M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İnsanlar Şaşırdıkça İnsanları Doğru Yola İrşad Edecek Mürşid-i Kâmillere İhtiyaç Vardır

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Size Avustralya'nın Melbourne şehrinden hitap ediyorum.

İnsanların, yaratılmışların, kulların vazifesi âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ hazretlerine itaat etmektir. Kulun vazifesi yaratanına, Rabbine itaat etmesi, emrini dinlemesidir. İtaat etmeyen âsi olur. Allah'ın varlığını, birliğini tanımayan kâfir olur. Buna kesin olarak karşı çıkanlar ebedî cehennemde kalacaklar. "İtaat edeceğim." deyip de, müslüman olup da Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberini, indirdiği kitabı kabul edip de ondan sonra da nefsine uyup, şeytana uyup, dünyaya kapılıp çeşitli sebeplerden, kusurlardan dolayı Rabbinin emirlerini tutmayanlar da âsi, mücrim kullar olur. Artık yaptığı suçun büyüklüğüne göre âhirette cezasına mâruz kalır, çeker.

Ama mü'min bir kul kâinatın, dünya hayatının mahiyetinin ne olduğunu anlamış, kendisinin fâniliğini hissetmiş, kendisinin yaratıcısını, Rabbini anlamış, bulmuş; şu kâinata bu güzel, bediî, şahane, sanatlı, mükemmel nizamı veren, çiçekleri açtıran, yazı-kışı, geceyi-gündüzü peş peşe getiren, kâinatı yöneten, olanları olduran, ölenleri öldüren, her şeyi yapan kâdir-i mutlak Rabbini tanımış olan insanlar tabii Allahu Teâlâ hazretlerinin emrini tutmaya çalışacaklar.

Bu nasıl anlaşılacak? Yani Allahu Teâlâ hazretlerine itaat nasıl olacak?

Gayet basit. Allahu Teâlâ hazretleri Hz. Âdem aleyhisselam zamanından beri, ondan sonra Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen peygamberler ve en son bizim Peygamberimiz, âhir zaman peygamberi, kendisinden sonra -men lâ nebiyye ba'dehû- başka bir peygamber gelmeyecek olan, hükmü kıyamete kadar devam edecek olan; evvelki peygamberlerin getirdiklerini, şeriati neshetmiş olan, yani hükmünü artık kaldırmış... Yeni kanun geldi, Allah'ın yeni kanunu İslâm,Kur'an, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in emirleri, yasakları, İslâm şeriati...

Onu tanıyan ve onlara itaat eden insanlar Allah'a kulluk vazifesini nasıl yapacaklar?

Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenerek yapacaklar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hayatını nasıl geçirmiş, Kur'an ona nasıl inmiş, Kur'ân-ı Kerîm'i nasıl anlatmış, nasıl açıklamış, kendisi nasıl uygulamış, nasıl uygulanmasını buyurmuş; insanlar böyle yapacaklar. Allah'a kulluk etmenin yolu, şekli Resûlullah'a tâbi olmaktır. Onun için çok haklı ve çok mâkul olarak, çok mantıklı olarak biz;

Eşhedü en lâ ilâhe illallah diyoruz. Arkasından

Ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû. "O'nun gönderdiği âhir zaman peygamberi, O'nun Kur'an'ını, emirlerini açıklayan elçisi, peygamberi, nebisi, habibi Muhammed-i Mustafâsına tâbiyiz." diyoruz, onun da şehadet kelimesinin içinde ismini zikrediyoruz.

Ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû, yanlış anlaşılmasın diye bastıra bastıra söylüyoruz: Abdühû kuludur, abdıdır, ve resûlühû ve elçisidir. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri vâhid ü ehad ü ferd ü samed'dir, şerîki, nazîri yoktur. Allah inancında en mühim nokta budur. Allah'ın bir oluşu, yegâne oluşu, eşsiz oluşu, şerîki-nazîri, misli-misali, küfüvvü-dengi, benzeri olmayışı meselesidir. İşte bunu ifade ediyoruz. Ona göre yaşayacağız, gayet kolay.

Allah'a güzel kulluk edip de hem dünyada hem âhirette saadete ermek isteyen, dünyada huzurlu güzel bir ömür süren... Çünkü kâinatı yaratan âlemlerin Rabbi Allah, kâinatta güzel yaşamanın reçetesini de insanlara göndermiştir. Bu dünyada mutlu olmanın reçetesi de İslâm'dadır. Bir evin içine güzel, pahalı, size rahatlık getirecek olan bir cihazı getiriyorsunuz; onun bir kullanma talimnâmesi var, ona göre kullanıyorsunuz. Ben çok güzel bir çamaşır makinesi getirmiştim, fişe taktım, çalıştırdım; muazzam gürültüler, zangur zungur sesler geldi, makine hopladı zıpladı... Hemen kapattım. "Eyvah!" dedim, "Bu makine bozuk mu nedir?.." Hemen bir uzmanını çağırdım. Doğru okumamışız talimnâmesini, Almanca olduğu için... Meğer onun içinde paketlemek, ambalaj için konulmuş bir uzun demir parça varmış, onun çalışmadan önce içinden mutlaka çıkartılması lazımmış, o zaman çalışırmış.

İşte kâinatın nasıl sahibi, hâlıkı, bizim Rabbimiz, âlemlerin Rabbi, Arş-ı azîm'in sahibi, her gücün-kuvvetin sahibi, şu dünya hayatını imtihan olarak yaratan, insanları imtihan için bu âleme gönderen Allahu Teâlâ hazretleri bunun nasıl kullanılacağını, bu hayatın nasıl yaşanacağını da bize bildirmiş. Onun reçetesi İslâm. Ona göre yaşayan bu dünyada da mutlu olur. İyi bir aile kurar, sıhhatli, huzurlu yaşar, -Allah'ın lütfuyla, izniyle- uzun ömür sürer, bedenini yıpratmaz, ailesi mutlu olur, çoluğu çocuğu hayırlı olur, parmakla gösterilen, imrenilen, beğenilen bir yuva kurar, temiz bir işi olur, huzurlu yaşar. Ak pak bir pîr-i fâni, nurlu bir ihtiyar oluncaya kadar yaşar. Sonra huzur içinde Mevlâsına kavuşur. Dünyada da mutlu olur.

Ama asıl mühim olan dünya mutluluğu değil. Çünkü bazen insanın dünyayı feda etmesi gerekiyor, Allah öyle istiyor, şehit olmak gerekiyor. Dünya hayatı esas değil, onu anlıyoruz buradan. Bazen insan burada her şeyi feda eder. Allah rızası için hayatını bile feda eder... Canını bile feda eder, şehit olur, şehit olmaya gider. Malını verir, canını verir. Asıl ebedî hayat, ebedî saadet de tabii İslâm'da kazanılıyor.

O halde hepimizin ne yapması lazım, muhterem kardeşlerim?

Kur'ân-ı Kerîm'i çok iyi bilmemiz lazım ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini çok iyi öğrenmemiz lazım.

Niçin?

Kulluğu çok güzel yapmak için. Allah'a en güzel kulluk yapmak için. Hem bu dünyada hem âhirette mutlu olmak için, mutluluğa ermek için. Dirliğimizin ve düzenliğimizin olması için. Huzurumuzun, saadetimizin, refahımızın, ferahımızın, iflahımızın, salâhımızın olması için bu lazım.

Şimdi Kur'ân-ı Kerîm ayı olan mübarek Ramazan ayı geçti. Kur'ân-ı Kerîm'i Ramazan'da kardeşlerimiz, hepimiz okuduk. Hafız efendiler camide okudular, ötekiler de Kur'ân-ı Kerîm'i açtılar karşıdan dinlediler, bantlara aldılar. Zaten güzel hafızların okudukları, çok güzel okunmuş Kur'ân-ı Kerîmler artık satılıyor; herkesin evinde var, dinleyebiliyorlar, doğru telaffuz nasıldır, güzel okunuş nasıldır, herkes aşağı yukarı biliyor. Kur'ân-ı Kerîm'i hatmettiler, sevindiler, sevap kazandılar, hatimden sonra dualar ettiler.

Inde külli hatmetin da'vetün müstecâbetün buyurmuş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. "Hatim indirildi mi, Allah o zaman o hatim indiren kulunu sever ve yaptığı duaları kabul eder. Hatim indirildiği esnada yapılan dualar makbul ve müstecâb olur." diye müjde var. Onun için hatim duası yapıyoruz. Bitirdik mi açıyoruz elimizi uzun boylu, çağırıyoruz konu komşuyu, hatim duası var veyahut bildiğimiz hoca efendiye diyoruz ki; "Ben Kur'ân-ı Kerîm'i hatmetmiştim, lütfen bunun duasını yapıverir misiniz camide? Ağzı dualı, ihtiyar, mübarek cemaat de ‘Âmin' desin de benim duam daha iyi kabul olsun." diye düşüncelerle Kur'ân-ı Kerîm'i okuyoruz...

Tamam, okuduk bitti. Ramazan gitti.

Şimdi ne olacak?

Kur'ân-ı Kerîm hafızlardan dinlemek için, güzel sesli hafızlar okusunlar da biz de tatlı tatlı dinleyelim, mest olalım, memnun olalım diye böyle bir sırf ses olayı olarak inmedi ki... Kur'ân-ı Kerîm 23 yılda indi. Böyle toptan okunsun da sayfalar birden geçilsin, 20 dakikada 25 dakikada bir cüz tamamlansın diye inmedi. Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri hazmedilsin, anlaşılsın, bilinsin, herkes Kur'ân-ı Kerîm'e uysun diye Allahu Teâlâ hazretleri peygamber gönderdi, 23 yılda ona indirdi. Kadir gecesinde birden inmiş; 23 yılda tafsilen âyetler yıldızlar -yıldız kümeleri- gibi küme küme olaylar üzerine inmiş. Yani inzal ve tenzil şeklinde toptan semâ-i dünyaya indirilme, ondan sonra 23 yılda yavaş yavaş, sindire sindire, öğrete öğrete, hazmettire ettire, anlata anlata inmiş. O halde anlaşılması esastır.

O halde onu anlatan insanlara ihtiyaç vardır.

Kur'ân-ı Kerîm'i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gibi anlayan, kendi hayatında yaşayan, başkalarına hem söz olarak "Kur'ân-ı Kerîm budur, böyledir aman siz de böyle yapın." diye söyleyen hem de sözden anlayamayan insanların uzaktan bakmasıyla da "İşte Kur'ân-ı Kerîm böyle yaşanır." diye yaşantısıyla örnek olan insanlara ihtiyaç vardır. İnsanlar unuttukça Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini insanlara hatırlatacak ikazcılara, hatırlatıcılara ihtiyaç vardır. İnsanlar şaşırdıkça insanları doğru yola irşad edecek mürşid-i kâmillere ihtiyaç vardır. İnsanlar terbiyesini kaybettikçe, eğitimsiz kaldıkça insanları terbiye edecek Rabbânî mürebbîlere, terbiyecilere ihtiyaç vardır.

O halde ne olması lazım insanın?

Öğrenebilirse kitapları açıp oradan okuması lazım. Ama Kur'ân-ı Kerîm'i ömrünü vererek öğrenmiş, Kur'ân-ı Kerîm'i hazmetmiş, dinin inceliklerini anlamış, teferruatına âşina olmuş, sınırlarını bilen, her hükmün nerede başlayıp nerede bittiğini bilen mürşid-i kâmillere, büyük alimlere, ilmiyle amel eden, ilmini uygulayan samimi mübarek insanlara, gözü yaşlı alimlere büyük ihtiyaç vardır.

Bizim tekkemizin yetiştirdiği büyük alimlerden ve sonra Mısır'a gitmiş, orada da çok büyük nam ve şöhret kazanmış, çok sevilmiş, çok takdir görmüş olan -hakkında da biz bir kitap yayınladık, hatta hafta düzenledik, Düzce'de konuşmalar, toplantılar yapıldı Düzceliler tanısın diye- Muhammed Zahid-i Kevserî hazretleri var ki bizim büyüklerimizden bir kimse. Onun yetiştirdiği bir Arap alim vardı, Allah rahmet eylesin, ben kendisiyle de konuştum, tanıştım: Abdulfettah Ebû Gudde. Alimlerle ilgili bir kitap yazmış, senelerce önce baştan sona okumuştum; gayet güzel dipnotlarla zenginleştirmiş, bir eseri neşretmiş. Zevkle okudum ve hüngür hüngür ağladım. Yani çok samimi, içten yazıldığı için dokunuyor, ağlıyor insan...

Bir de bugünkü hutbede bizim, Allah razı olsun Türkiye'den buraya gelmiş olan Zühdü Hoca kardeşimiz, yine alimlerle ilgili, alimlerin İslâm tarihinde nasıl yaşadıklarını, neler yaptıklarını anlatan çok güzel bir hutbe okudu. Oradan da çok duygulandım. Bir de bugün ağladım. Tabii böyle bunlar sevinç gözyaşı gibi bir şey oluyor yani. Tatlı ağlamalar oluyor. Allah başka türlü, kötü olaylarla karşılaştırıp ağlatmasın ama böyle kalp inceliğinden veya söylenen sözlerin doğruluğundan, haklılığından dolayı insanın hassaslaşıp, duyguları coşarak, duygusallığından dolayı ağlaması güzel bir şey, Allah seviyor. "Allah rızası için, Allah korkusu için, havfullah-haşyetullahtan veya aşkullah-muhabbetulahtan ağlayan göze cehennem ateşi değmeyecek." diye hadîs-i şerîfler var. Bu kitap da, bu hutbe de alimlerin methine idi.

Ben de düşündüm, Ramazan geldi geçti; kendimize, çevreme bakıyorum, Ramazan'daki halleri kaybetmemenin önemini düşünüyorum, kaybederse yazık olur insanlara diye... İnsanların Ramazan'da kazandığı güzellikleri Ramazan'dan sonra devam ettirmesi lazım. Güzel huylu olduysa Ramazan'da, Ramazan'dan sonra niye kötü huylu olsun? Devam ettirmesi lazım. Ramazan'da Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor idiyse Ramazan'dan sonra da okuması lazım. Ramazan'dan sonra niye rafa kaldırsın, niye torbaya koysun, niye duvara assın, niye yüzünü kapatsın? Ramazan'da camiye gidiyorsa Ramazan'dan sonra da gitmesi lazım. Ramazan'da oruç tutuyorsa Şevval ayında da bazı günler tutsun.

Altı gün Şevval orucu var. Her haftanın pazartesi-perşembe oruçlarını Efendimiz tavsiye etmiş, tutardı kendisi de... Demek haftada iki gün sünnet olan oruç var. Ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutulabilir. Ya da ayın ortasında, mehtapların olduğu gecelerin gündüzlerinde; yani 12'si, 13'ü, 14'ü veyahut 13'ü, 14'ü, 15'i. 14 ortada olarak veya 14 sonuncu olarak iki görüş var; eyyâm-ı bîyz şudur veya şudur diye... Kısaca "mehtaplı gecelerin gündüzleri" diyelim. Hangi yorumu kabul edersek, uygularsak Rabbimiz ona göre ecrimizi versin. O mehtaplı gecelerin gündüzlerinde oruç tutmak var.

Böylece Ramazan'dan kazandığımız güzel şeylerden oruca devam edelim. Sadaka vermeye, hayır yapmaya, İslâm'a faydalı işler yapmaya devam edelim.

Ramazan'da kazanılanları niçin kaybediyoruz? Dükkânda kazandıklarımızı niye cebimizden düşürüyoruz? Niye eve getiremeden yolda hırsızlara çaldırıyoruz?

Dinin, imanın da hırsızı şeytandır. İnsanoğlunun aç kurdu; koyunları parçalayan dağdaki o kurtlar gibi, insanoğlunun kurdu da şeytandır. O da onun etrafında dolanır, ulur, bağırır çağırır, kandırır, vesvese yapar, vesvese verir, yanlış şeyleri "Yap!" diye aklına getirir, teşvik eder, tahrik eder ve sonra günaha bulaştırınca geçer karşısına güler.

Niye şeytana böyle gülünecek duruma düşsün müslümanlar? Niye kazandıklarını âhirete götüremesin? Niye yarı yolda kaybetsin? Niye düşürsün? Niye tekrar zarara, ziyana uğrasın?

Hayırlara, güzel işlere devam etmek lazım.

Ramazan'dan sonra müslümanların düşüneceği en mühim şeylerden birisi, Ramazan'da kazandığı sevapları kaybetmemek, kazandığı güzel alışkanlıkları bırakmamaktır. Ramazan'dan sonraki ikinci Cuma'da bunu böyle önemle belirtelim.

Peki, nasıl olacak bir insanın İslâm'ı bırakmadan devam edebilmesi?

Ramazan'da elbirliği ile toplum olarak Ramazan'ı ihyâ ettiğimiz için kolay oluyordu. Herkes iftar yapıyordu, herkes teravihe gidiyordu, beraberce, kolay oluyordu.

Evet, bu çok önemli, çok güzel; bunu böyle düşünen kardeşlerimiz doğru düşünüyorlar. Evet, İslâm'ı yaşamak için müslümanların imrenilecek ortamlar meydana getirmesi lazım. Yani İslâm'ı yaşamayan öteki insanların imreneceği, yanaşıp gelebileceği, geldiği zaman da memnun olacağı, katıldığı zaman da bir daha ayrılamayacağı ortamlar oluşturmalı.

Ben Danimarka'dayken müslüman olmuş Danimarkalılarla konuştum. Dedim;

"Nasılsınız, nasıl müslüman oldunuz? Şimdi nasılsınız? Çünkü hıristiyan idiniz, İslâm'ın hak din olduğunu anladınız, İslâm'a girdiniz. Ama sonra?"

"Hocam, İslâm'a girdik, bir şey değil. İslâm'a girecek Avrupa'da çok insan var. İslâm'ın gerçek olduğu kesin. İslâm'ın hak din olduğunu anlayıp İslâm'a girecek insan var fakat biz İslâm'a girdikten sonra ‘Siz müslüman oldunuz, Hıristiyanlığı bıraktınız!' diye bizi eski toplumumuz dışladı, sanki hainlik yapmışız gibi…"

Aslında hainlik yapmıyor çünkü Allah'a vefa göstermek vefanın en üstünüdür. Batıla vefa göstermek hüner değildir. Batıldan dönmek lazım. Şeytana bağlı kalmak hüner değildir, yanlıştır. Onların yaptıkları doğru ama gel de anlat...

"Şimdi bizi eski toplumumuz dışladı..." diyor. Yeni topluma da lisan uymadığı için; bir de "bunlar müslüman olmuş" diye bizim kardeşlerimiz yakın ilgi göstermesi lazım, elinden tutması lazım, onu göstermediği için adamcağız iki toplum arasında yapayalnız kalıyor. Müslüman olunca çok büyük bir zorlukla karşılaşıyor. Çünkü insanoğlu toplumsal bir yaratıktır. Tek başına yaşamak herkesin harcı, kârı değildir, kolay değildir. Zorluk çekiyor.

Nasıl olması lazım?

Kolayca içine girebileceği, ibadetleri kolayca yapabileceği, kendisini seven, kendisinin sevdiği insanlardan kurulu toplulukların içine girmesi lazım. O toplumdan bu topluma geçivermek lazım. Yani yara almış, batmak üzere olan bir kayıktan sağlam bir gemiye binmek lazım. Fırtınalarla boğuşan bir filikadan kurtarma gemisine çıkmak gibi bir şey. Müslümanların bunu sağlaması lazım.

İşte bu yok. Danimarka'da yok mesela... Var ama bizim orada kardeşlerimiz; "Cami alın." dedik, henüz daha böyle çalışma safhasında, onu yapamamışlar. Daha başka çalışmalar yapması lazım. Türkiye'de de öyle. İnsanların birtakım tatlı, sevimli, devam edebilecekleri topluluklar oluşturması lazım.

Ben küçükken, ortaokuldayken, lisedeyken hatırlıyorum; babamın girdiği dinî grup ne kadar güzeldi. Her akşam babam -Allah ömür versin, selamet versin- işten gelince, gerek ticaret yaptığı zaman dükkândan gelince, gerek müftülükte çalıştığı zaman müftülükten gelince, akşam yemeğini yerdik. Akşam yemeğinde mutlaka herkes -evin fertleri- evde bulunurdu. Yatsı namazına babam mutlaka o camiye giderdi. Abdülaziz Hocaefendi'nin olduğu, bu Râmûzü'l-ehâdîs'in mealini Osman Bey'in ağzından yazdığı, [Mehmed Zahid] Hocamız'dan önceki hocaefendi-postnişîn, onun camiine giderdi. Her akşam evinde, salonunda sohbetler olurdu, çaylar içilirdi, ikramlar olurdu. Ama bir muhabbet ocağıydı. Nice nice güzel hayırlar oldu, nice nice insanlar yetişti, geldi geçti, eğitim gördüler, faydalananlar faydalandılar...

Böyle samimi topluluklar oluşturmak gerekiyor.

Avrupalılar bakıyorum, Amerika'da gördüm, Avrupa'da gördüm, Avustralya'da gördüm; bunlar bu ihtiyacı gördükleri için toplumsal kuruluşlara, derneklere, vakıflara, her çeşit kuruluşa çok önem veriyorlar. Hatta bir insan işe gireceği zaman bu Avustralya'da, iş müracaat kâğıdına bir de soru eklemişler;

"Hangi derneklere üyesiniz? Nerelere kayıtlısınız? Ne gibi zevkleriniz var? Neler yapıyorsunuz?" diye soruyorlar.

Bu çok önemli bir madde onlar için. Adam diyor ki mesela;

"Yüzme kulübüne üyeyim. Şu spor kulübüne, derneğine kayıtlıyım. Şu işi, bu işi yapanlarla beraberim..."

"Tamam, bu, toplumun içinde, toplumsal çalışmalara katılan uyumlu bir insan." diyorlar. Topluluktaki öteki insanlarla uyumu olanı o zaman işe daha öncelikli alıyorlar.

"Ben hiçbir derneğe kayıtlı değilim, tek başıma yaşarım."

"Ha, bu toplum kaçkını." diyorlar, bu almama sebebi olabiliyor.

Buralarda bu dernekler çok güzel, çok canlı çalışıyor, her yerde bunun izlerini görüyoruz. Hayır yapıyorlar. "Filanca dernek köşedeki parkı yapmış, çocuk bahçesini yapmış. Filanca dernek şurayı tanzim etmiş." diye levha koyuyorlar. "Bu anıtı filanca dikti, filanca dernek yaptı." diye imza atıyorlar. Yaptıkları eserleri görüyoruz.

İşte müslümanların da böyle topluluklar oluşturması lazım. Muhabbetli, birbirini seven, topluca, güzel toplumsal amaçları sağlamak için çalışan kümeler teşkil etmesi lazım.

Tabii bu kümelerin çekirdeği, mihveri, bireyi, merkezi nedir?

Kur'ân-ı Kerîm'i, İslâm'ı, imanı, irfanı, ihlâsı, ihsânı, ahlâkı çok iyi bilen bir kimse. O ötekilere öğretecek.

Biz bunu sağlamak için ilk iş olarak ne yaptık?

"Hadis Enstitüsü" dedik; hadise, Kur'ân-ı Kerîm'e dayalı bir özel eğitim kuruluşu kurduk. Kardeşlerimize maaş verdik. Üniversiteden mezun olduktan sonra altı sene besledik. Yani yetişsinler, yetiştikten sonra, Kur'ân-ı Kerîm'i, hadîs-i şerîfi öğrendikten sonra o şehre gitsinler, öbür tarafa gitsinler, nereye giderlerse gitsinler, orada insanlara İslâm'ı öğretsinler dedik. Önemli...

Kur'ân-ı Kerîm'in inmesi çok büyük bir olay, çok büyük bir nimet. Peygamber Efendimiz'in gönderilmesi çok büyük bir nimet, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş.

Peygamber Efendimiz'den sonra ne olacak?

Alimlerin etrafında toplanılacak. Alim yetiştirmek ve onların etrafında halkın toplanıp onların işaret ettiği şeylere yönelmesi...

Tabii alimin kişisel, kendi maddî bedenine yönelinmiyor; İslâm'ı bildiği, uyguladığı için onun etrafında toplanılıyor. Eğer öyle değilse o zaman alimin de kıymeti kalmıyor. Sırf bilmek önemli olmuyor, bildiğini uygulamak ve Allah'ın sevdiği insan olmak önemli oluyor. İşte onun sağlanması lazım. Onun etrafında muhabbetli bir topluluk oluşması lazım.

Avustralya'da -Melbourne, Sydney, Brisbane, Wollongong, Mildura, çeşitli şehirler...- elhamdülillah kardeşlerimizi yerleştiriyoruz, bir vakıf, bir cemiyet etrafında topluyoruz, muhabbetli bir küme oluşturmalarını her yerde sağlıyoruz. Elhamdülillah "Ölsem gam yemem." Çok şükür... Çünkü işi anlamış ve insanları Kur'ân-ı Kerîm'e ve Peygamber Efendimiz'in sünnetine çağırmanın çok önemli olduğunu kavramış öğrencilerimiz var. Onlar artık toplumun başında, halka hitap ediyorlar, cemaati irşat ediyorlar. Çok memnun oldum, mutmain oldum. Tabi yapılacak işler çok fazla ama fevkalâde sevindim.

Onun için bu münasebetle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu konudaki bazı hadislerini söylemek istiyorum.

Tabii bunun karşısında kimler çıkmış?

Mesela laik düşünceli, dini kenara itmek isteyen... Aslında laik düşünce de dini kenara iten düşünce değildir, her dinî kuruluşa saygı gösteren düşünce demektir ama bu kelime Türkiye'deki uygulamadan kötü bir nam kazanmış. Bazıları, mesela dine karşı olanlar; "din afyondur, din gereksizdir" diyen komünist ülkeler, ateist olanlar, Allah'ın varlığını, birliğini inkâr edenler; onların bir kısmını da ben kısmen anlıyorum, mâzur görüyorum çünkü toplumlarındaki dinler ve dindarlar İslâm olmadığı için, bozuk dinler olduğu için adam tabii onun doğru olmadığını görünce, okumuş adam "Herhalde bunlar doğru değil." sanıyor. İslâm'ı incelememişse, tanımamışsa karşı çıkıyor. Bu karşı çıkanlar diyorlar ki;

"Biz dünyada yaşayacağız, yapacağımız işler var."

Evet, insan dünyada yaşamak için de başarı kazanmak için de ilme sarılmak zorunda. İslâm dini bunu böyle emrediyor.

Bunu özellikle belirtmek istiyorum. Bizim dünyadaki başarımız için de ilme sarılmamız lazım. Bakın ilme sarılsaydık... Pîrî Reis, haritasında Amerika'yı işaretlemiş. Kuzey-Güney Amerika gayet güzel görülüyor. Amerika'yı keşfetmiş yani. Keşfedenlerden aldığı bilgilerden, İslâm coğrafyacılarının Kristof Kolomb'dan asırlarca önce gittiğini kitaplar yazıyor, biliyoruz; Pîrî Reis'in haritasında var.

Niye oraya gidip mesela Avrupalılar'ın yaptığı işi biz yapmamışız? Niye daha sonraki devirlerde dünyanın keşfedilmemiş öbür yerlerine gitmemişiz? Niye yarısını yeşil Afrika yaptığımız müslüman Afrika'nın aşağısına inmemişiz? Neden elimizdeki şeyleri koruyamamışız?..

Tabii bunlar hep ilimde geri kalmanın sonucu. Yani insan ilimde geri kaldığı zaman dünyası da âhireti de gidiyor.

Onun için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadîs-i şerîfini okumak istiyorum. Sohbetlerimiz daha ziyade hadis sohbeti gibi, âyet de okuyoruz hadis de okuyoruz. Ama bir hadîs-i şerîfin kendi Arapça metni de bulunsun, dinleyenin kulaklarına, ortamave zamana bereket yağsın diye okuyorum.

Efendimiz bazen "Şu devirde şöyle olmuştu, filanca peygamber zamanında şu olmuştu..." diye eski ümmetlerin olaylarını anlatırdı. Hem Kur'ân-ı Kerîm'de var böyle bilgiler hem de Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde... Peygamber Efendimiz -Suyûtî'nin el-Câmiü's-Sağîr'inde olan- bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

Huyıre Süleymânü beyne'l-mâli ve'l-mülki ve'l-ilmi fa'htâre'l-ilme fe-u'tiye'l-mülke ve'l-mâle li-ihtiyârihi'l-ilm.

Bu hadîs-i şerîfin üzerine biraz açıklama yapmak istiyorum.

Süleyman aleyhisselam bizim ismini bildiğimiz, Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen, sevdiğimiz peygamberlerden birisi ve çoluk çocuğumuza bu ismi koyarız, sevdiğimizin bir delili... Padişahlarımızın içinde Kanunî Süleyman var; çevrenize baksanız, karşılaşırsınız, kaç tane Süleyman var. Biz Süleyman aleyhisselam'ı severiz. Çünkü Allah'ın sevgili, mübarek peygamberlerinden biri olarak tanıyoruz, saygımız vardır. Aleyhissalâtü vesselam.

Süleyman aleyhisselam hakkında diyor ki Peygamberimiz;

Huyıre Süleymânü beyne'l-mâli ve'l-mülki ve'l-ilmi. "Süleyman aleyhisselam peygamber, önüne üç ihtimal konuldu; ‘Mal mı istersin; saltanat, hükümranlık, hükümdarlık, devlet başkanlığı, yöneticilik mi istersin; ilim mi istersin?'"

Mal; çeşitli dünya şeylerine sahip olmak. Eşya olsun, hayvan olsun, arazi olsun, bağ-bahçe olsun, hazine olsun, çeşitli mal... Mal, mülk. Mülk de bizim Türkçe'deki mânasından farklı, Arapça'da mülk demek egemenlik, hüküm sürmek, yani meliklik, hükümdarlık demek. "Hükümdarlık mı yapmak istersin, mal sahibi mi olmak istersin; yoksa ilim mi öğrenmek -ilim irfan sahibi mi olmak- istersin?" diye muhayyer bırakılmış. "Seç seçtiğini, beğen beğendiğini..." denilmiş Süleyman aleyhisselam'a. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor.

Ben burada seyahat halinde olduğum için, bunu Türkiye'de olsaydım ansiklopedileri, kütüphanemdeki eski kitapları, başka açıklama mahiyetinde olan kitapları karıştırırdım. Süleyman aleyhisselam'ın hayatını okurdum. Hangi zamanda nasıl bir şekilde bu tercih yapma önüne getirildiğini, onu da anlayıp size daha geniş bilgi vermeye çalışırdım. Ama şimdilik bu hadîs-i şerîfte gördüğüm kadarıyla söylüyorum.

"Mal mı istersin ya Süleyman, zengin mi olmak istersin, hükümdar mı olmak istersin? Devlet senin elinde olsun, padişah ol, sen hükmet. Bunu mu istersin yoksa ilim-irfan mı istersin? Allah'ın sevdiği, ilmiyle âmil, edepli, âbid, zahid bir ilim erbabı mübarek alim mi olmak istersin?" diye bu üç şey önüne konuldu. "Seç bakalım, hangisini istersin?" diye muhayyer bırakıldı. Seçme hakkı Süleyman aleyhisselam hazretlerinin.

Fa'htâre'l-ilme. Süleyman aleyhisselam demiş ki; "Yâ Rabbi ben ilim isterim, ilim-irfan isterim." "Hakkı bileyim, hayrı bileyim, senin rızan yollarını bileyim." demiş demek ki, yani bunu ben kendim açıklıyorum. "Allah'ın sevdiği yolları bileyim de, cahil olmayayım da, gafil olmayayım da, bilgili bir mü'min olayım da bilgili olarak yaşayayım. Bilgimin icabını yapayım da senin sevdiğin, razı olduğun işleri yapıp rızanı kazanayım. İmtihanı başarayım, huzuruna sevdiğin kul olarak geleyim. Bunu istiyorum yâ Rabbi! Mülk istemem, yani egemenlik, hükümdarlık, meliklik, devlet başkanlığı istemem. Mal da istemem. Zenginlik de istemem. Onların peşinde değilim, ilim istiyorum." demiş. Fa'htâre'l-ilme. İlmi tercih etti.

Çok güzel yapmış. Tabii biz peygamberlerin tercihlerinden ibret almak için şey yaparız. Demek ki bizim de öyle yapmamız lazım. İnsan dünya parası kazanmak için, vurgun vurmak için, servet kazanmak için bazen ömrünü ona harcıyor, âhiretini mahvediyor. Demek ki öyle yapmayacak. Bazısı siyasette yükseleyim diye, iktidar olayım da Allah'ın emirleri isterse çiğnensin, isterse âhiretim mahvolsun, isterse lanete müstehak olayım, mühim değil; hele bir başkan olayım, hele bir reis olayım, hele bir yönetici olayım, hele bir hâkim-i mutlak olayım, hele bir despot olayım, hele bir diktatör olayım diye tarih boyunca böyle çalışanlar olmuş... Ordular çarpışmış "Orası senin, burası benim..." diye... Taht kavgası, kardeşler birbirlerini öldürmüşler, cinayetler işlenmiş...

Bunlar niçin?

Padişahlık, hükümranlık, başkanlık benim olsun diye. Bu da yapılmış. Demek bu da olmayacak. Demek bunlar da yanlışmış.

Neyi seçmek lazım?

İnsanın ilmi, irfanı, hem maddî ilmi hem de mânevî ilmi, Allah'ın rızasını kazanmaya sebep olacak bilgileri öğrenmesi lazım.

Sonuç ne olmuş?

Fe-u'tiye'l-mülke ve'l-mâle li-ihtiyârihi'l-ilmi. "Allah onun ilmi seçmesinden onu sevdi, memnun oldu isabetli bir seçiş yaptı diye; ona hem ilmi verdi, peygamber oldu..."

Çok şeyleri bilirdi Süleyman aleyhisselam, Kur'ân-ı Kerîm şahit; karıncaların konuşmasını duyardı, anlardı; kuşların konuşmasını bilirdi...

Ullimnâ mantıka't-tayr. Ordusu giderken bir karınca; "Aman Süleyman'ın ordusu geliyor, sizi ezmesin, kenara kaçın!" diye seslenince, fe-dahika Süleyman onun konuşmasına güldü. Bak, bunları bilmek… Sonra, rüzgârlara hâkim idi; tasarrufâtı vardı, hükmü geçiyordu. Nasıl bir bilgiyle bunu sağlıyorsa sağlıyordu. Kendisi değil, kendisinin veziri, Belkıs isimli, Yemenli Saba melikesinin tahtını -uzun bir yolculukla Süleyman aleyhisselam'ı ziyarete geliyor- onun sarayından göz yumup açıncaya kadar alıp karşısına getirdiler, koydular. Işınlama, keramet yoluyla Süleyman aleyhisselam'ın veziri Âsaf yaptı bunu. Ondan sonra da Belkıs aylarca süren yolculuktan sonra Süleyman aleyhisselam'ın yanına geldiği zaman, dediler ki;

"Bu mu senin tahtın?"

Baktı, şaşırdı;*َ

Kâlet ke-ennehû hûve. "Sanki ta kendisi, o."

Tabi, ta kendisi o... Baktı ki tahtı getirilmiş. Bunlar ancak bir peygamberin, bir evliyâullahın, hak yolunda olanların yapacağı şeyler. Tahtı gelmiş görünce müslüman oldu. O devirde peygamber, Süleyman aleyhisselam olduğundan Süleyman aleyhisselam'a tâbi oldu.

Bak, birtakım ilimleri biliyor. Cinlere hâkim; cinlere başka insanların yapamadığı olağanüstü şeyler yaptırabiliyor. Onların başında. İnsanlara, cinlere hâkim. Sonra rüzgârlara hâkim. Kuşların, karıncaların konuşmalarına hâkim. Ne kadar geniş ilim verildiğini Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinden anlıyoruz.

İlmi seçmiş. Tabi o, bunlar keyifli, zevkli şeyler diye, bunlar kendisine verilsin diye istemedi ilmi; irfanı istedi, Allah'ın sevdiği kul olmanın yolunu öğrenmek istedi. Allah'ın sevgili kulu olunca da Allah ona bunları ihsan ediyor. Peygamberlere mucize, evliyâullaha da keramet olarak bunları ihsan ediyor.

Evliyâullah da, Peygamber Efendimiz'in zamanındaki ashabından da biliyoruz, Kur'ân-ı Kerîm'den de biliyoruz, daha sonraki çağlardaki ciddi kitaplarda yazılanlardan da biliyoruz, bu devirde de tanıştığımız büyük evliyâullah, rahmetli hocalarımızın, büyüklerimizin hayatlarında da gözlerimizle gördük, onlara da keramet olarak bu gibi şeyler öğretiliyor. Yani âhireti isteyince, Allah'ın rızasını isteyince, takvâ ehli olunca Allah onları öğretiyor. Allah cahili cahil bırakmıyor evliyâ olduğu zaman; ümmî de olsa, oduncu da olsa ârif yapıyor, bir şeyler öğretiyor.

Süleyman aleyhisselam, fa'htâre'l-ilme. "İlmi tercih etti." Fe-u'tiye. "Bunun üzerine Allah tarafından kendisine, el-mülk mülk de verildi." Hükümdar da oldu. Süleyman aleyhisselam devlet başkanı da oldu; hazineleri, devleti, ordusu, hâkimiyeti oldu. Geniş bir devlet; ta Yemen'e kadar yayılmış, geniş, Ortadoğu'da büyük bir devlet de oldu. Mülk, yani meliklik, egemenlik, hükümranlık, hükümdarlık da verildi.

Ve'l-mâl. "Çok da mal sahibi oldu."

Tabii peygamberler malları Allah yolunda kullanmışlardır. O devirdeki insanların mutluluğu, ferahı, refahı, rahatı, huzuru, ızdıraplarının dindirilmesi için çalışmışlardır.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

İlmi seçince Allah ötekilerini de verdi. Bu bir kânun-u ilâhîdir; Allah'ın imtihanıdır ama bir de lütfudur. Allah insanları kendisinin karşısında imtihan eder, önüne ihtimaller çıkartır; bakalım dünyayı mı tercih edecek, âhireti mi tercih edecek, hangisini seçecek? Bakalım gönlü kayacak mı? Bakalım imtihanı kazanacak mı, kaybedecek mi?" diye… Âhireti seçerse Allah âhireti seçtiği için sevap da verir ama dünyalığı da verir, dünyalıktan da mahrum bırakmaz. Hem dünyadan nasibini alır hem de sevabı kazanmış olur. Dünyayı tercih ederse âhireti mahvolur, imtihanı kaybetmiş olur.

Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim!

Ramazan'dan çıktık, takvânın ne demek olduğunu az çok öğrendik; büyük büyük kitaplar[ı okuduk], meşhur alimlerin Ramazan'da güzel güzel konuşmalarını, vaazlarını, nasihatlerini dinledik. Aman yanlış tercih yapmayalım! Aman fâni dünyayı tercih edip âhireti mahvetmeyelim! Aman günahı tercih edip, şeytanı memnun edip Allah'ın gazabına uğrayacak duruma kimse düşmesin! Aman cenneti bırakıp da cehenneme düşmesine sebep olacak yanlış işleri kimse yapmasın!

Kim Allah'ın rızasını düşünürse Allah yine ona dünyadan nasibi neyse veriyor. Bak, Süleyman aleyhisselam peygamber olmuş. Bakın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de Kureyşliler'in ne kadar zulmüne uğradıktan sonra bir koca İslâm devletinin başkanı oldu. Yönetimi Ebû Bekr-i Sıddîk'a devrettiği zaman, Peygamber Efendimiz âhirete irtihal ettiği zaman Arabistan yarımadası bütünleşmişti, şirk kalmamıştı ve fütuhât başlamıştı. Ömer radıyallahu anh zamanında ne kadar fütuhât ilerledi; bizim bu Diyarbakır, Doğu Anadolu tarafları hemen o zamanda fethedildi.

Ben şimdi gülüyorum Doğu Anadolu'daki bu ırkçı çatışmalara, düşüncelere... Maalesef asabiye, kavmiyye çalışmalarına acıyarak, gülerek bakıyorum. Yani acı bir tebessümle bakıyorum. Orada kendisini şu ırktan bu ırktan sanan insanların çoğu sahabe torunu, belki oralara gelen mücahitlerin torunları, İslâm için çarpışmış insanlar... Silvan kasabamızda ki eski adı Meyafarkin'di, orada Selahaddin-i Eyyûbî gibi muazzam bir mücahidin camisi olunca ne kadar duygulanmıştım. Oraları ta ilk İslâm fütuhâtında fethedildi. Diyarbakır kalesinde sahabe kabirleri var. Barajların, bentlerin suları altında kalan arazilerde nice sahabe kabirleri var, ziyaret ediliyor. Ta o zamanlarda oraları İslâm beldesi oldu da şimdi İslâm'dan başka duygular için çarpışmalar oluyor.

İslâm'ın kendisini koruyamaması, müslümanların sahip oldukları derecelerden aşağı düşmesi çok fena! Hani Ramazan'dan sonra insanların şaşırması gibi, o güzel günlerden sonra kötü günler, o güzel duygulardan sonra kötü duygular, o cennete götürecek cihat çalışmalarından sonra cehenneme götürecek ayrılık çalışmaları...

Bunların hepsi garip şeyler.

Kimisi "Hz. Ali Efendimiz'in yolundan gidiyorum." diyor, Kur'ân-ı Kerîm'e aykırı, Hz. Ali Efendimiz'e aykırı işler yaparsa nasıl olur?

Allahu Teâlâ hazretleri yanlış yapmaktan herkesi, hepimizi korusun.

Hepimiz yanlış yapabiliriz. Nereye sarılacağız?

Kur'ân-ı Kerîm'e sarılacağız. Peygamber Efendimiz'in sünnetine sarılacağız. Onları bilen alimlere sarılacağız. Sevimli toplumlar, gruplar, kümeler oluşturacağız. Herkes "Aman bizi de aranıza alın, ne olur biz de gelelim." diyecekler.

Hanımlara, beylere, çocuklara, gençlere hitap eden güzel çalışmalar yapacağız.

Âhireti, irfanı, marifetullahı, sevabı tercih ettik mi Allah insanın hem dünyasını hem âhiretini iyi yapıyor. İşte Osmanlılar'ın ilk devrinde küçük bir uçbeyi iken koca bir Devlet-i Âliye-i Osmaniye oluşması gibi tarihte bir ibret, bizim tarihimizde... Daha önce sahâbe-i kirâm zamanında başlamış. Mazlum ve mağdur, işkenceden şehit olan sahabelerden her birisi bir ilin valisi olan sahabelere zamanla işler dönüştü.

Neden?

Allah ilmi tercih edenlere hem mülk hem mal verir. Yani hem egemenlik, yönetim hakkı verir, onları destekler; hem de zenginlik verir. Ama onlar yine zenginliği kendi şahsî işleri için kullanmazlar, hayra hasenâta harcarlar.

Buralarda gördüğüm bir şey var, bunu Türkiye'deki yöneticilere duyurmak için söylüyorum:

"Avustralya'ya geldiniz gittiniz hocam. Avustralya'da en çok dikkatinizi ne çekti?"

Yani belediyecilere, milletvekili muhterem kimselere, bakanlara söylüyorum. Tabi onlar duyarlar mı duymazlar mı bilmiyorum...

Burada benim dikkatimi bir şey çekiyor: Avustralya'nın nüfusu bizim nüfusumuzun 1

3'ü kadar ama toprakları bizim topraklarımızın on misli fazla. O kadar altyapı kurmuşlar ve o kadar güzel hizmetler götürmüşler, o kadar güzel halkın rahatı, mutluluğu, huzuru, temizliği, su bulması, rahat yaşaması, yemesi, içmesi, aç açık kalmaması için o kadar güzel tedbirler almışlar ki herkes buraya gelmeye can atıyor. Bunlar da gelenleri süzmeye gayret ediyorlar. Yani herkesi almıyorlar, "Dur bakalım!" diyorlar, uzun boylu inceliyorlar.

Halka hizmet ne kadar güzel...

Ben istiyorum ki bizim yönetici kardeşlerimiz buralara gelsinler, -ama kalabalık bir şekilde gelmesinler- adetâ padişahın tebdîl-i kıyafet yaptığı gibi gelsinler, ibret gözüyle kendileri bir gezsinler. Biz buradan kendilerine rehberlik edecek, mihmandarlık edecek arkadaş buluruz. İbretle baksınlar. Bir belediye başkanı gelsin; burada belediyeler nasıl çalışıyor, burada altyapı nasıl sağlanıyor? Bir milletvekili kardeşimiz gelsin; burada meclis nasıl çalışıyor? Daha başka kimseler gelsin, merasimin, resmiyetin -protokol diyorlar- dışında gerçekleri görebileceği, sakin bir kafayla, adetâ tebdîl-i kıyafet gelsinler, buradaki refahın, ileriliğin, mutlu yaşamın, güzelliğin, temizliğin sırrını çözsünler, götürsünler.

Almanya'da da öyle... Almanya'da işlenmemiş bir karış toprak görmedim. Dağlardaki orman arasındaki yollar bile asfaltlanmıştı. Bizim su ihtiyacımız halledilmemiştir. Yol ihtiyacımız halledilmemiştir. Temel hak ve hürriyetler tam sağlanmamıştır. Dinî müesseseler, eğitim müesseseleri, insanların sağlık işleri... Çok şeyler var. Buralarda çok güzel hizmet yapılıyor. Halka hizmet etmek, o da Allah'ın sevdiği bir şey. Ama o da ilimle oluyor. Bunların hepsi din ilmiyle oluyor; insafla, imanla, ihlâsla oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri herkese bunları versin. Yöneticilere, sorumlulara, Türkiye'yi korumakla, kollamakla, yükseltmekle, ilerletmekle görevli herkese bunları versin. Yani ilim versin, irfan versin. Onun arkasından tabii güzel şeyleri de Allah veriyor. İmanlı olarak Allah'ın rızasını kazanmak için güzel şeyler yapmayı, hayır hasenât yapmayı nasip eylesin. İnsanların mutlu olduğunu göre göre, yaptığı çalışmaların fayda verdiğini göre göre memnun olmayı Allah hepimize nasip eylesin. Sevdiği kul eylesin. Kazandığı güzel vasıfları kaybetmeyen sevgili kullarından olmayı nasip eylesin. Evlatlarımızı da torunlarımızı da, hepimizi sevdiklerimizle beraber iki cihanda bahtiyar eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...

Sayfa Başı