M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İbadetlerin Önemine Vâkıf Olalım!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allahu Teâlâ hazretleri sizi iki cihanda bahtiyar eylesin. Bugün İslâm'daki ibadetlerle ilgili bir soru ile başlamak istiyorum;

Allahu Teâlâ hazretleri bizi namaz, oruç, hac gibi ibadetlerle mükellef eylemiş. Bizim dindar bir insan olarak Allah'ın iyi bir kulu olarak bu ibadetleri yapmamız lazım.

Bu ibadetlerin konulmasının sebebi nedir?

Niye bu ibadetler konulmuş?

Her ibadetin kendine mahsus özel, sayısız, hiç şüphe yok bir tane değil birçok hikmetleri vardır. Fakat bu ibadetlerin hepsinin ruhu, temeli Allahu Teâlâ hazretlerinin kulu olduğunu kişinin idrak etmesi, Allah'ın kulu olduğunu şuurunda, hatırında tutması, Allah'ın onu gördüğünü ve onun Allah'a güzel kulluk etme mecburiyeti olduğunu, dünya imtihanını Allah'a güzel kulluk ederek kazanacağını hiç hatırından çıkarmaması, devamlı bir şuur halinde, devamlı bir hatırlama halinde olmasıdır. İbadetin ruhu ve ibadetlerin çoğunda da bu ana hikmet ve ana gaye vardır, o ibadetin konulma sebebi odur.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Ekimi's-salâte li-zikrî. "Benim hatırlanmam, hatırda tutulmam, benim zikrim, benim yâdım, yâd olunmam için namaz kıl!"

Namazın kılınma sebebi Allahu Teâlâ hazretlerinin hatırlanılması… Hakikaten farz namazlar, günde beş vakit farz kılınmış, ama bunların dışında başka nafile namazlar da var. Bazıları beş vakit namaza beş vakit katıyorlar.

Namazın kılınma sebebi Allah'ın hatırlanması. Günde beş defa çok önemli kritik noktalarda kul Allah'ı hatırlıyor. Bir kere sabahleyin hatırlıyor. Daha güneş doğarken uyku uyumuş, dinlenmiş kalkıyor, yeni bir güne başlamış. O zaman hatırlıyor, sonra günün ortasında, öğlen vaktinde hatırlıyor. Ondan sonra tam işin kızıştığı, alışverişin artık sona yaklaştığı, herkesin evlerine dönüş hazırlığını düşünmeye başladığı ikindi vakti çok önemli bir vakit, sonra eve geldiği, genel olarak yavrusuna, çoluk çocuğuna kavuştuğu akşam vakti, ondan sonra geceleyin tekrar uykuya vardığı, yattığı zamanı… Bu farz olan namazlar Allah'ı beş vakit hatırlamamıza vesile oluyor.

Beş vakte beş vakit katmak…

Büyüklerimiz bize başka hangi ibadetleri emretmişler?

Mesela sabah namazından sonra işrak namazı var; bu çok methedilmiş hadîs-i şerîflerde. Öğlene yakın, sabahla öğlenin arasında duhâ namazı var; çok kıymetli bir namaz. Akşam namazının arkasından evvabîn namazı var; çok önemli. Yatsıdan sonra da insan artık o zaman uyuyacak, bir saat, iki saat, üç saat sonra yatarken abdest alıp bir namaz kılması, sonra bir de uykuyu bölüp geceleyin namaz kılması, bunlar beş vakit ediyor. Eskilere, "Beş vakte beş vakit katar müslümanlar" diye öyle tabir olarak söyledikleri anlatılıyor.

Demek ki farzlardan başka nafile ibadetler de var. Bütün bu namazlardan maksat, insanın Allah'ın karşısında kulluğunu hatırlaması ve dini tazelemesi, imanını tazelemesi hakikati yatıyor. Onun için günde beş defa namaz kılan bir insan, önünden akan pırıl pırıl bir sudan, ırmaktan, dereden günde beş defa yıkanan bir insanın hâli gibi oluyor. Tertemiz, üstünde hiç ter, koku, pislik, toz ve kir kalmayan bir insan durumuna geliyor.

Namaz onun için çok önemli. Bazı kimseler imrenip de beş vakit namazını kılıyor. Bazı kimseler de, bu beş vakti çok bulurlar. Tenzilat isterler; "Bu namazlar bu kadar çok olmasa!" derler. Çeşitli tembellik alametleri gösterirler ve itirazlar veya yapamama durumları gösterirler ama bunların hepsi fevkalâde önemli.

Bu hususta bir iki hadîs-i şerîfi bu Cuma sohbetinde sizlere okumak istiyorum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Mâ min buk'atin yüzkerallâhu teâlâ fîhâ illâ istebşiret bi-zikrillâhi teâlâ ilâ müntehâhâ min seb'i aradîn ve illâ fahharat alâ mâ havlehâ bikâi'l-ardi ve inne'l-mü'mine izâ erâde's-salâte mine'l-ardı tezahrafeti'l-ardu.

Enes radıyallahu anh'ten rivâyet edilmiş. Allahu Teâlâ hazretlerinin en sevgili kulu, mübarek Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Mâ min buk'atin. "Hiçbir yeryüzü parçası, bölgesi, bir tarla, bir bahçe, bir ev, bir yer yoktur ki" yüzkerullâhu teâlâ fîhâ. "İçinde Allahu Teâlâ hazretleri anılıyor, zikrediliyor."

Namaz kılınılarak zikrediliyor; namaz da bir çeşit zikirdir.

Kompleks bir zikirdir, derli toplu ve birçok şekilleri içinde toplamış olan mükemmel bir zikirdir. Allah'ın zikredildiği hiçbir toprak parçası, yer parçası, arazi, mıntıka yoktur ki Allah'ın bu zikredilmesiyle o müjdelenir, memnun olur, sevinir, şâd olur.

Nereden nereye?

İlâ müntehâhâ min seb'i aradîn. "Üstünden, yedi kat yerin ta en altındaki mıntıkasına kadar."

O yeryüzü üstünde Allah zikrediliyor, Allah'a ibadet ediliyor, namaz kılınıyor diye sevinir, müjdelenir. Mükâfat alacak, Allah'ın rahmet nazarıyla baktığı bir bölge olacak diye şâd olur.

Ve illâ fahharat alâ mâ havlehâ bikâi'l-ardi. "Etrafındaki bütün başka topraklara pek çok fahreder."

Fahharat tef'il siygasıyla ifade edilmiş, çok övünür demek. Başka yerler var çevresinde, başka mıntıkalar, başka yeryüzü parçaları… Oralarda ibadet edilmemiş de kendisinde ediliyor diye fahreder, övünür, sevinir.

Ve inne'l-mü'mine izâ erâde's-salâte mine'l-ardı. "Yeryüzünde bir mü'min bir namaz kılmayı istediği zaman" Tezahrafeti'l-ardu. "Yeryüzü onun için süslenir."

Mânevî bakımdan, kendisini beğendirmek için insanlar çeşitli güzel elbiseler giyiyorlar, kokular sürüyorlar, taranıyorlar, berberler vesaireler… Yeryüzü onun için süslenir.

Demek ki bu namaz, bu Allah'ın zikri, bu Allah'a ibadet etmek, Allah'ın hatırlanması kulun kendisine büyük sevaplar kazandırıyor da ayrıca üzerinde bulunduğu kazaya dahi ne kadar büyük şeref bahşediyor. Binaenaleyh, namaz kılan bir mü'min kendisi bir kıymettir ve onun bulunduğu yerler de ondan dolayı bir şeref kazanıyor.

Şerefü'l-mekân bi'l-mekîn diye bir söz vardır. Bir mekânın şerefi içinde bulunan insanlardan dolayıdır.

Bir yerde çok kıymetli bir insan bulunmuşsa, o mekân şerefli bir yerdir. Misal Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bulunduğu Medine-i Münevvere, dünyanın en güzel, en mübarek, en şerefli yeryüzü parçası. Osmanlı şairlerinden birisi, "Yeryüzü Resûlullah bende yatıyor diye gökyüzüne fahreder." diyor. Şerefü'l-mekân bi'l-mekîn olduğu için…

Namaz o kadar kıymetli, namaz kılmak o kadar güzel ki kulu şereflendiriyor, kulun üstünde bulunduğu bölgeyi de, yeryüzü parçasını da şereflendiriyor.

Bir başka hadîs-i şerîf var.

Siz şehirde olduğunuz için genellikle, belki bunu hissetmeyebilirsiniz ama gittiğiniz yaylalarda, köylerinizde bu karşınıza gelir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ın rivâyet ettiğine göre buyurmuş ki:

Ma min hamseti ebyâtin la yu'zeni fîhim bi's-salâti ve tukâmi fîhim bi's-salâti ille's-tahveze aleyhimu'ş-şeytân. "Beş ev yoktur ki, hiçbir beş tane ev yoktur ki içinde namaz için ezan okunmuyor, namaz için ikamet getirilmiyor; şeytan oraya hâkim olur. Şeytan oraya bastırır; galip gelir."

Demek ki insan bir yaylada, dört beş akrabasıyla bir yerde bile oturuyor olsa, bir kampta bile oturuyor olsa ezan okuyacak, ikamet getirecek, namaz kılacak. Yaparsa ne âlâ! Şeref kazanır, sevap kazanır, o bölge de mübarek bir bölge olur ama namaz kılmadığı zaman oraya şeytan hâkim olur.

Şeytanın hâkim olduğu, sözünü geçirdiği, musallat olduğu yerde insanlar birbirleriyle kavga ederler, günaha girerler, haramlara bulaşırlar, kendilerine ve çevrelerine dünyalarına ve âhiretlerine zarar veren çeşit çeşit, nice nice kötü şeyler olur.

Demek ki ezan da önemli, cami önemli, namaz kılmak önemli, namazın kılındığı cami önemli, camide namaz kılınmasını sağlayan bir tebliğ olan bir davet olan ezan, kamet de önemli. Şeytanı o bölgeden kovan bir şey. Bu hadîs-i şeriften, yerine okunmadığı zaman da şeytanın hâkim olduğu anlaşılıyor.

Demek ki nerede olursak olalım, Allah'ın kulu olduğumuzu unutmayacağız. Allah'a karşı ibadet borçlarımız olduğunu unutmayacağız ve namaz kılmanın çok önemli olduğunu, Allah'ı zikretmenin son derece önemli olduğunu unutmayacağız.

Zikrin çeşitleri var; Allah demek, lâilâhe illallah demek, subhanallah, elhamdülillah demek çok güzel zikirler; bunları her zaman söylüyoruz. Salât u selâm getirmek; bu da zikir. Bunları söylüyoruz ama zikrin en mücessem şekli, en muazzam şekli namazdır. Onun için evliyâullahın en yüksek derecede olanları ömürlerini sabahtan akşama Allah'ın divanında el pençe divan durmuş olarak namazla niyazla geçirirlermiş. O, yüksek bir makamın alâmeti olmuş oluyor.

Şimdi bu devirde, şu yaşam şartlarımız içinde, çevremizde bir yaz geçirdik, gördünüz. Belki siz de bir yazlığa gittiniz, köyünüze gittiniz, belki bir sahil kasabasına, şehrine gittiniz. Maalesef toplumumuz yüzde yüz müslüman olan bir millet iken namazı unutmuş, camiyi unutmuş. Camisiz yerler var, cami yapılmasına kızan insan grupları var, ezandan rahatsız olanlar var, namaz kılan insanı sevmeyen, namaz kılandan rahatsız olan tipler türedi. Başörtüsünden, sakaldan, müslümandan, ibadetten rahatsız olunuyor ve bunlar bu milletin evlatları, şehitlerin çocukları, buralara sırf Allah rızası için gelmiş, cihat etmiş, Allah'ın dinini ilimle, irfanla, kültürle yaymış olan eğer İslâm'a karşı da bir tecavüz varsa onu canını, malını ortaya koyarak savunmuş olan insanların çocukları kendiliğinden dine imana uzak. İnsanlar onun kendisine dünyada ve âhirette sağladığı güzelliklerden habersiz bir yaşam içinde.

Biz böyle olmayacağız!

Biz İslâm'ın ne kadar büyük bir hazine olduğunu bileceğiz ve İslâm'ın ibadetlerinin ne kadar derin hikmetlere sahip olduğunu bileceğiz. Şekilden öze doğru anlamaya çalışacağız.

Namaz, şeklen sekiz rekât, on rekât, on iki rekât, beş rekât... Rükûsu var, secdesi var, Allahu Ekber deniliyor, Sübhaneke okunuyor.

Tahiyyatı sen biliyor musun? Ezberledin mi, ezberlemedin mi? Namaz duaları, kunut duaları… Bu işin bir dış şekli var…

Bir de bu namaz niçin kılınıyor?

Kime karşı kılınıyor?

El niçin bağlanıyor?

Allahu Ekber derken el niçin kaldırılıyor?

Bu namaz Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda Allah'la bir mülâkat…

Kişinin miracı; Allah'ın huzuruna çıkıyor. Bunun zevkine varmak, bunu anlamak, bunu hissetmek, çalıştırmak lazım, bu ibadetten istifade etmek lazım. Eğer insan istifade ederse hayatı intizama girer.

İslâm insanlığa niçin gelmiştir?

Dünya ve âhiret mutluluğunu sağlamak için gelmiştir.

Nasıl sağlanacak?

İnsan, ibadetle, İslâm'la Allah'ın sevgili kulu, mutlu, nurlu, mübarek, kutlu bir insan olacak. İnsan mübarek olacak. O mübarek insan o mübareklikten dolayı, -"İki gönül bir olunca samanlık seyran olur" diyorlar, mutluluğun biraz subjektif olduğunu gösteriyor bir bakıma bu atasözü. Yer müsait olmasa bile insanın gönlünde bu mutluluk biraz. - Kendisi böyle bir gönül terbiyesi almışsa o mutluluk sağlanır.

Gönül terbiyesi almamış bir insan, milyonlar milyarlar içinde olsa haram kazanmış olan bir insan mutlu olamıyor. Sonunda intiharlar, gazetelere düşen rezaletler, felaketler, fecaatler olduğunu hep okuyoruz. Her gün gazeteleri alın haberlere bakın her birisi ibretlerle dolu. Elinize makası alıp kesecek olursanız, haberleri dosyalayacak olursanız binlerce dosyanız olur. Ne kadar ibretli olaylar cereyan ediyor etrafımızda.

İnsan ilk önce kendisinin içindeki o mutluluk şartlarını hazırlamış oluyor ama bu kâfi değil, İslâm'ın insanlara sağladığı güzellikler bununla kalmıyor. İnsan iyi bir insan olduktan sonra içi pırıl pırıl, nurlu bir insan olduktan, niyeti temiz bir insan olduktan sonra, ondan sonra çevresine de faydası oluyor.

Bunu nerden anlıyoruz?

Bir kere okuduğumuz hadîs-i şerîf gösteriyor. Namaz kılınan yer bile öteki yerlerden üstün bir rütbe kazanıyor. Namaz kılınan yer mübarek bir yer oluyor, namaz kılınan yer "bende bir mü'min namaz kıldı" diye öteki yerlere iftihar ediyor. Bölgeye bile insanın faydası oluyor, ayrıca bu fayda maddî olarak da tezahür ediyor. Bir mü'min çevresindeki komşulara, insanlara, tüm insanlığa karşı hayırların kaynağı haline geliyor.

Onun için eğer biz böyle dünyası mutlu, bahtiyar, âhireti mübarek güzel cennetle sonuçlanan bir sonsuz güzel mutluluk istiyor isek ibadetlerin derinliğini de anlamamız lazım.

Subhanalllah'ın zevkine varmamız lazım, bir Allahu Ekber'in heybetini hissetmemiz, titrememiz lazım, bir elhamdülillah'ın içimize doldurduğu engin mutluluğu, damarlarımızın ucundan ta hücrelerimize kadar yayılan o güzel duyguları hissetmemiz lazım.

Namazın Allah'ın divanına durmak olduğunu, önemli bir şey olduğunu bunda iyi bir üçten beşten bire insin haftada bir olsun, ayda bir olsun, senede iki defa olsun filan gibi pazarlığa girmek, her an namaz kılmak isteyen bir insan haline gelmek lazım.

Tabi bu ne oluyor?

Bazıları sanıyor ki;

"Canım ömrümüz namazla mı geçecek?"

Keşke öyle olsa da, öyle değil. İnsan böyle yaptığı zaman bütün ömrü intizama giriyor, namazların arasındaki devreleri dahi güzelleşiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi daha var:

Buyurmuş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"Bir insan bir namaz kılsa, ondan sonra bir namaz daha kılsa Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki: ‘Ey melekler! Şahit olun ki ben bu kulun iki namaz arasında işlediği kusurları, hataları, günahları da bağışladım, şahit olun!'"

Devam ettiği için bir namazla ondan evvelki namaz arasındaki günahlar siliniyor. Ondan sonra kılınan namazla gerideki günahlar siliniyor, böylece insan temizlene temizlene, hayatındaki hataları affola affola ilerlemiş oluyor. Son derece önemli bir durum. Tabi namazların şuurla kılınması, duya duya kılınması gerekiyor.

Sorun kendinize;

"Ben namazları kılabiliyor muyum, ibadetlerimi yapabiliyor muyum?" diye.

Mesela Şu anda yapamıyorsunuz, yapamıyor iseniz niçin yapamıyorsunuz, sorun.

"Zor geliyor, ağır geliyor, bir tat alamıyorum."

Tat alamıyorsan demek ki bu konudaki eksik bilgilerinden dolayı ve namazın kıymetini anlamadığın için ve şekilden öze inemediğin için oluyor.

Kılmıyorsan demek ki bak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in okumuş olduğum bir hadîs-i şerîfinde ne buyuruyor;

"Beş tane ev oldu da, orada müştereken namaz kılmak için ezan okunmadı mı, kamet getirilmedi mi? -Niye beş ev diyor, beş ev artık bir grup teşkil eder demek istiyor, Peygamber Efendimiz işaret buyurmuş oluyor. Bir ev, iki ev olursa şahıslar kendi içinde namazı kılsın ama beş oldu mu orada bir cami olacak, ezan okunacak, oraya cemaat davet olunacak, namazı beraber kılacaklar, kamet getirecekler demek.- Peygamber Efendimiz onu yapmadığı zaman ne oluyor diyor;

İstahveze aleyhimü'ş-şeytân. "Şeytan o bölgeye hakim olur. Artık orada sözü geçen bir varlık haline gelir."

Demek ki şeytanın bu tasallutundan, bu baskısından, bu tecavüzünden, şeytanın hükmü altına girmekten kurtulmak için namaz kılınması lazım.

Demek ki eğer bir insan namazı kılamıyorsa bu duruma düşmüş. Demek ki bulunduğu bölgede cami yok.

Şu Türkiyemiz öyle devirler geçirdi ki!

Yüzde yüzü müslüman olan bir ülke ezansız, namazsız, camisiz, mescitsiz semtler kurdular ve insanlar böyle bir şeyle övündüler. Evsiz, namazsız, ezansız yerler şeytanın hâkimiyetine girmiş oluyor. Onu bilemediler; onunla övündüler. Hakikaten de nursuz insanlar, namazsız, niyazsız, inançsız, imansız insanlar… İşte görüyorsunuz, Türkiye'de gazeteleri okuyoruz, ibretle okuyoruz; anarşi var, polisler ölüyor, askerler ölüyor, ormanlar yanıyor, yüreğimiz yaralı, insanlar bakıyorsunuz haramı helali ayırt etmez olmuşlar, milyarlar, suistimaller, hırsızlıklar vesaire…

Bunların kökü nedir, sebebi nedir?

Şeytan bunlara hâkim oluyor.

Şeytan nasıl oluyor?

İşte mânevî bakımdan ortaya çıkıyor. Namaz yok, niyaz yok, ibadet yok, ezan yok, şeytan oraya saltanatını kuruyor ve insanlarına hâkim oluyor.

Onun için ibadetlerin önemine vâkıf olalım, ibadetlerin önemini bilelim ve ibadetlerin şuuruna vararak o ibadetleri yapalım. Çok faydası var. Sadece moral faydası, sadece mânevî faydası, "Böyle yaparsa psikolojik bakımdan insan şöyle olur, böyle olur" gibi bir şey değil; maddî faydası var, çevreye faydası var, çevrenin korunması için mânevî şartlar bunlar. Çevrede şeytan olmayacak. Şeytanın olmaması için bu şart.

Biz kardeşlerimizle, -Allah razı olsun- ihvanımızla çevre kültür dernekleri kuruyoruz. Çevreyi korumak istiyoruz. Yeşil olsun, çimen olsun, çiçek olsun, güzel olsun, temiz olsun, pırıl pırıl olsun, havası güzel olsun; kirli olmasın, suyu güzel olsun; şırıl şırıl aksın ama bir taraftan da günah olmasın. Çevrenin mânevî bakımdan korunması, günah olmaması, onun da şartını işte bu hadîs-i şerîfte öğrenmiş olduk.

Ezan okunacak, namaz kılınacak, zikredilecek, Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet edilecek ki çevre kurtulsun; günah olmasın, şeytan orada saltanat tesis etmesin, oraya hâkim olmasın. Şeytan orayı fethetmesin, düşmanların en büyüğü olan şeytanın eline orası geçmesin, insanlar şeytanın esiri durumuna düşmesin.

Üzülmez misiniz?

Sizin akrabanızdan, sevdiklerinizden birkaç kişi düşmanın eline esir düşse, Sırplar'ın eline esir düşse, "Eyvah benim akrabamdan filanca esir alınmış, kim bilir hayatından endişe ediyoruz; sağ mı acaba, işkence görüyor mu?" vesaire diye ne kadar ne kadar endişe edersiniz.

Maddî düşman insana ne yapar?

Hayatına kasteder, işkence eder, sağını solunu acıtır, keser ve nihayet ölür.

Sahâbe-i kirâmdan böyle işkence edilerek ölen kimseler var, şehit oldular. Peygamber Efendimiz onların cennetlik olduğunu müjdeledi. Allah'ın kendisine verdiği haberle onların cennete gittiğini bildirdi.

Sonunda cennet olduktan sonra, şehit olduktan sonra, insan bu acılara sabrediyor, tahammül ediyor ama şeytanın esiri olduğu zaman bir insan, ne oluyor?

Hem dünyada şeytanî bir insan oluyor; kötü işlerin kaynağı oluyor, rüşvet, hırsızlık, arsızlık, yüzsüzlük, edepsizlik… Sağa sola devamlı zarar oluyor. Hem de âhireti mahvoluyor; ebedî cehennemde yanan, yanacak olan bir insan durumuna geliyor.

Demek ki şeytana esir olmak çok daha fena. Şeytana esir olmamaya çok daha fazla dikkat etmek lazım. Bölgeleri şeytana kaptırmamaya, şeytanın saltanatı altına hükümeti, hâkimiyeti altına girmemesi için bölgelerin çalışmaya, çok daha fazla dikkat etmek lazım.

İşin bu tarafını kim düşünecek?

Mühendisler düşünmez, doktorlar düşünmez.

Bunu kim düşünecek?

Hadîs-i şerîfleri bilen, okuyan, dinimizin ahkâmını bilen, Peygamber Efendimiz'i tanıyan insanlar…

Çevrenin mânevî havası, mânevî şartları, mânevî bakımdan temiz olmasının şartları nedir?

İşte bunları hadîs-i şerîflerden okuyoruz.

Niye hadîs-i şerîflerden öğreniyoruz?

Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri en sevgili kulu Peygamberimiz'e, gözünden perdeleri kaldırmış, etrafı, melekleri gösteriyor, görüyor. Dünyanın ve âhiretin hallerini biliyor. Kabirde olanların durumunu görüyor ve ashabına söylüyor. Âhirette olacakları bildiriyor, geçmişte olmuşları bildiriyor

Neden?

Allah sevmiş, kendisine peygamber etmiş. Seçmiş, seçkin bir kul olarak vahyetmiş. Ona bu gerçekleri bildirmiş.

Niçin bildirmiş?

Biz de bilelim, biz de göremesek bile duyduklarımızla muhbir-i sâdık olan, en doğru sözlü Peygamber'in o sözlerini bilelim, dinleyelim, dinledikten sonra uygulayalım diye.

Onun için ben kısaca her zaman söylediğim bir şeyi yine söyleyeceğim. "Emin olun dinimizi güzel bir şekilde öğrenmenin yegâne çaresi, hadîs-i şerîfleri çok iyi takip etmemiz, hadîs-i şerîfleri okumamızdır." diyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın neşrettiği, kesinlikle çok sağlam olan hadis kitapları var. Sağlam, garantili hadis kitapları var. İmam Buhârî Efendimiz'in hadis kitapları var, İmam Nevevî hazretlerinin Riyâzü's-sâlihîn'i var. Sonra, dışarıda neşredilmiş başka kıymetli hadis kitapları var. Evinizde de, tahmin ediyorum, çoğunuzun bu yaldızlı, ciltli güzel kitaplar mevcuttur. Bunları okuyacaksınız, her gün birkaç tane okuyunca birçok şeyi öğreneceksiniz, anlayacaksınız, hayret edeceksiniz. Peygamber Efendimiz'in bize ne kadar güzel şeyler öğrettiğini anlayacaksınız. Dinimizin ne kadar derin olduğunu, güzel olduğunu anlayacaksınız. İbadetlerin şuuruna varacaksınız, ruhunu kavrayacaksınız, ibadetleri yaparken Peygamber Efendimiz'in miracı gibi Allah'ın divânına çıkıp da öyle bir ibadet etme zevkine, şuuruna, hâletine erişeceksiniz.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi ibadetleri şuurla severek yapan kullarından eylesin. Bu ibadetler küçümsenmeyecek, maddî ve mânevî tesirleri, sevabı, insanın dünyası âhireti bakımından çok önemli. Bu ibadetleri Allah rızası için şuurla tadına vara vara yapmayı Allah cümlemize nasip etsin. Evlatlarımızı bu ibadetlerin zevkiyle yetiştirmeyi nasip etsin. İbadetleri bizim büyüklerimizin zoruyla, böyle yapan çocuklarımız olmamalı, çocuklarımız bu ibadetleri öğrenip, anlayıp, sevip severek yapacak bir şuura ermeli.

Allahu Teâlâ hazretleri evlatlarımızı güzel yetiştirmeyi nasip eylesin. Dedelerimizin bize emaneti olan bu İslâm beldelerini maddî bakımdan temiz tutmak, yeşil tutmak çevreyi güzel pâk tutmak, gerektiği gibi mânevî çevreyi de, mânevî atmosferi de şeytandan, günahtan uzak tertemiz tutmak için gerekli tedbirleri almayı, ibadetleri yapmayı, ezanları kametleri getirmeyi, zikri hiçbir zaman ihmal etmemeyi nasip eylesin. Nice nice hayırlı işler yapmaya muvaffak eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirip huzuruna vardığımız zaman pişman olmayacak bir varışla varmayı, Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına ermeyi, cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin.

Allah sizleri nice nice cumalara sıhhat afiyetle sevdiklerinizle beraber eriştirsin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...

Sayfa Başı