M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mârifetullah Çok Yüksek Bir Vasıf

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allah'ın rahmet ve bereketi, ihsanâtı ve ikramâtı dünyada ve âhirette üzerinize olsun.

Mârifetullah diye bir konu var. Mârifetullah var, muhabbetullah var…

Mârifetullah, Allah'ı bilmek demek ama sadece teorik bir bilgi değil. Allah'a kavuşup bilmek demek. Allah'a ermek mânasına, kıymetli bir mertebe…

Mârifetullaha ermiş olan insanlara ârif kimseler diyoruz. Daha uzunca bir tabirle; el ârifü billah. "Allah'ı bilen, Allah'a mârifeti olan kimseler" diyoruz. Bu mârifetullaha "irfan" da deniliyor. Mârifet, mârifetullah sahibi insanlara ehl-i irfân da deniliyor. Ehl-i ilim, çeşitli bilgileri bilen kimseler. Ama ehl-i irfân Allahu Teâlâ hazretlerini bilen insanlar.

Mârifetullah çok yüksek bir vasıf.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde işaret edilmiş. İnsanın çok kıymetli bir varlığı... Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Efdalü'l-amel ilmü billah. "Amellerin, işlerin, ibadetlerin, fiillerin, hayrat ve hasenâtın hepsi sevaplı ama onların en üstünü, en faziletlisi el ilmü billah'tır. Allah'ı bilmektir."

Bizim mârifetullah dediğimiz, Allah hakkındaki imanının, tanışıklığının, erginliğinin, ermişliğinin, ona kavuşmuş olmanın, vuslatın hâsıl olması. el-İlmü billah çok kıymetli.

Kalilü'l-amel yenfeu mea'l-ilm. "Böyle bir ilimle, az bir amel bile insana çok sevaplar kazandırır. Âhirette yüksek mertebelere çıkmaya onu götürür."

Ama bunun aksi; ve kesîrü'l-amel mea'l-cehil. "Bu bilgi olmadan cahillikle yapılan çok ibadetler, ameller insana fayda vermeyebilir, vermez."

Demek ki amellerin, ibadetlerin sevabını artıran husus da mârifetullah. Allah'ı bilerek, ona yakınlık hâsıl etmiş olarak yapılan ibadetlerin kıymeti çok oluyor. Cahillikle yapılan ibadetler, netice itibariyle kusurlu olmuş oluyor. Bir tarafında bir eksikliği vardır ondan dolayı kıymeti olmaz.

Allahu Teâlâ hazretlerine olan imanın en yüksek derecesi, insanın Allah'ın her yerde yanında olduğunu, Allah'ın orada hâzır ve nâzır olduğunu bilmesidir. Büyüklerimiz hâzır ve nâzır olmak diye söylemiş.

Hâzır olmak, Meahû. "Yanında olması" demektir.

Nâzır olmak ne demek?

Görüyor olmak. Allah görüyor, kullar Allah'ı görmese bile Allah kulunu görüyor. Görmese bile kullar, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek davranışlarına çeki düzen verecek. "Allah beni görüyor. Allah hâzır ve nâzır beni görüyor" diyerek. İyi, edepli kulluk edecek. Saygısını, sevgisini, davranışlarını huzurda olan bir insanın saygısı, davranışı haline getirecek.

Bugün bahis konusu etmek istediğim bu hadîs-i şerîfte bir mârifetullahla ilgili açıklama var onu nakletmek istedim.

Hadîs-i şerîfi Deylemî, İbn Abbas radıyallahu anh ve Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivâyet etmiş;

Peygamber Efendimiz; Kâlallahü azze ve celle. "Aziz ve celil olan Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki" diyor.

Allah'ın buyurduğunu, Peygamber Efendimiz kendisinin Allah'a olan yakınlığı, peygamberliği, Habibullah ve Resûlullah olması dolayısıyla, Allah'ın ona bildirmesiyle, söylemesiyle biliyor. Allah'ın böyle bize buyurduğunu naklediyor. Bu çeşit hadîs-i şerîflere "hadîs-i kudsî" diyoruz. Mânası Allahu Teâlâ hazretleri tarafından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bildirilmiş oluyor. Sözlerini Peygamber Efendimiz bize nakletmiş oluyor. Kıymetli; hadîs-i kudsîler…

Bu hadîs-i kudsîde, hadîs-i şerîfinde, Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretleri ne buyurmuş?

Alâmetü ma'rifetî fî kulûbi ibâdî hüsnü mevkii kadrî en lâ üştekâ ve en lâ üstebtaa ve en lâ üstahfâ.

Hadîs-i şerîfte dört şey sayıyor. Konu mârifetullahla ilgili. Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretleri buyurmuş ki;

"Benim kullarımın gönüllerinde benim mârifetullahım var mı yok mu? Var olduğunun alameti şu dört şeydir." diye dört hususu sıralamış.

Eğer kulun gönlü mârifetullaha ermişse, mârifetullahı kavramışsa, aşkullah, muhabbetullah, mârifetullah doluysa bir kul bu dört şeyi yapar.

Bu Allah'ın sevgili kulu demektir. Allah'ı bilen, Allah tarafından sevilen ârif bir kul, evliyâ; Allah'ın evliyâsı, velî kulu, sevgili kulu demek. Bunun vasfının ne olduğunu bilmek bizim için önemli. Çünkü biz de o vasıfları hatırımızda tutarız, kendimizi o vasıflara sahip kılmak için zorlarız, gayret ederiz, dikkat ederiz. Allah'ın sevdiği o sıfatlara biz de sahip olmak isteriz.

Alâmetü ma'rifetî fî kulûbi ibâdî. "Kullarımın gönüllerinde benim mârifetullahımın olduğunun alameti şu dört şeydir."

"Bu dört şey o kulun gönlünde varsa demek ki o ârif-i billâhtır. Demek ki mârifetullaha sahiptir." denmiş oluyor.

Buyuran Allahu Teâlâ hazretleri, bize bildiren Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Bu dört şeyin birincisi;

Hüsnü mevkii kadrî. "Benim kadrimin iyi bir mevkide olması, güzel bir mevkide olması, kulumun gönlünde kadr ü kıymetimin, yerimin yüksekte olması."

Allahu Teâlâ hazretlerini bazı kullar;

Vemâ kaderullâhe hakka kadrihî. "Lâyıkıyla takdir edemiyorlar."

Yaratıcı olduğunu, kudretini, varlığını, birliğini, ihsanlarını, nimetlerini, kullarına ne kadar nimetler bahşettiğini bazı kullar kavrayamıyorlar. Bazısı gafil oluyor, bazısı kâfir oluyor, bazısı cahil oluyor.

Ârif kulun şanı nedir?

Gönlünde Allahu Teâlâ hazretlerinin kadrinin güzel bir seviyede, yüksek bir seviyede olmasıdır.

Allah'ı güzel takdir ediyorlar, Allah'a saygıları çok güzel, Allahu Teâlâ hazretlerine karşı edepleri fevkalâde güzel.

"Allah âlemlerin Rabbi'dir, kâinatın sahibidir, her şeyin hâlıkıdır, bize nimetleri veren odur, hayatımız ondandır. Aklımız, fikrimiz, her şeyimiz, nimetlerimiz ondandır." diyerek Allahu Teâlâ hazretlerini gönlünde en yüksek mevkii veriyor.

İnsanın gönlü, iç âlemi çeşit çeşit duygularla, bilgilerle doludur. Bunların hepsi çeşitli bilgilerdir.

İnsanın gönlü çalışarak, ilim irfan yolunda ilerleyerek bir mârifet hazinesi haline gelir, çeşitli güzel bilgilerle dolar, çeşitli güzel duygularla dolu olabilir ama bir insanda bunların hepsinin üstünde, mukayese edilmez bir yüce mevkide Allahu Teâlâ hazretlerinin kadri hakkındaki duygusu, kanaati ve saygısı olması lazım. Eğer Allahu Teâlâ hazretlerinin kadrinin mevkii, yeri o kulun gönlünde çok yüksekteyse, çok güzel bir mevkideyse demek ki o kul ârif bir kuldur.

Kulun edebi, âbidliği, Allah'ı sevmesi nispetinde Allahu Teâlâ hazretleri de kulunu seviyor. Ölçü o... Kulun hâli, ameli, duyguları, sevgisinin miktarı, saygısının miktarı neyse, Allah'ın da rızasının lütfunun, ihsanının, kulunu sevmesinin mertebesi onunla orantılı oluyor. Onun kadar olmuyor. Onun kadar diyemeyiz çünkü Allah'ın işi kulların işiyle ölçülemez.

Allahu Teâlâ hazretleri kulunun küçük bir hareketine çok büyük mükâfatlar verir ama onunla orantılı oluyor. Varsa kulda Allah saygısı, Allah'ta da kuluna karşı sevgi olduğunun alameti var. Allah saygısı, edep, bilgi, ilgi yoksa o zaman Allah'ta da bir şey yok. Mânevî bir mükâfat yok demektir. Bu bir…

Gönlümüzde Allah'ın kadri en yüksek mevkide olacak. Allah deyince cildi ürpermesi lazım, derisinin ürpermesi, insanın gözünün yaşarması, kendisini bir sevgi bir heyecan dalgasının sarması, çok güzel duyguların, içinde hemen geçmesi lazım. Allah'ın adına, Allah aşkına, Allah için her şeyi yapacak bir durumda olması lazım. Âşık bir insan Allah için canını verebilir; gerçekten âşık ise Allah için canını verebilir.

Alimlerden birisi tepenin aşağısında duruyormuş. Yukarıya doğru da, bir ihvanı hizmet için çıkarlarken birisinin ayağı taşa basmış; taş kopmuş aşağıya yuvarlanıyor. Yuvarlanırken aşağıda da şeyh efendi seccadesinde ibadet ediyor; tam onun üstüne doğru taş gidiyor. Şeyh efendinin yanında da bir oğlu, bir de iyi dervişi varmış. Taş gelirken gayr-i ihtiyârî oğlu bir tarafa kaçınmış. Ama dervişi, "Aman şeyhime taş gelmesin, taşı ben tutayım, taş bana çarpsın şeyhim kurtulsun." diye taşa doğru kendisini siper etmiş. Bu bir sevgi, fedakârlık alameti oluyor. Hocasına, şeyhine karşı bir sevgi alameti…

Allahu Teâlâ hazretleri için de iyi, ârif bir kul, mevkii kalbinde çok yüksek olduğu için her türlü fedakârlığı yapar; canını da verir. En kıymetli şey canı. Ondan sonra malını da verir. Aldığını Allah için alır, verdiğini Allah için verir. Sevdiğini Allah için sever, kızdığına da Allah için buğzeder. Allah'ın emretmediği şeyleri yapıyor diye buğzeder; bu bir…

Ârifliğin bir alameti gönlümüzde Allah'ın en yüksek mevkide olması. Gönlümüzde Allah'ın kadri en güzel yerde olması…

En lâ üştekâ. "Kulun gönlünde Allah sevgisinin olmasının, ikinci alameti Allahu Teâlâ hazretlerinin kullara şikâyet olunmamasıdır."

Kullar birbirleriyle konuşurlar. Bir insan hastalanabilir, başına bir sıkıntı gelebilir. Çoluk çocuğuna, malına, mülküne, tarlasına, mahsulüne bir sıkıntı gelebilir. Bakarsın tarlası bir felakete uğrar, Karadeniz'de gemileri batar. Bakarsın çocuğu hastalanır veyahut ölür. Veyahut kendisi rahatsızlanır.

Bu gibi durumlarda insanlar ne yapıyorlar?

Konuşuyorlar, feryat ediyorlar, sızlanıyorlar, şikâyetleniyorlar, başkalarına tahammülsüzlüklerini sabırsızlıklarını dille ifade edecek feryâd ü figân, çeşitli laflarla şikâyetlerde bulunuyorlar.

Esasında kimi şikâyet etmiş oluyor?

Allah'ın kaderinden şikâyetlenmiş oluyor. O hastalığı veren Allah, o ölümü yazan Allah, o olayı halk eden, olduran Allah. Binaenaleyh, ârif olan, insan olan olayların Allah tarafından oldurulduğunu, ölen kişilerin Allah tarafından öldürüldüğünü, her şeyin Allah'tan olduğunu, kaza ve kaderin Allah'tan geldiğini bilir. Bilince de, "Allah takdir etmiştir." diye de tahammül eder.

İbrahim Hakkı-i Erzurûmî, o Tefvîznâme isimli güzel manzumesinde ne diyor;

Hak şerleri hayr eyler

Zannetme ki gayr eyler.

Ârif ânı seyreyler

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler.

Güzel şeyi işlediği zaman onun güzel olduğunu anlamak kolay. Ama insanın gönlüne güzel görünmeyen, bela, hastalık, sıkıntı, felaket, çeşitli tabiat olayları ve bunların da arkasında Allah'ın kazasının, kaderinin, takdirâtının, mukadderâtının olduğunu bilip, "Bu bir imtihandır." diye Allah'a karşı olan bağlılığını devam ettirmek, ağzını iyi zapt etmek, duygularına iyi hakim olmak ve Allah'ı şikayet etmemek.

Bazen bir hastayı ziyaret ediyorsunuz;

"Nasılsınız?" diyorsunuz. Artık o hasta bir açıyor ağzını neler söylüyor.

Kadın kocasına diyor ki;

"Senin yanında hiç gün görmedim, ah anamın babamın evi ne kadar güzeldi. Senin yanında gün mü gördüm, geldiğim zamandan beri her gün dert içindeyim."

Halbuki dertlerini toplasan bir ay eder. Mutlu geçen, karnı tok sırtı pek geçen zamanlar çok çok daha fazladır. Onların hepsi unutuluyor bir anda küfrân-ı nimette bulunuluyor. "Hiç senin yanında iyi gün görmedim." diye söyleyebiliyor.

Allah'ın da üzerimizde çeşit çeşit, sayısız nimetleri var. Her an, her saniye Allah'ın milyonlarca, milyarlarca nimetinin bizim üzerimizde toplanmasıyla biz bu nimetlerin içinde yaşamımızı sürdürüyoruz.

Her hangi bir yerimizde bir ağrı, sızı, dert yok sıhhat ve afiyette yaşıyoruz. Bu durum binlerce nimetin bir araya gelmesinin sonucu ortaya çıkıyor. Onları unutuyor da insanoğlu; küçücük bir hastalık olduğu zaman, küçücük bir hastalık başına geldiği zaman bin bir tane feryâd ü figân, sızlanma ve şikâyet. Ârif böyle yapmaz.

Ve en lâ üştekâ. Allahu Teâlâ hazretleri "Benim başkalarından şikâyet olunmamamdır." diyor. Kul Rabbini öteki kullara dedikodu yaparak, sabırsızlık yaparak şikâyet etmeyecek; tahammül gösterecek.

Ne yapacak?

Sabredecek.

Ne yapacak?

Şikâyet etmeyecek.

Ne yapacak?

Kaza ve kaderullaha teslim olacak. Olayların Allah'tan geldiğini bilecek.

Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-kederi demiş.

Ne demek?

"Kadere inanmış olan insan kederden uzak olur, kederi olmaz."

Neden?

Her şeyin Allah'tan geldiğini, fâni dünyanın hiçliğini bilir. Allah'ın âhirette sabredenlere büyük sevaplar vereceğini bilir. Allah'ın kaderine rıza göstermenin, rıza makamının çok yüksek bir makam olduğunu bilir ve Allah'ı şikâyet etmez. Biz de ârif kul olmak için demek ki bu duygulara sahip olmayı ve olaylar karşısında sabretmeyi öğreneceğiz.

Kimisi meselâ, Avrupa'da küçücük bir olayla karşılaşıyor. Tabancayı şakağına dayayıp intihar ediyor. Küçücük bir hadiseyle karşılaşıyor intihar ediyor.

Neden?

Tahammülsüzlük. Halbuki tahammül etmesi lazım. Olaylar hayatın içinde her insana geliyor. Hayatın cilvesidir. Allah'ın imtihanıdır. Binaenaleyh, hem tahammül edecek, sabredecek; -zor bir imtihan olabilir, soru zor olabilir- o imtihanı başarmaya çalışacak. Hem başarmaya çalışacak hem de dilini tutacak. Gönlüne sahip olacak. Şikâyet yoluyla isyan izhar etmeyecek. İsyan etme durumuna düşmeyecek; ârifin ikinci durumu budur. Kadere rıza gösterir; isyan alameti yoktur. Allah'ın yazdıklarına, başına gelen şeylere sabr-ı cemîl gösterir.

Yakub aleyhisselam İnnemâ eşkû bessî ve hüznî ilallah diyor. O gibi olaylarda Allah'a sığınır. "Ya Rabbi" der. Allah'a olan sevgisi ve bağlılığı artar. Ârifin ikinci vasfı bu.

Ve en lâ üstebtaa. "Bir de Allah gecikme vereceği şeyleri geç veriyor."

Ârifte "Geçti yine vermedi bir türlü, bekliyorum olmadı." gibi Allah'ın ikramının gecikmesi duygusu da olmaz. İşte Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme ile Allahu Teâlâ hazretleri bildirmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri vaat ediyor;

"Kullarım bana dua edin, ben sizin duanıza icabet ederim." buyuruyor.

Kul dua ediyor;

"Yâ Rabbi! Bana şunu ver."

Ondan sonra da, "Bak işte vermedi, istiyorum kaç gündür hâlâ o bana gelmedi."

Bu, işte istibta'dır. Allah'ın vermeyi geciktirdiği kanaatinde olmak, geciktirdiğini düşünmek. "Allah vermiyor; geciktiriyor" diye düşünmek. Bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü verecektir, hikmetli bir sebebi, zamanı vardır. Meyve bile belli bir zaman içinde olgunlaşıyor, ondan sonra insan onu yiyor. Her şeyin bir olgunlaşması vardır.

Allahu Teâlâ hazretleri duaları kabul eder; bazen dünyada verir, bazen âhirette verir. Hikmeti vardır. İstediği şey kaza ve kadere aykırı olduğundan o tarzda onun öyle olması mümkün, uygun olmadığından, hikmet-i ilâhîye uygun olmadığından başka bir şekilde olacaktır. Orda da insanın dikkatli olması lazım.

Eskiler derler ki; çömlekçi çömleğini yaparmış; çamur, güneşe koyacak güneşten kuruyacak. Çömlekçi güneş istermiş ama ekinini eken insan da "ekinim büyüse" diye yağmur istermiş.

Herkesin kendine göre bir isteği olabiliyor ve bu istekler zıt olabiliyor. Kâinatın bütün olaylarını hikmetle yapan Allahu Teâlâ hazretleri de kullarının isteklerini hikmetle veriyor.

Onun için "Dua ettim de olmadı, istedim de Allah vermedi." demeyecek. "Allah'ın lütfu gecikti." diye bir kanaate düşmeyecek. Ârif kul öyle yapmaz; ister, hatta istemek de, dua da ibadet olduğundan ister.

Evliyâullahtan birisi diyor ki;

"Ben Allah'tan bir şey istemem."

O da bir enteresan söz söylemiş. Allah ruhunu şâd eylesin, makamını alâ eylesin. "Bir şey ihtiyar etmem, bir şey istemem." buyurmuş. "Yok, ille bir şey ihtiyar et, bir şey iste!" diye çok ısrar ederlerse, o zaman "hiçbir şeyi ihtiyar etmemeyi" ihtiyar edermiş. Hiçbir şeyi seçmemeyi, "Allah'a tam teslim olmayı seçerim." demiş oluyor.

O da dönüp dolaşıp yine Allah'a tam teslimiyetini öyle ifade etmiş. Tabi sen ibadet olduğu için istersin. Allah da verecek, vermek O'nun işi. Zamanını sen tayin edecek değilsin. O verecek; sen hastasın ilacı Allahu Teâlâ hazretleri verecek. Sen, "Şu ilacı ve.r" diyorsun; dilerse uygunsa verecek. Belki senin istediğin ilaç sana zararlıdır, onun için belki onu vermeyecek; daha güzelini verecek. Netice itibariyle yine sen şifâya kavuşacaksın.

Onun için istibta da olmayacak. "İstedim de vermedi, istedim de gecikti." diye bir duygu olmaz. Ârifin gönlünde böyle bir şey olmaz. Tamamen teslim olmuştur. İçinde böyle bir kırgınlık, ârifte gecikti vehmi yoktur.

Ve en lâ üstahfâ. Allahu Teâlâ hazretleri bir de, "Ârifin, ârif kulumun gönlünde gizliyim, saklıyım, görünmüyorum diye bir duygu da olmaz." buyuruyor.

Alametlerinden birisi de budur. Ârif kul Allah'ı her şeyde müşahede eder, nereye baksa Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretini, hikmetini, varlığının delillerini görür.

Şairlerin dediği gibi;

Kâinatın her olayı, küçük büyük her varlık Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığına şahadet eden birer delildir, bir alamettir. Nasıl polis hafiyeleri bir parmak izinden suçluyu buluyorlar, bir saç kılından suçluyu tespit ediyorlar. Dedektifler ellerine büyüteçlerini alıyorlar, küçücük izlerden nasıl asıl şahsı buluyorlar. Allahu Teâlâ hazretlerinin de kâinatın her tarafındaki olaylar ve varlıklar, varlığına delillerdir.

Onun için İranlı bir şair ne güzel söylemiş. Bir şiirinin tekrar edilen beytidir bu;

Her giyâhî ki der zemîn rûyed

"Vaḥdehû lâ şerîke leh" gûyed.

"Yerden çıkan her ot ‘Allah birdir', şerîki nazîri yoktur diye söylüyor."

Sanki parmağını kaldırıyormuş gibi yukarıya doğru dik çıkışını ona benzetiyor. Evet, ağaçlar, çiçekler, arılar, ballar, rüzgarlar, yağmurlar, güneşler, aylar her şey, her varlık Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretinin tecellisidir, varlığının, birliğinin şahididir, delilidir.

Bu kadar varlık, bu kadar delil, bu kadar zuhur, bu kadar tecelli karşısında hâlâ Allah'ı bulamamak… "Yok saklandı, göremedim, anlayamadım." demek ârifin işi değildir. Ârif her şeyin, Allah'ın yarattığı bir varlık olduğunu bilir. Allah'ı müşahede makamına erer. Allahu Teâlâ hazretlerini gönlüyle müşahede makamına erer.

Bu hadîs-i şerîfte dört şeyi öğrenmiş olduk:

Bir ârif kulun, Allah'ı bilen, Allah'ın da sevgilisi olan, sevdiği bir kulun alametini Allahu Teâlâ hazretlerinin bize bildirmesiyle bilmiş olduk.

Hadisi tekrar edelim;

Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

"Benim kullarımın gönlünde mârifetullahımın olduğunun alameti şu dört şeydir. Şu dört şey o kulun gönlünde varsa, o kulum mârifetullah ehli olduğu, beni bilen bir kul olduğu, bana ermiş bir kul olduğu anlaşılır." diyor.

Birisi benim kadrim onun gönlünde en yüksek, en güzel mevkideyse işte o ârif kuldur. Ârif olanın gönlünde benim kadrim en güzel mevkidedir. En üsttedir.

Biz de ona çalışalım.

Ârif kullarım beni şikâyet etmez. Ben ârif kullarım tarafından şikâyet olunmam. Ve ârif kullarıma, onlara dünya, dâr-ı dünyâ, dâr-ı imtihandır. Bu dünya hayatında ne gelirse gelsin kale gibi sağlam dururlar, sabr-ı cemîl gösterirler, sevgileri ziyadeleşir. Ve beni kullarıma, kullara şikâyet tarzında telakki edilecek feryâd ü figânlarla hallerinden şikâyet etmek Allah'tan şikâyet etmektir. Herhangi bir şeyde hâlinden şikâyet etmek neticede Allah'ın kaza ve kaderinden şikâyet etmek oluyor; ârif bunu da yapmaz iki…

Şikâyetçi değildir. Allah'ın kadri gönlünde en yüksek mevkidedir. Ve Allahu Teâlâ hazretlerine dua ettiği zaman, "Duam gecikti.", bir şey istediği zaman, "İstediğim verilmedi." gibi bir duyguya düşmez. Edeple bekler. Elbet bir zamanı vardır, uygun zamanda ihsan eder, ediyor. Hayatının geçmiş günlerinde nice nice misalleri vardır. "Bunun da elbet bir zamanı vardır, elbet bir gün ihsan eder." diye gelmesini bekleyecek, moralini bozmayacak. Ümitsizliğe, karamsarlığa düşmeyecek. Edebine riâyet edecek, ârif böyle olur.

Üçüncüsü de Allah'ı uzakta ve gizli olarak görmez, gizlenmiş bulmaz, gaypta görmez. Müşahede ediyormuş gibi görür.

Neden?

Çünkü bütün varlıklar Allah'ın kudretinin, hikmetinin tecellileridir. Onun için Yunus Emre bu hadîs-i şerîflerin, âyetlerin mânalarını Türkçe o güzel ilâhileriyle ne kadar sade, sağlam bir şekilde ifade ediyor. İki Türkçe kelimeyle, iki satırın, iki mısraın içinde ne kadar yerleştiriyor.

Ne buyurmuş?

İsteme-gil anı ırak

Gönüldedir ana durak.

"Allahu Teâlâ hazretlerini uzakta arama, senin gönlünde O'nun makamı mekânı vardır, yakınlar yakınıdır. Karîbü'l-mucib'dir, her yerde hâzır ve nâzırdır." demiş oluyor.

Biz de ârif kullar olmak istiyorsak kendimizi bu vasıflara sahip etmeye çalışalım. Bu sıfatları kendimiz elde etmeye gayret edelim.

Allahu Teâlâ hazretleri hepinizin gönlünü nurlandırsın. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "Gönüler de demirin paslandığı gibi paslanır." buyuruyor. O pasın cilası, pasın silinmesi, gönlün pırıl pırıl parlaması lâilâhe illallah demekledir. İstiğfarladır. Onun için lâilâhe illallah sözünü çok söyleyin. Tevbe ve istiğfarı bilerek bilmeyerek işlediğiniz hataları, günahları, "Allah affetsin" diye dergâh-ı izzetine yönelin, ondan afv ü mağfiret dileyin.

Allahu Teâlâ hazretleri gönlünüze mârifetullahını ihsan eylesin. Allah'a ermek, Allah'ı bilmek duygusu sizin içinize de yerleşsin. Allahu Teâlâ hazretlerini müşahede makamına erdirsin. Sevdiği kul olarak yaşayın. Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği, razı olduğu işleri yapın. Arkanızda hayır hasenât bırakın. Güzel eserler bırakın, hayırlı evlatlar bırakın. Hayrât-u hasenât bırakın. Sadaka-i câriyeler tesis edin, bırakın.

Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmamızı hepiniz için temenni ediyorum. Allahu Teâlâ hazretleri sizi sevdiklerinizle beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin, iki cihanda aziz ve bahtiyar olun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...

Sayfa Başı