi tevekkeltü diyerek, O'nun Arş-ı azîm sahibi olduğunu ifade ederek, O'nu överek, Allahu Teâlâ hazretlerinin şânına layık sıfatlarını sıralayarak O'na iltica edermiş.

Ne zaman?

Başına bir üzüntü, sıkıntı, darlık ve meşakkat geldiği zaman.

Hasbüna'l-lâhu ve ni'me'l-vekîl. Dedelerimiz söylüyor olduğu için biz bunu kızdığımız zaman birbirimize söyleriz. Mânasını unutmuşuz, işi asıl çığırından çıkarmışız ama dedelerimizden geldiği için âdet kabilinden söylüyoruz. Karşımızdaki bizi kızdırdığı zaman veya başımıza biraz sıkıntılı bir hal geldiği zaman biz de diyoruz. Hasbüna'l-lâhu ve ni'me'l-vekîl, sübhanallah diyoruz. Bunlar çok güzel sözler ama ne mânaya geldiğini bilerek, duyarak, şuurlu olarak söylemek lazım.

Geçen gün tefsir kitabını açtım, Süleyman aleyhisselam'ın kıssası karşıma çıktı; hoşuma gitti. Allah ona çok mülk vermiş, saltanat vermiş, çok büyük mânevî güç vermiş; cinlere inslere tesiri olan, hepsinin onun emrinde olduğu bir peygamber. Havalarda uçarmış.

Böyle havada uçarken fellahın birisi görmüş de;

''Ne saltanat! Allah, Davud'un oğluna neler vermiş!'' deyince onu huzuruna çağırtmış, şöyle demiş:

''Yanlış bir duyguya kapılıp da dininde zarara uğrama, günaha girme. Kabul olunmuş bir sübhanallah sözü bütün bu saltanatların hepsinden daha hayırlıdır.''

Onun için bu duyguların kadrini kıymetini bilelim. İslâm budur, iman dediğimiz şey budur, mü'min insan böyle durumlarda belli olur. Parayı almaz, aç kalır ama harama uzanmaz, haramı işlemez.

İkinci rivayet Enes radıyallahu anh'ten.

Kâne izâ asbaha ve izâ emsâ yed'û bi-hâzihi'd-de'avât; Allâhümme innî es'elüke min fücâeti'l-hayri ve e'ûzu bike min fücâeti'ş-şerri fe-inne'l-abde lâ yedrî mâ yefceuhû izâ asbaha ve izâ emsâ.

''Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sabaha çıktığı zaman veya akşama erdiği zaman şu sözlerle dua ederdi: Allahümme innî es'elüke min fücâetil hayri. ‘Yâ Rabbi! Ben senden ansızın bahşettiğin hayrı isterim.'' Ve eûzü bike min fücâeti'ş-şerri. ‘Ve ansızın gelen şerden Sana sığınırım.'' Fe-inne'l-abde lâ yedrî mâ yefceuhû izâ ashaba ve izâ emsâ. ‘Böyle dua etmek lazım çünkü kul sabahleyin başına ne gelecek, akşam olunca başına ne gelecek bilmez. Allah'tan hayrını istesin, şerrinden sığınsın ki Allah onu korusun.'''

Hakikaten insan gece yatar, sabah ne gibi bir hadiseyle karşılaşacağını bilmez. Bakarsın ertesi gün birden bire hiç ummadığı bir durumla karşılaşmış. ''Hay Allah! Filancanın başına şu hal gelmiş.'' diye insan hayretler içinde kalır.

Rabbimiz cümlemizi hayırlara erdirsin ve şerlerden korusun. İki cihanda mesut ve bahtiyar eylesin.

Kâne izâ asbaha ve izâ emsâ kâle: Asbahnâ alâ fıtrati'l-İslâmi ve kelimeti'l-ihlâsi ve dîni nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve milleti ebînâ İbrâhîme hanîfen müslimen vemâ kâne mine'l-müşrikîn.

Peygamber Efendimiz, böyle dua edermiş. Bu da bir sabah duası. Peygamber Efendimiz sabaha çıktığı zaman ve akşama ulaştığı zaman böyle dua ederdi.

Asbahnâ alâ fıtrati'l-İslâmi ve kelimeti'l-ihlâsi ve alâ dîni nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. ''İslâm fıtratı üzere ve ihlâs sözü üzere sabahladım. Ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in dini üzere sabahladım.'' Ve milleti ebînâ. ''Atamız İbrahim aleyhisselam'ın milleti üzere sabahladım.'' Hanîfen müslimen. ''Hakk'a meyletmiş, Hakk'a yönelmiş, kendini Rabbine teslim etmiş bir kul olarak. '' Ve mâ kâne mine'l-müşrikîn. ''O İbrahim ki Allah'ın sevgili kulu ve halîlullâh peygamberi müşriklerden olmadı, şirke sapmadı; aya güneşe, puta yıldıza tapmadı. Allah'ın varlığına, birliğine ikrar getirip büyük bir mücadele verdi, müşriklere boyun eğmedi. İşte onun Allah'a teslim olan ve hakka teveccüh eden milleti üzere, Muhammed-i Mustafâ'nın dini üzere, ihlâs kelimesi üzere ve fıtrat-ı İslâm üzere sabahladım.''

Fıtratü'l-İslâm ne demek?

''Allah'ın hak dini üzere; O'nun razı olduğu, tabii, insanın fıtratına uygun, katıksız; beşerin yalan yanlış itikatlarının bulaşmamış olduğu dini.'' demek.

Dünyada pek çok insanın bir inancı var.

Bu inanç nereden gelmiş, aslı nedir?

Belki bir aslı vardı, belki o kavmin peygamberinden öğrendiği bir şeydi; sonradan sapıttı. Belki de bazı insanlar kendiliklerinden bazı şeyleri âdet haline getiriyorlar, o âdetler sonra din haline geliyor da insanlar olmadık şeylere tapınmaya başlıyorlar.

Güneşe tapınıyorlar. Mesela bugün dahi Japonlar güneşe tapınıyor ve imparatorlarını güneşin oğlu olarak biliyorlar. Hintliler ineğe tapıyor. Çeşitli hayvanlara tapanlar var. Mısırlılar eskiden ineğe tapınırlarmış. Daha başka birçok şeylere tapınırlarmış. Firavun; ''Ben sizin rabbinizim.'' diyor, demek ona da tapınıyorlardı. Firavun; ''Size benden gayri bir tanrı tanımıyorum, bana tapının.'' diye zorbalıkla tazyik ediyordu, kendisine tapındırtıyordu.

İnsanlar arasında çok çeşitli inançlar var. Amerika'da bir adam çıktı, etrafına insanları topladı, hepsini bir ormana götürdü, orada topluca intihar ettiler.

İsveç'e gittiğimiz zaman orada gördük; saçlarını tıraş etmişler, arkada bir tutam saç bırakmışlar, boncuk bağlamışlar, çarşaf dolanmışlar, ellerinde ziller. Hindistan'ın, Kirişna dinine mensuplarmış. Zil çalarak bir o tarafa bir bu tarafa dans eder gibi, ahenkli bir takım şeyler söyleyerek çarşı pazarda gösteri yapıyorlardı. Hıristiyanlığı da bırakmış, Hintliler'in dinine girmiş.

Bir Avrupalı, Güneydoğu Asya'da, elçilikte vazife yapmış, sonradan müslüman olmuş. Diyor ki; ''Güneydoğu Asya'nın çeşitli inançlarını gördüm. Budizm'i gördüm, Brahmanizm'i gördüm çeşit çeşit dinlerini gördüm. Onların inançlarında, ibadetlerinde bir akıl, bir mantık, bir ölçü, bir fayda görmedim. Ama İslâm'ın her ibadetinde bir anlam var. Her ibadetinde bir hikmet var, bir fayda var.''

Geçen gün bir arkadaşın evindeydik; enfarktüs geçirmiş zengin bir kardeşimizle beraber oturuyorduk. Öteki de bypass ameliyatı geçirmiş. İkisi konuşuyorlar:

''İlaç kullanıyor musun?''

''Kullanıyorum'' diyor o bypass ameliyatı geçiren. Göğsü açılıyor, damarı ayağından çekiliyor, koparılıyor, bu tarafa takılıyor. Büyük bir ameliyat.

Berikisi; ''Ben pek ilaç kullanmıyorum. Peygamber Efendimiz'in sünneti bana yetiyor. Pazartesi perşembe günleri oruç tutuyorum. Bir de eyyâm-ı biyz oruçlarını tuttum mu, yani Arabî ayların on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tuttum mu, tam bir regülatör vazifesi, düzenleyici vazifesi görüyor.'' diyor.

Sair günler yemek yiyor; pazartesi yemiyor, oruç tutuyor. Sair günler yemek yiyor; perşembeye gelince oruç tutuyor. ''Haftanın iki günü mideyi dinlendirmek bana birçok hapı almaktan daha iyi geliyor.'' diyor.

Farzlar olsun, Peygamber Efendimiz'in tavsiye etmiş olduğu sünnetler olsun İslâm'ın emirlerinin hepsinde bir hikmet var, her şeyi güzel. Tatbik eden memnun kalıyor. Hadislerde geldiği zaman size anlatıyoruz; ''Efendimiz, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmayı severdi, tutun.'' diyoruz ama o hasta, kendisi denemiş, tecrübe etmiş; ''Bu oruçlar beni düzenliyor, sıhhatimi tanzim ediyor.'' diyor, çok önemli.

Hâlihazırda sıhhatli olduğumuzdan bu oruçların kıymetini anlayamıyoruz, o orucu tuttuğumuz zaman ne kadar faydalar kazandığımızın farkında değiliz ama bilen biliyor. Onun için İslâm fıtrat dinidir. İnsanın fıtratına uygun, hılkatına muvafık dindir.

Geçen gün bir arkadaşın evindeydik; enfarktüs geçirmiş zengin bir kardeşimizle beraber oturuyorduk. Öteki de bypass ameliyatı geçirmiş. İkisi konuşuyorlar:

''İlaç kullanıyor musun?''

''Kullanıyorum'' diyor o bypass ameliyatı geçiren. Göğsü açılıyor, damarı ayağından çekiliyor, koparılıyor, bu tarafa takılıyor. Büyük bir ameliyat.

Berikisi; ''Ben pek ilaç kullanmıyorum. Peygamber Efendimiz'in sünneti bana yetiyor. Pazartesi perşembe günleri oruç tutuyorum. Bir de eyyâm-ı biyz oruçlarını tuttum mu, yani Arabî ayların on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tuttum mu, tam bir regülatör vazifesi, düzenleyici vazifesi görüyor.'' diyor.

Sair günler yemek yiyor; pazartesi yemiyor, oruç tutuyor. Sair günler yemek yiyor; perşembeye gelince oruç tutuyor. ''Haftanın iki günü mideyi dinlendirmek bana birçok hapı almaktan daha iyi geliyor.'' diyor.

Farzlar olsun, Peygamber Efendimiz'in tavsiye etmiş olduğu sünnetler olsun İslâm'ın emirlerinin hepsinde bir hikmet var, her şeyi güzel. Tatbik eden memnun kalıyor. Hadislerde geldiği zaman size anlatıyoruz; ''Efendimiz, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmayı severdi, tutun.'' diyoruz ama o hasta, kendisi denemiş, tecrübe etmiş; ''Bu oruçlar beni düzenliyor, sıhhatimi tanzim ediyor.'' diyor, çok önemli.

Hâlihazırda sıhhatli olduğumuzdan bu oruçların kıymetini anlayamıyoruz, o orucu tuttuğumuz zaman ne kadar faydalar kazandığımızın farkında değiliz ama bilen biliyor. Onun için İslâm fıtrat dinidir. İnsanın fıtratına uygun, hılkatına muvafık dindir.

Bir askeri ateşemiz, Paris'te vazife yaparken bir Fransızla dost olmuş. O Fransız bir gün çok fena durumdaymış; morali bozuk, kaşları çatıkmış.

''Derdin ne?''

''İntihar edeceğim.''

''Niye intihar edeceksin?''

''Karım kötü yola saptı; beni, şerefimi ayaklar altına alıyor.''

''Boşa o zaman.''

''Bizim Katoliklik'te evlendin mi boşanmak yok. Ebediyen devam eder.''

İntihara razı oluyor ama boşanamıyor. Din fıtrata uygun olmadı mı, insanların uydurmasıyla bozuldu mu insanları nerelere sürüklüyor. Onun için İslâm'ın kıymetini bilelim. İslâm'ın fıtrat dini olduğunu, insanın hılkatına uygun olduğunu, sıhhatini takviye ettiğini, ruhunu beslediğini ve gerçeklere uygun din olduğunu iyi bilelim. Başka dinleri incelediği zaman insan bunu anlar.

Naylon çorap ilk çıktığı zaman herkes sımsıkı sarıldı, çok sevdi. ''Her akşam yıkıyorsun sabahleyin tekrar giyiyorsun. Halbuki bizim çoraplar çabuk yıpranıyor, yamanıyor.'' dediler. Ama sonra herkesin ayağında, parmak arasında bir kaşıntı, bir mantar hastalığı, bir alerji başladı. O zaman; ''Bizim pamuğumuz, yünümüz, Şile bezimiz, Denizli havlumuz çok daha sıhhatliymiş, uygunmuş.'' demeye başladık. İnsan mukayese edince anlıyor.

Şimdi biz İslâm dinine mensubuz, elhamdülillah anamızdan babamızdan müslüman olarak doğduk ama İslâm'ın kıymetini bilmiyoruz. Çünkü mukayese yapmadık. Amerika'yı göreceksin, Afrika'yı göreceksin, Hindistan'ı göreceksin, Eskimoları göreceksin. Hepsinin inancına bakacaksın da; ''Bunların inancı da inançmıymış, elhamdülillah ben müslümanım!'' diyeceksin. Bak o zaman nasıl sımsıkı sarılırsın. İslâm'ın güzelliğini, kadrini, kıymetini anlarsın.

Peygamber Efendimiz sabaha çıktığı zaman; ''Ben İslâm fıtratı üzere sabahladım. Bozuk bir itikat üzere değil, Allah'ın razı olduğu ve fıtrata uygun olan din üzere sabahladım.'' diye dua edermiş. Ve kelimeti'l-ihlâsi. ''İhlâs sözü, yani Allah'ın varlığını, birliğini ifade eden ve O'nu her türlü katıktan, bozuk ilaveden ayıklayan söz.'' İhlâs bir şeyi halis kılmak, sâfi kılmak demek.

Kelime-i ihlâs ne demek?

Allah hakkında doğru olan itikadı söylemek, doğru olmayan şeylerden O'nu sıyırıp sâfi kılmak demek. Onun için kelimeti'l-ihlâs deniliyor. Yani ''Allah vardır; şeriki, nazîri yoktur, eşi ortağı yoktur, benzeri yoktur, küfüvvü dengi yoktur.'' İnsan lâ ilâhe illallâh Muhammedün resûlullâh veya eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh deyip O'nun varlığını bilip O'na inanıyor. İşte Peygamber Efendimiz; ''O hak ve fıtrat dini üzere sabahladık, bu güzel itikat üzere sabahladık.'' dermiş.

''İslâm fıtratı üzere sabahladık, ihlâs kelimesi üzere sabahladık.'' Ve alâ dîni nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. ''Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'in dini üzere sabahladık.'' Peygamber Efendimiz söylüyor; kendisine salavât-ı şerîfe getiriyor ve ''O'nun dini üzere sabahladık.'' diyor. Peygamber Efendimiz bunu yapardı. Talim için, öğretmek için kendisinden üçüncü bir şahıs gibi bahsederdi.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde Peygamber Efendimiz'e salât u selâm getirmeyi bize emrediyor, farz.

İnne'l-lâhe ve melâiketehû yusallûne ale'n-nebiyyi yâ eyyühe'l-lezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ. ''Salât u selâm getirin.'' diye emrediyor.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki; ''Ben kendisinin yanında anıldığım halde bana salât u selâm getirmeyenin burnu yerde sürtsün.'' Rağime enfu raculin zukirtü indehû fe-lem yusalli aleyye. ''Burnu yerde sürtsün veyahut burnu yerde sürter.'' demek. Çünkü Peygamber Efendimiz'i sevmeden insanın dini tamam olmaz.

Bu işin aslı, temeli, kökü, kaynağı, menbaı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i candan sevmektir. Ona canını vereceksin. Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! ''Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın resûlü!'' diyeceksin. Onun adı anıldığı zaman gözlerinde değişiklik olacak, gönlüne bir başkalık gelecek, candan bir salât u selâm edeceksin, dua edeceksin.

Peygamber Efendimiz; ''Ben kendisinin yanında anıldığım halde bana salât u selâm getirmeyen, cimrinin ta kendisidir.'' diyor

Bunu hadîs-i şerîflerden biliyoruz. Allah emrettiği için, ''Allah'ın emrini yapmama durumuna düşmesinler.'' diye, bize öğretmek için Peygamber Efendimiz açıkça ifade ediyor. Çünkü etrafındaki insanların kimisi çölden gelmiş bedevî. Kimi şeyleri hazır halde onların önüne koymak lazım ki şaşırmadan öğrenebilsinler.

Ve alâ milleti ebînâ İbrâhîm. ''Atamız İbrahim aleyhisselam'ın dini üzere.'' O neydi? Hanîf idi. Mâilen ile'd-dîni'l-müstakim. ''Doğru olan dine meyletmiş, ona teveccüh etmiş bir kimseydi.'' Hz. İbrahim aleyhisselam zamanında insanlar güneşe, aya ve yıldızlara tapıyorlardı. Onun içinde bulunduğu cemiyette insanlar elleriyle çeşit çeşit putlar yapmışlardı. Onları puthânelerine koymuşlardı. Bir büyük put vardı; çeşit çeşit başka putlar vardı. İbrahim aleyhisselam onlara tapmadığı gibi tapılmasının da doğru olmadığını söyledi. Bir delikanlı iken, genç bir kimseyken; ''Yaptığınız doğru değil, putlara tapınmamanız lazım.'' dedi. Sonra daha da ileri, daha merdâne, daha kahramanca bir şey söyledi: ''Bak elime fırsat geçerse ben sizin bu putlarınızın hepsini parçalayacağım!'' Bunu da dobra dobra söyledi. Ve onlar bir merasim münasebetiyle şehrin dışına gittikleri zaman puthâneye girdi ve bütün putları parçaladı. Kullandığı baltayı da götürdü büyük putun boynuna astı.

Geldiler baktılar ki puthâne harabeye dönmüş, tapındıkları putların hepsi yerlerde. ''Bunu kim yapmıştır?'' diye düşündüler. Yezküruhüm yükâlü lehû İbrâhîm ''İbrahim adı verilen bir kimse var ki bunları böyle kıracağını söylüyordu.'' ''Onu insanların önüne getirin.'' dediler. İbrahim aleyhisselam'ı getirdiler.

İbrahim aleyhisselam Allah'a dayanmış, hasbünallâhu ve ni'me'l-vekîl diyor. O şuurdaki insan, mü'min, iman numûnesi, emsalsiz bir insan; Allah'ın dostu. Gayriye aldıran bir insan değil. Gayri ne yaparsa yapsın. Korkusu yok.

Diyorlar ki; e ente fealte hâzâ bi-âlihâtinâ yâ İbrâhîm. ''Ey İbrahim! Bizim putlarımıza, ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?''

İbrahim aleyhisselam, yaptıkları işin yanlışlığını anlatmak için onlarla şöyle konuşuyor: Bel fealehû kebîruhüm hâzâ. ''Belki en büyüğü yapmıştır.'' Fe's'elûhüm in kâne yantikûn. ''Konuşursa sorun bakalım.''

Diyorlar ki; ''Yâ İbrahim! Biliyorsun ki bu putlar konuşmaz, bir şey söylemez. Ne diye bizi sıkıştırıp duruyorsun?''

O zaman yapıştırıyor cevabı:

''Birisi saldırdığı zaman parçalanmaktan kurtulamayan, kendisini koruyamayan, sorulduğu zaman cevap veremeyen bu aciz şeylere niye tapınıyorsunuz?''

İşte İbrahim aleyhisselam'ın dini bu. Hakka meyletmiş, hakka yönelmiş, batıldan yüz çevirmiş; hiç sarsılmıyor.

Ya başına bir zarar gelirse?

Müslimen. ''Kendini Allah'a teslim etmiş, Allah'a sığınmış.'' Eslemtü.

İnnî veccehtü vechiye li'l-lezî fetara's-semâvâti ve'l-arda. ''Ben zâtımı yeri göğü yaratmış olan Allah'a teslim ettim.'' diyor. O'na dayanmış. İbrahim aleyhisselam, hasbünallâh'ın mücessem numûnesi.

''Allah bana yeter!'' sözünü birçok insan söyler de ona göre hareket etmeyi başaramaz. İbrahim aleyhisselam onu başarmış olan kahramanlardan, Allah'ın dostu. Hem hasbiyallâh. ''Allah bana yeter!'' diyor hem de Allah'ın yettiğini bilen bir insan gibi kahramanca hareket ediyor, hiç kimseden, korkmuyor.

Peygamber Efendimiz de diyor ki; ''Fıtrat-ı İslâm, İslâm fıtratı üzere sabahladım, ihlâs sözü üzere, kelime-i şehâdet üzere sabahladım. Muhammed-i Mustafâ'nın dini üzere sabahladım; hanif ve müslim olan İbrahim aleyhisselam'ın inancı üzere sabahladım.''

Bunlar bize ne işaretler veriyor?

Biz de sabaha kalktığımız zaman bunları hatırlamalıyız: Hak din üzere olduğumuzu, Allah'tan başka ilâhın olmadığını, Muhammed-i Mustafâ'nın ümmeti olup onun yolunda gitmemiz gerektiğini ve İbrahim aleyhisselam gibi hakka meyledip batıldan yüz çeviren ve her türlü engelin karşısında kendisini Allah'a teslim edip kimseden korkmayan, kimseden çekinmeyen insanlar olmalıyız. Biz böyle müslümanlar olursak o zaman izzet ve şeref bizim olur.

Böyle müslümanlar olmadığımız zaman ceza olarak Allah başımıza yahudiyi musallat eder, Rum'u, Rus'u, Bulgar'ı musallat eder. İnsanın eceli değişmez. Vefatı nerede olacaksa orada olacak, o değişmez de, insan onların karşısında rezil rüsvâ olur, perişan olur. Halbuki bu kuvvette olsak, bu çalışmada olsak belki oralarda kâfir kalmazdı. Bu itikatta insanlar oralarda olsaydı; ''Yahu sen benim yanımda bu has itikat varken bu batıl yolda nasıl duruyorsun?'' diye anlatırdı. Yedi asır Bulgarlar'a öğretememişiz, onun cezasını çekiyoruz. Halbuki bizim asıl işimiz oydu.

Öğretmeyi becerememişiz.

Müslümanın asıl vazifesi Allah'ın dinine yardım etmektir, Allah'ın dinini başkalarına yaymaktır, din için çalışmaktır! Biz dünya için çalışmaya yönelmişiz; para kazanmaya, zevke sefaya, rahata, ticarete, kazanca dalmışız. Allahu Teâlâ hazretleri; Tevbe sûresi, 24. âyet-i kerîmede Fe-terabbasû hattâ ye'tiya'l-lâhu bi-emrih. Eğer annen baban, karın kızın, ticaretin, köşkün sarayın, bahçen evin, dükkânın sana daha kıymetliyse, Allah yolunda cihad etmekten daha önde görünüyorsa, sen onlara meyletmişsen o zaman başına gelecekleri bekle.'' buyuruyor. Yani Allah onların cezası olarak müslümanlara bunları veriyor.

Allahu Teâlâ hazretlerinin cezası nasıl geliyor?

İşte bakın, ibret alın. Filistin'i sattılar, yahudiler parasıyla aldı. Padişahımız orayı satmak istemedi, sattırmak istemedi. Çiftlik yapmak istedi; ''Padişaha ait çiftliktir, arazidir.'' dedi. Ama onlar oradan sokuldular, buradan girdiler; bazı kimselerden aldılar.

Amerikalılar; ''Bir kolej kuracağız.'' diye Boğaz'da sadrazamın arazisini almışlar. Padişah, ''onu sattı'' diye sadrazama darılmış. Tam Rumelihisarı'nın yanındaki yeri alıyorlar. ''Fatih İstanbul'u buradan fethetmişti, biz de yine buradan müslümanların elinden koparacağız.'' diyorlar. O Robert Kolej'i kurarken bu niyetle kurmuşlar.

Dergi'de yazdım. 1970'li senelerde Amerika'da bir papaz kampanya açmış; bakın ne diyor?

''Bize yardım edin, İslâm diyarında, müslümanların ülkesinde Hıristiyanlık için çalışma yapacağız, eğer Kâbe'nin karşısında bir kilise kurmamızı istiyorsanız bize yardım edin.''

Adamlar, Kâbe'nin karşısında kilise kurmak istiyor. O da o azimle her şeyini çıkarıp veriyor. Bugün hıristiyan ülkelerindeki mülklerin, arazilerin büyük çoğunluğu kilisenin malıdır. Çünkü adam ihtiyarladı mı ''Sevap kazanayım.'' istiyor - artık ona cennette ne vaad ediyorsa- parasını, malını mülkünü getiriyor, kiliseye veriyor. Büyük imkânları var. Onlarla İslâm diyarlarında kilise kuruyorlar, okul kuruyorlar.

Don Petro muydu, Don Kastro muydu Avustralya'da çok büyük bir müessese gördüm; ne kadar büyük okulları var, kilisesi var. Büyük bir arazi.

''Hocam, bu İzmir'de de bir şube kurdu. Müslümanları hıristiyan yapmak için, misyoner çalışması yapmak için İzmir'de şubesini kurdu.'' dediler.

Onlar öyle çalışıyorlar, müslümanlar çalışmıyor. Tabi ondan sonra milletimizin başına çeşitli yerlerden çeşitli sıkıntılar geliyor.

Rabbimiz bizi İbrahim aleyhisselam'ın kahramanlığında eylesin. Peygamber Efendimiz'e indirilen ahkâma uyup has ve halis din ile ve kelime-i şehâdetin gösterdiği tevhid akidesi üzere ve fıtrat dini üzere Müslümanlığımızı yaşamayı nasip etsin.

Bir insan niye sabah akşam bunu söylüyor?

Çünkü kendisine hatırlatıyor. ''Her sabah, her akşam benim böyle olmam lazım, bu zihniyette bir insan olmam lazım.'' diyor. Ticaretini ona göre yapacak, o günkü faaliyetlerini ona göre yapacak. Konuşmasını ona göre yapacak. Çalışmasını ona göre yapacak. Bunu sabahleyin boşuna söylemiyor; ''Gününü ona göre tanzim etsin.'' diye söylüyor.

Rabbimiz; sabaha böyle giren ve gününü bu söylediği sözlerin ışığında geçiren kimselerden eylesin.

Bir de şunu söyleyeyim: Hocamız [Mehmed Zahid Kotku] rahmetullahi aleyh sabahları akşamları okuyalım diye bir dua kitabı meydana getirmiş. Sabahları biz burada okuyoruz. Okuyan kardeşlerimiz hatırlayacak.

Asbahnâ alâ fıtrati'l-İslâmi ve kelimeti'l-ihlâsi ve alâ dîni nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve alâ milleti ebînâ İbrâhîme aleyhissalatu ve's-selâm.

Hocamız, bu duayı eklemiş, ihmal etmemiş. Sabahları Evrâd-ı Şerîfemiz'i okuyan kardeşlerimiz bu duayı da okumuş oluyorlar. Hanîfen müslimen ve mâ kâne mine'l-müşrikîn ilavesini de kendileri yapabilirler.

Kâne izâ ıttalâ bedee bi-avratihî fe-talâhâ bi-nnûreti ve saire cesedihî ehlühû.

''Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz avret yerlerini temizlemek istediği zaman hamam otu dediğimiz otu kullanırdı. Bedeninin diğer yerlerinde, mesela koltuk altı gibi yerlerde de kıllar oluyor. Onlar için ailesinden bazılarının yardımını istediği olurdu, onlara yardım ettirtirdi ama kendisi avret mahallinin temizliğini de bizzat yapardı.'' diye bildiriyor.

İslâm dini insanın her şeyini ihtiva ediyor, her şeyini kuşatıyor. Temizliğini de anlatıyor, bedenini de anlatıyor, ruhunu da anlatıyor, ailesini de anlatıyor. Cemiyetinin, dünyasının, âhiretinin nasıl olması gerektiğini de anlatıyor. Dışarıda bıraktığı bir şey yok. Başka dergilerden görevli şahıslar bize mektup yazmış;

''Siz ilk önce derginizde bazı dinî konuları yazarken sonra başladınız Ortak Pazar konusuna veya başka konulara girmeye.'' Ben de cevap verdim, dedim ki;

''İslâm'da; ‘şu konuya girilmez, bu konuya girilmez' diye yasak yok ki. İslâm her şeyle ilgilenir. İnsanla ilgili, dünya ile ilgili her şeyle ilgilenir. Cemiyetin veyahut ferdin herhangi bir faaliyeti onun dışında değildir.''

Tek başımıza olduğumuz zaman yaptığımız şahsî faaliyetlerimiz var, mahrem faaliyetlerimiz var. Bunların arasında temizlik faaliyetimiz var.

''Hocam bu konuyu kapatalım, nemelazım. Bu temizlik işi, şahsî bir iş.''

Hayır, öyle şey yok! İslâm'da her şeyi anlatmak var. Peygamber Efendimiz her şeyi anlatmış; o çölün hiçbir şey bilmez, saf insanlarına neler öğretmiş. Nasıl kibar, görgülü, temiz insanlar olmuşlar. Hatırlarsanız eskiden ''pis gâvur'' denirdi.

Çünkü onlar temizliği iyi bilmezlerdi. Müslümanlar elbiseyi defalarca yıkar; köpekten sakınır, domuzdan sakınır. Tavuğunu keseceği zaman kaç gün bekletir, pislik yememesine dikkat eder, pişirmesine dikkat eder. Her şeyde bir temizlik vardı. Bizim ecdadımızın temizliğini belki bu yeni nesiller bilmezler, unutmuşlardır ama ben hatırlıyorum, duyuyorum, biliyorum; ninelerimiz, dedelerimiz ''çalıştığımız zaman belki üstümüze bir şeyler sıçramıştır'' diye namaz kılarken ayrı şalvar giyerlermiş. Abdest alırken yere sıçrayan su temizdir ama ondan bile mümkün olduğu kadar sakınmışlar. Temizliğe bu kadar riayet etmişler.

Peki temizlik nasıl olacak?

Peygamber Efendimiz açıkça söylemiş: ''Tırnaklarınızı keseceksiniz.'' Şimdi bakıyorum modern kadınlar, hatta bazı erkekler tırnağını uzatmış. İnsanın derisini jilet gibi kesiyor. Bakıyorsun erkek, küçük parmağının tırnağını uzun bırakmış; galiba ''Lazım olacak.'' diye düşünüyor, kocaman bir tırnak. Bazı kadınlar tırnaklarını uzatıyorlar, üstünü boyuyorlar. Manikür pedikür yapıyorlar, yaptırıyorlar. Bir kardeşimiz geçim için manikür pedikür yapıyormuş; ''Bir mantar hastalığına tutuldum, aylarca yıllarca uğraştım elimdeki mantar hastalığı geçmedi.'' diyor. Elalemin tırnağını kurcalaya kurcalaya bir hastalığa tutulmuş; ondan sonra bırakmış.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; ''On şey fıtrattandır, insanın hılkatına uygundur.'' Tırnakları kesmek. Erkeklerde ve kadınlarda koltuk altında kıllar bitiyor. Koltuk altı çok çabuk terler. Ter kurur. Tekrar terler tekrar kurur, tekrar terler tekrar kurur. Atletin kolluysa iç fanilanın koltuk altı sapsarı olur. Hepimizin bildiği bir şey. İslâm bu pisliğe razı olmuyor; o kıllar orada durduğu zaman bir koku olacak, bir pislik olacak; öyleyse koltuk altlarını temizleyeceksin. Sonra kasıklarında insanın çeşitli kıllar bitiyor, onların temizlenmesi lazım, sünnet olması lazım. Sünnet olmadığı takdirde, sünnet olunmayan et parçasının içinde çeşitli mikroplar ürüyor. Sonra idrar kalıyor, o idrar kokuyor, mikrop ürüyor. Ondan sonra başkalarına geçer. O bakımdan İslâm her şeye dikkat etmiş.

Mesela bıyıklar traş ediliyor. Niye? Bıyıklar burnun altındadır, çok fazla olursa pislik birikir. Peygamber Efendimiz derisi belli olacak kadar bıyıkları azaltırdı, sakalı uzatırdı. Sakalda bir zarar yok. Sakal insanı kaşkol gibi korur. Sakalı uzun insan kış gününde hiç kaşkol takmasın. Sakalın ona faydası var. Ama bıyık öyle değil. İslâm her şeyin ölçüsünü böyle koymuş.

Ve bunlar Peygamber Efendimiz'in özel hayatından da bize intikal etmiş, râvîler rivayet etmiştir. Bazısını Peygamber Efendimiz'in zevceleri olan mübarek annelerimiz rivayet etmişlerdir; ''Peygamber Efendimiz özel hayatında şöyle yapardı, böyle yapardı.'' diye. İşte burada da onu görmüş oluyoruz.

Bir ot varmış. Tabi millet şimdi başka yöntemler kullanıyor. Hamam otu denilen o ot karıştırılıyor, dövülüyor. Sürüldüğü zaman kılları kökünden temizliyormuş; o zamanın âdeti. Herhalde yakın zamana kadar da kullanılıyordu. Sonra bir de aktarlarda bulunan, ilaç yapımında da kullanılan otlar var; onlarla da temizlik sağlanabiliyor. Mühim olan mikropların barınmasına sebep olacak şeyleri vücutta bulundurmamak.

Peygamber Efendimiz saçlarını bazen tıraş ettirirdi, bazen de mübarek kulakları hizasına gelecek kadar, hatta omzuna dökülecek kadar uzattığı olurdu.

İslâm'da günde beş defa yıkanmak var. Abdest alıyorsunuz; kollarınızı ve yüzünüzü yıkıyorsunuz. Haftada bir defa gusül abdesti var. Hatta gusül bazı sebeplere de bağlı olduğu için bazen insanın haftada birkaç defa tepeden tırnağa yıkanması mümkün oluyor. İslâm temizlik dini, elhamdülillah.

''Hocam, şimdi herkes yıkanıyor.''

Herkes yıkanıyor ama sen elli sene öncesine bir bak. Elli sene öncesinde, yüz sene öncesinde Avrupa'da senede bir bile yıkanmıyorlardu. Adamların evinde tuvalet yoktu, banyo yoktu. Evin ortasına tekne getirip hepsi içine girip çıkıp orada güya yıkanıyorlardı. Onların temizlik töresi bizden geçmedir. Dişlerinin temizlenmesi bizden öğrenmedir. Bizim diş fırçalamamızla diş fırçalamayı; hamamlarımız sayesinde yıkanmayı öğrendiler. 17. asırda buralara gelmiş, görmüş seyyahlar diyor ki; ''Bu müslümanlar hasta olacak. Bunlar ne biçim insanlar, sürekli suya girip yıkanıyorlar, bu kadar yıkanılır mı?''

İşte İslâm'ın temizliği bu. En ayrıntı noktalara kadar -tırnak, koltuk altı, kasık- vücut temiz olacak. Saç sakaldan tertemiz olacak. Dişler misvaklanacak, temizlenecek. Kalp temiz olacak, muamele temiz olacak. İslâm baştan aşağı temizlik dinidir. Bunu da Peygamber Efendimiz bizzat kendisi örnek olarak göstermiştir.

Kâne izâ ittalâ bi'n-nûreti vellâ ânetehû ve fercehû bi-yedihî.

Burada da yine temizliği kendi eliyle yaptığına dair bir rivayet var.

Kâne izâ ittala'a alâ ehadin min ehli beytihî kezebe kezbeten lem yezel muğridan anhü hattâ yuhdise tevbeten.

Ahmed b. Hanbel, Hz. Âişe validemizden rivayet etmiş: ''Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çevresindeki insanlardan, ehli beytinden bir kimsede bir yalan söyleme durumu görmüşse, ondan yüz çevirirdi. Tevbe edinceye kadar onun yüzüne bakmazdı.''

''Peygamber Efendimiz'in ailesi yalan söyler mi?''

Tabi ''Ehl-i Beyti'' denilince o çatının altında hizmetçisi de var, çeşit çeşit insanlar da var. Veyahut Ümmet-i Muhammed'den çeşitli kimseler geliyor gidiyor. Etrafındaki kimselerden birisinde yalan, hilâf-ı hakikat bir söz fark ederse ondan yüz çevirirdi, kaşlarını çatardı; tevbe edinceye kadar onunla konuşmazdı.

Ceza mükâfatla beraber yürür. Çocuğunu hep seversen şımarık olur. İyilik yaptığı zaman, güzel bir iş yaptığı zaman methedeceksin, okşayacaksın. Kötü bir şey yaptığı zaman ''Bu olmadı.'' diyeceksin ki çocuk iyiye heves etsin, kötüden korksun, yapmasın. Peygamber Efendimiz de böyle bir yalan gördüğü zaman yüz çevirirdi; ''Bir daha söylenmesin, bir daha yapılmasın.'' diye tevbe edinceye kadar onunla konuşmazdı.

Biz de çocuklarımızı, etrafımızdaki insanları, iş yerimizde çalıştırdığımız kimseleri böyle dürüst yetiştirelim. Dürüst yetişmeleri için onların ahlâkî davranışlarına dikkat edelim. Yanlış bir şey yaptıkları zaman gülmeyelim. Çocuk babasının sigarasını almış tüttürüyor, babası; ''Vay, bacak kadar çocuk sigara tütrüyor.'' diye gülüyor.

O zaman o çocuğu teşvik etmiş oluyor, o çocuk sigarayı hep içecek. Bir kere babanın içmemesi lazım. İçtiğini görünce, bir de gülünce onu suça iki misli teşvik etmiş oluyor. Ondan sonra, ''Sigaradan kurtaracağız.'' diye uğraş, duvarlara yaz; ''Sen kendini yavaş yavaş öldürüyorsun, sigara zararlıdır. Amerika'da yasaklanmış, televizyonda reklamı yapılmıyormuş.'' de istediğin kadar çabala, küçükten alıştırmış oluyorsun.

Hatta birisi olmadık bir şey yaptığı zaman tebessüm bile etmememiz lazım Bazen tutuyorlar hocalar aleyhine bir fıkra anlatıyorlar veya müslümanı küçük düşürecek veya cennetle cehennemle, melekle, şeytanla ilgili bir fıkra anlatıyorlar. Bunlar oyuncak mı? Nereden duydun? Besbelli yobazın, haylazın birisi uydurmuş. Sen bunu okuyorsun, söylüyorsun ötekisi de gülüyor, ne oluyor? Günaha herkes iştirak etmiş oluyor. Kötü şeyi teşvik etmemeliyiz, tebessümle bile teşvik etmemeliyiz. Hatta böyle kötü bir şey olduğu zaman hafifçe bir yüz çevirme onun yola gelmesi için şart oluyor. Buradan onu anlıyoruz.

Kâne izâ eftare kâle zehebe zamau vebte'l-leti'l-urûku ve sebete'l-ecru inşâallah.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhumâ'nın rivayet ettiğine göre oruç bitip iftar ettiği zaman Peygamber Efendimiz şöyle derdi:

''Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, elhamdülillah, sevap da Allah'ın izniyle, inşaallah hâsıl oldu.''

İnsan, Ramazan'da veyahut sair zamanda oruç tutuyor. Arap diyarı biraz daha sıcak, bizimki gibi değil. Susuzluk insanı adamakıllı tâkatten düşürür. İftar ettiği zaman insan hemen suya sarılır. ''Susuzluk gitti, elhamdülillah; damarlar suyla doldu, ıslandı. Eh gündüz biraz sıkıntı çektik ama Allah'ın izniyle ecir de kazanıldı.'' Tabi sevap kazanmak kolay olmuyor. Fedakârlıkla oluyor, biraz zahmetle oluyor. İbadetlerin zahmeti en çok olanları, sevabı en çok olanları oluyor. O bakımdan hadîs-i şerîfte, âyet-i kerîmede ne bildirilmişse o meşakkate katlanırız, biz de o sevabı almaya gayret ederiz.

Kâne izâ eftare kâl; Allâhümme leke sumtü ve alâ rızkike eftartu.

''Peygamber Efendimiz İftar ederken şöyle derdi: ‘Yâ Rabbi! Senin için oruç tuttum ve senin verdiğin şu rızıkla iftar ediyorum.''

Muhterem kardeşlerim!

Mâlum, oruç sadece Ramazan'a mahsus değildir. Ramazan'da oruç tutmak, sıhhatli mü'minlere farzdır. Fakat sair zamanlarda da Peygamber Efendimiz çokça oruç tutardı. Hele gençlere; ''Nefislerine hâkim olmayı öğrensinler.'' diye oruç tutmayı çokça tavsiye etmiştir. Onların sevabı çok fazla. Allahu Teâlâ hazretleri fazl u kereminden orucun sevabını çok çok fazla miktarda veriyor, ölçüye sığmaz tarzda çok veriyor. Ama orucun sadece mide orucu olmaması lazım, her âzânın günahtan korunması lazım.

Adam oruçlu, nâmahreme bakıyor. Olmadı, gözüne oruç tutturmadı. Adam oruçlu, ağzına geleni söylüyor, küfrediyor, hatta yalan söylüyor, hatta kalp kırıcı sözler söylüyor. Olmadı, diline orucu tutturamadı. Adam oruçlu; akşam vakti açmış radyoyu, filanca hânendeden, filanca sâzendeden şarkılar türküler dinliyor. Olmadı, kulağına oruç tutturmadı. Oruç her âzâya tutturulacak. Sen Allah rızası için; Allah'ın helal kıldığı ekmeği yemiyorsun, helal olan suyu içmiyorsun da zaten haram olan öteki şeyleri neden yapıyorsun? Oldu mu? Helalleri bile yapmama durumunda olan bir insana zaten haram olan şeyleri yapmak yakıştı mı şimdi? Hiç yakışık almaz.

Millet orucu sadece aç susuz kalmak sanıyor; ''Biraz oruç tutayım da zayıflayayım.'' diyor. Öyle yağma yok, öyle saçma şey yok! Orucu Allah rızası için tutacaksın ve bütün âzâlarına tutturacaksın. Bütün âzâların oruç tutacak ki Allah onun sevabını çok versin. O zaman Allah; ''Bu kulum benim rızam için her türlü fedakârlığı yaptı, nefsinin her türlü arzusuna karşı çıktı, şeytana uymadı; günahlardan kaçtı, sevaplı işlere koştu, zahmetlere katlandı, ben de ona ecrini bi-gayri hisâb vereyim.'' diyecek ama böyle yapana. Yoksa nice oruç tutan insan vardır ki akşama kârı aç ve susuz kalmaktan ibarettir. Onun için orucu güzel tutalım.

Kâne ize'temme sedele imâmetehû beyne ketifeyhi.

''Peygamber Efendimiz, sarık sardığı zaman ucunu iki küreğinin arkasına bir miktar -altmış yetmiş santim kadar- sarkıtırdı.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize Peygamber Efendimiz'in sünnetine ittiba etmeyi, onun ahlâkıyla ahlâklanmayı, onun âdâbı ile edeplenmeyi, rızasını kazanmayı ve onunla beraber cennete girmeyi nasip eylesin.

Ankara'da bizim fakirhaneye misafirler geldi. Muteriz, itirazcı… Bir takım yarım yamalak şeyler duymuşlar; karşı çıkmaya alışmışlar. Dedelerimizin hepsi din alimiydi, meseleleri gayet iyi biliyorlardı. Baktık her şeye itiraz ediyorlar. İtirazlarından bir tanesi de sarık. Sarığa itiraz ediyor; ''Ne gerek var, bilmem ne…'' Sarık sünnet. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte tashih etmiş. Yetmiş kat sevabı daha fazla olur diyor. Meleklerin kıyafeti. İşte Peygamber Efendimiz böyle yapmış. ''Sarık sardığı zaman vücudundan aşağı doğru sarkıtırmış…'' diye Tirmizî İbn-i Ömer radıyallahu anh'den rivayet etmiş.

Kâne iza'ğtemme ehaze lihyetehû bi-yedihî yenzuru fîhâ.

Biraz üzüldüğü zaman sakalını tutar ve şöyle ona bakardı. Bir tutam sakalından tutup ona doğru bakardı. Düşünceli düşünceli, üzüntülü üzüntülü sakalına bakarlardı. Adeti böyleydi. Her insanın çeşitli davranışları vardır, üzüntülü sevinçli zamanlarda. Efendimiz sakalını tutar ona bakardı. Sayfanın sonundaki hadîs-i şerîfi de okuyalım.

Kâne izâ eftara kâle: Allâhümme leke sumtu ve alâ rızkıke eftartü ve-tekabbel minnî. İnneke ente's-semîu'l-alîm.

''Oruç tutup da iftar ettiği zaman şöyle dua ederdi. Allahumme leke sumtu. ‘Yâ Rabbi! Senin rızan için oruç tuttum.' Ve alâ rızkıke eftartü. ‘Ve senin rızkın ile iftarımı yaptım.' Tekabbel minnî. ‘Bunu benden kabul et.' İnneke ente's-semîu'l-alîm. ‘Sen her şeyi duyan her şeyi bilensin. Hakkıyla duyan hakkıyla bilensin, yâ Rabbi!' diye öyle dua ederdi.''

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize Peygamber Efendimiz'in sünnetine ittiba etmeyi, onun ahlâkıyla ahlâklanmayı, onun âdâbı ile edeplenmeyi, rızasını kazanmayı ve onunla beraber cennete girmeyi nasip eylesin.

Sayfa Başı