M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Allah Resûlü’nden Çok Mühim Tavsiyeler

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Cumanız mübarek olsun. Bu güzel günün feyzinden, bereketinden, mübarekliğinden tam istifade etmeyi Allah cümlenize nasip eylesin. Sevdiği kul eylesin, sevdiği işleri yapmayı nasip eylesin. Dünyada, âhirette aziz ve bahtiyar eylesin.

İbn Asâkir ve Tayâlisî Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ten rivayet eylemişler ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:

Men elbasehullâhu ni'meten fe'l-yüksir mine'l-hamdi lillâh. Ve men kesürat hümûmuhû fe'l-yestağfirillah. Ve men ebtae aleyhi rızkuhû fe'l-yüksir min kavli lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. Ve men nezele mea kavmin fe-lâ yesum illâ bi-iznihim. Ve men dehâle dâre kavmin fe'l-yeclis haysü emerûhu fe-inne'l-kavme a'lemu bi-avreti dârihim. Ve inne mine'z-zenbi'l-meshûti bihî alâ sâhibihi'l-hıkde ve'l-hasede ve'l-kesele fi'l-ibâdeti ve'd-danke fi'l-maîşeti.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Peygamber Efendimiz birçok hususu bu hadîs-i şerîfinde peş peşe tavsiye buyurmuş.

Birincisi;

Men elbasehullâhu ni'temeten fe'l-yüksir mine'l-hamdi lillâh. "Allah kime bir nimet vermişse, bir nimet giydirmişse, bir nimete onu gark etmişse, ona bir nimeti sarmışsa, Allah'a hamd ü senâ etmeyi çoğaltsın. Mânasını da düşünerek elhamdülillah demeyi çok eylesin!"

Düşüneceğiz; Allahu Teâlâ hazretlerinin üzerimizde çok çeşitli nimetleri vardır, sayılamayacak kadar çoktur. Zaten bunu âyet-i kerîme de bildiriyor:

Ve in teuddû ni'metallâhi lâ tuhsûhâ. "Allah'ın nimetlerini saymaya kalkışsanız tâkat getiremezsiniz, sayamazsınız, bitiremezsiniz."

Hakikaten çok nimetler var. "Çok" kelimesi az gelecek kadar nimetlere sahibiz!

Zaten her anlık hayatımız sayısız nimetlerin bir araya gelmesiyle sürüyor, devam ediyor. Öbür ana, öteki ana geçiyoruz, Rabbimiz'in her an sayısız nimetleri sayesinde, yaşıyoruz.

İnsanların hani sevmediği şeyleri sıralayalım: Hatta hastalık bile olsa, fakirlik bile olsa, üzücü şeyler bile olsa yine de üzerimizde sayısız nimetler var. Ayrıca hastalığın insana kazandırdığı sevaplar var. Fakirliğe sabrederse derecesi o kadar yüksek olacak ki tariflere sığmaz. Derdi tasası olduğu zaman sabrettiğinde bi-gayrihisâb sevaplara nâil olacak. Müslüman, mü'min oldu mu insan mü'min oldu mu sayısız nimetler içinde yüzüyor, şeksiz şüphesiz. O zaman elhamdülillah diyecek.

Elhamdülillah ne demek?

"Övgüler Allah'a olsun, Allah'a medh u senâlar olsun. Şükürler olsun!.."

Medh, şükür, hamd kelimeleriyle ilgili çok izahlar yapılabilir. Bunların birbirlerinden ince farkları var ama hamd kelimesi hem Allah'ın verdiği nimete teşekkürü, şükrü ifade ediyor hem onu övmeyi ifade ediyor. Çok mühim bir kelime, anlamı çok geniş olan bir kelime. İnsan elhamdülillah dediği zaman Allahu Teâlâ hazretlerine teşekkür etmiş oluyor; hem de onu övmüş, medh ü senâ eylemiş oluyor. Çünkü nimeti veren O.

O bakımdan nimetleri düşüneceğiz veya yeni bir nimetle karşılaştık mı, bir nimet olduğu zaman hamd edeceğiz. Mesela yeni bir elbise giymişiz, yeni bir ayakkabı alınmış, yeni bir gün başlamış, birisi hoşuna gidecek bir muamele yapmış, bize bir hediye vermiş… Sayısız ihtimaller, misaller olabilir.

Hamd edince ne olur?

Hamd edince insan nimetin teşekkürünü, şükrünü yapmış olur. Bir de nimetin artmasına sebep olacak bir iş yapmış olur. Allah hamd edilen nimeti artırır, hamdi yapılmayan nimeti de kuldan çeker alır.

"Sen bu nimetin kadrini kıymetini bilmiyorsun. Ver bakalım iz'ansız, edepsiz, duygusuz kul!"

Nimeti geri alır. Şükrü yapılmayan kadr ü kıymeti bilinmeyen nimeti Allah alır.

Onun için hamd etmenin çok faydası var. Bu sözün anlamını düşüne düşüne Allah'a teşekkür ediyoruz; Allah'ın büyüklüğünü düşünüyoruz, Allah'ı övüyoruz, o duygular içinde nimetlerinin karşısında elhamdülillah diyoruz. Bu çok güzel bir şey, Peygamber Efendimiz bunu tavsiye ediyor. Çünkü hem nimetin şükrü yapılmış olacak hem de nimetin artması sağlanmış olacak.

Ve men kesüret hümûmuhû fe'l-yestağfirillah.

Bazen de insanın gamı, kederi, tasası, üzüntüsü oluyor. Çeşitli sebeplerden oluyor; haklı oluyor, haksız oluyor. İnsanın fazla duygusal olduğu zaman oluyor, ama bazen de çok sabırlı olsa da en sabırlı insanı bile üzecek, sabrını taşıracak sıkıntılar, üzüntüler geliyor. Maaşında sıkıntı oluyor veyahut işinde sıkıntı oluyor. İşi çok güzel giderken bir pürüz çıkıyor. "Eyvah! Şimdi ben bunu nasıl halledeceğim?!.." diye bir telaş, bir üzüntü başlıyor. Hâsılı insan, çeşitli sebeplerden gamlanıp, kederlenip üzülebiliyor. Her zaman neşeli olmuyor.

"Üzüntüleri çoğaldı mı kul Allah'tan affını, mağfiretini istesin."

Estağfirullah ne demek?

"Yâ Rabbi! Ben senin mağfiretini istiyorum. Beni afv u mağfiret eylemeni istiyorum." demek.

Estağfirullah, bu da çok güzel bir şey.

Burada da iki sebepten düşünüyorum:

Bir kere insan tasalanıyor, aslında tasalanmaması lazım. Çünkü o kederi, o üzüntüyü kader olarak alnına yazan, hayatında onun karşısına getiren Allah. O halde kadere iman eden bir insan kederden de uzak olur.

Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-kederi. "Kadere inanan, keder, üzüntü, gam, tasa çekmez." Hepsi Allah'tandır der, sabırlı olur. "Eyvallah" der. Biliyorsunuz, Mevlevî tarikatinin meşhur bir tabiri var. Her şeye "Eyvallah!" demek. Eyvallah der, hoş karşılar, sabreder. Onu üzüntü de yapmayabilir. Yapıyorsa, demek ki işin içine biraz duygular karışıyor, kader konusundaki inanç hususunda biraz kusurlar oluyor. Onun için estağfirullah diyor. "Yâ Rabbi hatam, benim bu üzülmem hatalı oluyor, tevbe yâ Rabbi, estağfirullah…" diyor insan. Bir sebep bu.

Bir de insanın başına üzüntüler, sıkıntılar, tasalar, kederler -zaten bu hadisin sonunda da o konu gelecek- kişinin kusurundan, kabahatinden, kulun yaptığı birtakım hatalardan dolayı olur. O hataları bu anlayamadı ama Allah onun hatasının karşılığı olarak ona gam, keder, tasa verdi, üzdü.

"Benim, demek ki farkına varmadığım bir hatam varmış. Estağfirullah estağfirullah…" diyecek.

Estağfirullah deyince o gamların, kederlerin kendisine gelmesine sebep olan şeyi ortadan kaldırmış oluyor. Allah affedecek, o sebep kalkacak, tasalar dağılacak.

Bir de Allahu Teâlâ hazretleri hatası mâlum olmasa bile her an estağfirullah demeyi seviyor.

"Ben dahi peygamber olduğum halde günde 70 defa, 100 defa estağfirullah derim!" diye hadîs-i şerîfler var.

Allahümmmağfirlî ve tub aleyye inneke ente't-tevvâbu'r-rahîm, diye 100 defa söylediğine dair hadîs-i şerîfler var. Hâlbuki peygamber, hâlbuki çok güzel kulluk ediyor. Allah günahlarını afv u mağfiret etmiş ama estağfirullah demek, affını mağfiretini istemek çok güzel bir ibadet olduğundan, güzel bir iş olduğundan Peygamber Efendimiz kendisi de yapmış, bize de tavsiye buyurmuş.

O bakımdan insan tevbe ve istiğfarı çok yapmalı.

Kim her gün tevbe ve istiğfarı çok yaparsa âhirette yüzü güler, defter-i âmâlinde, dünyadaki yaptığı işlerin yazılı olduğu defterde, âhirette çok hayırlar yazılmış olarak görür. Onun için estağfirullah demeyi de çok yapacağız.

Bize iki tavsiye oldu:

Nimetler için elhamdülillah diyeceğiz.

Üzüntüler, gamlar, kederler dağılsın diye estağfirullah diyeceğiz, çok çok.

Ve men ebtae aleyhi rızkuhû.

Peygamber Efendimiz niye ebtae kelimesini kulanıyor?

Rızkı yazılmıştır, zaten gelecek. Rızk Allahu Teâlâ hazretlerinin kısmeti, kaderde yazılmış, rızkı mutlaka gelecek! Ama kul; rızık gelmedi, eyvah diye telaşlanıyor. Rızkının biraz geciktiğini sanıyor.

Fe'l-yüksir min kavli lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. "Rızkının geciktiğini sanan bir kimse de lâ havle ve la kuvvete illâ billâh demeyi çoğaltsın, çok yapsın!"

Bu ne demek?

Lâ havle ve kuvvete illâ billâh dedikçe rızkı çabuk gelir, demek. Sözün mânası bu! Rızkı çabuk gelir. Ama bir de lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh kadere inancın, imanın çok derin bir derecesidir.

Lâ ilâhe illallâh âşikâre zikirdir, âşikâre tevhiddir; lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh derinden derine gizli, içten tevhiddir. "Güç kuvvet sadece Allah'ın elindedir. Her şey O'nun emriyle O'nun gücüyle, kuvvetiyle, rızasıyla, yazmasıyla, kaderiyle, kazasıyla oluyor." mânasını ifade ettiği için lâ havle ve la kuvvete illâ billâh çok kıymetli bir söz.

Rızkı biraz gecikti deyince kul kendi kendine öyle bir duygu içine girdiği zaman lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh deyince demiş oluyor ki; "Biliyorum ki kaderi takdir eden, bütün gücün kuvvetin elinde olduğu kaynak Allahu Teâlâ hazretleridir. Allahu Teâlâ hazretlerinin irâde-i ilâhiyyesidir."

İnsan onu hatırladı mı rahatlar. Kadere iman yine işin içine girer, rahatlar. Ama ayrıca bu sözü söylemekten dolayı Allah bu sözü söyleyene çok mükâfat veriyor. Doksan türlü mükâfat veriyor; en aşağısı insanın gamının, kederinin dağılması, ondan sonrası çeşit çeşit mükâfatlar... Bu sözleri küçümsemeyelim, bu sözlere Allahu Teâlâ hazretlerinin çok büyük mükâfatlar verdiğini bilelim.

Dinî bakımdan önemli olan üç tane güzel cümle öğrenmiş olduk:

Elhamdülillah cümlesi,

Estağfirullah cümlesi,

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh cümlesi.

Bunları çok söylemeyi Peygamber Efendimiz tavsiye buyuruyor.

Bunlar mü'minin ağzının zikirli, elinin tesbihli olması gerektiğini, derviş meşrep olması gerektiğini, bu çeşit zikirleri çok yapması gerektiğini gösteriyor.

Ve'z-zâkirînallâha kesîran vez-zâkirât âyet-i kerîmesinde bildirilen insanlardan olması gerektiğini gösteren şeyler. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu tavsiyeleri yapmış.

İnsan bunları yaptı mı, Allah kâdir-i mutlak olduğundan, müsebbibü'l-esbâb olduğundan, her sebebi yaratan, gönderen, hazırlayan O olduğu için elhamdülillah diyenin nimetini artırır, estağfirullah diyenin tasasını, gamını, kederini dağıtır. İlâhî bir neşe, huzur, sükûn verir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh diyenin kesesini bereketlendirir. Kafasını, gönlünü, kalbini rahatlandırır…

Bunlar Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgisini, rızasını, kuluna ikram etmesini harekete geçirdiği için maddeten de; sadece mânevî değil sonuç olarak maddeten de insanın evinde bereket hâsıl olur. Hani mâneviyatımızı kuvvetlendirmek, moral almak vermek için filan deniliyor, öyle değil!

Kesesinde bereket hâsıl olur. Gamı, kederi dağılır, rahatlar, huzura kavuşur, sevindirici olaylar hemen arkasından gelir, nimetler hemen yağmaya başlar. İnsan sonuç itibariyle âlemleri yaratan rezzâk-ı âlem olan, latîfun bi-ibâdih kullarına lütfedici olan Allahu Teâlâ hazretlerinin lütuflarına ermeye başlar. Onun için bu sözleri söyleyin.

Dinimiz neden bu sözleri çok çok söylemeyi bize emretmiş, tavsiye eylemiş?

Peygamber Efendimiz niçin bu sözleri çok çok söylemeyi istiyor?

Bu sözler söylendikçe dilden gönüle derinlemesine doğru gitmeye başlar. İlk önce insan diliyle söyler ama sonra yavaş yavaş gönlüne, aklına bu duygular yerleşir, iradesine yerleşir, niyetine yerleşir. Sonunda kulun kafa yapısını, gönül yapısını değiştirir. O kul değişik bir kul olur, ihlâslı, imanlı, Allah'a tevekkül eden, mâneviyatı çok nurlu, kuvvetli bir insan haline gelir. Bunun, bu gibi sözlerin sonucu, o sonuca götürdüğü için çok söylenmesini, zikrin çok yapılmasını Kur'ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem pek çok âyetlerde ve hadîs-i şerîflerde bize tavsiye etmişler.

Çok elhamdülillah diyeceksiniz, nimetleriniz artacak.

Çok estağfirullah diyeceksiniz, tasalarınız, kederleriniz dağılacak.

Çok lâ havle ve la kuvvete illâ billâh diyeceksiniz, rızkınız bollaşacak; nice nice maddî mânevî ikramlara sahip olacaksınız.

Efendimiz konuşurken -belki vaaz veriyor, belki bir sohbette, belki bir hutbede, cuma hutbesinde- bazen çeşit çeşit konuları peş peşe anlatır. Siz zaten daha önceki hadîs-i şerîflerden de bunları biliyorsunuz. Bir hadîs-i şerîfin bir rivayeti içinde başka başka konular yer alabiliyor.

Bu da ne oluyor?

Sohbeti canlandırıyor.

Peygamber Efendimiz tek bir konuda konuşmuyor, çeşit çeşit konularda konuşunca dikkat tazeleniyor ve sohbet daha tatlı oluyor. Peygamber Efendimiz bir de böyle dedi, diye dinleyenler daha candan dinliyorlar. O taraf da iyice hatırında kalıyor.

Bu zikir tavsiyelerinin ardından ne buyurmuş?

Ve men nezele mea kavmin fe-lâ yesum illâ bi-iznihim. "Bir kavme misafir, konuk gelen, giden bir insan onların müsaadesi, izni olmadan oruç tutmasın!"

Bu her halde Ramazan orucu değil de insanın sevap kazanmak için zaman zaman tuttuğu -Peygamber Efendimiz de bazı oruçlar tavsiye ediyor- oruçlardandır. Ev sahibinin durumuna göre, onun müsaadesine göre yapacaksınız.

"Yarın oruç tutabilir miyiz, müsaade eder misiniz? Yanlış anlaşılmasın, kusura bakmayın..." diyecek. Kişi onların iznini almadan oruç tutmayacak, onların iznini alarak oruç tutacak. Bu da bir edep, bunu da öğrenelim.

Mesela insan seyahatte, yolculukta evinden çıkıyor.

Sefer mesafesine çıktığı zaman ne oluyor?

Bir kere namazlar iki rekât kılınıyor, sonra Ramazan'da bile olsa seferde oruç bazı zorluklar getireceği için tutulmayabilir. Seferde olan kimse sonradan ödemek üzere tutmayabilir. Ama tutabilecek durumdaysa Ramazan orucunu geçirmeyim, diye tutar.

Nafile oruç dediğimiz, fazilet kazanmak, derece kazanmak için tutulan oruçlarda, seferde pek [muteber] değil, tavsiye edilmiyor.

Efendimiz Leyse mine'l-birri es-siyâmu fi's-sefer "Yolculukta oruç tutmak bir takvâ değildir!" buyurmuş.

Neden?

Sıcaklık vardır, soğukluk vardır. Yorgunluk vardır. Gıdayı bulmak vardır, istirahat edebilmek, edememek vardır. Sahura kalkabilmek, kalkamamak vardır… Dinimiz müslümanı zorlamıyor. Zor şartlar altında kolaylıklar ihsan ediyor. Elhamdülillah bu da Allah'ın bize bir lütfu.

Sefer mesafesi değil de öteki mahalledeki komşuya gittik…

"Buyur, bir şey ikram edelim."

"Teşekkür ederim, ben oruçluyum." der.

Veyahut arkadaşlarla beraber çağırılmış, bir yere misafir gitmişler; arkadaşları sofraya oturuyor.

"Teşekkür ederim, ben oruçluyum."

Peygamber Efendimiz o zaman orucu bozup arkadaşlarla topluca hareket edip ertesi gün, başka bir gün ödemeyi tavsiye ediyor.

Görüyorsunuz, ev sahibinin bazı salahiyetleri, hakları var. Misafirinin oruç tutup tutmamasına bile onun izni gerekiyor. Bu da dinimizin ne kadar, ne derece âdâb-ı muaşeret ihtiva ettiğini gösteriyor. İslâm dini insanın misafir gittiği yerdeki şartlara uyması gerektiğini, huzuru koruyup kollaması gerektiğini, mutluluğu, neşeyi aykırı hareketlerle, ferdî hareketlerle, tek hareketlerle tadını tuzunu kaçırmamayı önemli sayıyor.

Ve men dehale dâre kavmin fe'l-yeclis haysü emerûhu. "Bir kimsenin evine giden kimse o ev sahibinin gösterdiği yere otursun!"

"Şuraya buyurun, oturun."

Tamam, oraya oturacak.

"Yok, ben şuraya otururum…" demeyecek.

Fe-inne'l-kavme a'lemu bi-avreti dârihim. "Çünkü o evin sahipleri olan kişiler evlerinin durumunu daha iyi bilirler,

şartları daha iyi bilirler." Onun içi "Oraya otur." demişlerdir, bir sebebi vardır. Öbür tarafa oturmaması lazım. Ya birisi gelecektir, ya orada bir şey vardır. Evin durumunu evin sahibi bilir. "Şuraya otur." derse "Peki." diyecek, evin sahibini dinleyecek.

Bizim halkımızın arasına yayılmış sözler var, misafirin ev sahibine itaat etmesi gerektiğini, halkımız biliyor. "Ev sahibine itiraz edilmez." diye bunu öğrenmiş. Hatta biz de biraz halk arasında söylenen sözleri hafifçe değiştirerek söylüyoruz.

"Misafir, ev sahibinin kuzusudur."

Kuzu kuzu dediğini yapması lazım. Hani kuzuyu bir yere çektiğimiz zaman; bir yere bağladığı zaman orada durur. Misafirin kuzu kuzu olması lazım. Ev sahibinin sözünü dinlemesi gerekiyor.

Artık son cümleye geliyoruz. Bakın hadîs-i şerîfin her tarafı önemli ama bu kısma özellikle dikkat etmenizi rica edeceğim:

Ve inne mine'z-zenbi'l-meshûti bihî alâ sâhibihi'l-hıkde ve'l-hasede ve'l-kesele fi'l-ibâdeti ve'd-danke fi'l-maîşeti. " Şu sayılan şeyler işleyen kişiye Allah'ın kızmasına sebep, bir günahtan dolayıdır."

Hadîs-i şerîfi harfiyen, tam terceme edip söyleyecek olursak;

"Allah o kula kızmıştır da şu sayılan şeyler ondan o kulun başına geliyor." demek.

Ve inne mine'z-zenbi'l-meshûti bihî alâ sâhibi. "Günahı işleyen o kişiye Allah'ın kızmasına sebep şu şeylerden dolayıdır."

Neler?

el-hıkd. "İnsanın içindeki kin."

Hıkd; bir kimsenin bir başka kimseye kin duyması, içinden ona kızgınlık beslemesi.

Ve'l hased. "Kıskançlık."

Karşısındakini kıskanıyor, içinde ona karşı kıskançlık var.

"Vay! O şu nimetlere, şu zenginliğe sahip, şu rahata ermiş…" vs. Onu kıskanıyor.

Ve'l-kesele fi'l-ibâdeti. "İbadetteki tembellenme, ibadeti isteksiz yapmak, yapmak istememek, yaparken tembelleşmek, yapmaktan vazgeçmek, ibadet konusundaki tembellik."

Allah Allah! Bakın, dikkat edin:

Ve'd-danke fi'l-maîşeti. "Ve rızktaki, insanın rızkındaki darlık, kazancının dar olması, az olması, eksik olması, kıt olması; olmaması."

Efendimiz dört şey saydı. Bunlar, kul bir günah işlemiştir, Allah ona kızmıştır da bu duygular o kulun içinde ondan var, demek. Görüyorsunuz, Allah bir kula kızdı mı, ona artık tevfîkini refîk etmedi mi o zaman kul kötüleşiyor, buruşuyor, kötü duyguların içine düşüyor, acayip bir mahlûk oluyor, içinde çeşit çeşit ahlâkî kusurlar da belirmeye başlıyor.

Neden?

Allah tevfîkini çekti. Sevmiyor, rahmet nazarıyla bakmıyor. Kötü kötü huylar onun için başladı. Bu çok önemli!

Hatırımıza iyice yerleştirelim!

Demek ki kötü huyların kaynaklarından birisi işlenilen bazı günahlar. O günahlardan dolayı o kötü huylar bitiyor, insanın içinde bir şeyler beliriyor, ondan o kötü huyları yapıyor.

Düşünmeye biraz devam edelim:

Kul o kötü huyu yaptı, o kötü huya göre hareket etti; ne olur, ne olur?

Onun da arkasından bir sürü günaha girer.

Mesela birisine karşı kin duygusu içinde, kin besliyor; bunun cezası çok büyük. Veyahut haset ediyor; haset, onun yaptığı öteki ibadetlerin sevaplarını alıp götürür.

Bu da fena! Bir günah işlediğinden dolayı Allah onun içine haset veriyor, haset edince de öbür yaptığı iyilikler yanıp gidiyor. Zincirleme bir takım felaketler yağmaya başlıyor!

Ve'l-kesele fi'l-ibâdeti. "İbadette tembellik içine düşmek…"

"Hadi, kalk gece namazı kıl."

Kalkamıyor.

"Hadi, kalk camiye git."

Gidemiyor.

Hâlbuki camiye gitse 27 kat fazla sevap olacak! Hâlbuki gece namazına kalkabilse dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha büyük bir sevap, mükâfat kazanmış olacak... İçinde o güzel işi yapmakta bir tembellik oluyor, o güzellikleri kaybediyor. O ibadetleri yapmaktan elde edeceği bütün kârlardan, sevaplardan mahrum kalıyor.

Sebebi daha önceki işlemiş olduğu bir günah! O günahtan dolayı Allah bir tembellik verdi, o ibadetleri de yapamaz duruma geldi.

Ne kadar fena!

Ve'd-danke fi'l-maîşeti. Bu da çok önemli bir tarafı.

"Bazı insanlar maddeci olur, menfaatçi olur." diyoruz.

Buyur işte! Menfaatçi insanlara söyleyin:

"Maişetteki kıtlık, darlık, kazançtaki eksiklik işlenen günahlardan oluyor.

Allah maişetini daraltıyor."

Aksini düşünelim: Günahları işlemese maişetini genişletecek, rızkı bol olacak, rahat olacak.

Başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz: Mesela sabah namazından sonra camide oturdu, Peygamber Efendimiz'in âdeti olduğu üzere Kur'an okudu, tesbih çekti, ibadet eyledi, sonra yarım saat-45 dakika geçince işrak namazı kıldı. Herkes gitti ama bu ibadet ehli mü'min camide oturdu; Kur'an okudu, Yâsîn okudu, Evrâd-ı Şerîfe'yi okudu, duaları okudu, iki rekât İşrak namazı kıldı. Bu işlerle 45 dakika kadar vakti geçmiş oldu.

Ne oluyor?

O gün rızkı bol oluyor, rızık yağıyor. Evine, sofrasına, kesesine bereket geliyor.

Neden?

İbadet ettiğinden!

Bir ibadet, bir sevaplı iş insanın maişetini genişletiyor.

Tabi ahlâkı da güzel olur. Şeytan yanına sokulamıyor, şeytan yanına sokulamayınca kötü şeyleri fitlemiyor, vesvese olarak veremiyor, onun aklına sokamıyor; böylece zincirleme bir iyilik başlıyor. İnsan ibadet ettikçe, güzel, sevaplı işleri yaptıkça zincirleme, peş peşe, birbirine ekli olarak iyilikler yağmaya, gelmeye başlıyor. İnsan, iyiliklerin içine doğru gitmeye başlıyor.

İnsan günah işlediği zaman da zincirleme kötülükler gelmeye başlıyor. Günah işlediğinden dolayı Allah ahlâkını bozuyor; içine kıskançlık geliyor, kin geliyor, böylece başka insanlarla problemleri, -"problem" demeyecektik- meseleleri, sorunları artıyor, kavgalar gürültüler, çekişmeler, çatışmalar ziyadeleşiyor.

Bu da toplum içinde bir huzursuzluk! Böyle kötü huylu bir insan hem kendisini rahatsız eder hem başkasını rahatsız eder, çatıştığı-çekiştiği insanları rahatsız eder; büyük bir zarar. Kendisinin huzuruna zarar, toplumun huzuruna zarar. İbadetteki tembellikler de onu sevap kazanmaktan engelliyor, büyük sevaplar elden kaçıyor vs.

Bakın bu hadîs-i şerîften ne kadar güzel bilgiler öğrenmiş olduk?!

Bir hadîs-i şerîfi, bir bilgiyi, bir âyet-i kerîmeyi, dinin bir hükmünü, fıkhın bir kararını öğrenmekten maksat nedir?

Öğrendiğini uygulamaktır. İnsanın ilmini tasdik etmesi, bildiği şeye göre yaşaması lazım. Biz de bunları yapacağız.

Allah bize bir nimet verdiyse elhamdülillah diyeceğiz. Gamımız, tasalarımız çoğalmışsa estağfirullah diyeceğiz. Rızık azaldı, gelmiyor galiba, filan gibi bir şeyler düşünmeye başladık mı lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözünü çok söyleyeceğiz. Bir kimseye misafir gittiysek ona hürmet edeceğiz, onun sözünü dinleyeceğiz, onun izni olmadan oruca kalkışmayacağız. Gene birisinin evine misafir gittiğimiz zaman "Şuraya otur. Otur." denince, dediği yere oturacağız. Çünkü evin bin bir türlü şartı vardır, evin neresinde oturulması gerektiğini o ev sahibi bilir. Misafir "Peki." diyecek, oraya oturacak.

Bir de günah işlememeye çok çalışacağız. Günah çok zararlı bir olay, çok zararlı. Hem insanın kendisine zarar veriyor hem de başkalarına zarar veriyor.

Günah başkalarına nasıl zarar veriyor?

Günahı kendisi işlediği için o zarara uğruyor. Onu uzaktan görüp gıybetini eden başkasına söyleyen, "Bak bu günah işledi." diye söylediğinden gıybet ettiği için zarar görüyor. İşlediği günaha ses çıkarmayan, razı olan, işlemiş gibi o da günaha giriyor, iştirak etmiş oluyor. Hâsılı birçok zararı çıkıyor.

Başka bir zararı da nedir?

İnsanın içinde birtakım kötü duygular o günahtan dolayı Allah tarafından yeşermeye, belirmeye başlıyor. Onlardan bir tanesi kin, başka insanlara karşı kin duymak; ikincisi haset duymak; üçüncüsü ibadetleri yapmakta isteksizlik tembellik oluyor; dördüncüsü -maddî bir sonuç- rızkı azalıyor.

Onun için aman günah işlememeye çok dikkat edelim, gözümüzü dört açalım. Cehennemden korkalım. Allah'ın rızasını kazanmaya çalışalım. Allah'ın gazabına uğramamaya, cenneti elden kaçırmamaya dikkat edelim. Her işimizi, sözümüzü önünden düşünelim; yapayım mı yapmayayım mı? Günah ise yapmayalım, sevaplı ise yapalım.

Hayat bir imtihan! Gevşek durmayalım, vakti boşa geçirmeyelim, bir saniyemizi bile boşa harcamayalım.

Gayemiz; Allah'ın rızasını kazanmak: İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî sözüyle gayemizi söylüyoruz. "Yâ Rabbi! Arzum sensin, ben senin rızanı kazanmak istiyorum!" diyoruz.

Mü'minler olarak, Allah'ın rızasını kazanmak için de günahlardan kaçınacağız, sevap işleri yapmaya gayretli olacağız. Günahlar işlersek, kaçınmazsak hem dünyada çeşitli felaketlere uğrarız –uğramayalım, Allah korusun- hem de günahı işleyenler âhirette cehennemde cayır cayır yanar. Sevap işleri yapanlar hem dünyada çeşit çeşit bereketlere, hayırlara nâil olur hem de âhirette Allah'ın lütfuyla, ihsanıyla, bahşıyla, keremiyle cennetine girer, ebedî saadete erer. Ebediyen nimetler içinde, cennet içinde bahtiyar olur.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi günahlardan uzak duran, vazifelerini bilen, yapan çalışkan hayırlı, verimli, olgun, kâmil, bilge müslümanlardan eylesin. Allah cümlenizden razı olsun. Sizi ve sevdiklerinizi iki cihan saadetine erdirsin, iki cihanın tehlikelerinden korusun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı