M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Allah'ın Dinini Öğrenin ve Öğretin!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun. Cenâb-ı Hak sizi sevdiklerinizle beraber iki cihan saadetine erdirsin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den, -misafir olduğumuz hacı efendinin açtığı bir sayfadan- üç hadîs-i şerîf okuyacağım.

Birincisi:

Hz. Ömer radıyallahu anh'ten, Ebü'n-Nasr el-Sicezî ve Ebû Naîm el-Isfehânî kaydetmiş. Bu rivayete göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

İnnehû se-yüsîbü ümmetî fî âhiri'z-zamâni belâün şedîd, lâ yencû minhü illâ racülün arafe dîna'llâhi fe-câhede aleyhi bi-lisânihî ve kalbihî ve zâlike'llezî sebekat lehü's-sevâbık ve racülün arafe dîna'llâhi fe-saddeka bihî.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf; âhir zamanda ortaya çıkacak halleri anlatan hadîs-i şerîflerden bir tanesi. Efendimiz'in istikbale ait, bu dünyanın bozulmasına yakın, "âhir zaman" dediğimiz dünyanın artık helâk olmasına yakın zamanda toplumların bozulacağına dair verdiği bilgileri ihtiva eden hadislerden. Deccal'in çıkacağı ile ilgili, Mehdi ile ilgili, kıyametin büyük küçük alâmetleri ile ilgili hadîs-i şerîfler gibi olanlardan birisi.

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

İnnehû. "Hiç şüphe yok ki" Se-yusîbü ümmetî fî âhiri'z-zamâni belâün şedîd. "Âhir zamanda benim ümmetimin başına çok kuvvetli ve şiddetli bela, imtihan ve musibet gelecek, çatacak." Lâ yencû minhü. "Kimse bu bela ve fitneden yakasını kurtaramayacak."

Bu bela zarar verecek, bu fitne ayakları kaydıracak ve insanlar imtihanı kaybedecekler.

İllâ racülün arafe dîna'llâhi fe-câhede aleyhi bi-lisânihî ve kalbihî. "Ancak Allah'ın dinini bilen ve bu din üzerine cihada girişen, cihat eden; hem diliyle hem kalbiyle, gönlüyle cihat eden kişi kurtulacak."

Burada racül, "adam" sözü, "kişi" mânasına geliyor. Kadın da olsa durum aynıdır. Bu gibi durumlarda bu söz, illa "erkek cinsinden olan" mânasına kullanılmıyor.

"Allah'ın dinini bilen ve diliyle, kalbiyle, o din üzere cihat eden kimse kurtulacak."

Hem sözünü söylüyor hem de kalbi sağlam, tertemiz, pırıl pırıl, ihlâslı... Demek ki bilecek ve bir de gayretli olacak, dini için çalışacak; işte o kurtulacak.

Fe-zâlike'llezî sebekat lehü's-sevâbık. "İşte böyle yapabilen, Allah'ın dinini bilip de hem onu yaşayıp hem de diliyle, kalbiyle İslâm için cihat eden kimse; ezelde Allah'tan kendisine çok büyük lütuflar kısmet olarak yazılmış, nasip olmuş kimse demektir."

Demek ki Allah indinde bunun derecesi çok yüksek.

Ne büyük lütuflara ermiş ki bu fitnelerde, belalarda, imtihanlarda hem müslüman olarak kalıyor hem de İslâm için ayrıca çalışıyor, cihat ediyor:

"Yaptığınız yanlıştır, günahtır. Şöyle yapın, böyle yapmayın! Sevaplı işleri yapın, günahlı işleri yapmayın!" diye diliyle söylüyor. Çalışkan, gayretli bir müslüman, mücahit bir müslüman, İslâm'a yardım etmek isteyen bir kişi, görevleri olduğunun idrakinde olan bir kimse. Esen yellere kapılmıyor, aldanmıyor. Çıkan fitnelerin karşısında ayağı kaymıyor. Söylenen sözlerden akidesi sarsılmıyor. Cihat ediyor. Bu, yüksek derece! Bu çok güzel!

Şimdi ülkemizde ve başka İslâm ülkelerinde müslüman kardeşlerimiz çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya. Filistin'deki kardeşlerimiz İsrail askerlerinin kurşunlarına mâruz kalmış durumda; 60 kişi şehit oldu, binlerce yaralı var. Keşmir'de çeşitli olaylar; şu kadar şehit... Kafkasya'da, daha başka yerlerde durumlar ortada. Yani şimdi bir kimse müslüman olduğu için rahat görmüyor, iltifat görmüyor, itibar görmüyor; aksine haksız yere hücuma uğruyor.

Adamlar hem "Hürriyet var, insan hakları var. Herkes istediğine inanabilir. Devlet din tutmaz, bir tarafı tutmaz, laiktir. Halkın kendisinin vicdanî meselesidir. Serbest bırakır." diyorlar. Hem de İslâm birçok ülkede devletin baskısı altında. Mısır'da, Suriye'de, Irak'ta, Libya'da, daha başka ülkelerde korkunç bir baskı var. Kimisi şu bahane ile kimisi bu bahane ile müslümana baskı yapıyor.

Hayret edilecek bir durum: Müslüman, ancak demokrasiyi hazmetmiş olan, halk idaresi, hürriyetler vesaire konusunda mücadelesini vermiş de haklarını kazanmış bir topluma giderse -Amerika gibi Avrupa gibi- orada biraz rahat ediyor.

O da neden?

O adamların kendi ülkelerinde birbirlerinin inançlarına müdahale etmeme konusundaki kararlarından istifade ediyor. Ama yine de onlar fırsat buldular mı kıyıdan kenardan İslâm'a zarar vermeye çalışıyorlar.

Cami açmak isteseniz mümkün olduğu kadar çelmelemeye çalışıyorlar. Seyahate gitmek isteseniz kendi ülkeleri için vize verinceye kadar kan kusturuyorlar:

"Niye gidiyorsun? Malın ne kadar, mülkün ne kadar, mücevherin ne kadar? Tapuları getir!" diyorlar; seyahat hürriyetleri tahditli, sınırlı. Vize almak için kapılarda, kuyruklarda bekleyişler onur kırıcı. Böyle bir sürü tatsız şeyler... Yani Müslümanlık hoş görülmüyor.

Bir de bazıları heveslenmiş:

"Yeni bir bin yıla giriyoruz; üçüncü bin yıla!" diyorlar. Hz. İsa'dan aldıkları tarihe göre. Milenyum diyorlar; "bin yıl" demek. Arapçası elf. Hani İmâm-ı Rabbânî hazretleri için Müceddîd-i Elf-i Sânî; "İkinci binin müceddidi" diyorlar ya. Tabi buradaki bin, hicrî tarihteki bin.

Hicrî tarih 622. Milâdî yılı başlangıç olarak kabul eden bizim geleneksel, dinî hayatımızın temelini teşkil eden, Ramazanlarımızı, bayramlarımızı, Kurbanımızı hesapladığımız, orucumuzu tuttuğumuz takvim.

Bu milenyumdan sonra ne olacakmış?

Dünya üzerinde sadece kendi dinleri kalacakmış. Onun için başka dinleri silmek için uğraşıyorlar. Paraları var, devlet destekleri var.

Ben bu devirde müslümanları şuna benzetiyorum: Birileri gelmiş müslümanın elini ayağını tutmuş; karşısına da düşman geçmiş, durmadan yüzüne yumruğu patlatıyor. Bıraksalar müslüman kendisini savunacak ama -güya- kendisinin arkadaşları, taraftarları, elini ayağını tutmuş, savundurmuyor. Ben buna benzetiyorum.

Hristiyanlar Avrupa ülkelerinde, dış ülkelerde, hatta şimdi Rusya'da bile haklarını almış durumda. Kiliseleri var, teşkilatları, vakıfları, bütçeleri var. Muazzam sayıda yetişmiş elemanları var.

Bizim vakıflarımız baskı altında. Zaten Osmanlılar'daki vakıflar şimdi yok, devletleştirilmiş. Vakıflar idaresi kurulmuş, devletin yönetimine verilmiş. Gelirlerle turistik oteller yapılıyor vesaire. Vakfedenlerin arzu ettiği dinî amaçlara sarf edilmiyor. Bu bir gerçek! Lâik bir düzenin mantığı ile yürütülüyor. Gelir yok; gelir kaynakları kurutuluyor.

Serbest hareket yok; İslâm'ı öğretme hürriyeti yok, İslâm'ı öğretmek için müessese kurma rahatlığı yok, kurulan müesseselerin çalışmasında serbestlik yok.

Müslümanlar işte dünyanın her yerinde böyle eli kolu bağlı. Her yerde kendilerine saldırılıyor. Birlik beraberlikleri de yok; birbirlerine yardım da edemiyorlar.

Evet, Suudi Arabistan zengin, parası pulu var; ama paralar Avrupa, Amerika bankalarında başka işlerde kullanılıyor. Öbür tarafta, hemen Suudi Arabistan'ın altında Somali'de, Afrika'nın diğer ülkelerinde insanlar su bile bulamıyor. O da müslüman, kardeş, ama irtibat yok!

İleri İslâm ülkeleri var, ötekilere yardım edebilirler. Bir düzen kurulmamış, komşu müslüman ülkeler bile birbirlerine düşman.

Bizim Balkanlar'da, Kuzey'de ezelî, tarihî düşmanlarımız var; onlarla gayet iyi olmaya çalışıyoruz, her türlü cevr ü cefasını çekiyoruz. Ama tarihî, ezelî beraberliğimiz olan ülkelerle de uzun zamandır kaşları çatık politikalar yürütüyoruz.

Bunları niçin anlatıyorum?

Zaman, âhir zaman... "Âhir zamanda da çeşitli imtihanlar olacak!" hadîs-i şerîfiyle anlatıyorum. Demek istiyorum ki bu devirde, dünyanın neresinde olursa olsun imtihanlara, baskılara mâruz kalan müslümanlar müteselli olsunlar, ne yapacaklarını bilsinler. Bunun için anlatıyorum.

"İleride, âhir zamanda müslümanlara büyük musibetler gelecek, şiddetli belalara mâruz kalacaklar! diyor Peygamber Efendimiz. Bundan ancak bir kişi kurtulacak ki o kişi Allah'ın dinini biliyor, Allah'ın dini için diliyle ve kalbiyle cihat ediyor. Böyle yapabilen kurtulacak!" diyor. Yani atılgan, faal, şuurlu müslüman kurtulacak. Bu, Allah'ın kendisine çok ezelden lütuflar yazmış olduğu bir kimse.

Bir de bu fitnelerden kim kurtulacak?

Ve racülün arafe dîna'llâhi. "Allah'ın dinini biliyor, öğrenmiş, hak olduğunu biliyor." Fe-saddeka bihî. "Tasdik ediyor."

Ama ne yapsın?

Mazlum, mağdur, müstad'af, ezilmiş; susuyor. Çeşitli imkânsızlıklar altında. İslâm'ın hak din olduğunu biliyor, müslümanın haklı olduğunu biliyor; ama karşı taraftaki şamatacının üstesinden gelemiyor. Çünkü karşı taraf işleri ayarlamış, her türlü şer güçleri arkasına almış; radyolar, televizyonlar, müstehcen yayınlar vesaire. Müslümanın imanına saldırıp duruyor.

Demek ki Hz. Ömer Efendimiz'den nakledilen bu hadîs-i şerîften şunu çıkaracağız:

Bir kere dinimizi mutlaka öğrenmemiz lazım! Öğrenmeyen gidiyor.

Bu devirde dinî bilgilere de sataşma çok. Onun için dinimizi çok sağlam, çok ihlâslı, temiz kaynaklardan, aslî kaynaklardan öğreneceğiz.

Bu devirde öyle insanlar çıkıyor ki şimdiye kadar İslâm tarihindeki koca, dev, muhteşem alimler sanki hiç yaşamamış veyahut onların hepsi yanılmış, şaşırmış, hepsi cahil, gafilmiş de sanki kendisi çok allameymiş gibi konuşuyor:

"İslâm'da şu yoktur, İslâm'da bu vardır. Müslümanlar yanlış hareket ediyor, müslümanların hepsi yanılıyor." diyor.

Biz böyle ukalaları meslek hayatımızda gördük, içtimaî hayatımızda görüyoruz, ortaya çıkıyor. Adamın doğru düzgün bilgisi yok; Arapça bilgisi yok, Kur'an bilgisi yok. Ama bakıyorsun; "Dinin aslı şudur!" diye kitap yazmaya kalkıyor ama yanlışlarla dolu. Bir sayfasında 50 tane yanlış var. Temeli de yanlış. Hem de söylediği sözlerle imanını bile kaybetmiş, küfre düşmüş oluyor. Cahil! Cahilliğinden kendisini bir şey biliyorum sanıyor; bir şey bilmediğini de bilmiyor. Hindi gibi kabarıp ortalıkta dolaşıyor ama boş. Davul gibi güm güm ötüyor ama içi boş.

Bunları Allah'ın dinini bilen ârif bir müslüman anlamalı! Kur'an'a bakacak. Kur'an'da ne diyorsa oradan anlayacak.

Kur'ân-ı Kerîm'in de açıklaması; Peygamber Efendimiz'in bizzat 23 senelik peygamberlik hayatı var. Peygamber Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm kendisine indiği için Kur'an'ı en önce öğrenen, en çok üzerinde düşünen ve en önde uygulayan ve uygulanmasını emreden kimse. Onun için Peygamber Efendimiz'in hadisleri olmadan Kur'ân-ı Kerîm'i doğru anlayıp namazı doğru kılmak, zekâtı doğru vermek, haccı doğru yapmak mümkün değil

"Kur'an bize yeter!"

Kur'an bize yeter ama hacca nasıl gideceğiz? İhram nasıl olacak? İhramın yasakları, haccın menâsiki anlaşılamaz. Zekât doğru uygulanamaz. Teferruat hadîs-i şerîflerdedir.

Onun için birisi kalkıp da hadîs-i şerîfleri küçümsüyor, ehemmiyetini inkâra kalkışıyor ve gözden düşürmeye uğraşıyorsa bilin ki kötü niyetlidir. Kur'ân-ı Kerîm'i Peygamber Efendimiz'den daha iyi bilen bir insan düşünülebilir mi?

"Efendim, hadislerin hepsi sağlam mı?"

Sen bu "Sağlam mı?" sözünü, okuduğun kitaplara hiç sordun mu?

"Benim okuduğum fizik kitabı sağlam mı? Benim okuduğum tarih kitabı sağlam mı, coğrafya sağlam mı, edebiyat sağlam mı?" diye hiç sordun mu? Orada bir şahsın bir rivayetini hakikat olarak alıyorsun; Romalı bir tarihçinin, Yunanlı bir feylesofun abuk sabuk bir rivayetini alıyorsun, -ağzından öyle çıkmış mı çıkmamış mı o da tahkikli, tespit edilmiş değil- ona inanıyorsun da bin bir süzgeçten geçmiş, en ince şekilde incelenmiş, birbirleriyle mukayese edilmiş İslâmî bilgileri kökünden inkâr ediyorsun!

"Yok, efendim, bana göre böyle."

Sen kimsin, senin ne bilgin var? Tarihte senin adını kitaplara yazacaklar mı sanıyorsun? Seni bir kimse bilecek mi? Sen ne ile temayüz etmişsin ki böyle diyorsun?

Böyle atıp tutan insanlara itibar etmeyecek. Kur'ân-ı Kerîm'e, hadîs-i şerîfe, eski büyük allame, büyük müçtehit alimlerimizin sözlerine bakıp doğruyu anlayacak. Dini doğru olarak anlayacak.

İkincisi; kendisi âcizse onu kıyıda köşede uygulayacak. Daha güzeli çalışkan müslümansa Allah'ın evvelden çok lütuflar bahşettiği müstesna bir iyi insansa o zaman bir de İslâm için çalışacak.

Bugün İslâm her yerde hücuma mâruz!

İslâm'ı kim koruyacak?

Allah'ın dinini kim koruyacak?

Allah korur! Hiç şüphe yok, zaten koruyor. Bizi de koruyor ama müslüman da Allah'ın dinine yaptığı yardımla derece kazanacak.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de "Allah'ın dinine yardımcı olmayı ve yardım edenlerin çok lütuflara ereceğini, doğru yolu onların bulabileceğini" pek çok âyet-i kerîmede bildiriyor.

Bu hadîs-i şerîf o bakımdan çok anlamlı. Müslümanlar çektikleri sıkıntıları kaderin cilvesi olarak bilsinler, yılmasınlar; dinlerini güzel öğrensinler, çoluk çocuklarına öğretsinler. Dinlerini yaşasınlar, bir de etrafa anlatsınlar.

Ve câhede aleyhi bi-lisânihî. "Diliyle söyleyecek, anlatacak, yazacak, çalışacak."

Çünkü İslâm'ın temeli ilimdir. İlmin yayılması için de çare eğitimdir, öğretimdir. Eğitim öğretim olmazsa ilim kütüphanelerde kalır.

Mesela Süleymaniye Kütüphanesi bir hazine! Ama kaç kişi biliyor? Kaç kişi gidip istifade ediyor? Ecdadın muazzam eserlerini Amerikalılar okuyorlar; onlar söylerlerse bizimkiler haberdar oluyorlar. Onlar söylemese, onlar insafsız olsa, kindarlıklarından "Burada bir şey yok!" deseler yok sanıyorlar. Hâlbuki var!

Bereket versin onlar; "Aman! Şunlar ne kadar muazzam! Bunlar ne kadar muhteşem! Şunlar ne kadar güzel!" diyor da o zaman "Batılılar öyle diyor." diye bizimkiler de biraz uyanıyorlar.

"Vay! Musikimiz güzelmiş! Vay! Tarihimiz şerefliymiş! Vay! Ecdadımız çok başarılıymış! Vay! Falanca alim çok büyükmüş!" diyorlar.

Eğer Mevlânâ'yı Avrupalılar desteklemeselerdi, sevmeselerdi, Mevlevî olmaya kalkmasalardı; bizimkiler "tarikatçi" diye Mevlânâ'nın türbesini de yıkarlardı, herhalde Konya'yı da yerle bir ederlerdi! İşin doğrusu bu.

İkinci hadîs-i şerîf:

Mezhep imamı, muhaddis, mübarek, sevimli, muhterem zât Ahmed b. Hanbel hazretleri, İmam Müslim ve Buhârî hazretleri tarafından kaydedilmiş bir hadîs-i şerîf. Ebû Said radıyallahu anh hazretlerinden rivayet olunmuş.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

İnnehû yahrucü min dı'dıi hâzâ kavmün yetlûne kitâba'llâhi ratben lâ yücâvizü hanâcirahüm yemrukûne mine'd-dîni kemâ yemruku's- sehmü mine'r-remiyyeti, lein edrektühüm leaktülennehüm katle semûd.

Kaynakları İmam Buhârî, Müslim, Ahmed b. Hanbel olmasaydı okumayacaktım. Zayıf bir hadis okuyup da münakaşa mevzuu açmak istemediğim için okumayacaktım ama kaynakları kesin! Efendimiz şöyle buyuruyor:

"Bunun arkasından, bu kaynaktan bir takım insanlar türeyecek, tipler türeyecek:" Yetlûne kitâballâh. "Allah'ın kitabını, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyacaklar." Ratben. "Allah'ın kitabını tatlı tatlı, ter ü taze okuyacaklar." Lâ yücâvîzü hânâcirahüm. "Ama Kur'ân-ı Kerîm gırtlaklarından öteye geçmeden, yani kalplerine inmeden, kalplerini nurlandırmadan, imanlarını sağlamlaştırmadan okuyacaklar."

Gırtlaklarına kadar iniyor, sadece ses tellerinde.

Ses nerede teşekkül ediyor?

Akciğerden hava geliyor, gırtlaktaki ses tellerini çırpındırıyor, kıpırdatıyor. Sonra boğazdaki, dildeki, dişlerdeki birtakım etkilerden harfler, kelimeler oluşuyor,sesler çıkıyor. Ağızdan çıkan şeyler konuşma oluyor, şarkı oluyor, Kur'ân-ı Kerîm tilâveti oluyor. Ama aşağıdan değil, sadece gırtlağa kadar. Yani Allah'ın kitabını ter ü taze, sevimli, çok hoş okuyorlar ama gırtlaklarından öteye gitmiyor.

Yemrukûne mined-dîn. "Bu adamlar dinden çıkar. Kur'an okudukları halde dinden çıkarlar." Kemâ yemruküs-sehmü mine'r-remiyyeti. "Okun gerilmiş olan yaydan çıkıp gittiği gibi dinden çıkıp giderler."

Demek ki Kur'ân-ı Kerîm kalplerine inmediğinden, gönüllerine tesir etmediğinden dolayı okuduğu Kur'an güzel ama hareketleri yamuk, zihniyetleri yamuk, kalpleri kara, taşlaşmış, yaptıkları iş ters!

Le-in edrektühüm. Peygamber Efendimiz; "Ah! onları bir yakalasaydım, onlara bir ulaşsaydım!" diyor. Le-aktülennehüm. "Onları muhakkak öldürürdüm!" Katle semûd. "Semûd'u öldürür gibi."

"Ah yetişseydim onlara, Salih aleyhisselam'ın kavmi, helak edilen Semûd kavmi gibi onları öldürürdüm!" diyor.

Bu ne demek?

Kur'ân-ı Kerîm'i kullanarak, dini kullanarak dine aykırı işler yapanların; Resûlullah tarafından buğz edilen, ne kadar sevimsiz, kötü, günahkâr insanlar olduklarını gösteren bir delil bu. "Onların yaptıkları çok kötü." demek oluyor. Kur'an okuyorlar ama yaptıkları iş, dinin temeline dinamit koymak. Yaptıkları iş; dinin, Kur'an'ın özüne aykırı.

Bunu niçin söylüyorum?

Bunu söyleyişimin sebebi şu:

Bir insan bir lafı söyler... Hırsız da, yankesici de, dolandırıcı da bazen karşısındakini kandırmak için aldatmak için düzgün söz söyler. Ama yaptığı iş; hırsızlık, dolandırıcılık, sömürme vesaire. "Müslümanlar böylelerine kanmasınlar. Unvanlara, isimlere, gönle kadar inmeyen dildeki sahte sözlere aldanmasınlar." diye söylüyorum.

Peki, bu insanlar nasıl anlaşılır?

Özleri sözlerine uymaz! Kur'an okurlar; hareketleri Kur'ân-ı Kerîm'e uymaz, sünnet-i seniyyeye uymaz. Kur'ân-ı Kerîm'in ölçeği çok umumî olduğu için orada teferruat görünmediğinden asıl, sünnete bakmak lazım:

Sünnet-i seniyyeye uygun yaşıyor mu? Yaşıyorsa orada teferruat görünüyor. O zaman onun iyi insan olduğu anlaşılır.

Sünnete aykırı yaşıyor!

Niye aykırı yaşıyorsun? Senin gâvurdan, gayrimüslimden hiçbir farkın yok. Senin yaşam tarzın; yemen, içmen, kazanman, oturman, kalkman, konuşman, hareketin, niyetin hep kötü. Ötekilerden hiç farkın yok! Senin Müslümanlığın nerenden belli? Hiçbir şeyin Müslümanlığa uymuyor. Yaptığın işler de müslümanlara zarar veriyor. Sen kendi kalene gol atıyorsun. Kendi arkadaşlarını arkadan hançerliyorsun. İslâm'a zarar veriyorsun.

Böyle insanları nereden anlayacağız?

Hakikati bilirsek, Kur'an'ı bilirsek anlarız. "Sen Kur'an diyorsun ama Kur'an'a uymuyorsun." diye o ölçekte, o miyarda ölçüp anlayacağız.

Hani kuyumcuya, altınlı bir mücevher parçası geliyor. Onu mihenk taşına vuruyor. Kaç ayar altın olduğunu anlıyor: "Bu sahte." diyor veya "Bunun ayarı düşük. İyi bir şey değil. Ben şu kadar para veririm." diyor, veyahut "Böylelerini almıyorum." diyor. Sahte olduğu zaman, katışık olduğu zaman almıyor.

Biz de hangi miyara vuracağız?

Kur'ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîf ve şeriat-ı garrâ miyarına vuracağız.

"Hocam! Yirminci yüzyılda Ahmed b. Hanbel'in ahkâmıyla amel edilir mi?"

Tabi edilir! Ahmed b. Hanbel Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfe uygun şeyler söylüyor. Mübarek zât kendi başına Kur'an'ın serbest bıraktığı bir şeyi yasaklayıp kilit vurmuyor ki. Çok büyük alim, hadis alimi. Hadîs-i şerîfler Kur'ân-ı Kerîm'e göre ne diyorsa öyle hareket ediyor.

Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfleri okuduğunuz zaman hayret edeceğiniz kadar çağların üstünde. Millet okumadığı için İslâm'ı gericilik sanıyor, İslâm'ın ahkâmını çağa uymaz sanıyor.

Biz ilkokuldan, ortaokuldan beri görüyoruz. İslâm'ı yaşayan yaşayabilir. Ne var! Hem ticarî hayatında hem seyahatinde hem memuriyet hayatında yaşayabiliyor. Gölge edenler olmasa bu iş daha da kolay olacak. Hiçbir zorluğu yok, gayet rahat. Her şeyi uygulanabiliyor, çok güzel oluyor.

Zaten "Uygulansın da toplum ıslah olsun." diye onlar gelmiş. Ama millet onlardan yüz çevirmiş.

Dün televizyon kanallarında vardı: Adamın bir lira parası bile yok, her birisi; kendisi, çocuğu ve torunu dahi borçlu. Memleketi, halkımızı zengin etmek idarecilerimizin vazifesi ama herkese yığınla borç yüklenilmiş. Bir taraftan israf, bir taraftan suistimal, bir taraftan beceriksizlik, bir taraftan iyi iş yapanları tepelemek, kötü iş yapanları başa getirmek, tarafgirlik, menfaatperestlik, insafsızlık, zulüm vesaire var.

Allahu Teâlâ hazretleri gerçekleri görüp de ona göre hareket etmeyi, eğriyi doğruyu anlamayı, ayırmayı nasib etsin.

Üçe tamamlamak için bir hadîs-i şerîf daha okuyalım:

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf:

Yine aynı kaynaklardan; Ahmed b. Hanbel, Buhârî ve Müslim'den. İlginç…

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş:

İnnehû lâ yedhulül-cennete illâ nefsün müslimetün. Ve inna'llâhe le-yüeyyidü hâze'd-dîne bi'r-racüli'l-fâcir.

İnnehû. "Hiç şüphe yok ki" Lâ yedhulü'l-cennete illâ nefsün müslimetün. "Ancak müslüman bir nefis, kişi cennete girebilecek. Başkası giremez; ancak mü'min, müslüman bir kimse cennete girer."

Allah kâfirleri cennete sokmaz. Şu veya bu şekilde, yanılma vesaire bahis konusu değil. O zındık fıkralarında olduğu gibi şaşırma, vesaire olmaz.

"Yanlışlıkla cennete girmiş de, o softaları filan görmüş, beğenmemiş." gibi uyduruk şeyler yok. Yanılma yok. Rabbülâlemîn'in hükmetmesiyle, mahkeme-i kübrâda aldığı cezaya göre cehenneme atılacak. Cenâb-ı Hak affedileni, layık olanı da lütfuyla, keremiyle cennetine sokacak. Bu kesin. Cennete ancak müslüman olan girer.

Bunu neden söylüyor?

Biraz sonra anlatacağım. Tabi bu genel bir hüküm. Buradan bir sorunun da cevabını buluruz:

"Falanca kâşif filanca cihazı bulmuş. İnsanlar çok istifade ediyor. Acaba o cennete girecek mi?

Giremez!

"Nereden biliyorsun?"

Cennete ancak müslüman girecek, başkası giremez! Falanca kâşif de giremez. Müslüman olsaydı, doğru yolu bulsaydı, Allah'ın varlığını kavrasaydı girerdi. Yoksa hayatta her insanın az çok bilgisi, başarısı vardır. Ama o bilgi ve başarı mühim bir şey değil. Tabi olacak. Herkes çalışacak; çiftçi de çalışıyor, belki daha çok yoruluyor. Masa başında çalışan kâşiften daha çok yoruluyor. Hamal veya işçi; o da bir ekmek, somun kazanıyor. Senenin sonunda bir mahsul ele geçiyor. O bir şey değil. Asıl doğru yolda olacak, doğru imana sahip olacak, Allah'ı bilecek. Müslüman olmazsa cennete giremez. Kâşif olması bir sebep değil, mü'min olması lazım.

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

Ve inna'llâhe le-yüeyyidu hâze'd-dîne bi'r-racüli'l-fâcir. "Ve Allah dilerse fâcir, fısk u fücur sahibi, günahkâr bir adamla da bu dini desteklettirir."

Bakarsın fâsık, fâcir bir insanın da faydalı bir işi olur; müslümana ve İslâm'a faydası dokunur.

Nitekim Peygamber Efendimiz'in zamanında bunu gösterecek olaylar oldu. Bir keresinde savaş esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e geldiler, dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Şu zâta bakın, ne kadar güzel çarpışıyor! Düşmana nasıl saldırıyor, nasıl deviriyor, ne kadar bahadırca, pehlivanca vuruşuyor! Ne kadar mahir, orduya ne kadar faydalı oluyor, müslümanlara yararı oluyor, düşmanları kaçırıyor, def ediyor." dediler.

Hayranlıklarını dile getirdiler. Peygamber Efendimiz;

"O cehennemliktir!" buyurdu.

Şaşırdılar. Kişi hem İslâmî savaşta çarpışıyor hem de Peygamber Efendimiz buyuruyor ki "O cehennemliktir."

Şaşırdılar, afalladılar, duraksadılar ama biraz sonra Resûlullah Efendimiz'in yanına bir haberci geldi, şöyle dedi:

"Yâ Resûlallah! O demin güzelce çarpışan kimse intihar etti!"

"Neden intihar etti?"

Çarpışırken yaralanmış. -Tabii o kadar insanı öldürdü, kesti; kendisi de yaralandı.- Yarası çok acımış, acıyınca ümitsizliğe düşmüş, tahammül edememiş. Kılıcının kabzasını, elle tutulan kısmını, yere dayamış, sivri yerini de karnına dayamış. Abanmış; yani kendi kendisine kılıcı kalbine, karnına batırtmış; kendisini öldürmüş. Kendi kılıcına abanmak suretiyle intihar etmiş.

İslâm'da intihar yok. Çünkü Allah canı insana emanet olarak verdiği için insan onu korumakla mükellef. Müslüman intihar edemez, sabreder. Öldürülürse öldürülür, kalırsa kalır ama müslümanın intihar etmesi, kendi canına kıyması yoktur. Çünkü emaneti Allah vermiş, güzel kollayacak.

Şimdi bu, intihar ettiğinden cehennemlik oldu. Ebediyen hep o şekilde azap olunacak. Kendi karnına kılıç batırarak öldürdüğü için kendisine de cehennemde o şekilde azap olunacak. Bunu hadîs-i şerîflerden biliyoruz.

"Ama İslâm ordusunda çarpıştı, bayağı da yararlılıklar gösterdi."

Olsun. Allah bu dini; böyle fâsık, fâcir bir insanla da desteklettirir. Bazen böyle olabilir. Bunu gösteriyor.

Ama bu "Biraz destekledi." diye cennete gireceğini göstermez! Çünkü cennete ancak müslüman olan nefisler girecek. Yani böyle sahte değil, hakikaten imana sahip, pırıl pırıl imanlı insanlar cennete girecek. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böylece bildiriyor.

Bundan çıkacak ders nedir?

İmanımızı korumaya gayret etmek. Aman kendimizin, ailemizin, çoluk çocuğumuzun, çevremizin, milletimizin hak olan pırıl pırıl güzel imanını, küfrün hücumlarından korumaya son derece dikkat ve gayret edelim! Müşriklerin, kâfirlerin, zalimlerin, din düşmanlarının, millet düşmanlarının, tarih düşmanlarının; Türkiye'nin varlığının, birliğinin, istiklâlinin, istikbâlinin düşmanlarının oyunlarına, entrikalarına kapılmayalım! Kapılanları da ikaz edelim, dosdoğru yolda yürüyelim! Çünkü biz haklıyız, doğru yoldayız, besbelli.

Bu entrikalara, bu yalanlara, dolanlara aldanmadan yaşayalım! Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmaya gayret edelim! İslâm'ı güzel öğrenelim ve hayatımız boyunca cenneti kazanmaya, cehenneme düşmemeye gayret edelim!

Allahu Teâlâ hazretleri bizi lütfuyla, keremiyle teyit ve takviye eylesin. Nusretine mazhar eylesin. Gözümüzden perdeleri kaldırsın, gönlümüzden pasları gidersin. Gönlümüz pırıl pırıl nurlu olsun, gözümüz basiretli olsun. Gerçekleri görelim, doğruyu eğriyi anlayalım, yalancıyı sahtekârı ayıralım. Hakkı anlayalım, hakka uyalım, batıldan uzak duralım.

Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ bize olumlu, verimli, hayırlı, faydalı, uzun ömürler ihsan etsin. Salih ameller işlemek, güzel ibadetler yapmak nasip etsin. Arkamızda güzel eserler, sadaka-i câriyeler bırakmak nasip etsin. Hayırlı ilimler, hayırlı evlatlar bırakmayı nasip etsin.

Ümmeti Muhammed'e çok büyük faydalar sağlamış, çok hayırlar temin etmiş bir kimse olarak yaşayıp mü'min-i kâmil olarak ruhumuzu teslim edip Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı nasip eylesin. Mevlâmız bizi cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Firdevs-i Âlâ'da, Habîb-i Edîbi'ne komşu eylesin.

es Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Sayfa Başı