M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İnsanı Cennete Götüren Ameller

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun. Cenâb-ı Hak iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.

Abdullah b. Selam radıyallahu anh'ten rivayet ettiğine göre -Ahmed b. Hanbel, Hâkim, Taberânî, Beyhakî, İbn Mâce ve Tirmizî rivayet sahih demişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

Yâ eyyühe'n-nâsü efşü's-selâm ve at'imü't-taâm ve sılü'l-erhâm ve sallû bi'l-leyli ve'n-nâsü niyâmün ve tedhulü'l-cennete bi-selâm.

Bu mübarek sözlerinin mânasını açıklayayım; sonra konu üzerinde daha geniş konuşmaya devam edelim.

Yâ eyyühe'n-nâs buyuruyor; karşısında bulunan tanıdığı, tanımadığı, insanlara hitap ediyor. "Ey insanlar, ey ahali, ey halk!" diye umuma hitap ediyor. Umumi bir hitap, kalabalığa yapılmış bir hitap.

Efşü's-selâm. "Selamı ifşa ediniz. Selam vermeyi yayınız."

Açıkça, önünüze gelene es-Selâmü aleyküm diyerek selam veriniz ve bu selam verme âdetini de yaygınlaştırınız, yayınız.

Ve at'imü't-taâm. "Ve yemek yediriniz." Ve sılü'l-erhâm. "Ve akrabalarınızı kollayınız, akrabalık bağlarına riayet ediniz, onlara yardımcı olunuz, sıla-i rahim yapınız!" Ve sallû bi'l-leyli ve'n-nâsü niyâm. "İnsanlar uykuya daldıkları, uyudukları zaman, geceleyin herkes uykudayken siz namaz kılınız." Tedhulü'l-cennete bi-selâm.

Burada tedhulûne'nin ‘nun'u düşmüş. Çünkü emrin cevabı oluyor.

"Bunları yapın!" diye emir verildikten sonra;

Tedhulü'l-cennete bi-selâm "Böyle yaparsanız selametle, sağlıkla, esenlikle cennete girersiniz." buyruluyor.

O halde bu kelimeleri biraz daha açıklayalım. Bu sözü, Peygamber Efendimiz'in böyle dediğini bize Abdullah b. Selam radıyallahu anh naklediyor. Bu kişi çok önemli, çok değerli bir kişi. Peygamber Efendimiz'in ashabından, özellikleri itibariyle üzerinde dikkatle durmamız gereken bir kişi.

Kendisi yahudi, yahudilerin Medine-i Münevvere'deki alimlerinden. Ahbâr-ı yahudi'den. Ahbar; hibir kelimesinin çoğulu. Noktasız ‘ha' ile ‘cim'e benzeyen ‘ha' ile "alim, derya gibi bilgisi olan alim" demek. Noktalı ‘ha' ile olursa "ahbar" diye hırıltılı ‘ha' ile olursa o zaman "haberler" mânasına gelir. Rahiplere, hıristiyan papazlarına "ruhban" denildiği gibi yahudilerin din adamlarına da ahbar deniliyor. Bu zât-ı muhterem Medine'deki yahudilerin hürmet ettiği, saygı gösterdiği, bilgisine hayranlık duyduğu alim bir kişi. Adı Abdullah b. Selam; Selam'ın oğlu Abdullah.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hicret ettiği, Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman; "Bir zât geldi; Allah'ın peygamberi, elçisi olduğunu söylüyorlar. Bakalım bu beklediğimiz, Tevrat'ta da geleceği bildirilen, evsafı bildirilen âhir zaman peygamberi mi?" diye incelemek için merakla Peygamber Efendimiz'in toplantı yaptığı meclise, toplantı yerine gitmiş. O toplantı yerinde arkadan neler söylendiğine dikkat etmiş. Efendimiz bu tavsiyeleri buyurmuş:

Bu hadisi anlatırken; "İşte oraya gittim, yüzüne bir de baktım ki" diyor:

Fe izâ vechühû leyse bi-vechin kezzâb. "Yüzü hiç öyle yalan iddiada bulunacak, yalan söz söyleyecek, olmayan bir şeyi yalandan söyleyecek bir insan değil!"

Ciddi, nurlu, pırıl pırıl, sakin, âşık olunacak, hayran olunacak, beğenilecek, vakarlı, sevimli bir kimse. Allah cemalini görmeyi cümlemize nasip etsin.

"Bir de baktım ki yüzü hiç de yalancı bir insan yüzü değil." diye hayran kalmış.

Efendimiz ne demiş?

Medine'ye geldiği ilk günlerin toplantılarından birinde söylüyor. Yeni bir şehre hicret etmiş bir insan.

Karşısındaki insanlar kimler?

Bunların bir kısmını hacca geldikleri zaman, Akabe bey'atında tanıdı. Ama birçokları da ilk defa gördüğü kimseler. Çevre de yeni bir çevre. Böyle bir topluma, yeni bir şehre geldiği zaman söylediği sözler önemli.

Bu hadîs-i şerîfi sohbetlerimizde -yeri geldikçe- müteaddit defalar söylemiştik.

Efşü's-selâm. "Selamı ifşa edin."

"İfşa" ne demek?

"Fâş etmek" demek. Yani gizli yapmamak, âşikâreye çıkarmak.

"Sırrı fâş etmek" ne demek?

"Sırrı saklamayıp söylemek" demek.

"Selamı da saklamayın, içinizde kalmasın; fâş edin, ifşa edin, yayın, âşikâre söyleyin!" demek.

Bir kere İslâm'da selamın, selamlaşmanın çok önemi var. Çünkü selamlaşma bir nezaket başlangıcıdır, tanışmanın başlangıcıdır. Müslümanların, insanların tanışması lazım. İnsanlar Hz. Âdem'in evlatları, aynı cinsten, çok yüksek varlıklar. İnsanoğlu çok yüksek bir varlık. Elbette yüksekliğine uygun bir yaşam tarzı ve davranışları olması lazım.

Bir kere müslüman müslümanı, insan insanı, insan olması, hemcinsi olması, Benî Âdem, Âdem aleyhisselam'ın evlatları olması dolayısıyla tanıması, sevmesi lazım.

Bu tanımak, sevmek için ilk adım nedir?

Selamdır. Selam, karşı tarafa;

"Ben sana karşı iyi duygular besliyorum; senin iyiliğini, esenliğini istiyorum. Dünyada, âhirette selamette olmanı istiyorum. Her türlü selametin, huzurun, rahatın, refahın, nimetin, ihsanın, ikramın olduğu cennete girmeni istiyorum." demeye kadar giden çok özlü bir söz ve dinî mânası çok derin bir söz. Bunun Türkçe'ye başka bir kelimeyle "esenlik"le tercemesi mümkün değil! Çünkü Arapça'daki ilişkileri bakımından kelimenin arkası, çağrışımları ve bağlantıları başka hiç bir dilde olmayan genişlikte, zenginlikte ve önemli.

es-Selâmü aleyke. "Selam senin olsun." demek; "Sen cennetlik ol." demeye kadar giden bir mâna taşıyor. "Dârüsselâm" olan cennete gir, orası sana nasip olsun, cennet sana nasip olsun." demeye kadar giden çok güzel bir söz.

Bazıları bunu yadırgıyorlar veya soğuk karşılıyorlar; hâlimiz o hâle gelmiş. es-Selâmu aleyküm deyince "Bırak şu Arab'ın selamını!" diye sinirleniyor, yüzü kızarıyor, tavrı değişiyor.

Hâlbuki kendisi birçok Avrupa kelamını kullanıyor. Mesela telefonda "Alo" diyor.

Alo ne demek?

"Merhaba" demek, hello demek. Hello'yu derken hiç yadırgamıyor. Hâlbuki ben niye hello diyeyim? "Merhaba" derim veya daha güzel bir Türkçe kelime kullanırım; yabancı bir kelime kullanmam. Ama farkına varmadan "alo"yu kullanıyor. Hello sözünün "merhaba" demek olduğunu bilmeden, yabancı bir selam olduğunu bilmeden kullanıyor.

Ama Allah'ın selamına, es-selâmu aleyküm'üne birçok kimse kızıyor. Öztürkçecilikten kızıyor, ilericilikten, devrimcilikten, İslâm'a karşı olmasından kızıyor. Birçok şeyden, artık İslâm'a karşı çeşitli yönlerden şartlandırılmış. Pavlov'un şartlı refleksi tarzında eğitiminde gazeteyle, dergiyle, görgüyle, karikatürle, çizgiyle, filmle, oyunla şartlandırılmış. Bazı kimseler mahsustan "İslâm deyince akla iyi şey gelmesin, İslâm deyince aklına hep kötü şeyler gelsin." diye çağrışımları hesaplıyorlar.

Avrupalılar da bunu çok kurnazca yapıyor. "İslâm" diyor, bir minareyi gösteriyor, ezan okunduğunu gösteriyor. Bir kurban; hemen koyunun kesilmiş olduğunu ve kanlarının akmış olduğunu gösteriyor.

Peki, sen ne demek istiyorsun?

Sen hiç mezbahada hayvan kesmiyor musun?

Hiç hayvan eti yemiyor musun?

Sen hayvan eti değil insan eti bile yiyorsun. Sen insanları bile kahrediyorsun, mahvediyorsun, sömürüyorsun! Türlü haksızlıklar yapmışsın; benim tarihimde, ecdadımda, okuduğum kitaplarda nice nice sabıkaların var, nice nice misaller var. Kendin de bilip duruyorsun!

Sanki kendi dininde kurban meselesi yok mu?

Var.

Sanki başka dinlerde yok mu?

Var; fakat illa İslâm'ı kanla, kesmekle alakalı gösterecek veyahut arkasından terörist gösterecek!

Terör; "dehşet" demek. Terörist; "dehşet verici, yıldırmak için yıldırıcı korkunç işler yapan insanlar" demek. Bu da zaten Avrupa'nın âdeti. Terörizm, Avrupa'nın âdeti. Kelime de Avrupa'dan gelme.

Bir işi yapmak için, güzel güzel yapmak yolunu seçmiyorlar; "Dehşet meydana getiririm, yıldırırım, zorla alırım." tarzında hareket ediyorlar. Yani oturup kuzu kuzu, yumuşak yumuşak, rıfk ile selametlik ile esenlik ile tatlı tatlı, sulh u sükun ile iş yapmak yok. Ama işi döndürmüşler, çevirmişler, insanları şartlandırmışlar.

Bu bir misal, çok misaller verebiliriz.

es-Selâmü aleyküm demek; "Sen hem dünyada her türlü hastalıktan, beladan, sıkıntıdan uzak ol, esen ol hem de cennetlik ol." demek.

Dünyada ne kadar kral gibi, Nemrut gibi, Firavun gibi yaşasan da kıymeti yok. Sonunda âhirette cehennemlik olacak bir insanın dünyadaki kısa mutluluğu mü'min için hiç kıymetli değil. Hiç kimse Firavun'a özenmiyor, hiç kimse Nemrut'a özenmiyor, hiç kimse Neron'a özenmiyor; "Onun gibi olayım." diye düşünmüyor. Zengin olmayı düşünüyorlar belki ama onlar gibi olmayı hiç düşünmüyorlar.

Asıl büyük, ebedî, sonsuz, sermedî, hâlidî saadet, âhiret saadeti. Bu dünyada insan onu kazanmak için çalışacak. Malıyla, canıyla, var gücüyle, bütün bilgisiyle, nezaketiyle, zerafetiyle, gayretiyle, kuvvetiyle, ilmiyle, irfanıyla hizmet edecek, gönül alacak, sevap kazanacak.

Yunus rahmetullahi aleyh'in sözü ne kadar güzel:

Ben gelmedim dâvî için. Benim işim sevi için. Dostun evi gönüllerdir. Gönüller yapmaya geldim.

Gönül yapmayı hayatın amacı, gayesi saymak...

Bunu niçin söylüyoruz?

Bizim milletimiz, Türk milleti "milyonlarca Yunus" demektir.

Türk milleti nasıl bir millettir?

Türk milleti nedir?

Milyonlarca Yunus'tur. Köylüdür ama Yunus gibi âriftir, cömerttir, âşık-ı sâdıktır, köylüdür ama misafirperverdir, mütevazıdır, gayretlidir, bilgilidir, görgülüdür. Yunus gibi...

Yunus Emre bizim milletimizi iyi anlatacak güzel bir misaldir, tam bir misaldir. Odun bile getirirken eğri odun seçmeyen, her şeyin güzelini bilen ve sözün de güzelini söyleyen; sözün bazen kalbi yıktığını, bazen savaş çıkardığını, sözün dikkatle söylenmesi gerektiğini bilen zarif bir kimse.

Bütün ecdadımız böyleydi. Bütün Türk milleti, bütün halkımız böyleydi. Tabi bunlar ancak edebiyatı, tarihi, örfümüzü; bir de dünyayı bilen insanların görebileceği gerçekler.

Bize hoş gösterilen düşmanlar nasıldır?

Onların görüntüleri, reklamları, propagandaları nasıl? İç yüzleri nasıl?

Bunu bilmek de lazım.

"Rusya Kafkaslarda bütün insanlar için dünya için çarpışıyormuş!"

Hiç de öyle değil! Bir kere bu Kafkasya senin değil; bu Kafkasya, Kafkasyalıların. Ama sen orayı istila ettin. Şimdi de bütün dünya için çarpışmıyorsun; oranın petrolü için oradan geçecek petrol borularından hisse almak için kan döküyorsun, çoluk çocuğu öldürüyorsun. Esirleri, yaralıları parayla satıyorsun; kadınları, çoluk çocuğu zehirliyorsun. Bir sürü insanlık suçu işliyorsun. Ama sözü öyle söylüyorlar. İnsanlar onlara kanmasın.

Hasılı efşü's-selâm "Selamı yayınız." demek; bir. es-Selâmü aleyküm'ü yayınız ki "muhabbet olsun, tanışıklık olsun" demek. Bir de selameti, esenliği sağlayınız; yani "İş sadece sözde kalmasın." demek.

Birisine "Sen şen ve esen ol." derken, insan onun şenliğini, esenliğini bozacak bir şey de yaparsa herhalde zıt olur, tezat olur, yanlış olur. "Sen esen ol, sen iyi ol, sen şen ol." dediğin zaman onun öyle olması için de ikram, izzet, itibar, güleç yüz, yardım vesaire sağlamak İslâm'ın emri. İşi lafta bırakmıyor.

Zaten İslâm'da bilginin lafta bırakılması günah! Bilginin lafta kalmaması, uygulanması lazım. Uygulandığı zaman kıymetli. İslâm'da ilim; amel edildiği zaman, icraata geçtiği zaman kıymetli.

Onun için hem selamı söz olarak söyleyecek hem de selametliği için çalışacak. "Gönlü şen olsun, hoş olsun, gönlü yapılsın." diye çalışacak. Bu, o kadar derin bir anlama sahip.

Ama yeni gelinen bir şehirde ahaliye ilk söylenen söz olması bakımından çok önemli! Çünkü biz şimdi ticaret yoluyla dünyaya açılan bir milletiz. Sebep olanlardan Allah razı olsun. Dış dünyaya açılıyoruz, mallarımız dışa satılıyor. Müteşebbis müteahhitlerimiz muhtelif ülkelerde, dış ülkelerde iş yerleri açıyorlar, fabrikalar açıyorlar. Türkiye'de imal edilen mallar, yiyecekler, malzeme satılıyor.

Avustralya'da şaşırıyoruz; bir çarşıya pazara gittiğimiz, Türk mallarını gördüğümüz zaman memnun oluyoruz:

"Aaa, Paşabahçe'nin camları, bardakları burada! Aaa, falanca mobilya fabrikasının mobilyaları, eşyaları burada! Aaa, şu mal Türkiye'den gelme." diye seviniyoruz, memnun oluyoruz. Bu dışa açılma da önemli bir şey.

Selam; iyiliğini dilemek, karşısındaki insanla tanışmak. Biz insanız, aynı cinsteniz, aynı babanın evlatlarıyız. Bizim aramıza yakışan sevgidir, ilişkilerin tatlı olmasıdır. Böyle harp, darp, öldürme, kan dökme, sömürme, inletme, zulmetme yoktur. Bu ne kadar güzel bir şey. Bu devrede, bu açılım zamanında dışta da nasıl hareket edeceğimizi gösteren bir şey.

Mesela biz Avustralya'ya gelmişiz veya Avrupa'ya, Amerika'ya gitmişiz. Dünyanın artık gidilmeyen nereleri kaldı bilmiyorum, kardeşlerimiz her yere gidiyor. Sağ olsunlar, Allah gayretlerini arttırsın. Gittiği yerde bir kere selamı yayacak, güzel davranacak, sevgi toplayacak.

Sonra?

Ve at'imü't-taâm. "Yemek yedirin, cömertlik, iyilik yapın!" buyruluyor.

İnsanın en aslî ihtiyacı yemektir. Yemek yemediği, su içmediği zaman insan ölür. Gıda alamadığı zaman hastalanır, halsizleşir, düşer. Bakılmazsa yemezse ölür. Açlıktan, kıtlıktan Afrika'da hayvanların, yerlilerin, zavallıların öldüğü gibi ölür. Onun için yemek yiyecek.

Peki, adamın yemeği yok. Garip, muhacir; kimsesi yok, diyâr-ı gurbette; imanından dolayı kendi yurdundan çıkarılmış, kendi evinden uzaklaştırılmış, kendi eşyalarını taşıyamamış, canını kurtarmak için gelmiş.

Ne olacak şimdi?

O fakir, buradaki adam zengin. Buradakinin bağı, bahçesi, hurması, üzümü var; yeşilliği, kuyusu, evi var. Bu yeni gelenin hiçbir şeyi yok. Aynı şekilde gelmese bile oranın yerlileri arasında da geçim farkları var.

Zengin ne yapacak?

Zengin olmayanları zenginliğinden faydalandıracak. Allah ona nimeti vermiş, o da Allah'ın verdiği nimetten kardeşlerine ikram edecek, sevap kazanacak. Yemek yedirecek; "Buyurun bizde çorba içelim." diyecek, ziyafet çekecek; tanışacaklar.

"es Selâmu aleyküm", tanışma, ondan sonra yemek yedirme; "Bizim eve buyurun, bizim bahçeye buyurun. Sofraya gelin, buyurun, oturun, yiyin, rica ederim." derken tanışma daha ileriye gitti.

Tabi yemek yiyen memnun. "Elhamdülillah, çok güzel olmuş, Allah razı olsun. Çok şükür. Tam gözüm kararmıştı, açlıktan bayılacak gibi olmuştum. Yedim, içtim elhamdülillah, sağ olun. Fedakârlık ettiniz, ikram ettiniz." diye candan dua eder. Hele hele o devirde...

Şu anda üretim arttığı için en fakirin; "Hiç bulamıyorum." diyen insanın bile hiç olmazsa yiyebileceği, kolayca elde edebileceği şeyler var. Özellikle bizim ülkede. Ama bir yer düşünün ki yağmur yağmaz, ot bitmez, ekin çıkmaz, ağaç olmaz, meyve yok, hayvan yok.

Orada ne olacak?

Ya avlanacak, öyle karnını doyuracak ya ot ve bitkiden karnını doyuracak. İkisi de olmayınca ya bir yerden getirilmiş olacak ya da olan olmayana verecek. İnsanın en muhtaç olduğu şeyi ona sağlamak çok önemli.

Ve sılü'l-erhâm. Bu da "akrabalık bağlarının bağlantılı olması, koparılmamış olması, ilginin devam etmesi."

Akrabaya ilgin sadece merhaba ve ziyaret tarzında değildir. "Sıla" aynı zamanda Arapça'da "bahşiş" mânasına geliyor. "İcabında kesesini açıp da para pul vermek, onun ihtiyacını karşılayacak malzemeyi vermek" mânasını da taşıyor.

Sıla-i rahim; "akrabayı ziyaret etmek, ilgiyi devam ettirmek, sevgiyi canlı tutmaya, bağları sağlam tutmaya çalışmak" ama bir taraftan da işin ikram tarafı var; yedirmek, giydirmek, vermek, yardımcı olmak var; bu da çok önemli.

İnsanlar tek oldukları zaman çok zor yaşarlar. Onun için topluluk halinde yaşıyorlar. Tek başına yaşamak bütün hayatın ihtiyaçlarını tek kişinin, kendisinin sağlaması demek olacağından, zor olduğundan nasıl çalışıyor?

Birisi ekmek yapıyor, ötekisi kumaş dokuyor, ötekisi ayakkabı yapıyor, ötekisi sebze yetiştiriyor, berikisi ticaret yapıyor. Böylece iş bölümüyle, faaliyet çeşitleriyle topluma herkes bir katkıda bulunuyor. Toplum renkli, bereketli oluyor, zengin oluyor. Herkes kendisinde olanı vererek, olmayanı parayla veya mal takasıyla alarak karşısındakinin emeğinden faydalanarak yaşamını, hayatını güzel bir şekilde sürdürüyor. Bu gayet güzel bir şey.

Bu yardımlaşmanın kuvvetli olması lazım. İslâm; yardımlaşmanın, kardeşliğin kuvvetli olmasına çok önem veriyor. Özellikle akraba ilişkilerinin, çok daha ciddiyetle canlı tutulmasını tavsiye ediyor. Sılü'l-erhâm bu mânaları ihtiva ediyor.

Ve sallû bi'l-leyli ve'n-nâsü niyâm. "İnsanlar uykudayken kalkın, geceleyin namaz kılın."

Bu da evliyâ olmanın yoludur.

Allah'ın sevgili kulu olmanın yolu nedir?

Allah'ın divanına çıkmak, onunla münacaat eylemek, onu zikretmek, ona şükretmek, onu düşünmek; ona derdini arz ederek, dua ederek, ihtiyacını belirterek onunla samimiyetini, yakınlığını ilerletmek.

Bu nasıl olacak?

Bu; gündüz gürültüde, patırtı içinde, hay huy içinde, alışveriş içinde insanlar birbirlerini işgal ettiğinden, meşgul ettiğinden kolay olmuyor. Yalnız olduğu zaman gece olduğu, herkes uyuduğu, tek başına kaldığı zaman fırsat ele geçiyor.

Mahbubun muhib ile başbaşa kaldığı zaman oluyor. Yani sevenle sevilenin tenha, başbaşa kaldığı zaman geliyor. Başka ilişkilerin hepsi sükuna ermiş, kesilmiş oluyor. O zaman zikreden, Kur'an okuyan, namaz kılan, tefekkür eden, eline tesbihi alan, gözyaşı döken çok büyük sevap kazanıyor:

Rek'atâni mine'l-leyli hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Geceleyin kılınan iki rekat namaz, dünyadan da dünyanın içindeki her şeye sahip olmaktan da daha hayırlıdır."

Neden?

Çok büyük sonuçlar doğuruyor, Allah'ın sevgili kulu olmayı sağlıyor da onun için. Peygamber Efendimiz bunu hararetle tavsiye ediyor.

Kur'ân-ı Kerîm'de de;

Ve mine'l-leyli fe-tehecced bihî nâfileten lek, asâ en yeb'aseke rabbüke makâmen mahmûdâ diye Allahu Teâlâ hazretlerinin Peygamber Efendimiz'e tavsiyesi var.

"Geceleyin teheccüde kalk, teheccüt namazı kıl; böylece Allah seni hiçbir insanın ulaşamadığı, insanoğlunun kazanabileceği en yüksek mertebe olan Makâm-ı Mahmûd'a yerleştirsin, ulaştırsın, çıkarsın!" diye emrediyor.

Gece ibadetini, selamı sizlere çok tavsiye ediyorum. Çünkü bir insan birisiyle selamlaşır, tanışır arkadaş olursa bir derecesi artacak. Arkadaş olmanın çok sevabı var. Böylece muhabbet olacak. Muhabbet olduktan sonra da birlik ve beraberlik içinde çok başarılar sağlanacak.

Selamlaşmayı, herkesin iyiliğini isteyip sokulmayı, geçimli olmayı, herkesle güzel ilişkiler kurmayı tavsiye ediyorum.

Tabi herkesle güzel ilişkiler dediğim zaman İslâm cıvık bir yumuşaklığı tavsiye etmiyor; onu kast etmiyorum. Eğriye eğri, doğruya doğru. Çünkü yanlışlığın karşısına çıkmak da fazilettir. Yoksa yanlış yapanın karşısında yumuşak durulmaz. Karşı tarafta bir adam öteki adamı dövüyor, ona sövüyor. Sen burada oturup "Ben etliye, sütlüye karışmam." diye kenarda durursan İslâm'da bu da uygun olmuyor.

İslâm'da güzel ahlâk; iyiliği desteklemek, kötülüğü engellemektir. Emr-i mâruf, nehy-i münkerdir. Müslüman; kötülüğün karşısında, onu engelleyici bir tavır alacak.

"Efendim! Nezakete sığar mı?"

Tabi, elbette. İşte asıl nezaket o. Bir kimse haksızlık yaparken onu yaptırmamak, engellemek. Zalim zulmederken zulmü engellemek; hırsıza hırsızlık, arsıza arsızlık yaptırmamak, terbiyesizin terbiyesizlik yapmasına fırsat vermemek. O da İslâm'ın iki taraflı, dengeli terazisinin tam olduğunun alameti.

Yoksa cıvık, yılışık, pısırık bir yumuşaklık değil. İslâm'ınki kahraman bir yumuşaklık, engin bir yumuşaklık. Ama yerine göre müdahale edecek, sözü söyleyeceği zamanı bilecek. Müslüman; efendi, cesur, kahraman, hakkı tutan, hakkı söylemekten korkmayan, çekinmeyen kimse olacak.

"Gülelim, oynayalım, herkesi sevelim." tarzında değil.

Herkes sevilmez!

Kötü insan sevilmez.

Sevginin bir tarafı da sevmemektir, buğz etmektir. O da bir çeşit "olumsuz sevgi" demektir.

Sevmemek ne demek?

Eksi sevgi demek!

Sevmemek de var.

el-Hubbu fillâh. İslâm'da Allah için sevmek de var.

el-Buğzu fillâh. Allah için sevmemek de var. O olmazsa olmaz.

Bir insan kızılacak kimseye, kötülüğü yapan kimseye Allah için kızmıyorsa zulmü, zalimi engellemiyorsa o zalimi seviyorsa olmaz. Hubbu fillâh da var, buğz-u fillâh da var.

Bizde böyle alışılmış; Ramazan'da gazetelerde cıvık cıvık;

"İslâm sevgi dinidir." yazıları yer alır.

Her şeyi açıklamak lazım, yerli yerince konuşmak lazım. Sevgi ama gel de bakalım, şu yerleri yurtları yıkan, bombaları atan, diyarları harabeye çeviren insanları sev!

Fransızlar Cezayir ahalisinin üçte birini kesmişler.

Bunun neresini seveceksin?

Neresi medeniyet?

Hani Fransız inkılâbı, hani insan hakları?

İtalyanlar Libya'ya saldırmışlar, vahaları yakmışlar, insanları öldürmüşler vesaire.

Bunun neresi medeniyet?

Bal gibi vahşet, istilacılık, bal gibi barbarlık. "Bal gibi" dediğim "tatlı" mânasına değil; "apaçık, kesin" mânasına.

En büyük barbarlığı kendileri yapıyorlar. Hani Romalılar veya Yunanlılar kendilerine "medenî" derlermiş, dışarıdakilere "barbar" derlermiş. Barbarlığı kendileri yapıyor. Anasını saymaz, babasını saymaz, hakkı kabul etmez, mazluma acımaz, yardım etmez.

Öyle medeniyet mi olur?

Bizim ecdadımızın en büyük özelliklerinden birisi mazluma yardım etmek, mazlumun yanında yer almak, zalimin karşısına dikilmektir. Çünkü dinimizde en sevaplı işlerden birisi; zalim sultanın karşısında hak sözü söylemektir, en üstün cihattır. İşte onun için İslâm'ı tam anlamak, tam anlatmak lazım; yanlış anlamaları da engellemek lazım.

İslâm sevgi dinidir. Tamam, ama sevginin olumsuz tarafı da vardır. Yani işin iki tarafı da vardır. Bu yanı da vardır o yanı da vardır. Kuzey kutbu da vardır, Güney kutbu da vardır. Doğu tarafı da vardır, Batı tarafı da vardır. "Eğri de otursa- insanın her şeyi hudutlarını çizerek doğru söylemesi lazım.

"Fıkıh" dediğimiz kıymetli ilim. Mesela her müslüman "dinde fakih olmayı" Allah'tan isteyecek:

"Yâ Rabbi! Beni dinde fakih eyle." ne demek?

"İlmi, irfanı, sezgisi, terazisi doğru olan, tam olan insan eyle." demek. Eğriyi doğruyu anlayacak.

Zalime gidip acımak, herkes mazlumu tepelerken iki tekme de o vurmak; Müslümanlık değil! Zulmün karşısında susmak da Müslümanlık değil. Zengine zenginliğinden dolayı dalkavukluk edip güleç yüzle karşılamak, fakire fakirliğinden dolayı kaş çatmak da İslâm değil.

"Bir insan zengine karşı sırf zenginliğinden dolayı dalkavukluk için tezellül, tabasbus ederse yani eğilip bükülürse dininin üçte ikisi gider." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Fakir bile olsa sakin duracak. Yanlış yapıyorsa "Ey zengin! Sen zenginsin ama bak şu sözün, şu işin yanlış!" diyebilecek. "Ondan para gelecek." diye umduğundan söyleyememek olmaz.

İslâm her şeyi ölçülü yapmıştır, ölçü koymuştur. İslâm ölçü dinidir.

Rahmân sûresinde;

Ve vadaa'l-mîzân. "Ve mizanı, dengeyi O koydu." diye geçiyor.

İslâm ölçü koymuş, İslâm terazili bir dindir.

Her şeyin ölçüsü, ölçeği vardır. İlacın ölçüsünü kaçırırsan zehir olur, insanı öldürür. İlacı ilaç olacak ölçüde kullanmak lazım. Fazla ölçüde kullanırsan zehir olur, hastayı öldürürsün. "Doz" diyoruz, "miktar." İlacın alınma miktarı önemli. Az olsa da olmaz çok olsa da olmaz. Çok olsa öldürür az olsa tesir etmez.

Miktar çok önemli. Konuşmanın miktarı da çok önemli, sevmenin miktarı da önemli. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Sevdiğin insanı ihtiyatla sev, gözü kapalı sevme. Bir zaman gelir, belki düşman olursun. Ona göre tedbirli ol. Düşmanlık ettiğin kimseye de ihtiyatlı davran. Belki barışırsınız, dost olursunuz. Sonra söylediğin, sarf ettiğin bir sözden dolayı mahcup olursun."

İhtiyatlı olmak lazım, kendini tutmak lazım. İslâm ifrat ve tefritin arasındaki itidal ve denge yolu. Çok güzel! Ne ifratı, aşırı gitmeyi, çok yapmayı ne az yapmayı tavsiye etmiş. Yani "optimum" dedikleri; "en faydalı, en uygun, en müsait şeyi" tavsiye etmiş.

"Efendim! Falanca dinde boşanmak yok."

Bazen boşanmak gerekebilir. Niye boşanmak yok?

"Falanca dinde de boşanmak var, istediğin gibi boşan."

O kadar da olmaz:

Ebğadu'l-halâli ila'llâhi et-talâk. "Allah'ın en sevmediği helal, boşanmadır."

Boşanma helal, var; ama haksız, yersiz olursa Allah kızar.

Bir kadın kocasından ayrılmaya kalkıyor:

"Kardeşim, kızım, yavrum, evladım! Bak kaç çocuğunuz var! Sen şimdi neden boşanmaya kalkıyorsun? Bunca yıl aklın başında değil miydi? Sen buna gönül arzusuyla gönül vererek ‘evet.' diyerek varmadın mı, evlenmedin mi? Şimdi niye ayrılmak istiyorsun?" diyorsun, anlamıyor.

Bir kadın kendisi kocasından ayrılmak isterse cennetin kokusunu koklayamaz. Hâlbuki cennetin kokusu cennetten taşar, beş yüz yıllık mesafeden bile duyulur.

Cennetin kokusunu koklayamaz, "cennetin yanına bile yanaşamaz" demek. Ne kadar kötü bir şey!

Ne yapacak?

Yuvasına sadık olacak.

"Gönlüm ısınmıyor."

Senin gönlüne şeytan girmiş, ondan ısınmıyor. Bak üç tane, dört tane çocuk var. Ayrılacaksınız, çocuklar analı babalı ama öksüz olacak.

Senin sorumluluk duygun yok mu?

Artık şu çocukları büyüt. Kendi başınıza kaldığınız zaman da; "Ben senden bıktım, sen benden bıktın; haydi ayrılalım!" diye konuşun ama sorumluluklarınızı da bilin.

"Anne olmak" demek, "baba olmak" demek "sorumluluklar yüklenmek" demek. Adam baba olmuş; kumarhanede paraları harcıyor, meyhanede paraları harcıyor, eve para getirmiyor. Çocukların sorumlususun, Allah senden soracak! Bu çocuklar da âhirette senden hesabını soracaklar. Yani koca da sorumlu, hanım da. Herkes sorumlu olacak. Herkesin hakları da var, görevleri de var. Hepsi dengeli. İslâm denge dini.

"Böyle yaparsanız; dengeli müslüman olursanız, geçimli olursanız, selamı yayarsanız, cömert olursanız, yemek yedirirseniz, bir eli açık, cömert, arkadaş canlısı kimse olursanız, akrabalarla bağları güzel yaparsanız -ama Rabbinize karşı kulluğunuzu da güzel yapmak için- gece ibadetine de kalkar teheccüt namazlarını da kılarsanız tedhulü'l-cennete bi-selâm selametle, esenlikle cennete girersiniz!" diye buyuruyor. Sahih bir hadîs-i şerîf.

Kolay. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çok güzel bir eğitici. Çok ibret alınacak. Herkesin, her meslekten insanın İslâm'dan ibret alması gerekiyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kısa, özlü öğretiyor.

"Ben size İslâm'ı anlatacağım, dinleyin."

"Hadi bakalım!"

"Arkası gelecek sayıda, arkası gelecek sayıda, arkası gelecek sayıda…"

Kişi artık kavrayamaz duruma geliyor, İslâm'ı anlayamıyor. Müslüman ama İslâm'ı anlayamıyor.

Bugünün müslümanları İslâm'ın özünü, esasını, ana yapısını anlayamamışlar. Koca koca çamları deviriyorlar, koca koca hatalar yapıyorlar. Kendilerini samimiyetle müslüman sanıyorlar. Halbuki kesin olarak İslâm'dan ayağı kaymış, uçuruma yuvarlanmış oluyor. Yanlış işler yapıyor, "Allah Kerîm'dir! Benim birkaç küçük günahım var! Allah beni affetmeyecek de kimi affedecek?" diyor.

Bu lafları söylüyor.

Sen de bakıyorsun; "Ya kardeşim! Şimdi ben oturup senin günahlarını, hatalarını, benim gördüğüm sevmediğim taraflarını saymaya kalksam ciltlerce kitap olur. Sen pür hatasın! Hâlâ 'Benim hiç hatam yok!' diyorsun. 'Kimi üzdüm, kimi kırdım?' diyorsun. 'Ben de müslümanım!' diyorsun, öyle sanıyorsun."

Öyle değil.

Peygamber Efendimiz ana hatlarıyla ve herkesin kolay anlayabileceği elle tutulur noktalarından işi anlatarak bize İslâm'ı öğretiyor:

Efşü's-selâm. "Selamı yayınız."

Bu, "Birbirinizi seviniz!" demenin müşahhas, elle tutulur, herkes tarafından anlaşılan bir tarafı. Adam hiçbir şey anlamasa "Selamı yayayım, Peygamber Efendimiz ‘Yayın.' dedi." diye "Selamün aleyküm!" dese; o da "Aleyküm selam" diyecek, "Merhaba! Nasılsın? Neredensin?" diyecek. Böylece ahbaplık olacak. Kâbil-i tatbik, "kolay uygulanabilir" yolundan kısaca öğretiyor ve herkesin hatırında kalacak şekilde söylüyor.

"Cömert olacakmışım, tamam."

Yemek yedirmeyi tavsiye olarak öğrenmiş olan insan ne yapar?

Daha küçük ikramı daha rahatlıkla, daha kolayca yapar. Demek ki ikramkâr olacak, kendisinin sahip olduğu şeyleri başkalarına sunabilecek; "Al." diyecek. Ona alışacak.

Mesela insan bunu küçük çocuğa öğretebilir:

"Yavrum! Al sana çikolata."

Kucakladın.

Tamam; "Benim çikolatam." diyorsun.

At'imü't-taâm emrinin çocuğa öğretilmesi.

"Hadi bakalım, bir parçasını da şu çocukcağıza ver! Bak nasıl bakıyor uzaktan; çikolata olduğunu anladı. Hadi bakalım; ‘Al kardeşim!' de, bir parçasını da ona ver."

Çocuk;

"Yok, vermem. Hepsini ben yiyeceğim!"

"Sen bunun hepsini yiyecek olsan zaten hastanelik olursun. Koca çikolata. Birazını vermeye alış."

"E biter."

"Biter ama ötekisi hiç yemiyor. Biterse beraber bitsin; o da yesin, sen de ye!"

Böyle küçükten, kâbil-i tatbik, uygulanması kolay şeylerden çocuğa öğretirsen çocuk iyi bir çocuk, iyi bir insan olur. Hayatta da başarılı olur. Bazı ikramlar yapmak gerektiğini bilir; hanımına, ikram yapar, komşusuna, müşterisine ikram yapar.

"Bu mal kaça?"

"Şu kadar."

"Bunun ikramı ne?"

Demek ki dükkân sahibinin de müşteriye bir ikramı varmış. Ne kadar güzel söylüyorlar. Tenzilatı ne güzel söylüyor; "Bunun ikramı nedir?" diyor.

Peygamber Efendimiz bunları öğretirken hem kısa söylüyor hem de uygulanabilir bir şeklini söylüyor. Onu uyguladığın zaman o güzel âdeti, örfü güzelce yakalamış oluyorsun.

Sılü'l-erhâm. "Akrabalarınla bağlantıyı kur!"

Gidersen gelirsen "Dayım, teyzem, amcam, yengem, yeğenim..." derken; konuştun mu dertleşirsiniz, yardımlaşırsınız, muhabbet olur. O da; "Bu bizim yeğen, çok iyi bir insandır. Bizi unutmaz, gelir gider." der. Böylece iş biter.

Geceleyin namaza kalkmak da çok faydalı. Bir kere bunda sonsuz eğitimler var. Uykuyu bölmek tavsiyesi var; "Geceleyin horul horul uyuma." Bir de "Yaptığın işleri düşün, zihnini kullan, hafızanı kullan, tefekkür kabiliyetini geliştir." meselesi var, "tevazu meselesi" var. "Mârifetullah" dediğimiz çok kıymetli cevhere sahip olmanın yolu burası, oraya götüren geçit bu. Peygamber Efendimiz kâbil-i tatbik uygulamalardan çok yüksek duygulara, eğitimlere götürüyor; "Böyle yaparsanız cennete de girersiniz." diyor. Mükâfatı da kısaca söylüyor.

Demek ki bir insan bir hadisi dinlese bir hadisi uygulasa cennete gidebilir.

Üç hadis olsun diye altındaki hadîs-i şerîfi de okuyorum:

Yâ eyyühe'n-nâs! Aleyküm bi'l-ilmi kable en yukbeda ve kable en yurfa'. el-Âlimü ve'l-müteallimü şerîkâni fi'l-ecri ve lâ hayra fî sâiri'n-nâsi ba'd.

Ebû Ümâme hazretlerinden rivayet olunmuş. Taberânî ve Hatîb-i Bağdâdî kitaplarına kaydetmişler -rahmetullâhi aleyhimâ-. Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde şöyle hitap ediyor:

Yâ eyyühe'n-nâs. "Ey ahâli, ey insanlar!" Aleyküm bi'l-ilm. "Size ilmi tavsiye ederim, ilme sarılın, ilim öğrenin. Size ilmi öğütlerim." Kable en yukbade. "İlim alınmadan önce." Ve kable en yurfaa. "Ortadan kaldırılmadan."

"Elinizden alınmadan, ortadan kaldırılmadan ilim öğrenmenizi size tavsiye ederim."

"İlim nasıl alınır?"

Alimler gider, bilgiler de alimlerle beraber gider; o konu kapanır. Yani bir usta ölür, o meslek sırrı onunla beraber gider. Birisi onu artık bir daha onun kadar güzel yapamaz.

Peygamber Efendimiz birçok şey öğretiyor. Onun etrafında bulunan ashabı bunları öğreniyorlar. Yeniler de oradan öğrenecekler. Onların yanına giderlerse öğrenirler. Gitmezlerse öğrenemezler. O Peygamber Efendimiz'in mübarek ashabı gittiği zaman ne Kur'an ilmi ne tefsir ne hadis ne fıkıh ne kelâm ilmi gelişir. Hepsi ölenle giderse geride cahillik kalır.

Şimdiki zamanın insanlarının yaptıkları işlere bakarsanız tam İslâm'dan önceki Araplardaki Cahiliye devri gibi, çöl bedevileri gibi; hatta daha fena. Yamyamlar, tamtam çalan yamyamlar durumuna gelmişler. Birbirlerini öldürüyorlar, yiyorlar. Haram, yalan, dolan, hırsızlık, arsızlık, yüzsüzlük; başkasına zarar verici her türlü olumsuz uygulama var.

Halbuki medeniyet dediğimiz şey; bir insanın yaptığı işin, başkasına zarar vermeyecek şekilde olması. Hürriyetler başkasının hürriyetleriyle sınırlı. Ama gel de anlat! Kitaplar yazıyor ama gel de insanların uygulamalarında onu gör. Çarşı pazar aldatmaca, hile. Faturalar sahte, naylon. Vergiler kaçırılır; tartılar, ölçüler eksik olur, mallar hileli olur vesaire. İlim gittiği zaman öyle olur.

Efendimiz; İlim elinizden alınmadan ve ortadan kaldırılmadan önce ilim öğrenin." diyor.

el-Alimu ve'l-müteâllimü şerîkâni fi'l-ecr. "İlmi bilen alim de ilme talip olan, öğrenen öğrenci de sevapta ortaktır."

Ortaklık, "ikiye bölmek" mânasına değil; "O da sevap alır, bu da sevap alır." mânasına. Yüz tane sevap varsa "Ellisini o alır, ellisini o alır." mânasına değil; "Yüz sevap bu alır, yüz sevap o alır." mânasına.

Öğreten sevap alır da öğrenen sevap almaz mı?

O da alır.

Neden?

Öğreniyor.

Öğrenen olmasa öğreticinin malını kim alacak? O, malını kime satacak? Müşteri olmazsa dükkân sahibi nasıl kâr edecek? Onun için ikisi de önemli. İkisi ecirde, sevapta ortak. İkisi de sevabı alır.

Ve lâ hayra fî sâiri'n-nâsi ba'dü. "Artık bunların dışında, bundan sonra başka insanlarda; ilmini ilerletmeyen, öğrenmeyen kimselerde hiçbir hayır yoktur."

"Hocam! Benim çocuk Amerika'ya gitti de bilgisayar mühendisi oldu, döndü de…"

Ötekisi cevap veriyor:

"Benim çocuk da Avrupa'nın falanca şehrine gitti, hukuk tahsili yaptı. İsviçre'den Lozan Üniversitesi'nden döndü."

Pekiyi, sen bunlara İslâm'ı, imanı öğrettin mi? Allah'ın varlığını, birliğini biliyorlar mı? Mü'min insanlar mı kâfir insanlar mı? Dürüst, ahlâklı insanlar mı, ahlâksızlar mı?

Milliyetine, örfüne, âdetine, güzel ecdadımızın yoluna bağlı mı? Yoksa dejenere mi olmuş, kozmopolitleşmiş mi? Kayıp mı olmuş, başka bir milletin malı mı olmuş?

Kimin örfüyle, âdetiyle, ilmiyle, irfanıyla, harsıyla, medeniyetiyle yetişirse ona hizmet ediyor. Hatta gidiyor, oraya yerleşiyor.

Onu öyle güzel yetiştirebilmiş mi?

Başka insanlarda hayır yok!

Din ilmini öğrenmemişse din ilmini öğrenmediği zaman sırf alim olmak, sırf öğrenci olmak fayda vermiyor, Allah onları mükâfatlandırmıyor. Ama imanlı olduğu zaman her işi sevap oluyor. Askerin nöbet tutması sevap oluyor; silah atması, talimi sevap oluyor. Adamın "Çoluk çocuğu başkasına muhtaç olmasın." diye kazanması, alışverişe gitmesi sevap oluyor. İman olunca her şey sevaplanıyor. İyi niyet olduğu için bütün icraat, bütün işler sevaplı oluyor. İmanı olmadığı zaman da hiç sevap olmuyor.

"Falanca adam şöyle oldu, böyle oldu; şehit oldu."

Şehit olmak için birinci şart, mü'min olmaktır. Adam mü'min değilse niçin şehit olsun? Şehit olmaz ki! Şehit olmak için mü'min olmak lazım.

Müslüman ordusuyla düşman ordusu karşı karşıya geliyor. Buradan da ölüyor, oradan da ölüyor. Buradan ölen cennetliktir. Mü'min, işi Allah rızası için yapıyor. Oradan ölen cehennemliktir, çünkü Allah'ın düşmanı.

İkisi de ölüyor, vatan için ölüyor.

O da vatanı için ama doğru yere iltihak etsin. Niye yanlış yolda, yanlış cephede, yanlış yerde yer alıyor da yanlışlıkları destekliyor?

Niye yanlışlıkların yaygınlaşmasını sağlayan yerde oranın varlığını kuvvetlendiriyor, ona destek oluyor?

Bir kimse mü'minlerin arasında dursa aklı fikri kâfirlerle beraber, onları beğenir tarzda olsa onlardan sayılır. Bir kimse kâfirlerin arasında olsa aklı fikri mü'minlerle beraber ve mü'minlerin hayrına, yardımına olsa o sevap alır. Kim bir topluluğun fikir bakımından, inanç ve niyet bakımından yanında yer alıyorsa onlardan sayılır.

Men kessera sevâde kavmin fe-hüve minhüm.

Kimin yanında yer alıyorsa, kimi destekliyorsa ondan sayılır.

Alim ve müteallimden başkalarında hayır yoktur. Ama bu ilim irfan, imanlı olacak. İmansız olursa hiç kıymeti yok. Bunu açıkça söylemek lazım. Herkes aynı sevabı alamıyor.

Yâ eyyühe'n-nâs! İttehizû takvâ'llâhi ticâreten ye'tîkümü'r-rızku bilâ bidâatün ve lâ ticâreh, sümme karaa: Ve men yettekı'llâhe yec'al lehû mahracen ve yerzukhü min haysü lâ yahtesib.

Bu hadîs-i şerîf Muaz radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Taberânî, Hulvânî ve İbn Merdeveyh tarafından -rahmetullahi aleyhim ecmaîn- rivayet edilmiş:

Yâ eyyühe'n-nâs. "Ey insanlar, ey ahâli!" İttehizû takvâ'llâhi ticâreten. "Takvâyı, Allah korkusunu, müttakîliği kendinize kazanç kaynağı edinin. Kazanç kaynağınız, takvânız olsun." Ye'tîkümü'r-rizku bilâ bidâatün ve lâ ticâreh. "Takvâ sahibi olursanız sizin rızkınız, nimetiniz Allah tarafından size malsız, sermayesiz, ticaretsiz gelir."

Allah Allah! İnsan Allah'ın sevgili kulu olursa haramlardan, günahlardan sakınır, Allah'tan korkar, müttakî bir kul olursa öyle mi olur?

Evet, öyle olur.

Sonra, Peygamber Efendimiz âyet-i kerîme okumuş:

Ve men yettekı'llâhe yec'al lehû mahracâ. "Kim Allah'tan korkarsa haramdan, günahtan, yanlışlıktan sakınırsa Allah'ın emrini tutmakta titizlenirse Allah ona sıkıntısından bir çıkış yolu gösterir, darlığını giderir, sorununu çözer."

Ve yerzukhü min haysü lâ yahtesib. "Ve ummadığı yerden ona rızık gönderir, rızıklandırır, nimetlendirir, mükâfatlandırır."

Demek ki doğruymuş; Allah'ın sevgili kulu olunca Allah, mükâfatını gönderir.

Nasıl gönderir?

Havadan gönderir, karadan gönderir, doğrudan, gönderir, dolaylı gönderir. O bilir. Nereden göndereceğini öyle güzel bilir, öyle güzel gönderir ki herkes şaşırır, hayret eder, hayran kalır.

Allah hepimizi Allah'tan korkan, düşünceli, titiz, temiz, iyi müslüman eylesin. İslâm'a sımsıkı sarılmayı nasip etsin. Fırtınalardan, kasırgalardan, deryanın çalkantılarından iman gemisi batmayanlardan eylesin.

Fırtınalı bir devirde yaşıyoruz. Herkes bir şeyler söylüyor. Bilen söylüyor, bilmeyen söylüyor. Unvanlısı söylüyor, unvansızı söylüyor. Ama ben kenardan şöyle bakıyorum, kimseye kastım yok.

"Ben sıradan bir insan olsam şimdiki bilgilerim olmasa profesörlüğüm, Arapçam olmasa Kur'an okumamış, hadis okumamış olsam ahalinin içindeki falanca kardeş gibi olsam bu kadar yalanın arasında gerçeği acaba nasıl anlayabilirim? Anlayabilir miyim, anlayamaz mıyım?" diye korkuyorum.

Çok zor!

Çare ne?

İlim öğrenmek. İnsan ilmi öğrenirse gerçeği anlar.

Hangi ilmi?

Önce Kur'an'ı ve hadîs-i şerîfi, dini öğrenirse o zaman doğruyu, yanlışı çok iyi anlar. Hele hele önce hadîs-i şerîfi öğrenirse Kur'an'ı da dosdoğru anlar.

Şimdi herkes "Kur'an şöyle diyor, böyle diyor." diyor. Kur'an'da kast edilmeyen mânayı, âyeti delil olarak gösteriyor. Halbuki o âyetten çıkan anlam o değil. "Kur'an'da böyle buyruluyor." diye yalan yanlış ahkam çıkarıyor. Tabi hem kendisi sapıtıyor hem de başkalarını saptırıyor.

Onun için Allah, gerçeği görmeyi nasip etsin. Hakikati görmeyi, yakalamayı nasip etsin. Kanmamayı, aldanmamayı, şaşırmamayı nasip etsin. Kalbimizin, gönlümüzün iman dolu olmasını, takvâ dolu olmasını, Allah sevgisi dolu olmasını nasip etsin. Bizi her türlü tehlikeden korusun. İyi kul olarak yaşayıp huzuruna sevdiği kul olarak varmayı nasip etsin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı