M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Dikkatle Dinleyin Not Alın

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Cumanız mübarek olsun.

Size Avustralya'nın güneyindeki Warrnambool şehrinden hitap ediyorum.

Size bu cuma sohbetinde bir hadîs-i kudsî okumak istiyorum. Bu kitap Mekke-i Mükerreme'de çok kıymetli bir kardeşimizin elindeydi, Cidde'de bir eve ziyarete gittiğimiz zaman "Şuradan okuyalım." demişti, orada görmüştüm. İstanbul'a gelince aldım, benim kütüphanemde yoktu. Seyahatte de okumak için yanıma aldım. Yazarı da benim sınıf arkadaşım olan rahmetli eski İstanbul müftülerinden Fikri Yavuz olduğu için size, tertip etmiş olduğu Kırk Hadîs-i Kudsî kitabından onun da ruhu şâd olsun diyerek, metniyle beraber bir hadîs-i kudsî okumak istiyorum.

Hadîs-i kudsî; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bir çeşit hadisidir. Ama o hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz; "Allahu Teâlâ hazretleri size şöyle buyuruyor…" ifadesi ile buyurur.

Bize Allah'tan bir haber naklediyor. O böyle rivayet etmiş oluyor. Ona hadîs-i kudsî deniyor.

Bu hadîs-i kudsîde çok güzel bilgiler bulacaksınız. Kalemlerinizi, defterlerinizi hazırlayın. Artık kalem, deftere de lüzum kalmadı. Radyonuzun yanında teybiniz varsa banda alırsınız, iş biter.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz'in adıyla başlıyorum.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Yekûllulâhu azze ve celle, Yebne Âdem. "Aziz ve celil olan Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; ey Âdemoğlu!"

Hepimiz âdemoğluyuz. Tek kişiye hitap ediliyor ama bir cinse hitap edildiği için tek kişiye hitap edilmesi ile Âdem'in oğlu olan herkes muhatap oluyor. Dolayısıyla, "Ey insanlar!" demek gibi oluyor. Bu hitap hepimize.

Men kanea isteğnâ. "Kim kanaatkâr olursa zenginleşir."

Zengin gibidir, müstağni bir durumda olur; kanaatkârlık iyidir.

Ve men terake'l-hasede isterâha. "Kim hasedi terk ederse, başkalarının elindeki nimetleri görüp de

"Karnı ağrımak" deriz ya; canı sıkılıyor, kıskanıyor.

kıskanmayı bırakırsa müsterih olur, huzurlu olur."

Haset insanın kendisini de mahveder. Sirkenin içine konulduğu bir alüminyum kabı, madenî kabı -asit olduğu için- bitirdiği gibi haset insanı da hasta eder, bitirir, mahveder, çeşitli dertlere düşürür. Rabbimiz onun için buyuruyor ki;

"Kim kanaatkâr olursa zengin olmuş olur."

Bir çeşit zenginlik, zenginliğin rahatlığı gibi müstağni bir insan olur.

"Kim hasedi, kıskanmayı terk ederse müsterih, huzurlu bir insan olur, rahatlar."

Ve men terake'l-harâme yahlüsü lehû dînehû. "Kim haramı terk ederse onun dini halis, muhlis, bir din olur, iyi bir dindarlık olur."

Demek ki haramlardan kaçınmak dinimizin som altın gibi pırıl pırıl kıymetli olması için son derece önemli. Haramlardan kaçınmadan iyi bir dindarlık mümkün değil! Takvâ ehli olacağız, haramlardan kaçınacağız.

Sahâbe-i kirâm, "Harama düşeriz!.." diye korkularından şüpheli ama helal olan şeylerden bile uzak dururlardı. Çünkü şüpheliden kaçan, dinini korumuş olur. Haramdan korunan dinini halis, muhlis yapmış olur.

Ve men terake'l-gıybete zahara mahabbetühû. "Kim gıybet etmeyi bırakırsa, gıybet etmezse onun sevgisi gönüllere yayılır, sevgisi âşikâr olur; herkes onu sever."

Onun için başkalarını çekiştirmemeye, aleyhinde konuşmamaya, sanki karşımızdaymış da duysa darılacakmış gibi hayal ederek aleyhte konuşmamaya; gıybet etmemeye çalışacağız.

Gıybet konusunda çok meşhur bir hadîs-i şerîf var.

"Yâ Resûlallah! Gıybet ettiğimizde, bizim söylediğimiz o kusur gerçekten de var ise?.." demişler. Peygamber Efendimiz;

"Zaten gıybet, var olan bir kusuru söylemektir." buyurmuş.

Olmayan bir kusuru, olmadığı halde kusur diye bir şey uydurup da söylüyorsa o zaman bühtan oluyor, iftira oluyor, O daha fena! Gıybet de fena, bühtan, iftira da fena! O bakımdan gıybeti terk etmemiz önemi bir ahlâkî durumdur.

Sonuç ne?

Eğer gıybeti terk eden bir insan olursak sevgimiz gönüllere yayılacak, herkes bizi sevecek. Zahara mahabbetühû demek; "Muhabbeti zahir olur, herkes onu sever." demek.

Ve tevefferet hasenâtühû. "İyilikleri de çoğalır."

Gıybet etmediği için Allah ona bir bereket veriyor; hasenâtı, iyilikleri yapmaya imkân buluyor. Çünkü iyilikleri yapmaya kuvvet de Allah'tandır.

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm diyoruz, bu sözü hepimiz söylüyoruz.

Ne demek?

"Allah'tan başka güç kuvvet sahibi yoktur; bütün güç kuvvet Allah'ın elindedir. Her şey O'nun gücüyle kuvvetiyle, müsaadesiyle oluyor." demek. Büyüklerimiz buna "gizli tevhid" demişler.

Lâ ilâhe illallah, Allah'tan başka ilâh yok; âşikâre tevhid. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, gizli tevhid. İşin iç yüzünü de anlıyoruz. Etrafımızda dönen, dolaşan olayların arkasında onları takdir eden Allah'ın kudreti, gücü var. Allahu Teâlâ hazretlerinin mukadderâtıdır. O'nun dilemesiyle, kudretiyle oluyor. O dilemezse olmaz. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh da gizli tevhid oluyor. Müslümanın o şuura ermesi lazım. İyilik yapma kuvveti de Allah'ın insana verdiği bir nimet!

Bu nereden hâsıl oluyor?

Kul iyi olduğu zaman Allah ona iyilik yapma imkânı bahşediyor. Kul iyi olmadığı zaman O, iyiliği yapmayı nasip etmiyor, kötülük yapmaya düşürüyor.

"Bir insan bir günah işleyen başka bir insanı ayıplasa, ‘Vay edepsiz… Ne yapmış öyle, tuh!..' falan dese, kınasa Allah onu o kınadığı günaha düşürür, düşürmeden canını almaz!" diye, tehditli bir hadîs-i şerîf var.

O halde ne yapacağız?

Günahkârı kınayamıyoruz, kınamak müsaadesi yok!

Ne var?

Dua etmek var. Düzeltilmesine çalışmak, ıslahına gayret etmek var. Arkasından, "Yâ Rabbi! Bunu ıslah eyle…" diye dua etmek olabilir.

Demek ki insan gıybeti terk ederse iki şey oluyor:

Bir, herkes kendisini seviyor. İnsanlar arasında sevgisi yayılıyor,

Bir de iyilikleri artıyor.

Demek ki Allah ona hasenât, iyilik yapmak imkânını bahşediyor. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh ya, her şey Allahın izniyle, onun verdiği kuvvetle oluyor ya... Demek ki o zaman o da kuvvet buluyor.

Demek ki hasenâtı çok olan bir insan olmak istiyorsak dilimizi tutmak bir çare! Kimsenin aleyhinde konuşmamak, gıybet etmemek güzel bir çare! Böyle olunca da toplumlar muhabbetli olur. Birbirlerini sevdiği, saydığı, iş birliği yaptığı için de sonuçta müslümanların arası çok güzel olur.

Ve meni'ttezele ale'n-nâsi selime minhüm. "Kim insanlardan uzaklaşırsa onlardan kurtulmuş olur. Selamette olmuş olur."

İnsan; çılgın, vasıfsız insanların arasına, kalabalıklara girdi mi, onların günahları, günahkâr durumları, hatalı sözleri, işleri, düşünceleri, hareketleri, zevkleri; yamuk, çarpık zevkleri insana tesir eder, zararlı olur. İnsan, onlardan uzak durduğu zaman selamette olur.

Peki, ne yapacağız? İnsanlardan kaçan, dağ başlarında kendi kendine yaşayan, kendi içine kapanık insanlar mı olacağız?

Hayır!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, alimlerle, salihlerle beraber olmayı, onların sohbetine devam etmeyi

Câlisü'l-küberâe.

her bakımdan; maddeten, mânen ve ahlâken büyük insanlarla dostluk ve ahbaplık etmeyi, düşüp kalkmayı, onların sohbetlerine devam etmeyi tavsiye ediyor.

Demek ki kimlerle görüşeceğimizi seçmemiz gerekiyor. Daima en yüksek, kaliteli, ahlâklı, bilgili, en güzel insanların yanında olmaya çalışmalıyız. Böylece bilgimizi, görgümüzü artırmış oluruz. Onlardan güzel şeyleri görerek, onların güzel ahlâkı bize de aks ederek biz de çok şey kazanmış oluruz.

İslâm'da tamamen insanlardan kaçmak yok, vasıfsız günahkâr insanlardan uzak durmak var! Salih, âbid, zahid, alim, fâzıl, kâmil insanların sohbetine can atmak ve koşmak gerekiyor.

Peki alim, fâzıl insanlara gideceğiz; öteki cahil, fâsık, fâcir insanlar ne olacak?

Onlarla da alimler, mürşitler uğraşacak, onları doğru yola getirmek için çalışmalar yapacak. Onları içkiden, kumardan, zinadan kurtarmaya çalışacak.

Yüksek vasıflı insanlar onlarla mücadele ederken, onları kurtarmaya çalışırken Allah kendilerini korur. Ama kendi gücü, kuvveti bu kadar olmayan başka insanlar onlarla ahbaplık ederken onların huylarına, alışkanlıklarına kendileri de saplanabilirler. Zayıf insanın -başkalarının yanında etkilenmesi dolayısıyla- zarar görmesi bahis konusu olur.

İnsanlardan ayrılan, uzaklaşan selamete erer; onlardan kurtulmuş olur. Şerleri, dedikoduları, çeşitli zararları vardır; onlardan kurtulmuş olur. Vasıfsız, günahkâr, şerli insanlardan uzaklaşacağız.

Bunu anlıyoruz ama bir daha ihtar ediyoruz:

Sakın bu genelleştirilmesin! İyi insanların sohbetine koşmak lazım. Alim, fâzıl, kâmil insanları, büyük şahsiyetleri daima arayıp bulmaya çalışmak lazım, diye parantez içinde hatırlatıyoruz. Hadîs-i kudsînin içinde olmamasına rağmen mâna iyi anlaşılsın diye söylüyoruz.

Ve men kalle kelâmühû kemüle aklühû.

Peygamber Efendimiz'in bize bildirdiğine göre hadîs-i kudsînin devamında Rabbimiz buyuruyor:

"Kimin sözü az olursa aklı kâmil olur."

Çok konuşan çok hata eder! Büyüklerimiz "Çok bilen çok yanılır." demiş. Biz onu, "Çok söyleyen çok yanılır." diye de söyleyebiliriz, bu da doğrudur. Çünkü "Çok söz, yalansız olmaz!" demişler. İnsan az konuşmalı ki düşünmeye vakti, fırsatı olsun ve söylediği sözleri düşüne düşüne söylesin. Düşüne düşüne söz söyleyince de aklı idman yapmış, egzersiz yapmış oluyor. Binaenaleyh düşünen, mütefekkir bir insan olmuş oluyor. Tabii, aklı da böylece gelişir. Sözü az olanın aklı da kâmil olur.

Ve men radiye bi'l-kalîli mine'r-rızki fe-kad vesika bi mâ indallâh. "Allah'ın kendisine nasip ettiği rızka, az bir şey de olsa kanaat gösteren, razı olan kimse, Allah'ın indindeki hazinelerine, Allah'ın elindeki sonsuz nimetlere güvenmiş demektir."

"Az olsun. Ne yapalım, bugün bu kadar kazanmışım…" diyecek. O zaman müsterih, mutmain, razı!

Neden razı?

"Nasıl olsa Mevlâ bugün verdiği gibi yarın gene verir. Ne olacak? Allah'ın indindeki nimetler, bitmez tükenmez nimetler! Bugün az oldu, yarın çok olur. Yarın gene bu kadar olsa, yarınki işimi de hallederim…" diye düşünmüş oluyor. Demek ki "Allah'ın indindeki nimetlere güvenmiştir." demektir.

O halde çalışacağız, çabalayacağız, alnımızın teriyle helalinden kazanacağız. Az veya çok geçebilir. Ne miktarda geçerse ona da müsterih olmak, razı olmak lazım. Bu da Allah'a güvenmenin bir tezahürüdür.

İnsanoğlu istikbal endişesinden dolayı malı mülkü depo ediyor. "Aman çocuklarım rahat etsin, aman istikbalde emekli olunca rahat edeyim…" diye ihtiyacından fazlasını kazanıp depo ediyor. İnsanoğlunda depo etme huyu var.

İslâm'da böyle değil, İslâm'da helalinden kazanmak var. Ne kadar kazanmışsa ona rıza göstermek var. Kazancının belli bir miktarını da farz olarak hayra sarf etmek gerekiyor. İslâm böyle! Ama bir miktar da ihtiyat akçesi olarak saklamak yasak değil. Malî görevleri de asla unutmamak lazım. Böyle bir korku içinde malın bekçiliğini yapıp, yemeyip, yedirmeyip, peyniri kavanozun içine koyup da dışını yalamak, gibi… Parası var ama yemiyor, yedirmiyor sonra mirasçılar paylaşıp gidiyorlar. Öyle olmaması lazım!

İnsan yemeli, yedirmeli, hayrını hasenâtını yapmalı, sevapları da kazanmalı. Sağlığında bu işlerin hepsini yapmış olması ne kadar güzel ve akıllıca bir hareket olur.

Yebne Âdem ente lâ ta'melü bi mâ ta'lem. Fe-keyfe ente tatlibu inne mâ lem ta'lem?

Allahu Teâlâ hazretlerinden biz Âdemoğulları'na bir soru:

"Ey âdemoğlu! Sen bildiğinle amel etmiyorsun ki neden bilmediğin konuları öğrenmeyi, onları bilmeyi istiyorsun?!.."

Bildiğini yapmıyorsun ki! Ötekilerini de öğreneceksin de ne olacak, onu da yapmayacaksın! Bu soruda biz Âdemoğulları'na bir itap var.

Ne çıkıyor?

Biz mü'minler Allah'a inanmış kullar olarak ne yapacağız?

Bildiğimizle amel edeceğiz, bildiğimizi uygulayacağız. Allah'ın emirlerinden, Allah'ın sevdiği bildiğimiz işleri yapacağız.

Bildiğini işlemeden, ilmiyle âmil olmadan, bilmediği şeyleri istemenin sonucu nedir?

Vebali artar! Öğrenirsin, bir daha öğrenirsin, bir daha öğrenirsin…

Ne olur?

Âhirette Allahu Teâlâ hazretleri sorgu sual eder: "Ey kulum bildin de, öğrendin de niye uygulamadın, tatbik etmedin?" der. Onun için öğrenmeli. Öğrenmek çok sevap ama öğrendiğini hemen uygulamalı, tatbikata geçirmeli. Hatta büyüklerimiz, kendilerinden feyiz aldığımız hocalarımız diyor ki;

"İnsan bir hadîs-i şerîfi duyunca hemen uygulamalı. Bir âyet duyunca hemen uygulamalı."

Demek ki içki haram değilken Medine ahalisinin, Medine'deki müslümanların evlerinde, küplerinde, içkiler bulunuyordu. "İçki haramdır!" diye âyet-i kerîme inince Medine'nin sokaklarının kenarlarından seller gibi içkiler akmış.

Neden?

Allah âyet indirdi, "Haramdır!" dedi, artık bitiyor. "Ben bu küpü ne yapayım; gayrimüslimlere satayım mı ve yahut içine tuz atıp sirke mi yapayım…" diye tereddüt etmemişler veya çeşitli kaçamak yolları aramamışlar. Küpleri devirmişler. Madem haramdır, deyip atmışlar gitmişler.

Demek ki insan bildiğini böyle sahâbe-i kirâm rıdvanullahi aleyhim ecmaîn gibi hemen uygulamalı. İnsan sahabilerin derecesi gibi güzel dereceleri, sevapları o zaman kazanabilir.

Hadîs-i şerîf devam ediyor:

Efteyte umrete fî talebi'd-dünyâ. Ve mâ tatlebü'l-cennete ke-enneke ta'lemü enneke lâ temûtu ğaden. Ve tecmaü'l-mâle ke-enneke muhalled. "Ey insanoğlu! Ömrünü harcadın, fâni ettin, ifna ettin, yok ettin. Ömrünü, dünyalık talep edeceğim diye, geçirdin." Ve mâ tatlebü'l-cenneh. "Ama cenneti talep etmek için bir gayret göstermiyorsun."

Dünya fâni, bu fâni dünya için ömrünü harcadın. Ama cennet ebedî, cenneti talep etmek için bir gayretin yok.

Ke-enneke ta'lemü enneke lâ temûtu ğaden. "Sanki sen yarın ölmeyeceğini biliyormuşsun gibi bir garanti içinde, cennete hiçbir çalışma içinde değilsin."

Ve tecmaü'l-mâle ke-enneke mukalledün. "Sanki dünyada ebedî kalacakmışsın gibi mal topluyorsun."

Hâlbuki topladığın, ihtiyaçtan kat kat fazla, oyalanıyorsun!

Mal sahibi mülk sahibi

Hani bunun ilk sahibi

Mal da yalan mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan.

diye kestirme söylemiş

Yunus Emre'miz rahmetullahi aleyh;

İnsan bu gerçeği ömrünün sonuna doğru anlıyor. O anlayıncaya kadar da başka insanların düştüğü hatalara düşüyor. Çalışacağım, kazanacağım, biriktireceğim; çalışacağım, kazanacağım, biriktireceğim…

İyi, güzel ama hayrın hasenâtın ne?

Öleceksin, ölebilirsin. Belki hemen yarın öleceksin…

Ona hazırlığın ne?

Hayır hasenât yok, âhirete hazırlık yok, cenneti talep yok!
İnsanoğlu ömrü dünyalık talebinde geçiriyor. Büyük bir gaflet! Hadîs-i şerîfin bu cümlesi de bizler için büyük bir ikaz.

Ne yapmalıyız?

Yarın ölecekmiş gibi âhirete hazırlanmalıyız. Dünyada ebedî kalmayacağımızı bilmeliyiz, ona göre davranmalıyız. Kazancımızın bir kısmıyla hayır hasenât yapmaya çalışmalıyız.

İslâm her yerde müslümanlardan hizmet bekliyor. Hizmetler de parayla oluyor. Her şeyde kesenin ağzını açmak gerekiyor. Avustralya'yı görüyoruz, Avrupa'yı, Amerika'yı görüyoruz, geziyoruz. Bunlar çok büyük hayırlar yapmışlar. Keselerinin ağzını açmışlar, dinî müesseslerini kurmuşlar. Dinî müesseseleri çok zengin, çok büyük mülkleri var!

Bunlar neden oluyor?

Herkes bağışta bulunduğu için oluyor. Biz müslümanlar, Allah'ın sevgili kulları, âhirette yaptığımız hayrın mükâfatla karşılanacağını biliyoruz. Hayır hasenât yapmazsak, onlardan geri kalırsak olmaz. Emin olun, onlardan hayır ve hasenâtın miktarları bakımından da geriyiz. Onlar çok hayırlar yapmışlar.

Deniliyor ki mesela Münih için; Münih'in üçte biri kilisenin mülküdür. Hatta eskiden tamamen kiliseninmiş de işe yaramayanları satıyorlar. Bazen kiliseleri ibadeti yapabilelim diye müslümanlar satın alıyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bunlar Allahu Teâlâ hazretlerinin Peygamber Efendimize vahyetmiş olduğu hadîs-i kudsîdeki önemli gerçekler. Onun için "Dikkatle dinleyin. Not alın, banda alın!.." diye söylemiştim.

İnnallâhe evhâ ile'd-dünyâ. "Allahu Teâlâ hazretleri dünyaya vahyetti ki; ‘Yâ dünya!"

Dünya bizim için cansız bir varlık ama Allahu Teâlâ hazretleri her canlı cansız varlığa rububiyyetiyle, ulûhiyetiyle hitap ediyor, emrediyor ve onlar da o emre uygun hareket ediyorlar. Ay, güneş, yıldızlar, maddeler, atomlar... her şey Allah'ın emriyle hareket ediyor.

"Allahu Teâlâ hazretleri dünyaya vahyetti ki; ‘Ey dünya, ey dünyalık, ey mal mülk, mevki makam vs." Ahrimi'l-harîs aleyki. "Hırslı insana haram ol. Gitme. Hırslı insan seni elde edemesin. Hırslı insanın eline girme. Sana haris olan insana kendini haram eyle. Onun eline geçme." Vebtelü'l-zâhide fiki. "Sana karşı zâhidâne davranan, sırt döndüren Allah'ın rızasını düşünen, âhireti kazanmak için dünyaya önem vermeyen, âbid, zahid insanların eline girmeye çalış, onlara git!" Ve'stahtimi'l-haris, "Sana karşı haris olan, insanı sen köle gibi kullan!" Vahdimi'l-zâhide fîki "Sana karşı zahid olan kimseye de hizmet eyle!" diye dünyaya vahyettiğini, bu hadîs-i şerîf bildiriyor.

Muhterem kardeşlerim!

Tarih boyunca âbidlerin, zahidlerin, Allah'ın sevgili kulu olan halis, muhlis büyük zâtların, evliyâullahın hayatları okunursa, onların yaşam tarzları incelenirse bu gerçek görülür. Hakikaten dünyaya kıymet vermemiştir, ölümü göze almıştır, Allah'ın rızasını kazanmak istemiştir. Ecdadımız ortada!

Dedelerimiz Orta Asyalar'dan, Orta Doğular'dan bu diyarlara niçin gelmiş?

Allah'ın dinini yaymak, Allah yolunda şehit olmak için. Allah hem onlara ömür vermiş, hem mal mülk vermiş hem de bu koca diyarları vermiş. Biz de onlara verilen ikramların kalanlarıyla, bir kısmı elimizden çıktığı halde, hâlâ istifade ediyoruz.

Demek ki Allah dünyayı istemeyip âhireti isteyene dünyalığı veriyor, âhireti unutup da dünyalığı elde etmek isteyene vermiyor ve onu köle gibi kullandırtıyor. Ama âbid, zahid, Allah'ın sevgili kuluna da dünya köle gibi hizmet ediyor. Kös kös de olsa, istese de istemese de -zaten Allah emredince istememesi de bahis konusu değil- dünya ona hizmetkâr oluyor.

Dinin ilâhî gerçeklerini bu hadîs-i kudsîde görüyoruz. Bunları anladığımıza göre hayatımızı buna göre tanzim edelim. Allah'a güzel kulluk etmeye, âhireti kazanmaya çalışalım. Allahu Teâlâ hazretleri hem dünyamızı hem âhiretimizi mâmur eylesin.

Uzak diyarlardan size sevgiler ve selamlar ederim.

Allahu Teâlâ hazretleri sizi nice nice kandillere, cumalara sıhhat ve afiyetle erdirsin. Ömrünüzü Allah'ın rızasına, bu kudsî hadîs-i şerîflerin mânalarına uygun, ârifâne, zâhidâne bir şekilde geçirmeyi nasip eylesin. Ömrünüzü hayırlı bereketli eylesin. Rabbimiz'in huzuruna yüzlerimiz ak, alınlarımız açık, sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım. Rabbimiz cümlemizi cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı