M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sahabe Müslümanlığı, Zamane Müslümanlığı

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Cumanız mübarek olsun.

Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'le ilgili bir âyet-i kerîme var.

Dün akşam Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mevlîd kandiliydi ve kuvvetli rivayete göre Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in doğumu 12 Rebiulevvel idi. Enteresan, hikmetli bir tevafuktur ki Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in âhirete irtihali, vefatı da Rebiulevvel ayının 12'sinde olmuştur.

Rivayetlere göre Cebrail aleyhisselam, Azrail aleyhisselam'la beraber Peygamber Efendimiz sallallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gelmiş. Azrail aleyhisselam demiş ki:

"Yâ Resûlullah! Allahu Teâlâ hazretleri, seni muhtar eyledi, serbest eyledi. Nasıl istersen öyle olsun. Ben emredersen vazifemi yaparım; istersen yapmam. " tarzında söyleyince Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Cebrail aleyhisselam'a nazar eylemiş. O da;

"Yâ Resûlullah! Mele-i âlâda senin teşrifini bekliyorlar." deyince;

"Yâ Azrail! Emrolunduğun vazifeyi yap!" buyurmuş diye rivayet ediliyor.

Bizim için hüzünlü bir şey.

Hz. Fâtımatü'z-Zehrâ validemiz; mübarek babası Peygamber Efendimiz'in başucunda rahatsızlığı dolayısıyla beklerken;

Arapça, Vâ ebedâhü. "Yazık babacığıma, ne hal bu, senin başına gelen hastalık babacığım?!" diye vefatına sebep olan rahatsızlığının o hüzünlü tablosu içinde, "yazık babacığıma" deyince; Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz demiş ki;

"Yâ Fatıma! Üzülme, babana bu günden sonra üzüntü yok."

Elbette Allahu Teâlâ hazretlerinin en sevgili kulu. Makâm-ı Mahmûd'un sahibi, havz-ı kevserin sahibi, âlemlere rahmet, habibullah olan Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Allahu Teâlâ hazretlerinin davetiyle âhirete irtihal edince artık orada meşakkat kalır mı?

Meşakkat, üzüntü, dâr-ı dünyada, bu hayatımız içinde imtihan olarak geliyor. Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz İslâm için nice sıkıntılar çekmiş.

Hadîs-i şerîfte de bunu bildiriyor:

Eşeddü'l-belâyâ ale'l-enbiyâ.

"Meşakkatli, sıkıntılı dertlerin, imtihanların, üzüntülerin en şiddetlileri önce peygamberlere gelir, mânevî makamı en yüksek olan şahıslara gelir, sonra evliyâullaha, derece üzere salih kullara, iyi kullara gelir. Onun için Müslümanın, başına gelen sıkıntıların nereden geldiğini bilmesi lazım. Hepsi Allahu Teâlâ hazretlerinin kaza ve kaderinin eseridir. Müslüman meşakkate de sabredecek ve ecir alacak. Dâr-ı dünyânın, hayatın çeşitli cilveleri karşısında metanetini bozmayacak. Burada sıkıntı var. Burası hüzünle neşenin karışık olduğu bir dünya. Hayatı bir başka hayat. Ama âhirette hüzün, üzüntü yok.

Lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn diye Kur'ân-ı Kerîm'de müjdeleniyor. "Onlar hiç korkuya kapılmayacaklar, korkuya düşmeyecekler. Onlar için bir korku bahis konusu değil. Mahzun da olmayacaklar."

Ehl-i cennet için, Allah'ın sevgili kulları için buyuruyor. Elbette Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Fâtımatü'z-Zehrâ validemize sözü doğrudur. "Bundan sonra senin babana bir acı, bir üzüntü yok sevgili kızım." dediği doğrudur. Âhirete irtihal edince artık dünyanın meşakkatleri bitmiş oluyor.

Onun için mü'min-i kâmillere, işin perde arkasındaki hikmetleri gören kâmil insanlara göre ölüm nedir?

Ölüm meşakkatli hayatın sona ermesi; dosta ermenin vesilesidir. O bakımdan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri şeb-i arûs demiş. Vefat edeceği günü şiirlerinde, sözlerinde önceden böyle bir isimle anıyor. Şeb-i arûs, gerdek gecesi, düğün gecesi, bayram gecesi, mânasına geliyor.

Niçin bayram?

Çünkü dost dosta kavuşuyor. Kul özlediği n'ola kim görsem cemâlin dediği Mevlâsı'na kavuşuyor.

Elbette bu çok tatlı bir olay. Ölüm bunu sağladığı için o da tatlı. Onun için bizim büyüklerimiz kabre bir gül bahçesine girercesine girmişler. Bu memleketi, bu diyarları bizlere de böyle zihniyette olan şehitliğe can atan mübarek insanlar; cihat ederek kazandıkları bu diyarları bizlere emanet bırakmışlar.

12 Rebiülevvel, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, aynı zamanda vefat günüdür. Vefatı bizler için bir hüzün… Resûlullah vefat etti diye. Yakınları için hayatında da büyük bir darbe, tasavvur edemeyecekleri kadar muazzam bir üzüntü kaynağı oldu. Bu konudaki âyet-i kerîmede Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde buyuruyor ki:

Ve mâ Muhammedün illâ Resûl. Kad halet min kablihi'r-rusul. Efe in mâte ev kutile'n-galebtüm alâ a'kâbiküm ve men yenkalib alâ akıbeyhi feme'y-yedurallâhe şey'en ve se-yeczillâhu'ş-şâkirîn."

Sadakallahü'l-azîm.

Ne demek?

Ve mâ Muhammedün illâ Resûl.

"Muhammed ancak bir elçidir, başka bir şey değil."

Kuldur; melek değildir, ölümsüz değildir. Daha önceki Peygamberler de gelmiş, vazife görmüşler, göçüp gitmişlerdir, âhirete irtihal eylemişlerdir. O da öyle bir elçidir. Kendisinden önce nice peygamberler geçtiği gibi o da vazifesini tamamlayınca âhirete göçecek. Bu tabii bir şey.

Nitekim hayatının sonlarına doğru inen bir âyet-i kerîmede Allahu Teâlâ hazretleri buyurmuş ki;

el-Yevme ekmeltü leküm dîneküm. Ve etmemtü aleyküm ni'metî ve radîtü lekümü'l-İslâme dînâ.

Ne kadar önemli bir âyet-i kerîme.

el-Yevme. "İşte bugün." Ekmeltü leküm dîneküm. "Dininizi size bugün ikmal eyledim, tamamladım; eksiği, kusuru, anlatılmamış bir tarafı kalmadı." Etmemtü aleyküm ni'metî. "Böylece size nimetimi tamamlamış, kemale erdirmiş oldum."

Artık hakkı batılı seçecek elinizde imkân var. Kur'an indi, İslâm anlatıldı. Hak ve batıl ayrıldı, mâlum oldu; Allah'ın nimeti kullarına tamam oldu, ikaz nimeti hidayet vesilesi olan işaretler hepsi gelmiş oldu.

Ve radıytü lekümü'l-İslâme dînâ. "Ve sizler için İslâm dinini din olarak kabul ediyorum. Başka din kabul etmiyorum. Ancak İslâm'a razı olabilirim. Müslüman olarak gelirseniz ne mutlu. Ama müslüman olmazsanız o başka inançları başka yolları kabul etmem." diye bildirdi.

Demek ki Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz peygamberlik vazifesini yapmış oldu, tamamlamış oldu. Herkes bu âyet-i kerîmede sevindiler. Nimet adı geçiyor. Dinin tamamlandığı ifade ediliyor. Bugün din tamamlandı, Allah'ın nimeti tamam oldu. "Oh! En büyük nimete sahip olduk." diye herkes sevinirken Ebu Bekr-i Sıddîk Efendimiz kenarda mahzun, boynunu büktü, üzüldü, ağladı.

Dediler ki;

"Neden üzülüyorsun?"

Dedi ki;

"Peygamber Efendimiz'in vazifesi neydi? Dini tamamlamak, dini tebliğ etmek. İşte din tamamlandığına göre o zaman görevlinin görevi sona erdirilmiş oluyor, verilen görev tamamlanmış, vazife yapılmış oluyor. Onun arkası nedir? Görevlinin gitmesi, görevinin bitmesi, dolayısıyla ayrılmasıdır." diye hüznünü ifade etmişti.

O seziş, Ebu Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in imanî sezişi, derin düşüncesi, tefekkürünün bir nişânesi olmuş oluyor. Vazife tamam olduğu için Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz âhirete göçtü ama;

E fe immâte ev kutile'n-kalebtüm alâ a'kâbiküm diye bu soru tarzına belagatta istifhâm-ı istinkârî derler. Allahu Teâlâ hazretleri "Hiç böyle şey olur mu? Olmaz" manasına soruyor.

E fe immâte. O Peygamber-i Zişân ölünce ev kutile veyahut şehit edilse.

Düşmanlar ordu topluyorlar; Medîne-i Münevvere'ye geliyorlar, muhasaralar oluyor, çeşitli çarpışmalar oluyor.

Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in arkasında bıraktığı mirasını bir kitapta inceledim de, çok enteresan. Peygamber Efendimiz büyük bir mal varlığı bırakmamış, geride eşya bırakmamış. Ama şu kadar zırh bırakmış. Sekiz-dokuz tane zırh bırakmış, kılıç bırakmış, miğfer bırakmış.

Bunların hepsi nedir?

Ömrü boyunca neyle meşgul olduğunu gösteren önemli hususlardır. Ben de kendi kendime düşündüm, "Peygamber Efendimiz zırh edinmiş ve zırh bırakmış, ben de bu devirde hangi zırhı edinebilirim, çelik yelek mi alacağım?" diye kendi kendime düşündüm. Çünkü Peygamber Efendimiz öyle şeylerle meşgul olmuş.

E fe immâte ev kutile. "Kendi eceliyle vefat ettiği zaman veyahut bir savaşta şehit edildiği zaman" Ev kutile'n-kalebtüm alâ a'kâbiküm. "Ey müslümanla topuğunuzun üzerinde şöyle 180 derece ters dönüp de gerisin geriye mi gideceksiniz, imanı mı bırakacaksınız? İmanı, İslâm'ı bırakıp da küfre tekrar geri mi döneceksiniz? Tekrar müşrik mi olacaksınız? Allah'ın varlığını, birliğini anlamışken lâ ilahe illallah bayrağı açılmışken Arabistan semalarında tekrar şirke mi düşeceksiniz? Olur mu böyle şey? Olmaz böyle şey." mânasına soru soruyor.

Bu soruyu biz de kendimize çok sormalıyız.

Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mevlidi münasebetiyle bilhassa bu soruyu çok sormalıyız. Peygamber-i Zîşânımız şu anda mele-i âlâdadır, cennet-i alâdadır, safâdadır. Ne güzel hallerdedir. Allahu Teâlâ hazretlerinin ihsanına, ikramına mazhar olmuş durumdadır.

Onu seven biz mü'min kullar olarak, onun ümmeti olarak bizim durumumuz nedir? Bizim İslâm'la olan ilişkimizin seviyesi, vasfı nedir?

Şöyle etrafımıza bakıyoruz.

Biz bugün bu konuşmayı Edremit'ten yapıyoruz. Ve Batı'dan 40 km mesafeden sahil boyunca buraya geldik. Ben gözümü deniz tarafına çevirmemeye dikkat ederek geldim. Gözümü kapayarak geldim. Çünkü nerede şu diyarları; lâ ilâhe illallah diyerek, eşhedü en lâ ilâhe illallah diyerek, kefeni boynuna dolayarak, başına sarık diye sararak, Allah Allah diyerek, zikrederek fethetmiş olan mücahit mü'min-i kâmil kullar, nerede kendi diyarını bırakmış, gazaya gelmiş mücahitler. Orta Asya'daki evini bırakmış yakınlarıyla helalleşmiş, "Ben Allah'ın dinini yaymaya gidiyorum." diyen mücahitler…

Nerede şimdi onların torunları?

Giyimleriyle, kuşamlarıyla, yaşamlarıyla, yeni tabirleri kullanarak söyleyelim. Nerede o torunlar, nerede dedeler? Acaba o dedeler bu torunları görseler ne derler?

Bu torunlar ile o torunlar arasındaki ilgi irtibat nedir?

Biz Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mevlid kandilini kutlamış mü'minler olarak bu soruyu işte kendimize sormalıyız.

E fe immâte ev kutile'n-kalebüm alâ a'kâbiküm sorusunun muhatabı olan mü'minler olarak, Resûlullah öldüğü veyahut da şehit edildiği zaman topuğunuzun üzerinde dönüverip de geriye mi gideceksiniz? Bırakacak mısınız?

Hayır, bırakmayacağız. Çünkü İslâm ve iman dünya ve âhiretin saadetini sağlamak için her insanın şahsî sorumluluğu olan bir konu. Her insan müslüman olmak zorunda, her insan imanın hakikatlerini arayıp bulmak zorunda. Her insan Allah'ın sevgili kulu olmak zorunda. Allah'ın sevdiği kulu olmazsan ne yaparsan yap.

Yazın tatili bir yerde geçirmiş, çok güzel kamp yapmış. Denizde yüzmüş, balık tutmuş, akşamları eğlenmişler. Dans etmişler, içki içmişler vs. Şahane bir yaz geçirmişler filan. Ne olacak, sonu ne ahir çir diyor eski şairlerden birisi.

İşin sonu ne? Önemli olan o. Bir iş yapıyoruz da, sonunda kâr mı var zarar mı var? Senenin sonundaki bilânço ne? Ömrün sonundaki bilânço ne?

Önemli olan bu. Resûlullah yaşadı, peygamberlik vazifesini yaptı. Bize İslâm'ı öğretti. İslâm bize geldi de biz İslâm'a âşinâ olduk da şimdi neyiz?

Şimdi biz müslüman mıyız?

Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor muyuz?

Kur'ân-ı Kerîm'i anlıyor muyuz?

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini okuduğumuz zaman heyecanlanıyor muyuz?

Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerini okuyan insanın tüyleri ürperir, derisi titrer diye mü'min kulların âyetler karşısında[ki durumunu] Kur'ân-ı Kerîm âyet-i kerîmede bildiriyor.

Anlayarak dinleyenler gözyaşı döküyor. Peygamber sallallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:

"Kur'ân-ı Kerîm'i ağlayarak okuyun!"

Neden?

Allah'ın kelâmıdır. Heyecanlanın, uyuşuk olmayın, Allah'ın kelâmı, kitabı karşısında biraz canlı olun. Ölü gibi olmayın, baygın gibi olmayın, ağlayın. Ağlayamıyorsanız ağlıyormuş gibi yapın. Zorlayın kendinizi ki bir zaman gelir o duygu harekete geçer.

Şeyh Sâdî'nin Gülistan'ında güzel bir fıkrası vardır;

Mübarek, Halep şehrinde mârifetullahın ince meselelerine dair çok güzel bir vaaz veriyormuş. Allahu Teâlâ hazretlerinden, varlığından, birliğinden, esmâ-i hüsnâsından, sıfât-ı ülyâsından, çok derin mevzulara girmiş. "Cemaat beni koyun kaval dinler gibi dinliyordu. Cemaatte bir heyecan, bir aşk, bir hal yok. Anladığını gösteren bir emare, duygulandığını gösteren bir işaret yok. Fakat arka taraftan, kapıdan bir derviş geldi, bizim vaaz toplantısının, halkasının olduğu tarafa doğru bir yanaştı, sözlere bir kulak verdi. Konuşulan konulardan öyle bir heyecanlandı, aşk, şevk ile öyle bir sayha ile bir Allah diye bağırdı ki bütün cemaat çalkandı, feryatlar başladı. Sanki kıvılcım ateşledi, herkes gözyaşları dökerek ağlamaya başladı." diyor.

Duygulanmak önemli muhterem kardeşlerim. İnsanların kıymeti duyguları kadardır. Hissettiği kadardır. Yahya Kemal; "Yalnız duyan yaşar" sözü, derler ki, doğrudur "Yalnız duyan çeker" derim, en doğru söz budur diyor. Duymak, hissetmek içinden mânaları takip etmek, yaşamak, düşünmek ne kadar güzel bir şey…

Lâ ibâdete ke't-tefekkür.

Peygamber Efendimiz "Tefekkür gibi ibadet, onun kadar kıymetli sevaplı bir iş olamaz." buyuruyor.

Tefekkür…

Oturduğun yerden düşünüyorsun. Güzel şeyleri düşünürsen, Allah'ı düşünürsen, Allah'ın dinini düşünürsen, ilâhî, mânevî, İslâmî hakikatleri düşünürsen çok büyük sevap kazanıyorsun. Ne kadar güzel, ne kadar hoş... Tefekkür gibi bir ibadet yok.

Tefekkürü sâatin hayrun min ibâdedeti senetin. "Bir saatlik bir tefekkür bir sene bir ibadetten daha hayırlıdır."

Tefekkür edelim...

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz âhirete irtihal etti.

Bizim müslümanlığımız ne olacak? Bizim Resûlullah'a olan sevgimiz ne olacak?

Devam edecek.

Bizim Kur'an'a olan bağlılığımız ne olacak?

Aşk ile şevk ile devam edecek. Kur'ân-ı Kerîm'i ağlayarak okuyacağız. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetini pür-dikkat izleyeceğiz. Adım adım Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yolunda ilerleyeceğiz. Hayatımızı ona göre, sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye göre düzenleyeceğiz.

Ne kadar büyük müjdeler var. Peygamber Efendimiz "Ümmetim bozulduğu zaman da, şaşırdığı zaman da başka gayelerin peşine saplandığı, düştüğü zaman da, benim sünnet-i seniyyeme sarılana Allahu Teâlâ hazretleri şehit sevabı verecek." buyuruyor.

Şehit sevapları, yüzlerce şehidin sevabını almak.

Nasıl almak?

Peygamber Efendimiz'in sünnetine göre yaşayarak.

Hayatta herkesin bir zevki var. Soruyorsunuz, "Ben şunu severim, ben bunu sevmem. Renkler ve zevkler tartışılmaz." deniliyor.

Herkesin zevki var ama bir de genel zevk yok mu?

Allah'ın razı olduğu zevk tarafı yok mu?

Bu işin böyle din bakımından, iman bakımdan doğru olan bir tarafı yok mu?

Herkes bildiğini mi yapacak?

Akıllı akılllıca hareket edecek. Deli delice, divane divanece hareket edecek. Karmakarışık çorba mı olacak ortalık?

Tabi değil. Şahısların böyle kişisel düşüncelerinde mutlak birtakım değerler, hakikatler ve kıymetler var.

Elbette insanın onları yakalaması lazım. Bizim de kendi keyfimizin ne kıymeti var?

Dünyada ne kadar müslüman varsa o kadar çok İslâmî anlayış mı olacak, yoksa bir tek İslâmî anlayış mı var?

Bir tek İslâmî anlayış var. Kur'ân-ı Kerîm müslümanlığı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in müslümanlığı, sahâbe-i kirâm müslümanlığı…

Ben o yüzden müslümanlığı böyle secîli, kafiyeli kelimeler kullanarak ikiye ayırıyorum:

"İki türlü müslümanlık var."

Birisi "sahabe müslümanlığı", Ashâb-ı kirâm nasıl müslümanca yaşamışlarsa, nasıl imanlı yaşamışlarsa, nasıl İslâm'a güzel hizmet etmişlerse…

Bir, sahabe müslümanlığı, iki "zamane müslümanlığı".

Sahabe müslümanlığı, zamane müslümanlığı…

Zamane müslümanlığı nasıl?

Yürekler acısı. Allah ıslah etsin. Allah hidayet nasip versin. Allah şaşırtmasın. Allah yanıltmasın. Allah sevmediği durumlara düşürmesin. Allah sevmediği işleri yaptırmasın. Allah sevmediği zevkleri bize zevk edindirmesin. Sevmediği işlerin peşinde koşturmasın.

Türkiye'deki bugünkü müslümanlar; İslâm âleminin gözbebeği olan Türkiye. Türkiye deyince hepsi ayağa kalkıyor, hürmet duyuyor, sevgi gösteriyor. "Türküm" deyince bağrına basıyor. Sarılıyor bize. "Siz İslâm'a asırlarca güzel hizmet ettiniz, sınırlarda hudutlarda Allah'ın dinine yardım için cihat ettiniz" diye Osmanlılar'a, Osmanlılar'ın torunlarıyız diye bizlere de sevgi gösteriyorlar.

Nerede bizim müslümanlığımız, Resûlullah'a bağlılığımız?

Arap şairlerden biri diyor ki;

Ta'sî'l İlâhe ve ente tuzhiru hubbehû

Hâzâ muhâlun fi'l-kıyâsi bedîu

Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta'tehû

İnne'l-muhibbe limen yuhibbe mutîu.

Güzel ve meşhur bir şiirdir. Bunu Arapça okuyan kardeşlerimizin çoğu da bilir. Ben de tercemesini söyleyeyim;

Ta'sî'l İlâhe ve ente tuzhiru hubbehû.

"Allah'a hem seviyorum diyorsun…"

Hakikaten, memleketimizde elhamdülillah bir istatistik yapsan "Allah'ı sevmiyorum" diyen insan ya çıkmaz ya çok az çıkar. Deli divane bir iki kişi çıksa bile, herkes "Allah'ı seviyorum" der. Ama şair diyor ki;

Ta'sî'l İlâhe ve ente tuzhiru hubbehû. "Hem Allah'ı seviyorum diyorsun hem de Allah'a âsî oluyorsun, sözünü dinlemiyorsun, günah işliyorsun, şeytana uyuyorsun."

Hâzâ muhâlun fi'l-kıyâsi bedîu. Bunu şöyle bir akıl mantığa, teraziye vurduğun zaman yanlıştır, tezattır. "Hem seviyorsun, hem dinlemiyorsun, olmaz böyle şey!"

Lev kâne hubbuke sâdıkan le-eta'tehû. "Eğer senin sevgin gerçek olsaydı, Allah sevgisi hakiki bir Allah sevgisi olsaydı ona mutlaka itaat ederdin."

İnne'l-muhibbe limen yuhibbe mutîu. "Seven sevdiğine itaat eder, sevgiyle bağlanır, sevdiğinin bir sözünü iki etmez, gözünün içine bakar."

Doğu Anadolu'daki kardeşlerimiz "Emrin bâşım gözüm üstüne!" diyor "bâş" kelimesini uzatarak; "Emrin bâşım, gözüm üstüne efendim!" diyor, ne güzel. "Derhal yaparım" diyor.

Neden?

Çünkü kişi sevdiğini kırmak istemez, her dediğini dinler.

O halde sevgili kardeşlerim, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Mevlid kandili, vefat kandili; - vefatı da aynı zamanda olmuş, 12 Rebiülevvel'de olmuş. - Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz vefat etti aramızdan ayrıldı, aradan asırlar geçti, 6 Haziran 632 senesinde, böyle yaz aylarında vefat eylemiş.

Biz ne yapacağız?

Allahu Teâlâ hazretlerine güzel kulluğa devam edeceğiz. Peygamber Efendimiz'e bağlılığımızı hareketlerimizle göstereceğiz. Resûlullah'ı sevdiğimizi sünnet-i seniyyesine sarılarak göstereceğiz. Müslümanlık budur!

"Ben Müslümanım." demek bir iddiadır, palavradır… İddia sözü biraz da sevimli bir kelime oluyor, işin doğrusu "ben müslümanım" deyip de İslâm'ı yaşamamak; "Allah'ı seviyorum" dediği halde Allah'a itaat etmemek; "Resûlullah'a âşıkım" diyerek Resûlullah'ın sünnetini yaşamamak palavradır, sözü doğru ve makbul değildir. Hayatında yaptığı işleri de makbul değildir.

Onun için bu mühim noktayı çevrenizdeki insanlara siz de hatırlatın. Bastıra bastıra söyleyin ki; "Resûlullah'ı seviyorsan, sünnetine uyacaksın; Allah'ı seviyorsan Kur'ân-ı Kerîm'i okuyacaksın, anlayacaksın, ahkamını hayatında uygulayacaksın. Yaşayışın Kur'an yaşayışı olacak, ailen Kur'ânî bir aile olacak; sünnet-i seniyyeye uygun bir aile olacak; çocukları terbiye edişin Kur'an'a, sünnete uygun olacak; ticaretin Kur'ân-ı Kerîm'e, sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye uygun olacak.

Hz. Ömer Efendimiz'in heybetli siması, silueti gözümün önüne geliyor. Kamçıyı eline alırmış, çarşıya pazara çıkarmış, dinî konuları esnafa sorarmış;

"Faiz ne zaman olur? Haram ne zaman olur? İslâm'ın ticaretle [ilgili] hükümleri nelerdir?"

Bilemeyeni kamçı ile kamçılarmış. "Öğren! Öğrenmeden niye haram yapabileceğin bir konuda faaliyette bulunuyorsun? Öğren de harama düşmeden ticaret yap!" diye esnafı kamçılarmış, kontrol ettiği esnafı te'dib edermiş. Ticaretimiz, sözümüz, zihniyetimiz İslâm'a ve Kur'an'a uygun olacak.

Her şeyde diyeceğiz ki;

"Kur'an bu konuda ne diyor? Peygamber efendimiz bu konuda ne demiş?"

Onu esas alacak herkes. "Ben şöyle düşünüyorum," demeyecek!

Sen kimsin?

Sen müçtehit misin?

Sen ahkâm kesmeye, hüküm getirmeye selahiyetli bir insan mısın?

İlmin ne?

Kaşık kadar aklın var, zerre kadar ilmin var. Sen kainâtın Hâlık'ı olan Allahu Teâlâ hazretlerinin ahkâmının karşısında, ayrı ahkam mı keseceksin, ayrı hüküm mü ileri süreceksin?

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in o gül cemâlli, hoş halli, huluk-u azîm üzere olan Peygamber-i zîşânın sünnet-i seniyyesinden ayrı bir yol mu çizeceksin insanlığa?

Herkes haddini bilmeli ve gelmesi gereken çizgiye gelmeli!

Onun için şu mübarek Cuma gününde ve kandil gecesinin sabahında bir taraftan da Peygamber Efendimiz'i Mevlid kandili doğumu ama aynı zamanda vefat ettiği bir gün olan bu 12 Rebiülevvel gününde neye dikkat edeceğiz?

"Resûlullah'ı seviyorsak, ona bağlılığımız ne nispettedir, sevgimiz ölçüsünde midir?" diye onu kontrol edeceğiz.

Peygamber Efendimiz'in hayatını okuyordum; vefatı pazar günü başlamış, pazartesiye kadar devam etmiş. Cumartesi ağırlaşmış cumartesi günü Cebrail aleyhisselam gelmiş demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Müseylemetü'l-Kezzâb öldü, öldürüldü."

Peygamber Efendimiz'in zamanında böyle sahte, yalancı peygamber olarak bazı kimseler türemişti, bir tanesi de Müseylemetü'l-Kezzâb.

Cebrail aleyhisselam bildirince o da ümmetine beyan etmiş ki;

"İşte o kezzâb, alçak, öldürüldü. Hayatı ortadan silindi.

Neden?

Allahu Teâlâ hazretleri müsaade etmiyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in peygamberlik yapmasını görünce, bazıları da kalkmışlar insanları sapıtmak, şaşırtmak için yalancı peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmışlar. Peygamber Efendimiz'in vefatı gününde yalancı peygamberlerin helâkinin Cebrail tarafından Peygamberimiz'e haber verildiği olayını da düşünün.

Bugün de âdetâ dinin karşısına mukabil, karşıt, zıt din olarak çıkmış bir takım fikirler var. Bunlar da âdetâ bir çeşit din… Bazı kimseler aklını kendisine put edinmiş, bazı kimseler nefsini put edinmiş onun peşinde koşuyor. Aklı sanki her şeyi tam biliyormuş gibi, sanki kendisinin putu…

"Ben aklımın kabul ettiği şeyi yaparım." diyor. Sen aklını bir kere tam terbiye edebildin mi? Sen Kur'ân-ı Kerîm'i bir oku, sünnet-i seniyye-i nebeviyyeyi bir öğren bakalım.

Onun için zamanımızın Müseylemetü'l-Kezzâb'larını da iyi teşhis etmeyi öğrenin. İslâm'dan gayri yolların da, dinlerin de geçerli olmadığını bilerek, ötekilerin üzerine bir çizgi çekin. Hayatınızda hangi yolu tutturduysanız, yolunuz İslâm'a uygun değilse onu bırakın. Zevk yolu, tatil yolu, eğlence yolu, içki yolu, açıklık yolu, plaj yolu, kumar yolu, zina yolu, nefsin hevâsına uymak yolu... Müslüman bunların hepsini bırakacak. Kur'ân-ı Kerîm'in yoluna girecek.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevdiği yolda daim eylesin. Şaşıran kardeşlerimize hidayet eylesin. Tevfîkini refîk eylesin. Evlatlarımızı O'nun rızasına uygun eğitmeyi; İslâmî, imânî gerçekleri doğru öğretmeyi, onlara bir aşkla, şevkle heyecan aşılamayı nasip eylesin. Bizleri kıyamete kadar nesillerimizle beraber, mü'min-i kâmil olmaktan ayırmasın, yolunda daim, zikrinde kaim eylesin.

Ömrümüzü hayırlı uzun ömür eylesin. Helal bol kazançlar nasip eylesin. Sıhhat ve afiyet üzere yaşamak nasip eylesin ve dîn-i mübîn-i İslâm'a çok güzel hizmetler yapmayı Allahu Teâlâ hazretleri nasip eylesin.

Resûlullah Efendimiz'in âhirete irtihali, vefatı gibi bir gün gelip biz de âhirete göçeceğiz. O vefatımızın, Allah'ın sevdiği bir hal üzere, dilimiz Allah'ın zikriyle meşgulken, abdestliyken, oruçluyken, hac yolundayken, cami yolundayken, cihat yolundayken, rızası yolundayken sevdiği bir hal üzere olmasını Rabbimiz nasip eylesin ve âhirette Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak çıkmayı nasip eylesin.

Mühim olan budur, sonuçtur, bilançodur. Âhirette Allah'ın huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak çıkmayı, kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar, çocuklar [olarak] hepimize Allah nasip eylesin. Tevfîkini refîk eylesin.

Dualarınızı şu mübarek Cuma günü hürmetine ve cumanın içindeki duaların kabul olduğu gizli saat hürmetine kabul eylesin. Cennetiyle cemâliyle cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin. Şen ve esen kalın, Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

es-Selâmu aleyküm.

Sayfa Başı