M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ramazandan Sonra

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Size Orta Avustralya'dan, yani biraz kıyılardan içeride, Renmark denilen bir meyvecilik-sebzecilik şehrinden telefon ediyorum.

Allah hepinizden razı olsun. Cumanız mübarek olsun.

Ramazan'dan sonra müslümanların en çok dikkat etmesi gereken nokta; Ramazan'da kazandığımız güzel alışkanlıkları Ramazan'dan sonra elden kaçırmamak, kaybetmemek, iyi evsafı tekrar bozmamak, pırıl pırıl pırıldamış, nurlanmış olan şeyleri tekrar tozlanıp paslanmış hale getirmemek. Çok önemli. Çok dikkat etmek lazım. Hepimiz uyanık olmalıyız.

Ramazan'da güzel şeyler kazandık. Mesela sabrı öğrendik. Ramazan sabır ayıdır, oruç tutarak sabrı öğrendik.

Sabrı nasıl öğrendik?

İnsanın en çok muhtaç olacağı şey nedir?

Kendisinin yaşamı için gerekli su, gıda... Onları bile karşımızda dururken yememeyi, içmemeyi, böylece kendimizi tutmayı, sabretmeyi öğrendik. Demek ki sabır işinde devamlı olmalıyız. Bu güzel vasfı kaybetmemeliyiz.

Sabrın çeşitleri var.

Bir, ibadetleri yapmaya devam için sabır. Bu sabra "sebat" diyoruz. Sebatlı olmak, bu önemli...

Bir de, bir işi yapacağı zaman insan çeşitli meşakkatlerle, zorluklarla karşılaşır. O zorluklara göğüs germek, tahammül etmek, yılmamak, bu da bir çeşit sabır.

Bir de, çeşit çeşit cazibeli, avantajlı, avantalı -bunları mahsustan kullanıyorum, külhanî edebiyatta mevcut olduğundan- bazı insanların gözlerini açarak, ağzının suyu akarak atıldığı günahlar, haramlar vardır; tatlıdır, caziptir ama günahtır, haramdır, yasaktır, olmaması gerekiyor; onlara karşı da insanın kendisini tutması lazım. Yani o cazibesine kapılıp da günaha düşmemesi lazım.

Sabrı öğrendik. Sebat olsun, tahammül olsun, ibadetleri yapmakta insanın dişini sıkması olsun, günahların cazibesine rağmen günahlara kapılmamak, direnmek, kendisini korumak, kollamak, takvâya sahip olmak olsun, bunların hepsi güzel vasıflar. Ramazan'da bunların bir ay talimini, idmanını yaptık. Askerin mesela sabahtan akşama bazı şeyleri yapa yapa, yapa yapa o işi artık alt şuuruna iyice yerleşmiş olarak rüyada bile yapması, şuuru olmadığı zaman bile otomatik olarak, mihaniki olarak yapması durumu olduğu gibi güzel şeyleri devam ettirmemiz lazım. Bunları yaptık, yaptık; bundan sonra devam etmeliyiz.

Güzel alışkanlıklarımızdan birisi de Kur'ân-ı Kerîm; Ramazan'da her gün bir cüz okunuyordu 30 günde, 29 gün sürse bile biraz acele ediliyordu, 30 cüz tamamlanıyordu. Bence Ramazan'dan sonra da Kur'ân-ı Kerîm'le olan bu güzel bağlantımız devam etmeli; her gün bir cüz okunmalı, bir cüz takip edilmeli. Hafızlar okumalı, cemaatler de dinlemeli.

Sonra mesela Ramazan'da hep camiye gitmeye alıştık. Her akşam mutlaka, iftardan sonra ne yapıp yapıp bir camiye gidiyorduk, cemaatle namaz kılıyorduk. Biliyorsunuz cemaatle namaz kılmak, evde namaz kılmaktan en aşağı 27 kat sevaplı. Eğer gittiği cami mahalle mescidi, yani Cuma kılınmayan bir namazgâh ise fıkıh kitaplarının yazdığına göre sevabı 27 kattır. Cuma namazı kılınan büyük bir mescit ise -böyle büyük mescitlere el-mescidü'l-câmi derler Araplar- orada sevap 50 mislidir. Cemaate alıştık, bu da güzel bir alışkanlıktı; yemeği yiyorduk, her ne pahasına olursa olsun teravih namazı kılacağız diye camiye gidiyorduk. Ne kadar güzel... Bu alışkanlıkları devam ettirmek lazım. Ramazan'dan sonra cemaatten kopmak, Kur'an'ı rafa kaldırmak, sabrı bir tarafa bırakmak, Ramazan'da edindiği güzellikleri unutmak doğru değil.

İşte biz de bu meyanda, yani bu cümleden olarak, bu düşüncelerle arkadaşlarımızla burada karar verdik, size de iletiyoruz ki siz de yapın diye: Her gün bir cüz okunacak.

Mesela o gün kamerî-hicrî ayın hangi günü?

14. günü.

Tamam, 14. cüz okunacak.

Hangi günü?

22. günü.

Tamam, 22. cüz okunacak diye, böyle karar verdik.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'an'la bağlantılarımızı çok canlı, kuvvetli eylesin. Biz Kur'ân-ı Kerîm'i sevelim, Kur'ân-ı Kerîm de, dileriz, bize Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda şefaatçi olsun.

Ben de kendi kendime karar aldım, bana her gittiğim yerde konuşma teklif ediyorlar "Hocam bir konuşma yap." diye. Ben de o gün hangi cüzdeysem o cüzden bir konu seçme kararı almıştım. Size bu içinde bulunduğum günün cüzü içinden bazı âyetleri açıklamak istiyorum. Allahu Teâlâ hazretleri anlayıp, dinleyip, uyup rızasını kazanmayı nasip eylesin.

Bu, Ankebût sûresinin 64. âyet-i kerîmesi. Zaten tamamı 69 âyet. Okuduğum birinci âyet-i kerîmede buyuruyor ki Mevlâmız, âlemlerin Rabbi, Yaradanımız Yüce Allahu Teâlâ celle ve alâ hazretleri;

Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ illâ lehvün ve laibün ve inne'd-dâre'l-âhirete le-hiye'l-hayevânü lev kânu ya'lemûn.

Sadakallâhü'l-azîm.

Bu birinci âyet-i kerime neyi anlatıyor bize?

Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ. "Bu hayât-ı dünyâ değildir." İllâ lehvün ve laibün. "Ancak bir oyalanma ve bir oyundur, başka bir şey değildir."

Bu el-hayâtü'd-dünyâ ne demek?

Bize yakın olan, içinde bulunduğumuz hayat demek. Dünya burada "yeryüzü-yer küre" mânasına gelmez. el-Hayat kelimesinin sıfatı; el-hayât ed-dünyâ, yani en yakın olan hayat, daha yakın olan hayat.

İki tane hayat var;

Birisi el-hayâtü'l-âhire; sonraki hayat, "öbür hayat, öbür dünyadaki hayat" diyoruz. Bu biraz hatalı oluyor. Bu çeşit tabirler Arapça bilenlerin kulaklarını tırmalar ama Türkçe'de yerleşmiş; öteki hayat, ölümden sonraki hayat, ona kısaca "âhiret" diyoruz. el-Hayâtü'l-âhire, âhiret "sonraki" demek, "sonraki hayat." el-Hayâtü'd-dünyâ da şimdiki, şu andaki hayat. Yani yakın olan, içindeyiz ya, yakın ya bize, işte içinde olduğumuz için el-hayâtü'd-dünyâ. Şu anda biz birinci hayattayız şu konumda. Bu bir hayat, buna el-hayâtü'd-dünyâ diyoruz. İnsan öldükten sonra, kıyamet koptuktan sonra el-hayâtü'l-âhire, ikinci, öteki hayat başlayacak.

Bu dünya hayatını nasıl tarif ediyor Rabbimiz?

Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ. "Bu birinci hayat." İllâ lehvün ve laibün. "Bir oyalanmadan, oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir."

Lehiv ne demek?

"İnsanın gafilce oyalanması, havaya boş zaman harcaması" demek.

Laib ne demek?

O da "oyun", "oyun oynamak" demek. Yani havaya harcama ve bir oyun...

Bu dünya hayatı böyle bir gaflet ve bir oyundur. Birçok kimse için böyle... Maalesef birçok kimse hayatın önemini anlayamıyor, hayat boşa geçiyor. Bu hayât-ı dünyâ birtakım oyunlarla, eğlencelerle ziyan oluyor.

Peki işin doğrusu ne?

İşin doğrusu; hayât-ı dünyânın bir imtihan olduğunu bilmek, âhirete hazırlanmak, bir saniyesini bile boşa harcamamak.

Nitekim âyet-i kerîmenin devamında buyuruluyor ki;

Ve inne'd-dâre'l-âhirete le-hiye'l-hayevânü. "Âhiret dârına -ikinci ev, ikinci yurt- gelince..."

Dâr, "yurt", "ev" demek. Âhiret de "sonraki" demek. "O sonraki yurda, yani bu hayât-ı dünyâdan sonra gelecek olan yurda gelince..."

Le-hiye'l-hayevânü. "İşte asıl yaşam o..."

Hayevân kelimesi, hayat kelimesi gibi mastardır aslında; "yaşam", "yaşamak" demek. Yani asıl yaşamak işte o, asıl hayat o. Yaşayan mahluklara da biz "hayvan" diyoruz, yine aynı kelime. Yalnız hayevân demiyoruz, "hayvan" diyoruz, "canlı" demek. Hatta belki duymuşsunuzdur, biraz da garibinize gitmiştir;

el-İnsânu hayevânun nâtıkun diye Arapça bir tarif var.

İnsanoğlu nedir?

İnsan canlıdır. Hayevân, "canlı" demek. Nâtıkun, "konuşan canlı." Konuşma meziyeti çok önemli olduğundan bir düşünür insanı öyle tarif etmiş, el-İnsânu hayevânun nâtıkun diye...

Tabii "hayvan" deyince insan, Türkçe'de bu bir hakaret mânasında kullanıldığından garipsiyor. Ama burada hayevân ne demek?

"Yaşam", "yaşamak", "hayat" demek.

Asıl hayat işte o. Öteki yurt var ya; insanlar öldükten sonra, dünyanın bozulmasından, kıyametin kopmasından sonraki asıl öbür taraf var ya, âhiret yurdu, işte asıl yaşam o, diyor Rabbimiz, âlemlerin Rabbi.

Lev kânû ya'lemûn. "Ah keşke cahiller, imansızlar, gafiller bunun böyle olduğunu bir anlayabilselerdi, bilselerdi!" diye de bir ifade ile bitiyor. Düşündürücü, heyecanlandırıcı bir sözle bitiyor âyet-i kerime.

Demek ki bu dünya hayatı neymiş bazı kimseler için, maalesef?

Bir oyalanma, bir oyun, bir eğlence, gidiyor işte... Ama işin doğrusu; burası insanın asıl yeri değil, istese de kalamıyor; asıl yurdu, asıl güzel yaşamın olacağı yer âhiret. "Keşke bunu insanlar bilmiş olsalardı." diyor.

Evet, Allahu Teâlâ hazretleri böyle buyuruyor fakat birçok insan böyle düşünmüyor. Bir kere bizden önce yaşamış olan milletlerin inançla ilgisi olmayan düşünürlerinin ortaya attıkları sözler, görüşler var. Onlar felsefe tarihine girmiş.

"İşte filanca filozof

feylesof şöyle dedi, falanca feylesof böyle dedi..."

Feylesofa Araplar "hakîm" derler, biz de "düşünür" diyoruz ama bu -hindi de düşünür ama- tabii sistemli, düzenli, derli toplu düşünmek ve bayağı yüksek seviyede düşünmek demek.

Birçok kimse "Boş ver âhireti..." diyor. Âhirete inanmıyor, âhireti inkâr ediyor. "Ne varsa bu dünyadadır." diyor. Bazı inanç sahipleri bile böyle inanıyor. Vur patlasın çal oynasın, eğlenmeye bakıyor. Tabii eğlenmek ve keyif için de para lazım olduğundan, parayı her ne yolla olursa olsun elde etmek önemli oluyor. Maddeci, gözünü hırs bürümüş insanlar için para her şey oluyor. Din, iman, her şey para oluyor. Onu kazanmak için de icabında yol kesiyor, soygun yapıyor, insan kandırıyor, kan döküyor, can yakıyor, safları aldatıyor. Bir çaresini buluyor, milyonları, milyarları, trilyonları yutuyor. Hatta bu işin fecaatini belirtmek için diyorlar ki;

"Bu adam deveyi görse hamutuyla yutar."

Deve kocaman bir mahluk, üstünde de "hamut" denilen oturmaya mahsus semer gibi şeyi var. Onu bile çıkarmayacak, neredeyse bütünüyle ağzına atacak; o kadar hırslı, o kadar haramdan korkmayan insan mânasına... Birçok kimse böyle. Batı böyle. Batı materyalist. Komünistler de materyalist. Onlar da âhireti, dini inkâr ediyorlar. Her şey para, maddiyat. Karl Marks'a, Lenin'e, falanca düşünüre, filanca dinsiz feylesofa göre böyle.

Ama bu doğru değil. Yani âhiret var. Dünya hayatı geçici, kısa.

Hani bu lafları söyleyen o insanlar?

Hepsi toprağın altında. Bir ara heykelleri dikilmişti, şimdi heykelleri parçalandı. İpleri taktılar, heykellerini devirdiler. Biz Azerbaycan'a, Özbekistan'a gittiğimiz zaman devrilmiş, parça parça edilmiş çok heykel gördük. Siz de belki mecmualarda resimlerini görmüşsünüzdür. Birçok şey aldanıyor bu dünyaya, hiç bitmeyecekmiş sanıyor ama dünya hayatı bitiyor. Gençlik de elde kalmıyor, hayat da elde kalmıyor, fâni dünya, muvakkat dünya, sayılı günler, gelip geçiveriyor; bir de bakıyor ki insan, iş bitmiş. İşin sonuna geldiğin zaman da, şairin dediği gibi, geriye doğru baktığın zaman...

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.

Tabii o zaman ağlayarak bakıyor. Ziyan edilmiş ömür yapraklarını merdivenin aşağısına yığılmış görünce, havanın da akşam olmak üzere olduğunu görünce, o zaman ağlıyor ama iş işten geçmiş oluyor. Bence bu gerçekleri yaşamış insanlar, yaşlı insanlar daha iyi anlarlar. Onlara sormak lazım.

Asıl hayat olan -işte asıl hayat; le-hiye'l-hayevân- âhiret yurduna rağbet etmek, onu kazanmak, yani cenneti kazanmaya çalışmak lazım. Allah'ın rızasını elde etmeye çalışmak lazım.

Bu gerçekleri biz mü'minler şimdiden biliyoruz. Peygamber Efendimiz bildirdiği, Kur'ân-ı Kerîm yazdığı için biliyoruz da gayrimüslimler veya dinsizler -"ateist" diyorlar, tanrı bile tanımıyor- hiç bunlara inanmıyor, onlar ne zaman anlayacaklar bu gerçekleri?

Dank ettiği zaman başlarına, âhirette bu gerçekleri gördükleri zaman;

Eleyse hâzâ bi'l-hakki? "Sizin dünyadayken inkâr ettiğiniz bu şeyler gerçek miymiş?"

Kâlû belâ ve rabbinâ. "Rabbimize yemin olsun ki gerçekmiş!" diyecekler ama o zaman iş işten geçmiş olacak. Onlara "Hadi bakalım azabı çekin; cezanızı, belanızı bulun!" denilecek.

Asıl mühim olan, işte asıl hayat orası, onu anlayıp onu elden kaçırmamak, güzel bir yaşam sürmek.

Müslüman âhireti, cenneti hedef aldığı zaman ne kaybediyor?

Hiçbir şey kaybetmiyor. Âhireti kazanıyor; dünyası da, toplumu da, ailesi de, işi de daha düzenli oluyor. Kalbi de daha huzurlu oluyor. Sıhhati de daha güzel oluyor. Her şey tam müslüman için daha güzel oluyor. Ama insanların çoğu bunu anlayamıyorlar maalesef. Keşke anlasalar da, akıllarını başlarına toplasalar da iş işten geçmeden Allah'ın istediği çizgiye gelseler, tavrı takınsalar.

Biliyorsunuz Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor; Firavun bile, Musa aleyhisselam'ın karşısına çıkan, onu üzen, kadınları sağ bırakıp da erkek çocukları öldüren Firavun, "Musa aleyhisselam ve ashabını öldüreyim!" diye arkasından kovalayıp da denizin kenarına kadar gelince, onlar karşıya geçince, denize bineklerini sürdüğü zaman sular kapanıp boğulan Firavun, ne diyor en son anda?

"Benî İsrail'in inandığı, şu Musa'nın, Harun'un inandığı Tanrı'ya ben de şimdi inandım, ben de müslümanlardandım!" diyor.

Daha âhirete gitmeden, dünyada öleceği zaman, gözünden perdeler kalktığı zaman gerçekleri anlıyor.

Keşke iş işten geçmeden bütün insanlar anlasa!

Biz bütün insanların iyiliğini istiyoruz. Dünyada ne kadar insan varsa bunların hepsi bizim kardeşlerimiz.

Nereden kardeş oluyor?

Hz. Âdem'in evlatları olduğu için kardeşlerimiz. Benî Âdem; Âdem'in evlatları. Benî, "evlatları" demek, benîn kelimesinin "nun" düşmüş şekli. Âdem'in evlatları, hepsi kardeşlerimiz. Ama imansız, kâfir, cahil, fasık, facir... Keşke doğru düzgün insanlar olsalar.

Kur'ân-ı Kerîm onların durumunu gözümüzün önüne sermek için 65. âyet-i kerîmede buyuruyor ki;

Fe-izâ rakibû fi'l-fülki de'avu'llâhe muhlisîne lehü'd-dîne fe-lemmâ neccâhüm ile'l-berri izâ hüm yuşrikûn. "Bu gibi herifler, bu cahiller, bu anlayışsızlar; asıl hayatın âhiret olduğunu, cenneti kazanmak gerektiğini, dünya hayatının ise bir eğlence, boş bir şey, oyun olduğunu anlayamayanlar gemiye bindikleri zaman, dalga çıktığı zaman, gemi sallanmaya başladığı zaman…" De'avu'llâhe muhlisîne lehü'd-dîne. "Tamamen Allah'a inançlı olarak, dinin şeriksiz olarak, doğrudan doğruya ibadetin Allah'a yapılması gerektiğine kâni olarak -Muhlisîne lehü'd-dîne, yani "Allah'tan başkasını düşünmüyorlar, şirk koşmuyorlar- hâlisâne, katıksız olarak dini Allah için düşünür bir vaziyette başlarlar Allah'a dua etmeye..." "Yâ Rabbi aman şu gemi batmasın! Aman kurtulayım! Kurtulursam neler yapacağım; kurbanlar keseceğim, fakirlere şunları dağıtacağım, açları doyuracağım, çıplakları giydireceğim; şu kadar hayır, bu kadar hasenât yapacağım..."

Fe-lemmâ neccâhüm ile'l-berri. "Allah onların dualarını kabul edip, dalgalar gemiyi batırmayıp da bu şiddetli fırtınadan, kasırgadan kurtulup Allah onları karaya çıkardığı, kurtardığı zaman..."

Ne yaparlar?

İzâ hüm yuşrikûn. "Başlarlar Allah'a şirk koşmaya..."

Hani sırf Allah'a dua ediyordunuz, ne oldu şimdi?

Başlarlar putlara, vesairelere müşrikâne tapmaya... Denizde verdikleri sözü; gemi sallanırken, kasırga eserken korkuyla yaptıkları vaatleri unuturlar.

Li-yekfurû bimâ âteynâhüm ve li-yetemette'û fe-sevfe ya'lemûn.

66. âyet-i kerîme tehditli…

"Hadi bakalım kâfirliklerine devam etsinler; verdiklerimize küfrân-ı nimette bulunmaya ve verdiğimiz nimetlerle nimetlenip nimetlenip de kâfirliklerini yapmaya devam etsinler... " Fe-sevfe ya'lemûn. "İleride anlayacaklar."

İleride ne zaman? İlerideki en yakın zaman nedir?

Gözlerinden perde kaldırılıp ölecekleri zamandır, Firavun'un iman ettiği zaman gibi.

Ondan sonrası nedir?

Âhirette cenneti, cehennemi, sıratı, mahkeme-i kübrâyı görüp şafak attığı zamandır. O zaman anlayacaklar. Anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacak.

Bu dünya hayatında biraz keyif yaptılar.

Kâr mı?

Hayır, onlar fitil fitil burunlarından gelecek.

Evelem yerav ennâ ce'alnâ haramen âminen. Ve yutahattafu'n-nâsu min havlihim. "Ey Resûlüm, ey Habibim, görmüyorlar mı bu Mekke'nin müşrikleri; biz bu beldeyi emniyetli bir belde kıldık, muhterem Harem-i Şerif kıldık, insanlar burada rahat yaşıyorlar…" Ve yutahattafu'n-nâsu min havlihim. "Etrafındaki insanlar harp, darp, sıkıntı, baskın, bozgun, savaş, neler çekerken, bak burası emniyetli, görmüyorlar mı?"

E fe-bi'l-bâtıli yu'minûne ve bi-ni'metillâhi yekfurûn. "Batıla inanıp da hâlâ Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etmeye devam ediyorlar, devam mı edecekler?.. Niye böyle nimeti idrak edip de Allah'a şükretmiyorlar, Allah'ın yoluna gelmiyorlar, senin davetini anlamıyorlar, İslâm'ı kabul etmiyorlar?"

Ve men azlamu mimmeni'fterâ ale'llâhi keziben ev kezzebe bi'l-hakkı lemmâ câehû. "Allah'a yalan isnat eden, yalan söylemek suretiyle yalan şeyleri ‘Allah böyle söylüyor.' diyerek, yalanları iftira olarak Allah'a isnat edenler veyahut da kendilerine tebliğ edilen hakkı yalanlayanlar, kabul etmeyenler, kendilerine hak geldiği zaman kabul etmeyen, Allah hakkında yalan yanlış, uydurma, yanlış inançları, fikirleri söyleyenlerden daha zalim kim olabilir?!"

Demek ki dünyanın en zalimleri kimlermiş?

Allah'ın söylemediği şeyleri "Allah söyledi." diye yalan olarak insanlara yutturmaya çalışanlar, Allah'a böylece iftira edenler veyahut da Allah'ın hak peygamberleri, hak kitapları ile kullara göndermiş olduğu gerçekler kendilerine geldikleri halde, mucizeleri, güzel şeyleri gördükleri halde inkâr edenlerden daha zalim kim olabilir?

Evet, en zalim bunlardır çünkü bütün kötülükler inançsızlıktan başlıyor. İnançsız insanın etrafa verdiği zararın haddi hesabı olmuyor, asırlarca da devam ediyor. Bir inançsız feylesofun yalan yanlış, yamuk fikirleri asırlarca nice insanları raydan çıkartıyor.

Ondokuzuncu yüzyılın korkunç materyalizmi yirminci yüzyılda bizim memleketimizin, şehitlerin, Türkiye'deki imanlı insanların evlatlarını nasıl kâfir yaptı? Nasıl dinsiz oldular? Nasıl inkâra girdiler? Nasıl İslâm'dan koptular?..

Allah saklasın, bir inançsız insanın yazdığı bir kitabın, söylediği zehirli bir sözün ne kadar büyük zararı oluyor; asırlar boyu zararı devam ediyor. İyi insanların güzel sözlerinin faydası devam ederken ötekilerin de zararı devam ediyor. Bir Mesnevî'nin güzel tesirleri Avrupa'da, Avustralya'da, Amerika'da insanların Mevlevî olmasına, müslüman olmasına sebep oluyor.

Bir yere davetliydik. İngiliz birisi geldi. Hanımı çok terbiyeli, kendisi çok müeddeb. Hanımlar kısmında bizim hanımla görüşmüşler, bizim hanım terbiyesini beğenmiş. Ben de kendisini gördüm erkekler kısmında. Mevlevîymiş. Bizim de Mevlânâ Efendimizle tabii irtibatımız var, ilgilendim ben. Onun bağlı olduğu şeyh Avustralyalı birisiymiş, bize de selam göndermiş.

Bak, iyi insanların iyiliği, evliyâullahın kerametleri, faydaları, faziletleri ne kadar devam ediyor.

Yirminci yüzyıl nerede, Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî Efendimiz'in Mesnevî'sini yazdığı asır nerede?

Mesnevî hâlâ insanlara nasıl güzel etki ediyor... Yunus Emre'nin ilâhileri nasıl hâlâ dillerden düşmüyor... Nice insan doğru yola giriyor.

Allahu Teâlâ hazretleri iyinin tesirini devam ettiriyor. Aksine, bunun zıttı-karşıtı olarak da kötü insanların; inkârcıların, kâfirlerin, müşriklerin, Allah'a yalan isnat eden, yalan din uyduran, yalan yolda yürüyen insanların da zararları devam ediyor.

Ama ne olacak?

E leyse fî cehenneme mesven li'l-kâfirîne. "Cehennemde kâfirlere yer mi yok? Onlar hepsi cehenneme tıkılacaklar."

Mesva, "mekân" demek.

Kâfirlere yer mi yok, mekân mı yok cehennemde?

Hepsi cehenneme tıkılacak, hepsinin yerleri hazır.

Ankebût sûresinin en sonuncu, 69. âyetine ulaştık. Allahu Teâlâ hazretleri;

Vellezîne câhedû fînâ. "Bizim uğrumuzda, bizim rızamızı kazanmak için hak yolda cihat edenlere gelince..." Le-nehdiyennehüm sübülenâ. "Biz onları hidâyet yollarına, güzel yollara, faziletli yollara, bize getiren, kulu Allah'a erdiren yollara sokacağız, hidâyet edeceğiz. O güzel yollardan bize gelecekler, bize kavuşacaklar, Allah'ın sevgili kulu olacaklar. Bizim uğrumuzda cihat edenlere biz yollarımızı gösteririz. Yollarımıza onları sevk ederiz, kılavuzlarız." buyuruyor, cihat edenleri müjdeliyor. Ve inne'llâhe le-me'al muhsinîn. "Hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ hazretleri muhsin kullarıyla -onları severek, destekleyerek- beraberdir." buyuruyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

En son âyet-i kerîmede cihat edenlerin Allah'ın ne kadar sevgili kulu olduğunu anladık.

Cihat ne demekti?

Allah yolunda, hakkın hâkim olması, batılın silinmesi, yok olması, kaldırılması, insanla İslâm arasındaki bütün engelleri kaldırmak için yapılan bütün gayretler cihattır.

İnsanın bazen kendisi, kendi nefsi mâni olur; nefsiyle cihat edecek. Bazen şeytan karşısına çıkar; şeytanla cihat edecek, onu def edecek. Bazen kâfir çıkar; kâfirle cihat edecek. Bazen münafık, dışı müslüman görünüşlü ama içi kâfir herifler çıkar; onlarla uğraşacak. Hakkı tutacak, hayrı tutacak, güzeli tutacak, güzel şeyleri yapmaya gayret edecek.

Muhsin ne demek?

"Güzel şeyleri yapan" demek. Hüsün kelimesiyle ilgili muhsin, onun if'al bâbından şekli. Hüsün, "güzellik" demek. Hasen, "güzel" demek. İhsan, "güzel yapmak" demek. Muhsin de "güzel yapan insanlar" demek.

Yaptığı işi güzel yapan insanlarla Allah muhakkak ki beraberdir. Ama âyet-i kerîmenin başına da baktığımız zaman, bu her işi güzel yapan insanların mücahitler olduğu da anlaşılıyor. Allah'ın dinini, hayrı hâkim kılmak, bâtılı yok etmek için cihat eden insanların muhsin kullar olduğu buradan anlaşılıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi maddeten-mânen, aklen-fikren, kavlen, her yönden, bütün çalışmalarını dinimizi geliştirecek, yükseltecek, müslümanlara faydalı olacak şekilde, o yönlere yönelmeyi hepimize nasip etsin. Öyle olan kullarından eylesin. Muhsin kullarından eylesin, her şeyi en güzel yapan kullarından eylesin. Rabbimiz bizi o rızası yollarına, kendisine kavuşturan yollara sevk etsin, o yolları bizlere buldursun, o yollara bizi soksun. Kendisine kavuşanlardan, rızasını kazananlardan, cemaline erenlerden, cennetine girenlerden, Rıdvân-ı Ekber'ine vasıl olanlardan eylesin cümlemizi; sizleri, bizleri, sevdiklerimizi, anne babalarımızı, evlatlarımızı, dostlarımızı, arkadaşlarımızı hep bu duaya dâhil eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Sayfa Başı