M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Tasavvuf: İslâm’a En Güzel Hizmet Eden Müessese

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Size Almanya'nın Ludwigshafen şehrinden hitap ediyorum.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, sohbetimizin ilk hadîs-i şerîfi olan bu rivayette buyuruyor ki;

Teallemu'l-yakîne kemâ teallemu'l-Kur'ân, hattâ ta'rifûhü fe-innî ete'allemuhû.

Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hepimize buyuruyorlar ki;

Teallemu'l-yakîn. "Yakîni teallüm ediniz, öğreniniz!" Kemâ teallemu'l-Kur'ân. "Kur'ân-ı Kerîm'i öğrendiğiniz gibi, yakîni de teallüm ediniz, öğreniniz." Hattâ ta'rifûhü. "Sonunda onu iyice bilecek kadar, bilinceye kadar, iyice anlayıncaya kadar, iyice hazmedinceye kadar... " Fe-innî eteallemuhû. "Çünkü ben peygamber olduğum halde onu teallüm ediyorum, ben de onu öğreniyorum, Ben de onu tam elde etmek için gayret sarf ediyorum."

Yakîn kelimesini burada izah etmemiz lazım. Çünkü Peygamber Efendimiz, "Yakîni öğrenin!" diyor. Efendimiz'in Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmekle ilgili tavsiyeleri pek çoktur. Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek çok sevaplıdır. "Sizin en hayırlınız Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenenlerdir, öğretenlerdir." diye hepimizin bildiği hadîs-i şerîfler de var.

Kur'ân-ı Kerîm başımızın tâcı, elbette onu öğreneceğiz. Kur'ân-ı Kerîm çok önemli...

"Kur'ân-ı Kerîm'i öğrendiğiniz gibi, onun kadar önem vererek, yakîni de öğrenin!.. Nihâyet onu iyice hazmedip tam manasıyla bilir bir vaziyete gelinceye kadar öğrenmek hususunda bir koşuşturma, gayret içinde olun, çalışmalar yapın! Çünkü ben de öğreniyorum." diyor.

Yakîn kelimesinin telaffuzuna dikkat edin! Bunun î'si uzun... Türkçe'deki uzağın zıttı, karşıtı olan "yakın" kelimesine benziyor, ama o değil. Uzun "î" ile olan yakîn kelimesi Arapça, "şeksiz, şüphesiz, tereddütsüz, tam mânasıyla, sapasağlam inanmak, inanç" demek. Böyle tam mânasıyla tereddüt ve şek olmadan, aksamadan, iyice inanan kimseye de mûkin, yakîn sahibi insan derler.

"Yakînin üç mertebesi vardır." diye tasavvuf kitaplarında okumuşsunuzdur. "İlme'l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîn" diye biliyorsunuzdur. Hatta Türkçe'de çok kullanılan bir tâbir var: "Ben o adamı yakînen biliyorum." derler. "Şeksiz, şüphesiz bir şekilde biliyorum." mânasına kullanıyoruz. Ama bazen "yakın" kelimesiyle karıştırılıyor, "yakından tanıyorum." mânasına, yanlış olarak da kullanıyorlar.

Yakîn, "sağlam iman" demek. Peygamber Efendimiz, "Kur'ân-ı Kerîm'i öğrendiğiniz gibi sapasağlam, şeksiz şüphesiz inanmayı da öğrenin!" buyuruyor. Demek ki öğrenilecek şeyler bazen elle tutulur, gözle görülür, maddî varlıklar, nesneler olur; kalem, defter, masa, taş, ağaç, yaprak... gibi. Bunu herkes anlar. Anlamayana da gösterirsin, elinle tutarsın, "İşte bu budur." dersin. "Müşahhas, somut, elle tutulur" diyoruz. Böyle şeyleri anlatmak kolaydır. Tabi öğrenmek de kolaydır.

Evladım kalem nedir?

Bilmiyorum.

İşte bak, buna kalem derler.

Evladım defter nedir?

Bilmiyorum.

İşte bak buna defter derler.

Kitap şudur, ev budur, saray budur, atın küçüğüne tay derler, ineğin küçüğüne buzağı derler, tavuğun küçüğüne civciv derler.

Maddî ve müşahhas, elle tutulur şeyleri böyle öğretebilirsiniz. Bunların öğrenilmesi, öğretilmesi kolaydır da, bir de mânevî şeyler vardır. Onların da öğrenilmesi lazım.

Kur'ân-ı Kerîm, öğrenmemiz gereken bir bilgiler hazinesi, deryâsı… Kur'ân-ı Kerîm'i öğreneceğiz. Kur'ân-ı Kerîm'i açarız, okuruz. Okumayı öğrenmek var, harflerini öğrenmek var, âyetlerinin mânalarını, tefsirlerini öğrenmek var, ahkâmını öğrenmek ve uygulamak var... Bunların hepsi lazım, çünkü Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın emirleri, şaka değil. Allah, Peygamber Efendimiz'e vahiy indirip, vahiy edip bize buyurmuş, emirlerini bildirmiş. Biz de Allah'ın kulları olarak O'nun emrettiği şeyleri yapacağız, yasakladığı şeyleri bırakacağız.

Emrettiği şeyler bizim canımızı sıksa da, bize ağır gelse de, hoşumuza gitmese, keyfimizi kaçırsa da emrettiğini yapmamız lazım!

İçki içmeyin!

"İyi ama içki çok tatlı, çok zevkli..."

Çok zevkli gelebilir bazı kimselere ama içki içmeyecek.

"Çalgı çalmayın, çalgı çaldırmayın, çalgı dinlemeyin!"

İyi ama ne kadar keyifli, zevkli, bu mûsikî, bu eğlence, bu rakkâseler, bu hânendeler, bu sâzendeler, şarkıcılar, türkücüler, saz şairleri...

Tabi mûsikînin, şiirin, sazın iyisi de var, kötüsü de var... "Yapmayın!" dediği şeyi, eğlence de olsa yapmayacak.

Kumar... Bazı insanlar kumarbaz, kumarı seviyorlar. Kumarhâneler çalışıyor, büyük paralar orada dönüyor. Kimisi kumar oynamaya Avrupa'ya, Amerika'ya; Las Vegas'a, Fransa'nın falanca meşhur şehrine, Lüksemburg'a gidiyor, kumar oynuyor...

Zevkli ki bunu para kaybetmek pahasına yapıyor. "Oh, ne heyecan... Şu kadar yutuldum, bu kadar yuttum." diyor, hoşuna gidiyor. Bunlar Allah'ın hoşuna gitmeyen, Allah'ın sevmediği şeyler. Yasaklamış, senin hoşuna gitse bile yapılmayacak.

Allah'ın bazı emrettiği şeyler var, onlar da bazen hoşa gitmeyebilir;

"Kalk bakalım, sabah namazını kıl!.. Kalk bakalım, kazancından şu kadarını fakire zekât olarak ver!.. Kalk bakalım, yürü, Allah yolunda cihat edeceksin, vatanını kâfire karşı savunacaksın, mazluma yardım edecesin…"

Ağır, zor, zahmetli;

"Ben şimdi keyfimi bırakacağım, savaşa, cihada gideceğim olur mu?.."

"Olur!"

Çünkü Allah emrettiyse, hoşuna gitmese de yapacaksın. Allah'ın emirlerini, yasaklarını uygulayacaksın. İnsan Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenecek...

Bunun gibi insanın demek bir de gözle görünmeyen şeyleri öğrenmesi lazım. Bu hadîs-i şerîfte ne buyuruyor Peygamber Efendimiz;

"Sağlam imanı, tereddütsüz inanmayı, şeksiz şüphesiz iman getirmeyi de insanın öğrenmesi lazım!"

Bu, gözle görülen bir şey değildir. Somuttur, mücerrettir. Elle tutulur değildir. İnsanın bunları da öğrenmesi lazım!..

Mesela tevekkül etmek, işini Allah'a ısmarlamak, Allah'a dayanmak... Bu da Allah'ın emri:

Ve tevekkel alellâh. "Allah'a tevekkül et!" diyor. Bunu da öğreneceğiz.

Tevekkül nasıl bir şeydir? Eni ne kadardır, boyu ne kadardır, kaç kilo gelir?

Bu böyle bir şey değil, tartılmaz, ölçülmez ama bir mânevî kavramdır. İnsanın tevekkülü, yakîni öğrenmesi lazım!

Mesela, âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz'i methediyor:

Amene'r-rasûlü bimâ ünzile ileyhi min rabbihî ve'l-mü'minûn. "Resûlullah, Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın kendisine indirmiş olduğu emirlere, âyetlere inandı ve mü'minler de inandılar."

Önce Peygamber Efendimiz inanıyor. Çünkü kendisinin üzerinde dönen bir olay; kalbinde, aklında, algılarında, duygularında dönen bir olay. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kesin olarak, tereddüt etmeden inanıyor; Allahu Teâlâ hazretleri de onun o inancını methediyor.

İlk zaman tereddüt ettiği oldu. Kendisine ilk defa Cebrail aleyhisselam geldiği zaman tereddüt etti. Eve geldi, "Beni sarıp sarmalayın, üşüyorum, titriyorum!" dedi. Olayları anlattı;

"Acaba ben hastalanıyor muyum? Cebrail'i gördüm, böyle bir şeyler gördüm." diye tereddüt etti.

O tereddüdü de son derece tabii bir şey, çünkü ilk karşılaştığı şeyde insan bir tereddüt eder, çeşit çeşit ihtimalleri düşünür. İnsan "Acaba ben rüya mı görüyorum, acaba ben hayal mi görüyorum, acaba ben sayıklıyor muyum, acaba ben vehme mi düştüm?" der. Ama sonradan olayların çeşitli yönlerden kuvvetlendiğini görünce, sapasağlam bir şekilde; "Tamam, Allah bana melek gönderiyor, Allah'ın emirlerini ben bu şekilde alıyorum, bunları tebliğ edeceğim." dedi.

Allahu Teâlâ hazretleri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir kişi, insan, beşer olarak kendisinin bu husustaki gayretini de methediyor; "Resûlullah en sağlam bir şekilde, en şeksiz bir şekilde inandı." buyuruyor.

Peygamber Efendimiz bir olay hakkında anlattıktan sonra, bir hadîs-i şerîfinde;

"Ben bu olaya şeksiz inandım, Ebû Bekr-i Sıddîk da inandı." dedi. Ama ashâb-ı kirâmın bazısı o olayın mahiyetini henüz Ebû Bekr-i Sıddîk kadar çabuk kavrayamamışlardı. İlk önce kavramak, derhal inanmak... Tabi bu talim ede ede, taallüm ede ede, yapa yapa olan bir şey.

Tevekkül de yapa yapa olan bir şey. Güzel huyları işlemek, kötü huyları atmak; bu da bir çalışma sonucunda elde edilecek bir şey; onun da öğrenilmesi lazım. Mesela insanın güzel bir huy olan sabrı öğrenmesi lazım. Ağırbaşlılığı, vakarı, teennîyi öğrenmesi lazım. Mesela kötü bir huy olan aceleciliği bırakması lazım. Bunlar da öğrenilecek şeyler...

Tabi maddî şeyleri öğretmek kolay... İşte böyle "Direk gibi uzun olan harfe elif derler. " tamam, bu kolay... Ama sabrı öğretmek, öğrenmek, veyahut şükrü öğretmek, veya vefâyı öğretmek; bunlar da lazım!..

Bunlar nerede öğretilir, bunların üniversitesi neresi, bunların mekteb-i âlîsi neresi?..

Bunların membaı tasavvuf, tekkeler... Tasavvuf bu işi öğretmiş. Mevlânâ kaddesallahu sırrahu'l-aziz hazretleri öğretmiş, Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri öğretmiş. Rahmetli Yunus Emre öğretmiş, şiirleriyle hâlâ öğretiyor. Zamanındaki insanlara öğretmiş, kendisi de uygulamış.

Şimdi bakın bunlar tarihte kaldı. Deniliyor ki;

"Bilmem Kastamonu'da filanca şeyhin tekkesi, Yılanlı Dergâhı, veyahut İstanbul'daki falanca Kaşgârî Tekkesi, Konya'daki Mevlevî Tekkesi, Hacı Bektaş-ı Velî'nin Kırşehir'deki, o mâlum kasabadaki, Suluca Karahöyük denilen yerdeki tekkesi gibi... Bunlar tarihte kaldı."

Onlar tarihte kaldı da biz güzel huyları nereden öğreneceğiz, kötü huylardan nasıl kurtulacağız, bunun müessesesi neresi, mektebi neresi?

Bunun mektebi tasavvuf. Bunun da öğrenilmesi, öğretilmesi lazım! O halde bunların da çağdaş bir şekilde, yirminci yüzyılın şartlarına uygun, kazanılmış tecrübelerin ışığında, canlı bir tarzda öğretilmesi lazım!

Dekanlık filan yapmış Yusuf Ziya Binatlı isimli, meşhur ilim adamı bir büyüğümüz anlatmıştı;

"Biz gençken, Beyazıt'ta bir arkadaşımızla tanıştığımız zaman, karşılaştığımız zaman, ‘Mîrim, hangi dergâha mensupsunuz?' diye sorardık." diye hatıralarını tatlı tatlı anlatmıştı.

"Hangi dergâha devam ediyorsunuz, hangi tekkeden feyz alıyorsunuz, hangi tekkeden edep, ahlâk öğreniyorsunuz, usul erkân öğreniyorsunuz?" diye onları sorarlarmış. "Şimdikiler ‘Hangi takımı tutuyorsun, Fenerbahçeli misin, Beşiktaşlı mısın?' diye soruyorlar." diyordu.

Fenebahçe, Beşiktaş niye teşvik ediliyor; gazetelerde dört sayfa, beş sayfa spor sayfası oluyor. Televizyon haberlerinin arkasından spor haberlerine geçiliyor.

Spor niye teşvik ediliyor?

İnsanlar, gençler sağlıklı olsunlar diye... Spor insanı ruhen de geliştirir. Koşsunlar, temiz hava alsınlar, bedenî kabiliyetleri gelişsin diye yapılıyor.

Peki, bedenin gelişmesi düşünülüyor da, ruhun gelişmesi nerede olacak? Ruhun gelişmesi için bir mektep yok mu? Olmalı değil mi, ihtiyaç değil mi?

İşte bunların öğrenilmesi lazım. Peygamber Efendimiz de emir buyuruyor: "Yakîni, şeksiz şüphesiz, tereddütsüz inanmayı elde edin, öğrenin! Buna tam sahip oluncaya kadar, çalışın, çabalayın, yakîn sahibi olun, sapasağlam olsun imanınız. Ben de bunu öğreniyorum." diyor.

Bu yakîni öğrenmek de yine tekkelerde olur.

Tasavvuf insana ne öğretir?

Tahkîkî imanı öğretir, hakîkî imanı öğretir, yakîni öğretir, edebi, ahlâkı öğretir, nefsi terbiye etmeyi öğretir... Bunlar öğrenilmediği zaman, insanlar iyi insan olmaz, iyi işler yapmaz. Kötü insanlardan iyi işler çıkmaz.

Bir emir bu... Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hepinize emri. Başınızı iki elinizin arasına alın, derin derin düşünün. "Ben bu yakîni nasıl elde ederim, nasıl öğrenebilirim? Efendimiz de bunun için çalışmış, çabalamış. Ben de imanımı şeksiz şüphesiz, sağlam bir iman haline getirmek için neler yapmalıyım?" diye düşünün!

Tabi bu bir uzun, ince, çalışması zor olan bir yoldur. Ama sonucu çok tatlı olan bir yoldur. Tasavvuf bunu, sağlam imana sahip olmayı; zikirle, tasavvufî terbiyeyle, nefis terbiyesiyle, dervişe verilen bir takım görevlerin yapıla yapıla uygulanmasıyla sağlamıştır. Bu bakımdan toplumumuzda büyük eksiklik var. O eksikliğin acısını her yerde çekiyoruz. Siyasette de çekiyoruz, ticarette de çekiyoruz. Toplumun her kesiminde güzel huylu olmamanın sıkıntısını çekiyoruz. Çünkü eğitimi yapılmıyor. Eğitimi yapılmayan bir şeyin elbette sıkıntısı, yokluğu, çekilir, hissedilir, zararı görülür.

Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfte ikinci bir şeyi tavsiye ediyor; Ebû Saîd hazretlerinden Deylemî'nin rivayet ettiği hadîs-i şerîf:

Teallemu'r-remye ve'l-Kur'âne ve hayru sââti'l-mü'mini hîne yezkürullâhe azze ve celle.

Bakın küçücük bir cümle veyahut bir satırlık bir hadîs-i şerîf ama deryalar kadar bilgiler var. Saatlerce konuşsak, anlatılacak derin mânası var. Efendimiz birinci emrinde olduğu gibi bu ikinci emrinde buyuruyor ki;

Teallemû. "Öğrenin!"

Birincide "yakîni öğrenin, şeksiz inanmayı öğrenin" demişti, burada yine "öğrenin" diyor.

Neyi öğreneceğiz?..

Teallemu'r-remye ve'l-Kur'ân. "Atıcılığı, silah atıcılığını ve Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenin!"

Bakın birisi Kur'ân-ı Kerîm öğrenmek, âhirete ait bir şey. İnsan Kur'an'ı öğrendi mi âhireti kurtulur. Tabi, Kur'ân-ı Kerîm'in içindeki hükümler sadece âhirete ait değil, dünyaya ait hükümler de var.

"İman bir inanç işidir, âhiret işidir, bir tarafa koyalım..."

"Hayır, koyamayız."

"Lâiklik var."

Lâikliği millet doğru düzgün anlayamıyor. Lâiklik devletin işi; kişi inançlı olur, lâik olmaz. Devlet lâik olur, kimsenin inancına karışmaz. Bu devirde, geçtiğimiz aylarda gördünüz, ‘Ben lâikim!' diyen, ‘Ben devrimciyim!' diyen insanların yaptıkları iş, çatır çatır lâikliği çiğnemek, lâikliği tepelemek... Çünkü başkasının inancına müdahale ediyor, onu engellemeye çalışıyor, onu bastırmaya çalışıyor. Onu kendi keyfine getirmeye çalışıyor. Onun inancına göre yaşamasına mâni olmaya çalışıyor. Bu lâiklik değil, lâikliğin tam aksi, bu zorbalık...

Lâiklik nedir, devlet lâik olacak ne demek?

Kimsenin inancına müdahale etmeyecek.

Hocam, kimsenin inancına müdâhale etmeyelim, o da "Benim inancım, falanca adamın kafasını kesmektir." diye eline kılıcı alsın, onun kafasını kessin, olur mu?

Bir hürriyet, bir başka hürriyetin başladığı yerde biter, oraya kadardır. Başkasının hürriyetine kimse müdahale edemez. Devrimci de edemez, başkası da edemez. Herkesin insan hakları, hürriyetleri vardır. O haklarını, o hürriyetlerini İslâm zaten koruyor, gidip de birisinin kafasını kesin demiyor. Sınırsız bir hürriyet değil, demek istiyorum.

Din hürriyeti; kişinin inancına göre ibadet edebilmesi, inancını söyleyebilmesi, inancını çoluk çocuğuna öğretebilmesi, inancına göre ticaretini yapabilmesi, inancına göre giyimini kuşamını belirlemesi, yaşayışını sağlaması... Başkasına zarar vermedikten sonra, bunun rahatça yapılmasını sağlamak lâik devletin görevi. Eğer devlet bir inanca tâbi olur, bir inancı taraf tutar, öteki inanç sahiplerini bastırırsa lâiklik olmaz, o zaman aksi olur.

O bakımdan, bu günün "lâikim" diyen insanları lâikliği çiğniyorlar, lâiklik diye diye lâikliği çiğniyorlar. Asıl lâiklik; inancı, inanca göre yaşayışı, söylemeyi, çalışmayı, düşünmeyi, istediğini yapmayı serbest bırakmak... Bunu tek taraflı alıp da, öbür tarafa baskı olarak kullanmak din düşmanlığı oluyor. O da lâikliğin tamamen zıddı oluyor.

Buraya nereden geldik?

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte "Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenin!" diyor; Kur'an'ı öğreneceğiz, tabii uygulayacağız. Çünkü insanın bir şey öğrenmekten amacı, uygulamaktır. Kur'ân-ı Kerîm'i de öğreneceksiniz. Allahu Teâlâ hazretleri, "Ey iman edenler, içki içmeyin!" diyecek, sen de gidip içki içeceksin. Bu Allah'ın emrine aykırı... Buna Allah'a isyan derler. Allah'a isyan, devlete isyan gibi de değildir, insanın dünyası da âhireti de mahvolur. Tabi insan öğrendiğini uygulayacak. Müslüman Kur'an'a göre yaşayacak.

Peygamber Efendimiz Kur'an'ın bilinmesini istiyor. Kur'ân-ı Kerîm'de dünyaya ait işler de var. "İçki içme, zina etme, hırsızlık yapma, cana kıyma!" gibi. Bunlar büyük günahlar diye sıralamış. Zaten İslâm bunlardan korumak için gayret gösteriyor, emirleri bu... Ama Kur'ân-ı Kerîm'de âhirete ait emirler de var, bilgiler de var. Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek dinî bir görev... "Bunu öğrenin." diyor.

Ama ondan önce Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde bir söz söylemiş:

Te'allemu'r-remye ve'l-Kur'âne. Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmekten önce söylediği söz remy... Remy "atmak, silah atmak" demek... "Kur'an ile beraber silah atmayı da öğrenin!" buyuruyor.

Herkes Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek ister. Her mü'min Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek ister. Bu onun ilk vazifesi, Peygamber Efendimiz'in çok tavsiye buyurduğu bir husus ama ondan evvel "Atıcılığı öğrenin!" diyor. Bu da İslâm'ın hem madde hem mânâ dini olduğunu, hem dünya hem âhiret dini olduğunu gösteren bir güzel misal...

Peygamber Efendimiz, "Silah atmayı da öğrenin!" diyor. Hatta, "Çocuklarınıza öğretin!" diye de başka hadîs-i şerîfler var. Demek ki müslüman silah atmayı da öğrenecek.

Peki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem silah atmayı mü'minlere niye tavsiye buyuruyor?

Çünkü cihatta atıcılık önemli bir rol oynar.

Peki cihat niçin var olmuş, farz olmuş? Sulh-u sukûn içinde yaşamak varken insanlar niye cihat ediyorlar?

Tamam cihat etmeyelim kabul, biz sulhu seviyoruz.

Ve's-sulhu hayrun. "Sulh, anlaşma, barışma daha iyidir."

Daimâ selâmet, sukûnet, kimseyi üzmemek, incitmemek esastır.

Peki, ya düşman saldırırsa ne yapacaksın?

Senin ülkene düşman saldırdı. Niye askerlik var, niye Millî Savunma Bakanlığı var, niye ordumuz var, niye tarih boyunca hep olmuş?.. Niye her milletin iç âsayişini sağlamak için âsayiş kuvvetleri olmuş, dış emniyetini sağlamak için ordusu olmuş?..

Bir tabiî ihtiyaç olduğu için...

Hatta canlılar âlemine baktığımız zaman, onların bile kendilerini savunacak cihazlarla cihazlandıklarını görüyoruz. Her hayvanın yaşadığı ortamda kendi hayatını koruması ve kendisini savunması için Allah ona birtakım silahlar vermiş. Kimisine pençe vermiş, kimisine iğne vermiş, kimisine boynuz vermiş, kimisine diş vermiş, kimisine kanat vermiş, kimisine zehir vermiş... Bunların her birisi kendisini savunmak için birer silah... Demek ki yaşamak için hayatını savunmak ihtiyacı olduğundan, bu olacak. Onun için cihadı kimse kötüleyemez.

Avrupalılar Müslümanlığı cihat dolayısıyla kötülüyorlar, "İslâm'da cihat var." diyorlar.

Pekiyi İslâm'da cihat var da, Hıristiyanlık'ta yok mu?

Niye Haçlılar haçlı seferlerini yaptılar?

Onlarda da var.

İslâm ülkelerinde ordu var da, Batı ülkelerinde ordu yok mu, Çin'de ordu yok mu, Amerika'da, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da ordu yok mu?..

Hepsinde var. Hatta onlar bu orduları cihan harplerini çıkartmakla, cihanı birbirine katmakla kullandılar. Demek ki onların hepsi birer kötüleme, karalama. Kendisi de yaptığı halde karşı tarafı kötülüyor.

Cihat lazım!

Neden?

Yaşamak için; hayatımızı, yurdumuzu, kendimizi savunmamız için... Cihat için de cihada hazırlanmak gerekiyor. Onun için de cihadın her türlü alet ve edevâtını hazırlamakla beraber, o alet ve edevâtın kullanılmasını da öğrenin diye, Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'in öğrenilmesinden önce onu koymuş: Teallemu'r-remye ve'l-Kur'ân "Atıcılığı öğrenin ve Kur'an'ı öğrenin!" buyurmuş. Önce atıcılığı söylemiş. Çünkü hürriyet olmayınca, düşman geldiği zaman, düşman saldırınca, insanın Kur'an okuması da mümkün olmuyor.

Az önce televizyonda seyrettik, İsrail'deki zavallı silahsız Filistinliler'in, nasıl pürsilah, tepeden tırnağa mücehhez, tam teçhizatlı İsrail askerleri tarafından kurşunlanıp, öldürülüp yerlerde nasıl vahşice sürüklendiğini gördük. Birisi tamamen silahsız, ötekisi pürsilah, tepeden tırnağa müsellah; zulmediyor, haksızlık ediyor, hakaret ediyor. Peygamber Efendimiz aleyhinde sözler söylemiş, saldırmış, hürriyetleri tehdit ediyor. Ülkeyi gasbetmiş, istilâ etmiş, işgal etmiş...

Tabi bu atıcılık öğrenilecek, bu şart. Buna herkesin memnun ve müteşekkir olması lazım. Tabi atıcılığı öğrenecek, neyi atacağız meselesi geliyor. İsrail'de zavallı çocuklar taş atıyorlar veya ellerinde şişeler varsa içine biraz yakıt koyabilmişlerse onu atıyorlar. Ama öbür taraf çok daha güçlü silahlarla saldırıyor.

Ne atacağız?

Düşmanın silahı kadar silah edinmediği zaman bir müslüman, esaret altına düşüyor.

Ermeniler saldırdılar, Azeriler'in topraklarını istila ettiler. Ruslar saldırdılar, Çeçenler'in ülkesini mahvettiler. Sırplar saldırdılar, Boşnaklar'ın arazilerini, evlerini, ülkelerinin büyük bir kısmını elde ettiler, katliamlar yaptılar, onları oralardan çıkardılar. Saraybosna'nın arazisi büyük miktarda kayba uğradı, Sırplar'ın eline geçti. Demek ki atacağız, atıcılığı öğreneceğiz, iyi silahlar yapmayı da öğreneceğiz. Silahın en iyisini yapmazsan, caydırıcı silahları yapamazsan, o zaman senin taş atmakla olan kahramanlığın sonuç vermiyor, zâlim zulmünü devam ettiriyor.

Demek ki atışı öğrenirken, hem nişan alıp vurmayı öğrenmek, hem de atılacak şey nelerse onların yapılmasını da öğrenmek herhalde bahis konusu oluyor. Silah sanayii oluyor, silah sanayiinde en ileri usullerin, teknolojinin öğrenilmesi, yenilerinin bulunması söz konusu oluyor.

Biz yenilerini de buluruz. Ben her zaman sohbetlerimde arkadaşlarıma söylerim:

"Boş durmayın, bir şeyler icât edin, bulun!.." İnsan aklını kullandı mı, durduğu yerden bir şeyler bulur. Ben de kendime göre oturduğum yerden bir şeyler icât ediyorum, ortaya koyuyorum, arkadaşlara gösteriyorum. Çok basit bir şey olabilir ama hakikaten hoşa gidiyor. Mesela, bir evin yapımında bir usul bulmak, pencerede bir usul bulmak, daha başka bir şey... İnsanın aklını çalıştırması lazım!

Evet, "Atıcılığı öğrenin, atılacak şeylerin en güzelini yapmayı öğrenin! En üstün silahları yapmayı, onları en iyi kullanmayı öğrenin! Kur'ân-ı Kerîm'i de öğrenin!" diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem emrediyor. Devam ediyor hadîs-i şerîf, burada durmuyor.

Buradan tabi bir şeyi çok büyük takdirle gözlüyoruz, hayran kalıyoruz. Peygamber Efendimiz hem bize âhiret hem de dünyada sağlam bir dünya adamı olmayı emrediyor. Pısırık, ezilen, horlanan, zelil, âciz, nâçiz insanlar olmamamızı, gayretli olmamızı tavsiye ediyor. İslâm dini insanın hem dinini hem dünyasını kurtarıyor. Hem dinine hem dünyasına hitap ediyor, hem âhiretine hitap ediyor. Bu çok önemli bir husus... Her yönünden mükemmel, eksiksiz bir din olduğunu müşahede ediyoruz, hayran kalıyoruz.

Sonra öteki cümle önemli... Tabi ben onu da bastıra bastıra size okumaktan zevk duyuyorum.

Ve hayru sââti'l-mü'mini hîne yezkürullâhe azze ve celle. "Mü'minin geçirdiği saatlerin en hayırlısı, yaşayarak sarf ettiği saatlerin en hayırlısı, Allah'ı zikrettiği zamanlardır." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Sen, şimdi ey beni dinleyen aziz ve sevgili kardeşim!

Tamam, namazı kılıyorsun; kılmıyorsan kıl! Çünkü Allah'ın en büyük emirlerinden birisi namaz kılmak... Orucu tutuyorsundur. Ramazan bizim ülkemizde tatlı oluyor, elhamdülillah camiler şenleniyor. Zekâtını veriyorsun, tamam. Namaz, oruç, zekât... Hacca da paran varsa gittin veya gitmeyi istiyorsun, "Emekli olursam gideceğim, parayı biriktirdiğim zaman gideceğim!" diyorsun.

Peki, Allah'ı zikirle durumun nasıl?

Ve hayru sââti'l-mü'mini hîne yezkurullâhe azze ve celle. "Mü'minin saatlerinin en hayırlısı aziz ve celil olan Allah'ı zikrettiği zamandır." buyruluyor.

Demek ki en sevgili ibadet, en kıymetli ibadet, en önemli ibadet Allah'ı zikretmektir.

Şimdi sen kendi kendine sor:

"Acep sen Allah'ı zikrediyor musun, Allah'ı zikretmeyi biliyor musun?.."

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu kadar hararetle işaret buyurduğu bu sahada, bu konuda durumun nasıl, çalışman nasıl?

Diyeceksin ki; hayal ediyorum, tahmin ediyorum, bazıları şöyle diyecek olabilir:

"Hocam, elhamdülillah ben müslümanım!"

Tamam, Allah İslâm'ını mübarek eylesin, Müslümanlığın sana hayırlı olsun...

"Namazımı kılarım, orucumu tutarım."

Tamam, iyi ama Peygamber Efendimiz burada Allah'ı zikretmeyi hararetle tavsiye etmiş.

"Hocam bu zikir meselesi biraz tarikatlerin işi, biraz dervişlerin işi diye, biraz da gazeteler buna ateş püskürdükleri için, Ramazan'da da aleyhine bir sürü çalışmalar, programlar olduğundan, yerden yere çalındığından, tasavvuf, zikir vesaire, ben de bunu biraz kötü bir şey sanıyordum. Zikir deyince benim biraz kaşıntılarım, alerjilerim başlıyor, saçlarım diken diken olmaya başlıyor."

Artık işte bak, kendinin hangi noktada olduğunu gör!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah'ı zikretmeyi tavsiye buyuruyor ve Allah'ı zikretmekle geçirilen dakikaların, zamanların, harcanan vakitlerin en hayırlı vakitler olduğunu söylüyor.

İnsan gününü, zamanını nasıl geçirir?

Şöyle bir düşünün, çağdaş insanları düşünelim;

Bazıları çok iyi eğitim görmüş, kolejlerde okumuş, Amerika'ya gitmiş, gelmiş... Sabahın erken saatinde eşofmanını giyer, o lüks semtte, çınarların altında, deniz kenarında veya rıhtımda koşar.

Neden?

Çağdaş insanlar spor yapar, onun için eşofmanını giymek, spor yapmak lazım! Hanım da yapıyor, hanım da eşofmanını giyiyor, bay-bayan yan yana dıgıdık dıgıdık idman yapıyorlar, koşturuyorlar. Bu çağdaşlık...

Geliyor bir duş alıyor. Duş almak da çağdaş bir şey... Biz gusül alıyoruz, biz gerici oluyoruz, o duş alıyor, o ilerici oluyor.

Sonra ne yapıyor?

Dişlerini fırçalıyor. Tamam. Aynanın karşısına geçiyorlar ikisi fışır fışır, fışır fışır dişler fırçalanıyor. Biz de yaparız bunu, biz misvak kullanırız, dişlerimizi her zaman misvaklarız. Tabi diş fırçası da kullanırız, o da caiz. O olmadığı zaman ağzı çalkalamak veya parmakla dahi dişleri temizlemek, o da faydalı... Diş temizliğine dinimiz önem veriyor. Tamam, böyle yapar.

Sonra ne yapar?

Kahvaltı eder, ondan sonra kalkar işine gider.

"Çalışmak kutsaldır, vazife mukaddestir..."

Vazife mukaddestir ama mukaddes bir vazife öteki mukaddes vazifeyi engellemez. Bazıları, "Vazife mukaddestir, camiye gitmek yok!" diyor. Camiye gitmek de mukaddestir, namaz kılmak da mukaddestir.

Vazife mukaddesmiş... Nereden çıkarttın, her vazife mukaddes değil! Kötü vazife yapıyorsan, günah olan bir işte çalışıyorsan, o zaman bu mukaddes bir vazife olmuyor, mülevves bir vazife oluyor.

Ondan sonra, bir güzel iş öteki güzel işi yapmayı engellemez.

"Ben dişlerimi fırçaladım, binâenaleyh ayaklarım pis pis kokabilir." diyemezsin.

Ayaklarını da yıkayacaksın, her şey güzel olacak. "Elbisem kirli olabilir, vücudumu yıkadım." diyemezsin, her şey güzel olacak.

Çalışıyor, çalıştıktan sonra geliyor, arkadaşlarına gidiyor, kahveye gidiyor, bilardo oynuyor. Daha çağdaş, daha ilerici olanlar kulübe gidiyorlar, vakit geçiriyorlar... Gece oluyor, yatıyorlar. Bu insanın 24 saatini şöyle bir inceleyin, herkes kendisinin saatlerini incelesin!..

İnsanın saatleri geçiyor, 24 saati geçiyor; bu saatler nereye gidiyor, ne kadarı hayra gidiyor?..

"Tamam hocam, ben senin anlattığın gibi değil de, daha güzel şeylerle vakit geçiriyorum ama sevabı kaçmasın diye söylemek istemiyorum. Sevaplı işler yapıyorum."

Ne yapıyorsun?

İşte bir fakire gidiyorum, yardım ediyorum, yoksulların imdadına koşuyorum. Millî bir vazife yapıyorum veyahut içtimaî birtakım hizmetlere koşturuyorum.

Tamam, vazifeler güzel olabilir ama "Bu güzel saatlerin, güzel işlere harcanan saatlerin en güzeli Allah'ı zikretmeye harcanan saatlerdir." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Böylece Peygamber Efendimiz'in zikretmeyi de tavsiye ettiğini sizlere söylemiş oldum.

Allah'ı zikretmek nasıl olur, ne suretle olur, nasıl olursa güzel olur, zikrin mânası nedir, çeşitleri nedir?

Bu da tasavvufun işidir. Görüyorsunuz tasavvuf, siz ne kadar istemeseniz de karşınıza çıkıyor, sizin için son derece önemli bir iş olarak görünüyor. Eğer dindarsanız, eğer Kur'an'a inanıyorsanız, hadîs-i şerîfe inanıyorsanız, eğer müslümansanız, bakıyorsunuz her noktada İslâm'a en güzel hizmet eden müessese tasavvuf müessesesiymiş.

Üç tane hadîs-i şerîfi böylece sizlere nakletmiş oldum.

Bugünkü dördüncü hadîs-i şerîf oluyor, Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyuruyorlar ki;

Teallemû min ensâbiküm mâ tesılûne bihî erhâmeküm sümme'ntehu ve teallemû mine'l-arabiyyeti mâ tu'ribûne bihî kitâballâhi sümme'ntehû ve teallemû mine'n-nucûmi mâ tehtedûne bihî fî zulumâti'l-berri ve'l-bahri sümme'ntehû.

Bu, Peygamber Efendimiz'in zamanına sizi götürecek olan bir hadîs-i şerîf. Herhalde size oradan bir perde açmak, bir sahne göstermek tatlı gelecektir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Nesep ilminizi öğrenin!"

Araplar'ın ilm-i ensâbı vardı. Soylarını soplarını çok iyi takip ederlerdi. Birbirlerinin, kendilerinin soylarını çok iyi bilirlerdi. Bir Arap kaç göbek geriye kadar dedesini sayardı. "Ben falanca oğlu, filanca oğlu, filanca oğlu, filanca oğlu, filanca oğlu, falanca oğlu, filanca oğlu, filanca oğlu filancayım." diye ne kadar geriye doğru sayabiliyorsa o kadar övünürdü. Ortaya çıktığı zaman "Benim dedemin dedesinin dedesi şöyle adammış, böyle adammış." diye böbürlenirdi.

Peygamber Efendimiz zamanında, bu ensab ilmini en iyi bilenlerden birisi de Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh imiş; Allah şefaatine erdirsin... Herkeste ilm-i ensâba rağbet var, herkes soyunu sopunu öğrenmek istiyor. Tabii "Ben falancalardanım." diye övünüyor.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

Teallemû min ensâbiküm. "Soylarınızı, neseplerinizi öğrenin!"

Ne kadar, ne miktar?

Mâ tesilûne bihî erhâmeküm. "Akrabalarınızı tanıyıp onları ziyaret etmeniz, onları kayırmanız, kollamanız, sıla-i rahim yapmanız için. Yoksa böbürlenmek için değil..."

"Falanca da benim amcazâdemmiş; gideyim, garibanı bir ziyaret edeyim. Çok fakirmiş, çok düşkünmüş, yardımcı olayım.' demek için."

Peygamber Efendimiz övünmeyi uygun görmediğini, aksine bu bilgiyi insanî hizmetlerin îfâsı için kullanmak gerektiğini işaret buyurmuş oluyor.

Biz de soyumuzu sopumuzu bilelim, öğrenelim, akrabamızı tanıyalım.

Sonra ne yapacağız?

Onları ziyaret edeceğiz, onlarla ilgileneceğiz, sıla-i rahim yapacağız. Şaşıranları doğru yola çekmeye çalışacağız, hasta olanlara ilaç götüreceğiz, yoksul olanlara yardımda bulunacağız, her türlü insanî, dinî görevleri yapmaya çalışacağız. Bu bir... Etrafındakilere tavsiye buyurmuş, ilm-i ensâba fazla dalıp da birbirinizle çatışma, çekişme, böbürlenme, karşılıklı havalı havalı konuşma, hava atma gibi şeyler yapmayın demek.

Ve teallemû mine'l-arabiyyeti, mâ tu'ribûne bihî kitâballah. "Arapça'nın dil bilgisi, lisan kâidelerini, kelime, lügat bilgilerini iyice öğrenin."

Ama ne için?

"Bununla Kur'ân-ı Kerîm'i okuduğunuz zaman iyice anlamanıza yardımcı olacak miktarda öğrenin…" Sümme'ntehû. "Sonra işi fazla aşırı götürmeyin!"

Bu ne demek?

Arapça'yı öğreneceğim derken, "Şiirleri öğreneceğim, şarkıları öğreneceğim, türküleri öğreneceğim, o eski cahiliye devrinin aşk maceralarını anlatan kasidelerini ezberleyeceğim..." demeyin!

Peygamber Efendimiz, "İnsanın böyle günah dolu şiirleri ezberleyip hafızasına, göğsüne doldurmasından, karnının irinde dolması daha hayırlıdır." diyor. Her şeyin faydalısını öğrenmesi, faydasızını bırakması lazım. Şiirin de faydalısını öğrenmesi lazım, faydasızını bırakması lazım.

Araplar şiiri öğrenirlerdi. "Arapça bilgimi kuvvetlendiriyorum." diye şiirden kuvvet alırlardı. Onlar eski cahiliye devrinin şairlerinin günah, içki mâcerâlarını anlatan şiirlerini de öğrenirlerdi.

Mesela ben hatırlıyorum, şairin birisi kendisini methetmek, övünmek bâbında diyor ki:

"Ooo, ben öyle sefalar sürmüşümdür, geçmiş zamanlarda öyle paralar harcamışımdır ki, içki satan meyhane çadırının bayrağını yukarıya çektirmişimdir."

Eskiden, o devirlerde, oralarda çadırlar kurulurmuş, küplerle, tulumlarla şarap satılırmış. Parası olan gelip o şarabı alırmış, sarhoş olurmuş. Ama içkisi bittiği zaman, adam yukarıya bayrak çekermiş. "Artık gelmeyin, içkim bitti!" mânasına, uzaktan görsünler diye... Şair, "Ben nice meyhane çadırının şarabını tüketmişim, bayrak çektirmişim." diye övünüyor. Küplerle şarap içtiğini, tulumlarla şarap içtiğini medih yollu söylüyor.

Bunların kıymeti yok. Güzel şeyler öğrenilecek. "Kur'an'ı anlamanıza yardımcı olacak kadar Arapça öğrenin, ondan sonra öteki günah tarafına girmeyin!"

diyor Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem

Sonra, yine devam buyuruyor:

Ve teallemû mine'n-nucûmi mâ tehtedûne bihî fî zulumâti'l-berri ve'l-bahr. "Yıldızları da öğrenin!"

Yıldız ilmine, gökyüzünü, yıldızları anlatan ilimlere ilm-i nücûm derlerdi.

Bunun ne kadarını öğrenin?

"Karanlıkta çölde giderken yönünüzü bulmaya yardım edecek kadarını... Denizde giderken yahut çölde, karada giderken, ‘Haa, şu yıldız şu tarafta, demek ki Kuzey taraf şurası, demek ki Güney burası, ben şu tarafa gideceğim.' diye yönünüzü tayin edecek kadar öğrenin…" Sümme'ntehû. "Sonra gerisini karıştırmayın, kurcalamayın!"

Neden?

Eskiden Araplar yıldızlardan medet umarlardı. Yağmur yağdığı zaman, "Falanca yıldıza kurban kestik de ondan yağdı, bu yağmur filanca yıldızdandır, onun hürmetinedir." gibi abuk sabuk, inanca aykırı, küfrü mucib laflar söylerlerdi. O, "yıldız falı gibi, saçma ilimlere dalmamak şartıyla, faydalı olanları öğrenin." demiş oluyor.

Bu hadîs-i şerîflerden anlıyoruz ki her ilmin insana faydalı olan tarafını, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tavsiye buyuruyor, zararlı olan tarafına dalmaktan men ediyor. "Soy sop ilmini öğrenin de akrabalarınızı tanıyıp insanî vazife yapın! Arapça öğrenin, ama işi zevzekliğe, günaha daldırmadan, Kur'an'ı iyi anlamak için kullanın! İlm-i nücûmu, yıldız ilmini öğrenin ama işinize yarayacak, yönünüzü tayin edecek şekilde kullanın; sonra günah olan, haram olan, efsane olan, safsata olan tarafa dalmayın!" diye ilmî olmayan taraflarını yasaklıyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize her ilmin hayırlısını öğrenmeyi ve öğrendiğimizi uygulamayı nasip etsin. Maddî şeyleri öğrendiğimiz gibi mânevî kavramları da, güzel huyları da, edebi, erkânı, usulü de öğrenmemizi nasip etsin. İmanımızı kuvvetli eylesin, ahlâkımızı güzel eylesin.

Bir de; hem mânen kuvvetli olmamızı, hem de maddî yönden, maddeten kuvvetli olmamızı nasip eylesin. Kimsenin önünde bizi Allah mağlup ve mahcup düşürmesin, hor, zelil eylemesin; daima Mansur, müeyyed, muzaffer ve galip eylesin. Kendisini zikreden, zamanının bir kısmını, gününün bazı güzel, mutlu saatlerini Allahu Teâlâ hazretlerini bilmek, onu zikretmek, mârifetullah, muhabbetullah ve ibadetullaha sarf etmeyi nasip eylesin. Hem dünyamızı hem âhiretimizi mutlu eylesin. Cennetiyle cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Sayfa Başı