M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ashâb-ı Suffa

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Cumanız mübarek olsun. Allah cümlenize nice mübarek günlere mesut ve bahtiyar olarak ulaşmayı nasip eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Allah tarafından âlemlere rahmet olarak gönderilmiş. Allah'ın elçisi, peygamberlerin serveri, hatemü'n-nebiyyîn Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem. Onun sözlerinin hepsi kıymetlidir çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de;

Ve mâ yentiku ani'l-hevâ. İn hüve illâ vahyun yûhâ. buyurulmuştur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sözlerine hadîs-i şerîf deniliyor. Beşer sözlerinin en kıymetlisi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sözüdür.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri içinde bir de "ilâhî hadisler" veya "kudsî hadisler" denilen bir bölüm vardır. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i kudsîlerde, "Allahu Teâlâ hazretleri size şöyle buyuruyor…" buyurur.

Allah'ın bizden istediği, bize buyurduğu birtakım konuları anlatıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Allah'tan rivayet ederek söylediği söz olması bakımından hadîs-i kudsîlerin özel bir güzelliği, hadîs-i şerîfler içinde müstesna mevkii vardır.

Ben de seyahatlerimde yanıma birkaç kitap alırım hatta bazen çantam kolumu ağrıtacak kadar ağır da olur. Birkaç kitap derken galiba biraz da ölçüyü kaçırıyorum, fazla kitap alırım. Bu sefer de yanıma kudsî hadislerden kitaplar almıştım. Hadîs-i şerîflerden birkaç tanesini size nakletmeyi uygun gördüm. Çünkü Peygamber Efendimiz'in sözüdür ama Allah'tan rivayet edilerek, onun; "Allah şöyle buyuruyor…" diye söylediği çok güzel sözlerdir. Bu halde olması bizim için de önemli.

İmam Müslim diye bir hadis alimimiz vardır; Horasan diyarından, Nişabur şehrindendir; o kitabına yazmış. Sahih isimli kitabı çok önemli bir eserdir. Buhârî'den sonra en önemli kaynak kitaplardandır. O rivayet etmiş.

Râviler buyuruyor ki;

An Ebî Hüreyrete radıyallahu anh. "Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten."

Ebû Hüreyre radıyallahu anh de Ashâb-ı Suffa'dan, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek mescidindendir.

Resûlullah Efendimiz Medîne-i Münevvere'ye geldiği zaman bir müddet Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evinde kaldı.

Peygamber Efendimiz'i evinde misafir etmiş olan mübarek Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallahu anh Efendimiz, anne tarafından biraz da akraba olur, kimdir?

İstanbul'u fethetmek için gelen Arap ordusunda cihat için bulunup da orada vefat etmiş, şehit olmuş olan bir zât-ı muhteremdir, büyük sahabidir. Ebû Eyyûb el-Ensârî diyoruz, İstanbul'un bir semtine ismini vermiş; Eyüp Sultan semti diye anıyoruz.

Peygamber Efendimiz bir müddet onun evinde kalmıştı. Ondan sonra hemen bir mescit bina etti. Çünkü mescit mü'minler için sosyal hayatın merkezidir, can noktasıdır, en önemli yeridir! Her şeyden önce mü'minlere mescit lazımdır!

Hani bu yayla olur, mezra olur, köy olur, herhangi bir yerleşme yeri...

"Eğer beş aile bir yere yerleşmişse orada ezan okumak, kamet getirmek, cemaatle namaz kılmak gerekir; eğer onlar böyle yapmazlarsa şeytan oraya hâkim olur." buyuruyor.

Mehmed Âkif rahmetlinin;

Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli

dediği gibi, ezanlar çok önemli. Ve bir yerde beş kişilik bir birikim oldu mu orada ezan ve kamet gerekiyor.

Peygamber Efendimiz de hemen Medîne-i Münevvere'de Mescid-i Saadet'ini yaptırmış.

Herkes devesinin yularını tutup evine misafir etmek istemiş. Buyurmuş ki;

"Siz onu serbest bırakın, o vazifelidir, ne yapacağını biliyor."

Peygamber Efendimiz'in devesi bile bir başka deve! Nereye oturacağını biliyor! İlk önce bir yerde oturmuş. Deve çökmüş, ıhmak, çökmek diyoruz. Deveyi görmüş olanlar bu kelimeleri bilirler. Bilmeyenler de öğrensinler. Sonra kalkmış, biraz daha yürümüş; Ebû Eyyûb el-Ensârî, Hâlid b. Zeyd hazretlerinin -Eyüp Sultan semtimizin medâr-ı iftihârı, büyüğümüz, başımızın tâcı, mihmandâr-ı peygamberî Ebû Eyyûb el-Ensârî- evinin önünde durunca Peygamber Efendimiz orada misafir olmuş. Ama ilk durduğu yer de mescidin olacağı yer. Orada Mescid-i Nebevî bina edilmiş.

Hacca gidenlerin Mescid-i Nebevî'de çok rağbet ettikleri bir bölümü vardır: Direkler beyaz mermerle kaplanmıştır, orası mescidin ilk aslî yeri. Peygamber Efendimiz'in kabrinin olduğu yer de Peygamber Efendimiz'in Hz. Âişe validemize ait olan hücresidir. Orada vefat ettiği için vefat ettiği yere defnedilmiştir. O da mescidin yanı oluyor. Peygamber Efendimiz'in şu anda kabrinin bulunduğu yer de hemen kapısı mescide açılan hücre-i saadetlerden birisi olmuş oluyor.

Mescidin arkasında bir de suffa vardır.

Suffa: Direklerde gölgelik yapılmış, tutturulmuş, gölgelendirilmiş kısım demektir. Evlerin arka taraflarında veya orta yerlerinde de vardır.

Peygamber Efendimiz'in evi mescide bitişik, kapısı mescide açılıyordu. Mescide girer, namazı kılar, sonra evine giderdi. Ashab-ı Suffa evi olmayıp da mescide sığınmış olan mübarek, gariban sahabilerin oturduğu yerdir. Ashab-ı Suffa geceleri orada yatarlardı.

Ashab-ı Suffa'nın sayısının 70'ten 400'e kadar yükseldiği olurdu. Bazen Peygamber Efendimiz yanlarına gelirdi de şahane, güzel, tatlı, feyizli sohbetlerle sabah namazına kadar otururlardı. Gündüzleri sayısı çoğalıyor, evi barkı olanlar da geliyor; geceleri evi olanlar evine gidince garibanlar da Suffa'da kalıyorlar. Ashab-ı Suffa'nın yeri de Mescid-i Nebevî'de türbenin arkasına rastlar. Oraya da ârifler çok rağbet ederler. Orası da çabuk dolar ve sıkışık olur, Mescid'e gidenler bilirler.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh, mescidin Ashab-ı Suffa diye anılan müdavimlerinden, orada kalanlardan bir sahabidir, sahabi-i celîldir, radıyallahu anh. Allah şefaatine erdirsin.

Peygamber Efendimiz'in hicreti sırasında aşağı yukarı 20 yaşlarındaydı, 57 veya 58 yılındayken, hicretten bu kadar yıl geçtikten sonra 78 yaşlarındayken vefat ettiği kitaplarda kaydediliyor.

Ebû Hüreyre nesiyle meşhur?

Çok hadîs-i şerîf rivayet etmesiyle meşhur.

Ebû Hüreyre bu kadar hadîs-i şerîfi niye rivayet etmiş?

O da gülümsemiş, demiş ki; "Mekkeli muhacir kardeşlerim çarşı pazarda geçimini temin etmek için çalışırken, Medineli ensar kardeşlerim de hurma bahçelerine bakıp da ziraatle meşgulken, ben de Resûlullah Efendimiz'in dizinin dibinde durdum, hadîs-i şerîfleri çok öğrendim."

Çok sıkıntı çekmiş. O zamanki insanların çektiği sıkıntıları bilin diye bir menkabesini nakledivereyim.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh günlerce aç kaldığı için bir gün o kadar acıkmış ki… Çare aramış. Yiyecek yok. Zaten bölge yiyecekleri tahrip edici sıcak bir yer. Unlar, hurmalar kurtlanır, bir şey dayanmaz, mahsul az... Böyle sıcak bir yer.

Ebû Bekir radıyallahu anh'ın evine gitmiş, kapıyı çalmış:

"Yâ Ebâ Bekir, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyayım, bir dinle bakalım acaba nasıl okuyorum?" demiş.

Okumuş. Ebû Bekir radıyallahu anh de; "Güzel okudun yâ Ebâ Hüreyre!" demiş, güzel.

İsmi Abdurrahman. Abduşşems imiş de Peygamber Efendimiz ismini değiştirmiş.

Efendimiz kötü isimleri değiştirirdi. Abduşşems; güneşin kulu, abdi demek. O müşrik ismini değiştirmiş, Abdurrahman yapmış. Ebû Hüreyre'nin ismi Abdurrahman'dır, radıyallahu anh. Yanından çıkmış.

Maksadı neymiş?

Bir eve gidilince ev sahibi misafire ikram eder, diye düşünmüş. Kur'an okuyacak da Ebû Bekir radıyallahu anh de bir şey ikram edecek ama evde bir şey varsa ikram edilir, ya yoksa?!..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bazen evine gelirdi ve ev halkına sorardı:

"Yiyecek bir şey var mı?"

"Yok ya Resûlallah." derlerdi.

"Ben de zaten oruç tutmaya meyilliydim, oruç tutuvereyim." derdi.

Peygamber Efendimiz'in hâlini biliyorsunuz.

Ebû Bekr es-Sıddîk zengin insandı, Mekke'nin zenginlerindendi ama bütün zenginliğini, bütün varlığını Allah yoluna verebilmiş, hasıra sarınabilmiş bir insandır, sıddıkiyet makamındadır. Cömertliğiyle sıddîkiyet makamında olmuştur.

Herhalde yanında bir şey olmadığı için misafire bir şey vermemiş. Ebû Hüreyre umduğunu bulamadan çıkmış.

Hz. Ömer radıyallahu anh'ın evine gitmiş, kapıyı çalmış:

"Yâ Ömer! Sana biraz Kur'ân-ı Kerîm okuyayım, doğru mu yanlış mı; dinle!" demiş.

Ona da Kur'ân-ı Kerîm okumuş. O da dinlemiş. "Doğru." demiş, bir yanlışı yok. Oradan da çıkmış. Diyor ki;

"Ebû Bekir Kur'ân-ı Kerîm okumada benden iyiydi ama Ömer'in anlaması lazımdı, benim ondan Kur'ân-ı Kerîm'i daha iyi bildiğimi anlaması, ona Kur'an okuyuşumun altında başka sebep araması lazımdı, o da bir şey vermedi…"

Belki onda da yoktu. Herhalde o da anlar idi ve onlar misafire ikramın faziletini bilen kimseler.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh oradan da çıkmış. Yolda açlıktan gözleri kararmış, kenara yığılmış.

Bilmiyorum, açlıktan gözleriniz kararıp bir kenara hiç yığıldınız mı?

Fakat Resûlallah'ın ayak seslerini duyunca ve kokusunu duyunca -ki Resûlullah Efendimiz bir sokaktan geçti mi oradan o koku gitmezdi, başka geçenler "Buradan Resûlullah geçmiş." diyebilirlerdi. Bakmış ki Resûlullah geliyor, canına can gelmiş, ayağa kalkmış. Resûlullah Efendimiz göz ucuyla bakmış:

"Yâ Ebâ Hüreyre! Düş peşime, gel bakalım…" diye işaret eylemiş. Ebû Hüreyre Peygamber Efendimiz'in peşinden Peygamber Efendimiz'in hâne-i saadetine gitmişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ev halkına sormuş:

"Bir şey var mı?"

"Ya Resûlallah! Tasın içinde birazcık süt var."

"Bana verin."

Evdeki hanımı vermiş. Peygamber Efendimiz de Ebû Hüreyre radıyallahu anh'a tası sunmuş. Küçük bir tas, içinde biraz süt var. Ebû Hüreyre içmiş, bırakmış.

"Biraz daha iç, buyur."

İçmiş bırakmış.

"Biraz daha iç..."

"Resûlullah ısrar ettiği için o kadar içtim o kadar içtim ki karnım düz oldu!" diyor. Karnı bizim gibi şişmemiş de çok çukurmuş demek ki! O kadar içmiş ki Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın karnı düz olmuş.

Muhterem kardeşlerim!

Böyle sıkıntılar çekmişler ama bu bir imtihan. Bu hayatta zenginlik de imtihan, fakirlik de imtihan, sıhhat de imtihan hastalık da imtihan…

Sonra Ebû Hüreyre radıyallahu anh ne olmuş?

Emîru'l-mü'mimîn Hz. Ömer el-Faruk radıyallahu anh zamanında Bahreyn valisi olmuş.

Buyurun: Ashab-ı Suffa'dan birisi Bahreyn valisi olmuş! Sonra Hz. Osman zamanında Mekke kadısı olmuş! Çünkü bilgisi yüksek; dini, ahkâmı, fıkhı biliyor. Sonra Muaviye zamanında Medine valisi olmuş, rıdvanullahi aleyhim ecmain.

Peygamber Efendimiz'den 5874 hadis rivayet etmiş, bayağı büyük bir rakam! Müslim'in hadîs-i şerîflerinin tamamı üç bin! Ebû Hüreyre, bir kitaptan fazla hadis rivayet etmiş oluyor.

Ama neden?

Resûlullah'ın dizinde durduğu, can kulağıyla dinlediği için! Kendisi bir de yazmış, hatırında kalsın diye yazmış, ezberlemiş. Pek çok kimse de kendisinden hadîs-i şerîf almıştır. Böyle büyük bir zâttır. 78 yaşında da âhirete irtihal eylemiş. Allah bizleri şefaatine nâil eylesin. Cennette buluştursun.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet ediyor ki;

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Ona salât u selâm olsun, Resûlullah, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu. " İnnallâhe teâlâ yekûlu. "Hiç şüphe yok ki, muhakkak ki Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyurur."

Peygamber Efendimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin ne buyurduğunu bize nakletmeye başlamış.

Bu bilgiyi nereden alır?

Allahu Teâlâ hazretleri doğrudan doğruya Peygamber Efendimiz'in gönlüne ilham ederdi.

Başka?

Rüyada gösterirdi. Peygamber Efendimiz'in rüyaları başka rüyalar gibi değildi, aynen çıkardı.

Ne buyurmuş?

Yekûlu yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde -Allahu Teâlâ hazretleri- şöyle buyuracak.

Peygamber Efendimiz istikbale ait bir bilgiyi naklediyor.

" Yebne Âdem. "Ey Âdemoğlu!"

Biz insanlar, Hz. Âdem'den türemiş varlıklar olduğumuz için Âdemoğulları, Benîâdem diye anılıyoruz, Rabbimiz de mahşer gününde, kıyamet gününde bize öyle hitap edecek.

Yebne Âdem. "Ey Hz. Âdem'in oğlu olan insan!" Marıdtu fe-lem te'udnî. "Ben hastalandım da beni ziyarete gelmedin."

Kul da şaşkın halde diyecek ki;

Kâle yâ Rabbi keyfe eûduke ve ente rabbü'l-âlemin. "Yâ Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin, ben seni nasıl ziyaret ederim? Sen hastalanmazsın ve ben seni nasıl ziyaret ederim? Bu sözün mânasını anlayamadım. Öyle bir şey bahis konusu olamaz!" Kâle ve mâ alimte enne abdî fulânen maride fe-lem teudhu ve mâ alimte enneke lev uddeu le-veceddenî indehû. "Ey kulum! Bilmedin mi ki benim kulumdan tanıdığın, arkadaşın filanca şahıs dünyadayken hastalanmıştı da sen onu ziyaret etmemiştin ya! Bilemedin mi ki eğer o hasta olduğu zaman sen onu ziyaret etseydin, Beni onun yanında bulacaktın, Beni ziyaret etmiş olacaktın!"

Bir insanın bir insanı ziyareti nedir?

İnsanlar arasındaki münasebetlerin güzel olması için bir teşviktir, vesiledir; sevgi alametidir ve sevgi uyandırır. Bir insan bir insanı ziyaret ederse sevgi hâsıl olur.

Sevgi başka nasıl hâsıl olur?

Bir başka hadîs-i şerîfte müjdeleniyor: "Bir müslüman bir başka müslümanı hastayken değil de Allah rızası için sıhhatliyken bile ziyaret etse Allahu Teâlâ hazretlerinin muhabbeti ona vacip olur."

"Allah muhakkak onu sever."

Hem kullar arasında muhabbet oluyor hem de Allah kulu seviyor. Bu ziyaret güzel!

Hem de hasta ziyaretinin faydası nedir?

Hastanın duası makbul olduğu için hasta; "Allah razı olsun." dedi mi Allah razı olur, iş biter. Hastanın duası makbuldür. Allah hastaya o mükâfatı veriyor.

Demek ki birbirimizin hatırını kollayacağız, kalbini kırmayacağız ve ziyaret gibi beşerî vazifeleri ihmal etmeyeceğiz diye bu hadîs-i şerîften bunu çıkartıyoruz. Ve biz bir hasta kulu ziyaret ettiğimiz zaman Allah'ın hoşnut ve razı olacağını anlıyoruz ve sanki Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkmış, dergâh-ı ulûhiyetinde onu ziyaret etmiş gibi bir güzel makam kazanacağımızı anlıyoruz.

Hadîs-i şerîfin devamı:

Yebne Âdem istad'amtuke ve lem tud'imnî. "Ey kulum, dünyada ben senden yemek istedim, sen bana yemek de vermedin!" Kâle yâ Rabbi keyfe ud'imuke ve ente rabbûl-âlemîn! "Yâ Rabbi, ben sana nasıl yemek ikram edeyim, yedireyim? Sen âlemlerin Rabbisin, ben bir âciz nâçiz kulum." Kâle emâ alimte ennehû isted'ameke abdî fulânun fe-lem tud'imhu emâ alimte enneke lev ed'amtehu le-vecedte zâlike indî. "Hani hatırlamıyor musun; dünyadayken bir kulum sana gelmişti, ‘Bana biraz yemek ver…' demişti. Açlık, kıtlık, yoksulluk var. Senden yemek istemişti de sen de ona yemek vermemiştin; bilemedin mi ki sen eğer ona yemek verseydin, bunu benim yanımda bulacaktın. Ey kulum! Ona yemek verseydin bunun mükâfatını buraya geldiğin zaman alacaktın, bu yemeğin boşa gitmeyecekti. Niye vermedin? Verseydin ben senden yemek istemişim, bana ziyafet çekmişsin, âlemlerin Rabbine ikram etmişsin gibi sevap kazanacaktın!" buyurdu.

Buradan da aynı şeyi anlıyoruz. Demek ki biz kullara iyilik yaparsak; ziyafet verirsek, açları doyurursak, Allahu Teâlâ hazretleri bunu çok seviyor, kendisine yapılmış bir ikram olarak kabul ediyor.

Sevgili kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri Saff sûresinin sonunda buyuruyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ eyyühellezîne âmenû kûnû ensârallah. "Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun!"

Allahu Teâlâ hazretleri bize böyle emrediyor: "Allah'ın ensarı, yardımcıları olun!"

Ensar: Yardım ediciler demek.

Hâşâ, sümme hâşâ! Allah'ın yardıma ihtiyacı mı var?

Yok. Kâdir-i mutlaktır; ne derse olur.

Kün fe-yekûn. "Ol derse, olur!"

Ol dedi bir kerre var oldu cihân

Olma derse mahvolur, ol dem hemân.

Yaşayan O'nun hükmüyle yaşıyor, ölen O'nun hükmüyle ölüyor. Olan O'nun iradesiyle oluyor, olmayan da O istemediği için olmuyor. Ne dilerse o olur.

Ama ne diyor?

"Ey mü'minler! Allah'ın yardımcıları olun!"

Kendisi yardıma muhtaç değil ama demek ki Allah'ın dinine yardım edildiği zaman bu yardımı kendine yardım gibi bir şerefle şereflendiriyor. Kullarına o rütbeyi veriyor. Ne kadar güzel!

Hadîs-i şerîfe devam ediyoruz.

Yebne Âdem istiskaytuke felem tuskınî kâle yâ Rabbi keyfe eskıyke ve ente rabbü'l-âlemîn kâle isteskayke abdî fulânun felem tuskıhî ve mâ alimte enneke lev sekaytehû le vecedde zâlike indî.

Revâhu Müslim.

"Kulum ben senden bir kere de su istemiştim, sen bana su da ikram etmemiştin, vermemiştin!"

O yine diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Ben sana nasıl su ikram edeyim, su vereyim?! Sen âlemlerin rabbisin!"

Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet gününde o kula buyuracak ki;

"Senden bir kulum su istemişti de sen ona su ikram etmemiştin. Bilmedin mi ki eğer sen ona su ikram etseydin bunun sevabını bugün karşımda bulacaktın, alacaktın!"

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bizim Allah rızası için yaptığımız bütün amellerin, ibadetlerin durumu böyledir. Bir kula bir şey veririz ama Allah onu büyük sevapla taltif eder. Bir yemek ziyafet veririz, bir açı doyururuz, bir giyecek veririz, giydiririz, Allah onu böyle taltif eder. Bir bardak su ikram etsek onun bile faydası var. Bir hurma ile bile olsa bir oruçluya ikram etmek konusunda hadîs-i şerîfleri duymuşsunuzdur.

Sevgili kardeşlerim!

Yunus'u çok seviyorum, siz de seviyorsunuzdur. Onun için sohbetlerimde ondan bir şeyler anlatıyorum. Hatta içimden geçiyor ki Yunus'un Divânı'nı elime alsam, şiirlerini karşıma koysam her gün bir şiirinden vaaz versem. Yunus çok hoşuma gidiyor. Çok hoşuma giden bir şiiri var. Diyor ki;

Dürüş, kazan, ye, yedir,

Bir gönül ele getir.

Bin Kâbe'den yeğrektir,

Bir gönül imâreti.

Ne demek?

Bazı kelimeleri eski Türkçe olduğu için bilinemeyebilir.

Dürüş, kazan, ye, yedir.

Kazanmak ve yemeyi, yedirmeyi biliyoruz.

Dürüşmek: Gayret etmek demek.

Dürüş, kazan, ye, yedir.

Yunus Emre şiirinde; "Ey insan! Sen dürüş; gayret et, tembel olma, çalış, dükkânından, ziraatından, sanatından bir şeyler kazan." Bir üretim ortaya koyuyorsun, bir emek sarfediyorsun, bir iş üretiyorsun, hizmet yapıyorsun. Amelelik bile olsa oradan bir kazanç olacak.

Dürüş, kazan; kendin kazan, ye. Hem kendin ye, kimseye muhtaç olma,tilki gibi arslanın avının artıklarını yalayacağına arslan gibi kendin avcı ol, kendin ye. Başkasına da yedir.

Dürüş, kazan, ye, yedir.

Bir gönül ele getir.

Muhterem kardeşlerim!

Yedirmekten de maksat nedir?

Gönül kazanmaktır. Yunus Emre; "Bir gönül kazan. Bir gönül ele getir, birisinin hayır duasını al." diyor ki çok önemlidir.

Sonra ne buyurmuş?

Arkasından büyük bir söz söylemiş:

Bin Kâbe'den yeğrektir,

Bir gönül imâreti.

"Yeğ" kelimesini biliyoruz; "Bu bundan yeğdir, daha iyidir…" mânasına.

Yeğrek: Daha iyi demek.

Bin Kâbe'den yeğrektir,

Bir gönül imâreti.

Bir gönlü imar etmek bin tane Kâbe'den daha iyidir.

Kâbe tamir edilse insan bir sevap kazanacak, sevabı var. Ama bir gönül tamir edilse; kırık, yıkık, mahzun bir gönül, üzgün, yoksul bir insanın gönlü tamir edilse, gönlü yapılsa, hoşnut edilse, sevindirilse, 'Allah razı olsun.' diye duası alınsa ne olur?

Bin Kâbe'den daha iyidir, diyor.

Bu söz size biraz iddialı geldi.

Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sevgi dolu gözlerle o güzelim Kâbe-i Müşerrefe'ye baktı da dedi ki;

"Ey Kâbe! Ne kadar mübarek bir yersin, ne kadar güzelsin, ne kadar heybetlisin, ne kadar kıymetlisin! Ama vallahi, Allah'a yemin olsun ki mü'minin gönlü Allah'ın indinde senden daha kıymetlidir."

Kâbe'yi ne kadar seviyoruz, Hacer-i Esved'i öpmek için nasıl izdiham oluyor, Kâbe'nin etrafında melekler gibi nasıl dönüyoruz, tavaf ediyoruz, Kâbe'yi ziyaretten nasıl mutluluk duyuyoruz… Anlayın.

Muhterem kardeşlerim!

Böyle bir benzetme niçin yapılıyor?

Bilinenden bilinmeyen anlaşılsın diye.

Bir şeyin güzelliğini anlatmak için ne yaparız?

Bildiğimiz bir güzelle mukayese ederiz. Mukayese, karşılaştırma bir şeyin kıymetinin ortaya çıkmasına sebep olur.

Kâbe kıymetli mi?

Elbette, çok kıymetli, çok mübarek, çok güzel... Mübarek olduğunu Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor. Ama bu güzel, kıymetli şeyin güzelliğini ortaya koyduktan sonra dinimiz oradan bir başka mukayeseyle bir başka güzel hüküm çıkartıyor. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde mü'minin gönlünü yapmak, Kâbe'yi tamir etmekten de daha güzel.

Sevgili kardeşlerim!

Biz bu sefer aksini söyleyelim. Meseleyi bir de aksiyle, tersi ihtimali düşünerek ortaya koyalım.

Gönül yıkmak nedir?

Gönül yıkmak da Kâbe'yi yıkmak gibi korkunç bir şeydir. Gönül yıkmak da Kâbe'yi yıkmak gibidir. O halde içinizde kim vardır, ister namaz kılsın, ister kılmasın… Hani eksikli, kusurlu müslüman oluyor ama elini kalbine koyuyor, "Elhamdülillah müslümanım!" diyor...

Ben İstanbul'da açık hanımları görüyordum; açık, mini etekli; otobüse binecek. Bismillâhirrahmânirrahîm diye adım atıyor. Gülüyorum...

Madem böyle Allah'ı biliyorsun, besmele çekiyorsun be kadın, başını da örtsene! Bu mini etek ne oluyor? Allah'ın emrine uysana diyorum ama bir taraftan da şöyle bakalım ki mü'min, besmelesiz iş yapmıyor, açık da olsa belli, olmuyor yani.

Dinî vazifelerini ihmal edenler varsa ki bu ihmali hoş görmüyoruz, ikaz ediyoruz, "Bunları bırakın." diye tavsiye ediyoruz, çünkü dünya fânidir ve âhiret bâkidir, âhirete hazırlanmak lazım.

Aziz kardeşlerim!

Ama ben tahmin etmiyorum ki hiçbiriniz eline kazmayı alıp da Kâbe'ye vurmak istemez! Hiçbiriniz Kur'ân-ı Kerîm'in yere konulmasına bile razı olmaz; yerde bir âyet olsa onu öpüp başımıza koyarız, dinî konulara bizim milletimizde böyle bir hürmet, böyle bir sevgi vardır.

Kâbe'yi hiç yıkmayız da, kazma kürek Kâbe'ye saldırmayız da niye birbirimizin kalbini kırarız?

Bu sorunun cevabı verilmez!

Ama bir şey yapılır.

Ne yapılır?

"Bundan sonra tevbe yâ Rabbi! Kimsenin kalbini kırmayacağım, gönül yapmaya çalışacağım; böylece kulların gönlünü yaparak senin rızanı kazanmaya çalışacağım yâ Rabbi!.." denilir.

Allahu Teâlâ hazretleri sizleri, bizleri sevdiği işleri yapmaya muvaffak eylesin. Eğer üzerimizde, üzerinizde Allah'ın sevmediği haller, sıfatlar, durumlar varsa Allah cümlemizi bunlardan kurtarsın; sevdiği haller ile hallendirsin, sevdiği sıfatlarla sıfatlandırsın, sevdiği güzel amelleri işlemeye muvaffak eylesin. Sevdiği yollarda yürütsün, sevdiği kullarla dost eylesin, sevdiği kul eylesin. Sevdiği, razı olduğu bir kul olarak huzuruna varmayı, cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin.

Amin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı