M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Saraybosna

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Cumanız mübarek olsun.

Allahu Teâlâ hazretleri dünya ve âhiretin hayırlarını cümlenize ihsan eylesin.

Size bu konuşmamı Saraybosna'dan telefonla yapıyorum.

Daha önceki günlerde -geçen hafta- Danimarka ve İsveç'e gittim. Bugün de İsviçre üzerinden Saraybosna'ya geldik.

Burası benim tahminimden çok daha güzel bir yer. Yemyeşil dağlar ve tepeler arasında çok güzel bir şehir. Allah müslümanlara bağışlasın.

Ecdadımıza Allah rahmet eylesin. Buralara kadar İslâm'ı getirdiler, ahali İslâm'ı öğrendi. Asırlarca müslüman olarak yaşadı. Allah bizlere de ecdadımız gibi İslâm'a güzel hizmetler etmeyi nasip eylesin. İslâm ülkelerini müslümanlara bağışlasın. Dinini, dünyanın her yerine yayma şerefini, biz müslümanlara ihsan eylesin.

Riyâzüs-sâlihîn kitabından kur'a ile açılmış bir sayfadan size Berâ b. Âzib radıyallahu anh'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi okuyarak başlamak istiyorum.

Emeranâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bi-ıyâdeti'l-merîd ve't-tibâi'l-cenâizi ve teşmîti'l-âtısi ve ibrâri'l-muksimi ve nasri'l-mazlûmi ve icâbeti'd-dâî ve ifşâi's-selâm.

Buhârî ve Müslim bu hadîs-i şerîfin sahih olduğunda ittifak etmişler ve beraber rivayet etmişler. Sıhhatli ve güvenilir bir rivayet.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize şu sayılanları emretti:"

O sayılanları biraz geniş olarak, üzerinde durarak açıklayalım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz neleri emretmiş?

Onlara emrettiği bize de emirdir, biz de o emirleri tutalım. Peygamber Efendimiz'e ittibâ etmenin, onun emrini tutmanın, tavsiyesine uymanın ecrini, sevabını alalım. İnşaallah Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şefaatine nâil olalım.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hastayı ziyaret etmeyi emretti."

Müslüman, müslüman kardeşi hasta olduğu zaman gidecek, onu ziyaret edecek. Evinde ise evinde, hastanede ise hastanede ziyaretine gidecek. Hâlini hatırını soracak, alnına elini koyacak; "Nasılsın kardeşim? Geçmiş olsun!" diyecek. Onun mâneviyatını takviye edecek, gönlünü şenlendirecek güzel sözler söyleyecek.

Bir ihtiyacı olup olmadığını soracak: "Canın bir şey çekiyor mu? Bir şey istiyor musun kardeşim?" diyecek. Hasta olduğu için yapamadığı işleri varsa "Ben koşturayım, ben yapıvereyim." diyecek. Böylece bu ihtiyaç anında, hasta olduğu için yatağa düşmüş olan kardeşine; kardeşliğini, kardeşliğinin gereğini göstermiş olacak.

Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri, müslümanlar arasında son derece kuvvetli, çok derin, köklü ve sevaplı bir kardeşlik tesis etmiştir. Müslümanlar dünyanın neresinde olursa olsun birbirlerinin kardeşidir. Kardeşliğin gereği olan güzel bir muamele ile kardeşliğini sürdürmesi lazım. Bu güzel kardeşlik muamelesinin bir yönü, hasta olduğu zaman kardeşini ziyaret etmek, aramaktır.

Hasta oldunuz mu bilmiyorum, Allah sıhhat afiyet üzere yaşamayı nasip eylesin. İnsan saate bakıyor, bir daha bakıyor; dakikalar geçmiyor, zaman geçmiyor. Karyolanın yastığı, yatağı, yatağın altındaki telleri, yayları sanki sırtına batıyormuş gibi oluyor. Sabahın gelmesini hasretle bekliyor:

"Doktorlar gelse, hemşireler gelse de biraz konuşsak." diyor. Ağrısı sızısı varsa inliyor. Zor bir durum, imtihan.

Bunların hepsi - eğer mü'min sabrederse bunun Allah'tan olduğunu bilirse- kendisinin günahlarının affolunmasına, defter-i a'mâlinin temizlenmesine sebep oluyor. Ama sabretmesi lazım; Allah'ın takdiri olduğunu anlaması ve edepli olması lazım!

Öbür taraftan, öteki müslümanlar da böyle kardeşlerini; "Tam yardıma ihtiyacı var." diye aramalı, her yönden yoklamalı. Hem ihtiyaçlarını görmeli hem de kendisine mânevî destek olmalı.

Cuma günleri hasta ziyaretinin sevabı çok fazla olduğundan, özellikle bu cuma hangi kardeşimizin nerede, nasıl hastası varsa inşaallah onu düşünsün, gitsin Allah rızası için ziyaret etsin, sevapları kazansın.

"Peygamber Efendimiz bize emretti:" dediği şeylerin ikincisi;

"Cenazeye ittibâ etmek, cenazenin peşinde gitmek."

Yani namazını kılmak, kabre kadar götürmek, defin merasimini yapmak, dualarını yapmak. Bu bir kardeşin bir kardeşe, bir müslümanın diğer müslümana çok önemli bir vazifesidir.

Cenaze namazı farz-ı kifâyedir. Birileri kılınca farziyet ötekilerden sakıt oluyor. Ama hiç kimse kılmazsa, müslümanın cenazesi açıkta kalırsa bütün o beldenin müslümanları sorumlu oluyor. Önemli bir vazife. O ölen kardeşe son vazife yapılacak! Peşinden gidilecek. O gitmenin, atılan adımların, tabutu taşımanın, namazı kılmanın, definde bulunmanın pek çok sevabı var.

Eğer bu cuma gününde böyle bir cenaze namazı kılma, defnetme işinde bulunma imkânınız olursa bunu da kaçırmayın! İşinizi ona göre ayarlayın.

Sevgili kardeşlerim!

"Hapşırana yerhamükellah demek."

Arapçada atasa; "aksırmak, hapşırmak" demektir; ayn, tı ve sin harfleri ile. Birisi hapşırdığı zaman müslüman ona; "Allah sana merhamet eylesin, rahmeylesin, lütfeylesin!" diye, ona hayır temennide bulunacak.

Bu çok köklü bir gelenektir. Hz. Âdem atamızdan başlamıştır. Âdem aleyhisselam halk olunduğu zaman hapşırmış; o zaman melekler kendisine yerhamükellah demişler. İnsan tarihi kadar eski bir güzel âdet oluyor. Bunu da bir zarif âdet olarak hatırınızda tutun.

Birisi hapşırdığı zaman; "Allah sıhhat afiyet versin, çok yaşa!" filan diyorlar. Çok yaşasa da az yaşasa da insan sonunda Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna gidecek. Yaşamanın uzunluğu başarı değil, asıl başarı; yaşamın Allah'ın rızasına uygun olması ve sonunda Allah'ın rahmetine ermek. Onun için yerhamükellah diyerek Allah'ın merhametini istemek; "Çok yaşa!" demekten çok daha güzel bir temenni.

Zaten biz mü'minler karşılaştığımız zaman birbirimize hayır temenni ediyoruz: "Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerine olsun!" diyoruz. "Allah seni iki cihanda selamette eylesin!" diyoruz. Hapşırana da yerhamükellah demek bir vazife.

Hapşıran elhamdülillah diyecek. Orada bulunan yerhamükellâh diyecek. Onun üzerine hapşıran eğer biliyorsa, yehdînâ ve yehdîkümüllah; "Allah seni de beni de doğru yolda, hidayet üzere daim eylesin, doğru yola sevk eylesin!" diyecek. Veyahut "Yehdîkümullahu ve yuslihu bâleküm." "Allah size hidayet eylesin ve gönlünüzü ıslah eylesin, güzelleştirsin." diyecek. Bunlar sözle gönül almadır, birbirine güzel temennide bulunmadır.

Efendimiz daha sonra ne emretmiş hepimize?

Ve ibrâri'l-muksim.

Muksim; "kasem eden" demek.

İbrâr. "Yemin eden, kasem eden bir kimsenin yemininin yerine gelmesi hususunda ona yardımcı olmak." demek.

Çünkü bir insan güzel bir şeyi yapmaya azmedip yemin etti mi; " Ben bunu böyle yapacağım." dedi mi, sözünde durması lazım, yeminin icabını yerine getirmesi lazım. Yemininden dönmemesi, yemininden hânis olmaması lazım.

Ama hangi şartla?

Yemin ettiği şey güzel bir şey ise...

Güzel bir şeye yemin etti mi onu yapacak. Mesela;

"Vallahi! On tane çocuk okutacağım, onları yetiştireceğim!" derse tamam, bu yemininde sâdık olsun.

İnsanlar yemine çok alışmışlar, bazen de kötü şeylere yemin ediyorlar. Meselâ bir insan; "Vallahi! Senin kafanı kıracağım!" dese o zaman ne olacak?

Kötü yere yemin eden bir insan tevbe edecek, yemininden dönecek, ama "Bundan sonra ileri geri konuşmasın." diye Allah bir ceza tayin etmiş, yemini yerine getirmediği zaman o yemin kefaretini yerine getirecek; on tane fakiri, yoksulu doyuracak. Ona imkânıyoksa üç gün oruç tutacak. Böylece bir daha sözüne, ağzına sahip olacak. Kendisine hâkim olacak, gazabına mağlup olmayacak, şeytana aldanmayacak, kötü şeylere yemin etmeyecek. Bu da önemli bir nokta.

Eğer iyi bir şeye yemin etmişse öteki arkadaşların da yemin edenin o işi yapmasına yardımcı olmaları lazım! İbrâri'l-muksim bu; "Yemin edenin yeminini yerine getirmesinde ona destek olmak, yardımcı olmak."

Cahiliye devrinde Arap şairlerinden sevilmiş, meşhur olmuş birisi var. Şiiri Kâbe-i Müşerrefe'nin duvarına asılan şairlerden. İsmi Lebid b. Rebîa. Bu zât müslüman olmuş, hatta Hz. Ömer zamanına kadar yaşamış. Cahiliye zamanında o kabile gelenekleri icabı demiş ki;

"Ne zaman sabâ rüzgârı eserse vallahi ben ziyafet çekeceğim! Fakirlere kazan kaynatacağım, aş pişireceğim, yemek dağıtacağım."

Dürüst adam, mert insan! Onu sürdürmüş. Müslüman da olmuş. Muhadramûn'dan; yani cahiliye devrini de, İslâm'ı da idrak etmiş, ikisini de görmüş. Hem de uzun ömürlü bir kimse. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın rivayetine göre 156 yıl yaşamış. Çok uzun yaşamış bir şair.

Hz. Ömer onun bulunduğu şehrin valisine; "Lebid kardeşimizin yemininin yerine gelmesinde kendisine destek olun!" diye mektup yazmış.

Demek ki ibrâri'l-muksim vazife olduğundan; "güzel bir şeye, iyi bir şey yapmaya and içenin, yemin edenin, yemininin yapılmasına destek olmak" önemli olduğundan, Hz. Ömer radıyallahu anh onu uyguluyor. Allah cennette buluştursun. Çünkü cennetlik olduğu bilinen bir kimse.

"Mazluma da yardım etmeyi, Allah'ın Resûlü Muhammed-i Mustafâ bize emretti." Müslüman nerede bir mazlum görse o mazlumun yardımına koşacak. Zalimin zulmünü engelleyecek, mazlumu zalimin elinden kurtaracak. Çok önemli bir vazife. Eğer mazlumu kurtarmazsa mazlumun imdadına yetişmezse cezası daha kabirde başlıyor. Âhirette de büyük hesabı ve cezası, azabı ve ikâbı var. Onun için müslümanlar daima mazlumun yanında yer almıştır.

Ecdadımız da -tarihten biliyoruz- fakirin, zayıfın, mazlumun yanında yer almıştır. Mazluma yardımcı olmuştur, zalimleri def etmiştir, zulmünü engellemiştir, zulmünden men etmiştir.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:

"Müslüman kardeşiniz zalim de olsa yardım edin, mazlum da olsa yardım edin!" Bilmemiz gereken çok güzel bir hadîs-i şerîf. Diyorlar ki;

"Yâ Resûlallah! Mazlumken yardım etmeyi anlıyoruz; acınacak bir kimse, dayak yiyor, eziliyor, onun yardımına koşuyoruz. Zalimin yardımına gitmek nasıl oluyor, o ters olmuyor mu?"

Peygamber Efendimiz; "Zalimi zulmünden men etmek, zulmü yapmasını engellemek, ona yardımdır." buyuruyor.

Demek ki müslüman, zalimin zulmünü yaptırmamak suretiyle zalime yardımcı olmuş olacak; mazlumun imdadına koşmak ve mazlumu zulümden kurtarmak suretiyle de mazluma yardımcı olacak.

Ben şimdi bu diyarları düşünüyorum. Buralara gelince de çok heyecanlandım. Duvarlar bomba izleriyle dolu. Yıkılmış köşeler, makinalı tüfek mermileriyle delinmiş duvarlar perişan. Havaalanının bile her tarafı tamir edilmiş değil.

Buralarda ne zulümler oldu. Ne mazlumlar ne eziyetler çektiler.

Bir buçuk milyar İslâm âleminin ve altı milyar dünya halkının -bunların hepsi zulmü destekleyen insanlar değil- gözleri önünde bu kadar zulümler nasıl oldu?

Bu ne gaflet, bu ne gevşeklik, bu ne gayretsizlik! Bu ne hamiyetsizlik! Çok kötü bir şey!

Allah müslümanlara akıl fikir versin. Çünkü müslümanlar Allah'tan korktukları için her şeyi Allah rızasına göre yaparlar. "Böyle zulümler olmasın." diye herkes her yerde elinden gelen her şeyi yapmaya gayret etsin.

Hatta İslâm âlemi bir bütündür. Öyle ülkeler var ki ben elime cetveli aldığım zaman yazılanlara bakıyorum. Dünyanın başka ülkelerinde de azınlık müslümanlar var. Amerika'da bile müslümanlar var. Daha başka ülkelerde; hiç tahmin etmediğiniz Vietnam'da, Tayland'da vesairede.. Oraları gezdiğim zamanlar gördüm, duydum, hayret ettim. Hiç ummadığınız yerlerde müslümanlar var.

Demek ki her yerdeki müslümanların önce tespiti lazım. Sonra; "Bu kardeşlerimizin halleri nedir?" diye onların gidip görülmesi lazım. Ondan sonra da onlara elinden gelen yardımı yapması lazım.

Şimdi Bosna'da olduğum için söylüyorum; müslümanların ileri kalelerinden birisi, bence Batıdaki en ileri İslâm'ı savunma kalesi, İslâm'a yardım merkezi Amerika'dır. O sebeple ben Amerika'ya birkaç defa gittim. Amerika'da güzel gelişmeler oluyor.

"Amerika'da herkesin dinine göre yaşaması serbest olmalı. İsteyen kitabını masasının üstüne koyabilir. Dininin gereği olan ibadeti yapabilir." diye bu hakkı kesinleştiren bir kanun çıkmıştı.

Birkaç gün önce gazeteleri, haberleri takip ederken yeni bir haber daha gözüme ilişti. Amerika; din hürriyeti sağlamayan, dine baskı yapan, insanların vicdanlarına göre istedikleri gibi ibadet etmelerini engelleyen ülkelere karşı da zecrî tedbirler alacak, yaptırım yapacakmış. Yani "Bu zulmü yapmasın." diye tedbir alacakmış. Bu da hayretimi mucip oldu. Tabi onu nasıl uygulayacak, onları da ince ince düşünmek lazım.

Bu sözün altındaki şey çok güzel. Herkes dinine göre yaşayabilsin. Hem Amerika'da yaşayabilsin hem de dünyanın başka yerlerinde yönetimden dinini yapmaya karşı bir baskı varsa idareye karşı mazlumu destekleyecek, belki iktisadî, belki siyasî, belki ticarî, belki başka yönlerden yaptırım uygulayacak, o baskıyı kaldıracak ki "Herkes hür vicdanının seçtiği inanca göre yaşayabilsin." diye destek oluyor.

Bu hoşuma gitti. Temenni ederdim ki Türkiye olarak, İslâm âlemi olarak biz de böyle bir karar alalım: Bütün dünyada eğer baskı yapan komünist ülkeler, sert rejimli ülkeler varsa oralara bir yaptırımda bulunalım, o sevabı kazanalım.

Peygamber Efendimiz; "davet edenin davetine icabet etmeyi de" emretmiş. Bu da zarif, güzel bir edeptir. İslâm'da bir insan davet edildiği zaman, davet edildiği yere gider. Fukarâ-i müslimîn bazin Peygamber Efendimiz'i çağırırlardı, ama hiç bir şeyleri yoktu:

"Resûlullah'ı çağırmanın ecrini, sevabını alalım. Resûlullah hanemizi şereflendirsin!" diye çağırırlardı. Önüne çıkardığı çok basit bir şey; ama Peygamber Efendimiz çok memnun olurdu, çok dualar ederdi.

Bir seferinde; "Sirke ne kadar güzel katıktır!" diye buyurmuş, ekmeği banarak yemiş. "Bir paça yemeğine, paça haşlamasına çağrılsam yine de davete icabet ederim." diye kendisi bildiriyor.

Ne güzel bir davranış! "Kendi makamı çok yüksek" diye, makamsız, basit, sade insanları hor, hakir görmemek çok güzel. Davete icabet etmek çok güzel. Çünkü davet bir sevgi alâmetidir, davete icabet de sevgiyi kuvvetlendiren bir yoldur. Sen de onu davet edersin, böylece muhabbet artar.

Hocamız Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh davetlerin yapılmasına çok önem verirdi. En başta kendi sofrası hiç misafirsiz olmaz gibiydi. Daima sofrasında üç beş misafir bulunurdu. Anadolu'dan, Batı Trakya'dan, yurtdışından gelmiş misafirler olurdu. Hatırlıyorum; nice meşhur insanlar, Irak'ın reîsü'l-ulemâsı, Kuveyt'in meşhur şahısları gelirlerdi. Ne kadar güzel!

Hocamız rahmetullahi aleyh kendisi daima sofrasına misafir davet ederdi.

Peygamber Efendimiz'in bu davet etme tavsiyesi başka hadîs-i şerîflerde de vardır. Medîne-i Münevvere'ye ilk hicret ettiği zaman söylediği nasihatlerden birisidir.

İşin öteki tarafı davet edilen de davete gelecek. Davet edenin davetine gitmek de önemli. Çünkü davet reddedildiği zaman davet eden mahzun oluyor, kalbi kırılıyor. Daveti reddeden de belki bir sebepten, bir kinden, düşmanlıktan dolayı reddediyor. Böylece düşmanlıklar belirginleşmiş oluyor. Bu durum şeytanın işine yarıyor.

Onun için mütevazı, kibirsiz olup kendini beğenmiş olmadan, davet edildiği zaman davete icabet etmek lazım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu da emretmiş.

"Selamı da ifşa etmeyi, fâş etmeyi; açıkça söylemeyi, yaymayı tavsiye etti."

İfşa; "yaymak" mânasına da geliyor. Selam âdetini yaygınlaştırmak, es-selamü aleyküm! es selamu aleyküm! diye herkese selam vermek; bu bir.

Bazen adam susuyor; uzaktan eliyle, kaşla, başla işaret ediyor. Uygun değil. es-Selamü aleyküm! diyecek; selamı açıkça, güzelce, temenni olarak söyleyecek.

"Günaydın!" dese olmaz mı? "Merhaba!" dese olmaz mı? Veyahut daha başka selam çeşitleri olmaz mı?

Onlar da bir gönül alır. Hiç selamlaşmadan geçmek gibi olmaz. Selamlaşmanın da bir faydası var. Böyle selamlaşmanın da bir faydası var ama İslâm'daki es-selamu aleyküm demenin mânası; "Sen cennetlik ol!" demeye kadar gider. Cennet dârüsselâm'dır; selamet yeri, yurdudur. "es-Selâmü aleyküm" demek; "Cennet senin olsun." mânasına kadar güzel anlamlıdır; geniş, derin, uzun anlamlıdır.

Selamın çok derin mânası var: Karşımızdakine âhiretin mutluluğunu, selametini temenni ediyoruz:

"Cehenneme düşme, cennetlik ol, Allah'ın lütfuna er, ebedî saadete mazhar ol!" demiş oluyoruz. Tabi bu çok derin bir anlam. Bunun karşılığı olmadığı için bunu böyle kullanmak, böylece ifade etmek güzel oluyor.

Berâ b. Âzib radıyallahu anh'in; "Peygamber Efendimiz bize şunları emretti." dediği yedi çeşit güzel davranışı tamamlamış olduk. Peygamber Efendimiz beşerî münasebetlerde, müslümanın müslümana karşı davranışlarında -özetlemek gerekirse- neler emretmiş?

1. Hasta ziyareti.

2. Cenazeye gitmek.

3. Hapşırdığı zaman yerhamükellah demek.

4. Yemin etmişse yeminini yerine getirmesine yardımcı, destek olmak.

5. Zulme uğramışsa mazluma yardımcı olmak.

6. Kendisini bir düğüne, derneğe, yemeğe, toplantıya çağırmışsa davetine icabet etmek.

7. Selam vermek.

Bunlar fevkalade önemli şeyler, bu güzel huyları uygulayalım.

Enes radıyallahu anh, Peygamber Efendimiz'in bir hâlini anlatıyor.

Kâne ğulâmün yehûdiyyün yahdümü'n-nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem fe-merida fe-etâhü'n-nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem yeûdühû fe-kaade inde re'sihî fe-kâle lehû: Eslim! Fe-nazarat ilâ ebîhi ve hüve indehû fe-kâle: Etı'ebe'l-kâsim! Fe-esleme fe-harace'n-nebiyyü ve hüve yekûlu: el-Hamdü li'llâhi'llezî enkazehû mine'n-nâr.Sadaka Resûlullâh.

İmam Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf.

Çok memnun oldum, sevindim, size duyurmak istiyorum:

Peygamber Efendimiz'e hizmet eden bir çocuk varmış, yahudiymiş. İlginç bir durum. Çocuk yahudi olmasına rağmen Peygamber Efendimiz'e hizmet ediyor! Hastalanmış. Peygamber Efendimiz de onun ziyaretine gelmiş. Çocuk olmasına, başka bir inançta olmasına rağmen onu ziyarete geliyor. -Deminki hadîs-i şerîfte hasta ziyaretinin önemini öğrenmiştik.- Peygamber Efendimiz bu çocukcağızı ziyarete gelmiş; ve hasta çocuğun başucunda oturmuş:

"Müslüman ol!" demiş.

Anlaşılan çocuğun durumu ağırca, belki de vefat edecek.
Peygamber Efendimiz acıdığı için "İslâm'a gel, müslüman ol!" demiş. Çocuğun babası da yanında duruyor. Çocuk yanında başucunda duran babasına şöyle bir bakmış;

"Bu işe babam ne diyecek?" gibilerden. Babası da -aferin- ne demiş?

"Ebu'l-Kâsım'a itaat et!" demiş.

Araplarda bir insanın ismini değil künyesini söylemek asalet icabı idi. Onun için "Muhammed'e" demiyor da, "Ebu'l-Kâsım'a itaat et!" diyor. Böyle söylenirdi; soylu kişiler, itibarlı kişiler künyesiyle anılırdı, hürmeten ismiyle hitap edilmezdi.

Peygamber Efendimiz'e itaat etmesini söylemiş. Tamam, itaat et, müslüman ol demiş. Çocuk da müslüman olmuş. Herhalde eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh dedi, müslüman oldu.

Güzel! Tabi çocuğun bu sonuca ulaşması mânevî bakımdan.

Neden?

Ben tahmin ediyorum ki, sezinliyorum ki Peygamber Efendimiz'e hizmet etti. Hizmetinin bereketinden Allah İslâm'ı nasip ediyor.

Peygamber Efendimiz o hastanın yanından çıkarken, ne söyleye söyleye çıkmış?

"Onu cehennemde cayır cayır ateşte yanmaktan kurtaran Allah'a hamd ü senâlar olsun!" diye hamd ederek, sevinerek çıkmış. Onun müslüman olup da cehennemden kurtulmasına, cennetlik olmasına sevinmiş ve hamd ederek çıkmış.

Burada Peygamber Efendimiz'in çocuk da olsa, yahudi de olsa birisini ziyaret ettiğini öğreniyoruz. Hasta ziyaretinin bir yönünü öğrenmiş oluyoruz. Bir de onun müslüman olmasına nasıl sevindiğini öğreniyoruz. Çocuğun babasına baktığını, babasına itaat ettiğini öğreniyoruz. Babasının da insaflı davranıp ""Ebu'l-Kâsım'a itaat et!" demesi de güzel bir şey. Allah hepimize güzel şeyleri yapmayı nasip eylesin.

Üçüncü bir hadîs-i şerîfi okuyarak sohbetimi tamamlamak istiyorum:

Peygamber Efendimiz, Hz. Ali radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine göre şöyle demiş:

Hz. Ali Efendimiz başımızın tâcı, çok sevdiğimiz bir kimse. "Hz. Ali'yi seven kardeşlerimizin daha çok ilgisini çekecek." diye onun rivayet ettiği hadislere özen gösteriyorum, çok memnun oluyorum, onu vurguluyorum.

Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz ne buyurmuş?

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle dediğini işittim."

Peygamber Efendimiz ne demiş?

Mâ min müslimin yeûdü müslimen ğudveten illâ salle aleyhi seb'ûne elfe melekin hattâ yemsiye ve in âdehû aşiyyen illâ salle aleyhi seb'ûne elfe melekin hattâ yusbiha ve kâne lehû harîfün fi'l-cenneti.

Sadaka Resûlullah.

"Bir müslüman yoktur ki sabahleyin bir müslümanı ziyaret etsin de akşama kadar 70 bin melek ona dua etmesin! Bir müslüman bir müslümanın hasta iken ziyaretine giderse sabahleyin, kuşluk vaktinden akşama kadar 70 bin melek ona dua eder. Eğer akşamleyin ziyaretine giderse 70 bin melek sabaha kadar o ziyaretçiye, hasta ziyareti yapan o müslümana dua eder. Bu ziyaretçiye cennette bir harîf olur. -Harîf'in ne olduğunu kitabın müellifi İmam Nevevî aşağıya yazmış: Toplanmış, devşirilmiş meyvelere harîf denirmiş.- Cennette onun devşirilmiş cennet meyveleri olur. ‘Hasta ziyareti yaptı' diye Allah ona cennet meyvelerini toplattırır; toplanmış, devşirilmiş cennet meyvelerinin sahibi olur."

Hadîs-i şerîfi İmam Tirmizî rivayet etmiş ve "Hasen hadîs-i şeriftir." buyurmuş.

Allah bizi Peygamber Efendimiz'in yolundan, sünnetinden asla ayırmasın. Şefaatine erdirsin.

Yedi tane mühim davranış, edep öğrenmiş olduk. Ondan sonraki hadîs-i şerîflerde de bir yahudi çocuğunun müslüman oluşunu sevinçle okumuş, dinlemiş olduk.

Bir de hasta ziyaret eden kimsenin; sabahtan ziyaret etmişse akşama kadar meleklerin duasına mazhar olduğunu; akşam ziyaret ettiyse sabaha kadar 70 bin meleğin duasına mazhar olduğunu öğrenmiş olduk. Buralardan anlıyoruz ki hasta ziyaretinin sevabı fevkalade çoktur.

Allahu Teâlâ bizi İslâm'ı iyi öğrenmeye muvaffak eylesin. Kur'an'ı ve Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini iyi öğrenelim. Hadîs-i şerîflerin her birisi bence birer irfan hazinesi. Hepsi hazine! Âdetâ milyarlara sahip olmuş gibi seviniyorum! Okudukça, söyledikçe, yayınlandıkça çok memnun oluyorum. Aman Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılın! Peygamber Efendimiz'in sünnetinden ayrılmayın! Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda devam edin!

Kur'ân-ı Kerîm'e hizmet edin, dinimize hizmet edin, dinimizin yayılmasına gayret edin! Ecdadımız buralara kadar İslâm'ı yaymışlar, biz koruyamamışız. İnşaallah biz de gayrete gelelim, daha ilerilere İslâm'ı yaymaya çalışalım.

Ben şimdi İslâm'ın ileri kalesi olarak Amerika'yı görüyorum. Avrupa'yı orta kalesi olarak görüyorum. Ama Bosna'ya özel bir acımam var, özel bir ilgim var. Çünkü Bosnalı kardeşlerimiz binlerce, milyonlarca telefat verdiler, şehit verdiler, çok acı çektiler.

Bosna kökenli olmayan kardeşlerime de rica ediyorum: İslâm'ın buralardaki mevcudiyetini lütfen sildirmeyelim. Buralara yatırım yapalım, ilgi gösterelim. Buralardaki çocukları okutalım.

Bir büyük müessese duydum: Bosnalı çocuklardan birkaç tanesini okutuyormuş; şimdi "Artık okutmayacağım." demiş. Çok ayıpladım. İsmini şu anda vermiyorum, fevkalade ayıpladım. Elinden milyarlar geçen, kasasından oluk gibi para geçen bir büyük müessese. Ne kadar ayıp!

Bu kardeşlerimiz burada can verdiler, aileleri perişan oldu, çocukları mahvoldu. Onların güzel bir tahsille, çağdaş yetişmesi, çağdan ileri yetişmesi, komşuları olan Sırplar ve daha başka kimselerden, onlardan daha iyi yetiştirilmesi bizim boynumuzun borcu, onlara hizmetin bir çeşidi.

Gelip buralarda cihat eden kardeşlerimiz vardı, şehit oldular. Tanıdığım böyle kimseler var, Allah şefaatlerine erdirsin. Gelip buralarda gayret eden, buralara yardım eden kardeşlerimiz var. Allah razı olsun.

Şimdi asıl sevgi ve uzun süreli bir yardım var; buralara hizmet edeceğiz, buralara yatırım yapacağız. Buralarda İslâm'ın öğrenilmesini, geliştirilmesini, yaygınlaşmasını sağlamlaştıracağız. Eski değerlerimizi koruyacağız ve çoğaltacağız. Buralardan ötelere götüreceğiz.

Ben şimdi İsveç'ten geliyorum, iki gün önce İsveç'teydim. Binlerce kilometre aşarak, -kimisini kara yoluyla, kimisini hava yoluyla- buraya ulaştım. İsveç'te de çok güzel gelişmeler var. Danimarka'da bulundum; oradaki kardeşlerimiz bizi çok güzel misafir ettiler, Allah razı olsun.

Her yerde hizmet yapmak için elimizden gelen bütün gayreti göstermemiz, malımızdan hayır için ayırmamız ve ticarî ilişkilerimizi yurt içinden yurt dışına doğru yayarak, uluslararası âleme, meydana çıkmamız lazım. Kendi içine kapalı, başına yorganı çekmiş, perdeleri kapatmış, güneş yüzü görmeyen bir toplum olmaktan kendimizi kurtaralım.

Allahu Teâlâ hazretleri gönül şenliği, gönül aydınlığı, davranış güzelliği versin. En isabetli davranışları seçip doğru yolda yürüyüp güzel işler yapıp Allah'ın rızasını kazanmayı nasip eylesin.

Cümlemizi cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin. Aziz ve bahtiyar olun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı