M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Kalbimizi Islaha Çalışalım

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh!

Cumanız mübarek olsun. Allahu Teâlâ hazretleri sizi, sevdiklerinizi, çevrenizi, çoluk çocuğunuzu, büyüklerinizi, dostlarınızı dünyanın ve âhiretin her türlü hayırlarına lütfuyla, keremiyle nâil ve mazhar eylesin.

Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallahu anhümâ, kendisi de babası da sahabi; İbn Ömer radıyallahu anhümâ, kendisi de babası da sahabi. İki kişiden, iki mübarek Abdullah'tan, ikisinin de adı Abdullah, ikisi de ashabın alimlerinden, bunların rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi okuyarak başlamak istiyorum.

Men ahsene fî mâ beynehû ve beynallâhi kefâhullâhu mâ beynehû ve beyne'n-nâs ve men aslaha serîretehû aslahallâhu alâniyetehû ve men amile li-âhiretihî kefâhullâhu dünyâhu.

Sadaka Resûllullah sallallahu aleyhi ve sellem fî mâ kâl, ev kemâ kâl.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde ne buyuruyor?

Men ahsene fî mâ beynehû ve beynallâhi kefâhullâhu mâ beynehû ve beyne'n-nâs. "Her kim ki kendisiyle Rabbi Allahu Teâlâ hazretleri arasını güzel ibadetlerle, güzel hareket ederek güzelleştirirse, düzeltirse, hoş ve uygun ederse Allah da ona, onunla insanlar arasındaki muamelelerinde yardımcı olur ve kifayet eder."

Allah'ın desteği her şeyine kâfi gelir.

Ve men aslaha serîretehû aslahallâhu alâniyetehû. "Her kim kendi içinin gizliliklerini, iç âlemini ıslah ederse, uygun, güzel hâle getirirse Allahu Teâlâ hazretleri onun dışını, zahirini de ıslah eder, güzel, uygun hâle getirir." Ve men amile li-âhiretihî kefâhullâhu dünyâhu. "Kim âhireti için çalışır, amel-i sâlih işler, ibadet ve taatte bulunur, sevap kazanmaya, cenneti kazanmaya çalışırsa Allah da onun dünyasına ait ihtiyaçlarını giderir, dünyasına kifayet eder, dünyalığı konusunda onu tatmin eder." mealinde bir hadîs-i şerif.

Çok mühim bir hadîs-i şerîf. Çünkü insanlar bu hadîs-i şerifte anlatılanlardan ikincilerine gayret ediyorlar, niyetleri ikincileri oluyor. O zaman birincileri de elden kaçıyor.

İkincileri ne demek?

"Kim Allah'la kendisi arasını güzel yaparsa, o konularda davranışları Allah'ın rızasına uygun olursa, sevaplı, ihtimamlı, dikkatli, itinalı olursa Allah onun insanlarla arasını düzeltir." buyuruyor.

İnsanlar böyle yapmıyor. İnsanlar ikiciyi yapıyor:

Öteki insanlarla arasını düzeltmek için çeşit çeşit düşünceler, davranışlar, gayretler ile uğraşıyorlar, planlar kuruyorlar "Filanca adamı kendime nasıl ısındırabilirim? Filanca işi nasıl ondan koparabilirim, filanca insanın gönlünü yaparsam bana ne kadar fayda sağlar…" diye planlar kuruyorlar.

Herkesin bir dünyası var; ihtiyaçları, hedefleri, gayeleri, amaçları, istekleri var. İlk önce bu istekleri düşünüyor, sonra etrafına bakıyor: Bu isteklerinin eline geçmesinde kim kendisine yardımcı olabilir?

Falanca zengin.

İşini görmek için hemen onun yanına yanaşıp buketlerle, selamlarla, temennalarla, eğilerek, tebessümler ederek, oraya gitmeden önce berbere gidip tıraş olarak, saçlarını tarayarak, aynaya bakarak, en güzel elbiselerini giyerek, ayakkabılarını boyatarak gidiyor. Veyahut falanca siyasî kuvvetli, onunla işi bitecek.

Ne yapıyor?

Gidiyor, onun yanına gitmeden önce göze girmek, beğenilmek, insanların hoşuna gitmek için bin bir tülü hazırlık… O gideceği insanın ilgisini, dikkatini sevgisini çekmek için çalışıyor. Bu bir yol.

Böyle hareket edilmesi her zaman kötü mü?

Hayır, normal! İnsanlar tabiî olarak başka insanların kendisini beğenmesini ister. Beğenilmek arzusu veya tenkit edilmemek veya nefret edilmek, istenmemek… bu gibi durumlar herkesin düşündüğü hususlardır.

"Acaba falanca adamı kızdırır mıyım, nefret ettirir miyim?.."

Aslında bunlar normal ama bazen veya çok kere bu gibi şeyler müraîlikle yapılıyor. İçinden istenmediği halde, aslında niyetinde o karşı tarafa göründüğü kadar güzel duygular beslemediği halde işini görmek için yapıyor.

Affedersiniz hani halkımızın bir sözü var: Köprüyü geçinceye kadar bir şeye dayı demek derler. Böyle oluyor, tabii bu ihlâssız.

İnsanlar öteki insanlarla arasını düzeltmek için uğraşırlar ama Allah; âlemlerin Hâlık'ı, sahibi, Rabbi Allahu Teâlâ hazretleri her zaman onları görüyor. Allahu Teâlâ hazretlerine itaat etmek her kulun borcu! Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerini tutması, yasaklarından kaçınması lazım. Allahu Teâlâ hazretleri her zaman onun yanında; yaptıklarını görüyor, içini dışını biliyor, gayesini, amacını, düşüncelerini, isteklerini, arzuların, nefsinin kendisine neler neler istettiğini biliyor. Allahu Teâlâ hazretleri kendisine, her kuluna sayısız, sonsuz, sınırsız, hadsiz, hesapsız nimetler bahşediyor. Türlü türlü nimetler çevremizde, yakınımızda, içimizde, vücudumuzda, aklımızda… O kadar çok nimetler var ki bunları sayamayız.

Zaten Kur'an da öyle buyuruyor:

Ve in teuddû ni'metallâhi lâ tuhsûhâ. "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız!"

Hani şoför kardeşlerimizin "Ömür biter, yol bitmez!" dedikleri gibi. Allah'ın nimetleri saymakla bitmez. Ben her bir nimeti ayrıca saymak istiyorum:

Görmek bir nimet mi?

Nimet. Tamam. Elhamdülillah, çok şükür Allah beni gören bir kul eylemiş.

İslâm bir nimet mi?

Elbette en büyük nimet! Tamam. Elhamdülillah, Allah beni müslüman eylemiş.

Sıhhat bir nimet mi?

Elhamdülillah, çok şükür Allah beni sıhhatli eylemiş. Vs.

Tabii göz nimetse kulak nimet değil mi? İnsanın kulağı duymasa doğru olur mu? Hayatta her şeyi sağlam olsa da başarısız olsa, olur mu? Fidan gibi boyu var, selvi boylum, güzel huylum, güzel yüzlüm, hilal kaşlım, badem gözlüm… ama hayatta başarısız; olmaz! Etrafındaki her şeyin muradınca, isteğince, arzusunca olması [güzel.]

Bu işi yapanlar söylüyorlar: Hani televizyona baktığınız zaman birtakım resimler görüyorsunuz.

Bu, binlerce ışık noktasının o ekrana sonuçlanması, orada çeşitli renklerde ışımasıyla, karşıda noktaların birikmesinden, yan yana gelmesinden, çeşitli renklerin yan yana gruplanmasından ne olmuş oluyor?

Ekranda sahneler oluyor.

Siz onları görüyorsunuz ama bunun aslı ne? Bunun arkasında ne var?

Her bir noktaya bir tek renk geliyor ama hepsi birleştiği zaman bir sahne oluyor. Televizyon ekranı oluyor. Siz onu öyle görüyorsunuz.

Her şey böyle; insanın vücudu da hücre hücre, halı da ilmik ilmik, çevremizdeki maddeler de molekül molekül... Allahu Teâlâ hazretleri kudretiyle küçükleri uyumlu tarzda birleştirmiş, birleştirmiş daha büyük varlıklar meydana getirmiş. Her şey bileşik halinde, her şey bir âlem!

İnsanoğlu da bir âlem!

Diyelim ki: "İnsanoğlunun gözü iyi de kalbi hasta, kalbi iyi de böbreği hasta…"

Olmaz.

"Her şeyi iyi de ayağının parmağı sızlıyor, her şeyi iyi de dişi ağrıyor…"

Olmaz. Demek ki dişlerinin sıhhatli olması da nimet, hiçbir yerden ağrı gelmemesi de nimet.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Kur'ân-ı Kerîm'in buyurduğu gibi; "Nimetleri saymaya kalksanız, saymanız asla mümkün olmaz!" Allah'ın nimetleri o kadar çok. O bakımdan hepimizin Allahu Teâlâ hazretlerine aslında sonsuz bir hamd duygusuyla, şükür duygusuyla, sevgi ile saygı ile kulluk etmemiz lazım.

Yâ Rabbi, yâ Rabbi, yâ Rabbi; elhamdülillah. Ne nimetler vermişsin! Çayırları, çimenleri çiçeklerle, kuşlarla, kelebeklerle, böceklerle donatmışsın…

Ne kadar bir dış âlem var! Aman yâ Rabbi! Suların hali, yerlerin, göklerin hali, bulutların yağmur yağdırması, denizlerin manzarası, derelerin şırıldaması, çağlayanlar vs.

Aslında hepsine teşekkür lazım.

Birisi size geliyor, küçük bir şey yapıyor; kibar bir insan olarak hemen, "Teşekkür ederim." diyorsunuz. Üstelik "Çok teşekkür ederim." diyorsunuz. Bir iyilik yapıyor; bir şey veriyor, size kapıyı açıyor "Buyurun." diyor. "Çok teşekkür ederim." diyorsunuz.

"Su ister misiniz, kahve ister misiniz?"

"Çok teşekkür ederim…"

Peki, kibarlığımızdan bir kulun bir küçük ikramına çok teşekkür ediyoruz da niye Allah'ın sonsuz nimetlerine sayılamayacak kadar çok nimetlerine çok teşekkür etmiyoruz?

Her birine ayrı teşekkür etmemiz lazım. Bütün bu sözlerle anlatmak istediğim şeyi mutlaka çok iyi anladınız. Bitmez tükenmez bir sahaya yönelmiş olduk.

Allah'ın nimetleri sonsuz, o halde Allah'a bizim severek güzel kulluk etmemiz lazım.

Böyle olmuyor. Küçük bir şeyden beyefendi kızıyor, hanımefendi sinirleniyor; Allah'a küsüyor, Allah'a darılıyor, isyan ediyor, bağırıyor çağırıyor, kırıyor döküyor, yakıyor yıkıyor, ortalığı birbirine katıyor! Hâlbuki o başına gelen olay dünyada birçok insanın başına geliyor ve normal.

Bu işlerin tanzim edicisi kendisi olsa ne yapacak?

Elbette hikmetli; her olayın olmasında hikmet var. Onu anlayamıyor, isyan ediyor. Veyahut Allah'ın bin tane nimetini unutuyor, bir ayağına diken battı diye feryat ediyor. Yıllarca, günlerce, aylarca, saatlerce huzur içinde yaşadığını unutuyor, bir anlık bir ağrısından şikâyetleniyor. Hâlbuki insan o halde de Allah'a güzel kulluğunu devam ettirmesi lazım.

Her şey hikmetli, bunu ancak mü'minler anlayabiliyor! Mü'min olmayınca, imana gelmeyince bunları derin derin düşünen mütefekkir bir ârif insan olmayınca bunları anlayamıyorlar, insanlar bunu ondan yapıyorlar; ama yanlış!

İnsanlarla arasını düzeltmeye çalışıyor da Rabbiyle arasını düzeltmeye çalışmıyor. Rabbiyle arasındaki kulluk bağlarını kendisinin Rabbine karşı neler yapması gerektiğini düşünmüyor ve onu güzel yapmaya çalışmıyor; böyle olmaması lazım. İnsanlara saygı, sevgi gösteriyor, temennâ çakıyor, rica ediyor, istirham ediyor, "Lütfen…" diyor ama Rabbine karşı böyle kibar değil; olmaz, yanlış!

Peygamber Efendimiz bu yanlışlığa işaret ediyor. Yanlışını söylemiyor da doğruyu bize irşat edip gösteriyor:

"Kim kendisiyle Rabbi arasındaki muamelesini güzel yaparsa, kulluğunu, taatini, ibadetini yaşamda Rabbine karşı vazifelerini güzel yaparsa Allah da onu insanlarla olan münasebetlerinde destekler, yardımcı olur, işini rast getirir."

Hani balıkçının yanından geçiyorsunuz, "Rast gele." diyorsunuz. Avcıyla karşılaşıyorsunuz, "Rast gele." diyorsunuz. Balık avı, bereketli olsun filan. Dükkâncı arkadaşınızın önünden geçerken selam veriyorsunuz, "Hayırlı işler dilerim." diyorsunuz… Allahu Teâlâ hazretleri kulların arasındaki işlerini, kendisine itaat eden kulunun öteki kullarla olan işlerini mânevî olarak destekliyor, yardımcı oluyor, o hususu güzelleştiriyor.

Gözünüzü kapayın, Yunus Emre rahmetullahi aleyh'i düşünün, onun çağına gidin. Yunus Emre'nin çevresiyle olan ilişkileri nasıldı?

Kim bilir nasıl seviyorlardı!

Tarihin derinliklerine gitmesek bile benim tanıdığım bir baba dostu rahmetli büyüğümüz vardı. Sevdiğim, hayran olduğum bir hocaefendi, rahmetli Hüseyin Karagözoğlu. Kur'an Anahtarı diye kitap yazmış…

Vefat etmiş de cenazesi Gül camiinden kaldırılıp kabristana götürülürken mahalleli camları açmış, arkasından feryat edip, bağırıp hüngür hüngür ağlayarak;

"Hocam bizi bırakıp nereye gidiyorsun?.."

Nereye gidecek?

Allahu Teâlâ hazretleri "Gel kulum." demiş, âhirete gidiyor. Allah cennetlik eylesin. Büyük nimetlere kavuşmaya gidiyor. Kendisini nasıl sevdirmiş!

Ama bu nasıl oluyor?

İslâm ile oluyor. Nefsini ıslah etmek ile, ahlâkını güzelleştirmekle oluyor. Bu, Allah'a inanan insanda olabiliyor.

İnanmayan insan; komünist, ateist, inançsız, karamsar insanlar... Bunlar dünyayı birbirine katıyorlar. Her yerde harp darp, kavga gürültü! Bunları planlayan inançsız insanlar. Milletleri birbirleriyle çarpıştıran insanlar âhiret sorumluluğu, Allah inancı olmayan, "Boş ver. Ne varsa dünyadadır, âhiret filan hepsi hikâye…" diyenler. "Cennet de cehennem de dünyada, ben burada cennette yaşar gibi yaşarım." diye yalan yanlış inançlarla ortalığı birbirine katan insanlar; inançsızlar!

İnançlı insan ne yapıyor?

Kimseye zarar vermiyor; zulüm etmiyor, parasını ayırıyor, veriyor, hayır hasenat yapıyor, köyünde çeşme yapıyor. Köyünün köprüsünü yaptırıyor, yol, cami, Kur'an kursu yaptırıyor, fakirlerin babası, hâmisi oluyor, dullara yetimlere bakıyor. Anasız babasız çocukları okutuyor, adam ediyor, mühendis ediyor, müdür ediyor. Yüksek mevkilere çıkmasına kadar destekliyor… Bu, imanın işi. İmanla oluyor, inandıktan sonra oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri mânevî bakımdan yardım edince, bereket verince görünmez yönlerden yerlerden, ilâhî desteğe mazhar olunca bir kul Yunus Emre gibi oluyor. Onu çok tanıdığımız için hep onun ismini söylüyorum. Bizim medeniyetimizde, irfan dünyamızda, irfan tarihimizde binlerce, milyonlarca Yunus var.

Mevlânâ gibi oluyor.

Mevlânâ'nın hayatını okumadık mı?

Kaddesallahu sırrahu'l-azîz, öldüğü zaman Konya'da bulunan papazlar da, hıristiyanlar da, gayrimüslimler de onun ayrılığından dolayı hüngür hüngür ağlamamışlar mı?

Ağlamışlar.

Bunlar neden oluyor?

Mü'min olan insan, insan-ı kâmil oluyor. Cümle cihanın sevdiği bir varlık haline geliyor. Dağlar, taşlar bile sever. Hatta bizim bilmediğimiz, anlayamadığımız şekilde kuşlar, böcekler, balıklar; dış dünyadaki varlıklar, suların içindeki varlıklar dahi sever.

"Hocam bunları böyle nereden söylüyorsun? Soyadın Coşan olduğundan galiba bu sabah biraz coştun…" diyeceksiniz.

Hayır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor:

"Alim bir kimseye denizdeki balıklar bile dua eder!" diyor.

Hâlbuki biz denizde yaşamıyoruz, karada yaşıyoruz değil mi?

Karada yaşadığımız halde denizdeki balıklar haberimiz olmadan bir İslâm alimine dua ediyor. İlim talebinde bulunan, din yolunda yürüyen, Allah'ın sevgili kulu olmaya çalışan insana denizdeki balıklar bile, kuşlar, böcekler, dağlar, taşlar dua ediyor.

Tabii Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor da onun için ben onu hatırlatmak maksadıyla söylüyorum. Edebiyat yapmıyorum, gerçekleri konuşuyorum.

Bir dağın üzerinde Allah'ın bir kulu namaz kılsa, o dağ memnun oluyor. Öteki dağlara iftihar ediyor, sevincini ifade ediyor. Diyor ki; "Benim üzerimde Allah'ın mü'min bir kulu Allah'a ibadet eyledi, haberiniz var mı?" diye sevinçle anlatıyor ama biz bunu anlayamıyoruz. Peygamber Efendimiz bunu böyle bildirdiğine göre böyle oluyor.

Peygamber Efendimiz yolda giderken taşlar selam verirdi, ağaçlar selam verirdi. Peygamber Efendimiz'e Peygamber olması yakın geldiği zamanda böyle birtakım olağanüstü haller olmaya başlamıştır. Yolda yürürken taşlar, ağaçlar selam verirlerdi.

Demek ki çevremizdeki varlıklara biraz daha başka bir gözle bakmamız lazım. Biz beş duyumuzla bakıyoruz. Görme, işitme, dokunma, tatma, koklama duygularımızla, beş duyu dediğimiz duygularımızla bakıyoruz. Bunların dışında başka duygularla baksak, onların lisan-ı hâl ile veyahut bilmediğimiz diller ile, nice nice diller ile neler söylediğini anlayacağız.

Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulmuyor mu:

Ve in min şey'in illâ yusebbihu bi-hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbihahüm. "Hiçbir varlık, hiçbir yaratık yoktur ki Allahu Teâlâ hazretlerini zikr ü tesbih eylemesin. Fakat siz bunu anlayamazsınız, siz farkına varmazsınız!"

Aslında tesbih ediyor. Demek ki taşlar, zerreler, küreler, fezadaki gökcisimleri, yıldızlar… Her şey, her şey Cenâb-ı Hakk'ı zikr ü tesbih ediyor.

Osmanlılar devrinde alimlerden bir zât-ı muhtereme sormuşlar.

Eyüp Sultan semtinde Daha doğrusu Ebû Eyyub Sultan demek lazım. Çünkü Eyüb'ün babası, Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz.

Orada padişahın huzurunda çok büyük bir alim, ârif Abdulehad-i Nurî hazretleri var. Kendisine soru sormuşlar:

"Bu varlıkların zikr ü tesbih ettiği muhakkak.

Yusebbihû lillâhi mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard. "Yerdeki, gökteki her şey şu anda zikr ü tesbih ediyor."

Bu tesbih lisan-ı hâl ile midir? Öyle mi telakki edeceğiz?" demişler.

"Hayır. Tesbih ediyorlar, duyan duyabilir!" demiş.

Demek ki evliyâullah bazı şeyleri görebiliyor, bazı şeyleri duyabiliyor. Peygamber Efendimiz kabrin yanından geçerken kabrin içindekileri gördüğü gibi evliyâullah da kabirdekileri görebiliyor, onunla irtibat kurabiliyor. Bunlar tarih kitaplarında, tasavvuf tarihinde, büyüklerin hayatlarını anlatan eserlerde okunursa görülecek.

İnsan biraz da o âleme girerse insanın kendisi de bir şeyler anlayabilir. Mesela uyku gelir gibi bir hal geliyor; kabirdeki insan karşısına güleç yüzlü çıkıyor, insan şaşırıyor.

"Acaba rüya mı nedir?" derken, böyle şeyler olabiliyor.

Allahu Teâlâ hazretlerinin esrarlı işleri çok. Onun için biz Allah'a iyi kulluk etmeye çalışacağız. İbadetimizi, taatimizi iyi yapacağız. Allah öteki insanlarla işlerimizde bize yardımcı olacak.

Allah razı olsun büyüklerimiz böyle öğretmişti: Biz ilkokuldan itibaren, sabahları, rahmetli annemizin elini, babamızın elini öperdik, duasını alırdık, okula öyle giderdik. Elhamdülillah imtihanlarımız, çalışmalarımız iyi giderdi. Allah yardım ediyor. Mânevî yardıma mazhar olan bir insan öteki insanlar gibi olmaz!

Bazen de insanın işi hep ters gider! Hani bir türkü var:

Ağustos'ta suya gitsem balta kesmez, buz olur.

Ağustos'ta suya gitse sıcaktan, balta kesmez buz oluyor! Her iş ters gidiyor.

İnsan abdestsiz, namazsız niyazsız olursa, insafsız, edepsiz, ahlâksız olursa, Allah'ın sevmediği işleri yaparsa, günahkâr, âsî, mücrim olursa her işi ters gider.

Ağustos'ta suya gitsem balta kesmez buz olur

Kem talihim, kara bahtım, taşa bassam iz olur.

Talihi kem olur, bahtı kara olur.

Bahtı kim baht ediyor, talihi kim güzel talih ediyor?

Allah! O halde Allah'ın iyi kulu olmazsa; diyelim ki âsî olursa, içki içerse, kumar oynarsa, zina ederse, gıybet, dedikodu ederse, insanlara iftira ederse, birisinin lafını ötekisine taşıyıp ara bozarsa, etrafındaki insanlara illallah dedirtirse, yaka silktirirse, "Aman şu gitse de kurtulsak, ölse de kurtulsak!" dedirtirse…

Hani bazı insanları "Teneşir paklar." diyorlar. Adam zalim, ölünceye kadar illallah dedirtiyor ancak ölünce teneşirde yıkandığı zaman kurtuluyor. Böyle olursa o zaman tabii işi ters gider.

Sen şiir yaz, ağıt yaz, al eline sazını dımbır dımbır dımbırdat, bahtından kara bahtından şikâyet et…

Tabii öyle olur. Günahkâr olursan öyle olur. İtaatkâr olursan Allah'ın sevgili kulu olursan da keramete mazhar olursun, Allah'ın lütfuna erersin. Allah her işini rast getirir. Öteki insanlarla aranı da güzel eyler, her şeyin hoş olur. O zaman, neylerse güzel eyler çünkü lütfediyor. Lütfetmek istiyor, kulunu taltif etmek murad ediyor. Onun için öyle olur.

O halde biz ne yapacağız?

İnsanları hoş etmeye çalışmaktan önce, öncelikle Allah'ı hoş etmeye çalışacağız. Allah'ın rızasını kazanmaya çalışacağız. Tabii Allah'ın emri olduğundan öteki insanların da hayır duasını almaya çalışacağız ama onun da temelinde kazılırsa hazine çıkacak: Temelinde Allah'ı memnun etmek duygusu var.

"Sen filanca komşuna niçin iyi muamele ediyorsun? Adam kötü, sana kötülük yapıyor, sen niye iyilik yapıyorsun?"

"Allah rızası için!"

"Sen şu işi neden yapıyorsun; zahmetli, meşakkatli, zor, masraflı?"

"Allah rızası için!" diyor.

Bunlar Allah rızası olmasa yapılır mı?

Allah rızası için yapılıyor. İşin anahtarı, esrarı, gizli tarafı, madalyonun arka tarafı, perdenin öbür tarafı bu. Sen Allah'a güzel kulluk etmeye bak, Allah'a teslim ol, tevekkül et. Allah'a güzel kulluk et, Allah'ın sevdiği kulu ol, Allah yolunda yürü, Kur'an'ın emrini dinle, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sarıl; her şeyin rast gider! Dünya ve âhiretin, her işin, hayırlarla, sevaplarla dolar. Allah'ın sevgili kulu olursun.

Millet tersten başlıyor, olmuyor. Bina çatıdan inşa edilmez, temelden inşa edilir. Binanın temelinden, birinci katından, ikinci katından çatısına çıkılır, çatı sonra kapatılır.

O halde işin temeli ne?

Allah'a güzel kulluk etmeye çalışacağız. Allah'ın emirlerini tutarak rızasını kazanacak şekilde kulluk edeceğiz. Allah da işlerimizde yardımcı olacak, bizim cümle cihan halkıyla aramızı güzelleştirecek.

Ve men aslaha serîretehû aslahallâhu alâniyetehû. "Kim kendi iç âlemini, iç dünyasını, gönlünü, kalbini ıslah ederse, güzelleştirir, düzeltir, uygunlaştırırsa Allah da onun dışını ıslah eder."

Önemli olan insanın iç dünyasıdır. İnsanın Allahu Teâlâ hazretleri kalıbına, kıyafetine, dışına, şekline, yüzüne gözüne değil; gönlüne bakıyor. Gönlü güzel olması lazım; içi, iç âlemi güzel olması lazım.

Bir arkadaş düşünün ki içten pazarlıklı. Tanıdığınız bir kimse, biliyorsunuz, zaman zaman da konuşuyorsunuz. Başkalarına karşı duygularını biliyorsunuz: İçinden çok kinler, hasetler, kızgınlıklar, kırgınlıklar, intikam duyguları taşıyor ama dışı, giyimi kuşamı bilmem nesi iyi. Ne kıymeti var!

Mühim olan, insanı insan yapan içi. İç dünyasının güzel olması lazım. Onu ıslah etmeye çalışmak lazım. Bu da tasavvuf dediğimiz ilimle oluyor.

İnsanın içinin ıslahı için başka mektep yok!

"İnsanın kalbini ıslah nasıl olacak?" derseniz;

Ben "Önce nasıl olmuş olduğunu düşünün." derim. Tarih boyunca insanın içinin ıslahı nasıl olmuş? Yunuslar, Mevlânâlar, sevdiğiniz mübarek evliyâullah şahıslar nasıl yetişmiş?

Nefsini ıslah ederek, içini ıslah ederek yetişmişler. Onun için işin aslı, esası kalbi temizlemek.

Dinimizin birinci en önemli hükmü, emri, temel kaidesi niyet değil mi? Ameller niyetlere göre değil mi? Yaptığımız her işte niyet neyse karşılığını ona göre almayacak mıyız? İyi niyetliysek mükâfat, kötü niyetliysek ceza görmeyecek miyiz?

Kötü niyetli ise bir insan ceza görmeyecek mi?

Görecek.

O halde işin temeli niyet! Niyet de işe ait bir iş. İnsanın niyeti, dışında değildir. İnsanın niyeti kalbindedir. O halde kalbimizi ıslaha çalışalım.

Kalbi nasıl ıslah edelim?

Kalp eskiden beri, tarihten beri nasıl ıslah edilmişse öyle ıslah edeceksin! Tasavvuf yolunda nefsini ıslah edeceksin. Kalbini nurlandıracaksın, ahlâkını güzelleştireceksin, duygularını dizginleyeceksin. Kötü duygularını engelleyeceksin, iyi duyguları geliştireceksin. Her şeyi iyi düşünmeye çalışacaksın. "Eyvallah." demeye çalışacaksın, "Peki." demeye alışacaksın.

Hocamız [Mehmed Zahid Kotku] rahmetullahi aleyh'in bir sözü var.

Rahmetullahi aleyh ne diyordu?

"Arkadaşlık ‘pekiyi' demekle yürür."

Onun kendi ifadesiyle;

"Arkadaşlık ‘pekey' demekle kaimdir." derdi rahmetli.

Arkadaşsan, arkadaşına uyum göstereceksin, "Peki." diyeceksin. İtiraz etmeyeceksin, çekişmeyeceksin, cedelleşmeyeceksin. Alt alta, üst üste, saç saça, baş başa ne biçim arkadaşlık! Öyle şey olur mu?

İnsan arkadaşına "Pekiyi." diyecek. O bakımdan insanın içinin ıslahı önde geliyor. İçi ıslah olursa Allah zahirini de ıslah eder. Bir kul batınını ıslah ederse Allah onun zahirini de ıslah eder. O zaman zahiren, batınen, kalben ve kâlıben…

Kâlıp ne demek?

İnsanın dışı demek.

Kalp, insanın içi demek.

Kalben ve kâlıben, Zahiren ve batınen, ruh ve bedence insan güzel olur. Yüzü güzel olur…

Böyle bir hacı nineyi düşünün, haminneyi, yaşlı başlı bir başörtülü ihtiyarı düşünün: Ömrünü ibadetle geçirmiş… Yüzü nasıl güzeldir, nasıl nurludur, nasıl sevimlidir! Çizgilerine nasıl güzellik aksetmiştir, bakmaya doyamazsınız. Elini öpmeye kıyamazsınız.

İhtiyar bir dede nasıl güzeldir! Bembeyaz sakalıyla, pırıl pırıl alnıyla nasıl nurludur!...

Neden?

Ömrünü Allah yolunda geçirdi. İçi pırıl pırıl, altın gibi kalbi var, işte dışı da o kadar güzel. İnsan yanından ayrılmak istemez, sözüne sohbetine doyamaz.

Neden?

İçi ıslah oldu mu, dışı da güzel oluyor, herkes seviyor.

Peygamber Efendimiz'in hadisinin son kısmı;

Ve men amile li-âhretihî kefâhullâhu dünyâhu. "Kim âhireti içi hazırlanırsa Allah onun dünyasına kifayet eder."

Sevgili mü'min kardeşlerim, müslüman kardeşlerim!

Biliyorsunuz, bir bu hayat var, buna el-hayâtü'd-dünyâ diyoruz. İşte yaşıyoruz, şu yaşa geldik, şu dünyada yaşıyoruz; bu bir hayat, bir yaşam perdesi, bir yaşam devresi, bu dünyada yaşıyoruz.

Kaç yıl yaşayacağız?

Allah bilir. Kaderimizde ne ise o kadar yaşayacağız.

Sonra ne olacak?

Sonra bu hayat bitecek. el-Hayâtü'd-dünyâ, fâni dünya sona erecek.

Sonra ne olacak?

Bâki olan âhiret hayatı, ebedî hayat başlayacak. el-Hayâtü'l-âhire, âhiret hayatı başlayacak. Ayrı bir âleme geçeceğiz; bu dünya devresi bitecek, âhiret âlemine göçeceğiz.

Kabir bir kapıdır, bütün insanlar bu kapıdan geçecek.

Nereye geçecek?

Dünyadan âhirete, herkes o kapıdan âhirete geçecek.

Âhiret sonsuz, dünya muvakkat! Dünya küçücük bir devre, toplu iğnenin başı kadar hatta toplu iğnenin ucu kadar bile değil! Âhiret sonsuz bir hayat, sonsuz.

Âhirette insanlar cennetteyse cennette ebedî yaşayacaklar. Cehennemliklerse cehennemde ebedî azap görecekler.

Hüm fîhâ hâlidûn. "Orada herkes ebediyen, hâlidiyyen yaşayacak."

Hulûd: Ebediyet, sonsuzluk demek. Sonsuz yaşayacak.

Bu âhiret hayatı çok mühim ama insanlar henüz o tarafı görmüyor. O kapıdan geçmediği için öbür tarafı görmüyor.

İnsan öbür tarafı nasıl görür?

Allah gösterirse görür.

Rüyada gösterir.

Mesela ben hatırlıyorum. Çocukken, daha ilkokul veya ortaokul talebesi olduğum zamanda bir rüya görürdüm:

Kıyamet kopmuş, âhiret olmuş, mahşer yeri olmuş; bir ter, bir heyecan vs.

Siz de böyle rüyalar görmüşsünüzdür.

Bu nedir?

Bir ikazdır. Rüyada Allahu Teâlâ hazretleri insanlara âhireti hatırlatıyor, zihnine sokuyor. "Bak! İleride böyle olacak." diyor.

Sonra rüya ile bu iş yetmiyor, Allahu Teâlâ hazretleri peygamberler göndermiş. Âhir zaman peygamberi, son peygamber, son resûl ve son nebi, âhir zaman Peygamberi.

Hâtemü'r-rusul ve hâtemü'l-enbiyâ. "Peygamberlerin de hâtemi, resûllerin de hâtemi, sonuncusu."

Men lâ nebiyye ba'dehû. "Kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan âhir zaman peygamberi."

Dört kitap ve nice nice ilâhî suhuf ile son Peygamber olduğu, kendisinden sonra başka peygamber gelmeyeceği bildirilen Peygamber. Allah Peygamberler gönderiyor.

Peki, Peygamber Efendimiz'den sonra birisi kalkar da "Allah bana vahiy ediyor" derse ne olur?

Çok büyük suç olur, çok büyük günah olur. İmandan, dinden çıkmış olur! Yalan, iftira olur.

"Ben gözümü kapattığım zaman sesler duyuyorum, kafama duygular geliyor, böyle şeyleri kâğıda geçiriyorum, bunları bana Allah söylüyor…"

Hayır!

İnsanın içinden gelen duyguların kaynakları çeşitlidir. Şeytandan da gelir:

Ve inne'ş-şeyâtîne le-yûhûne ilâ evliyâihim. "Şeytanlar kendi dostlarına bir şeyler fısıldarlar, akıllarına getirtirler, vahiy ederler."

Ona da vahiy deniliyor. Nefis de;

Ve lekad halakna'l-insâne ve na'lemu mâ tüvesvisü bihî nefsuhû.

Allahu Teâlâ hazretleri; "Biz insanoğlunu yaratmış olduğumuz için, âlemlerin Rabbi olduğumuzdan nefsinin ona neler, ne vesveseler verdiğini biliriz." buyuruyor.

Tabii çok iyi bilir. Allah insanın içindekileri de bilir.

İnsanın içinden gelen duygular nefsinden gelir, şeytandan gelir…

Bana ihvanımızdan bir kardeş şikâyet ediyor, dert yanıyor, çare istiyor. Diyor ki;

"Hocam, içimden bir ses bana ‘Al şu bıçağı, kendini öldür!' diyor."

Bak nefs, şeytan nasıl kandırmaya çalışıyor!

Diyormuş ki; "O kadar şiddetle bu arzuyu duyuyorum ki, ölmek istiyorum, kendimi öldürmek istiyorum. Etrafındakilere yalvarıyormuş. Beni yalnız bırakmayın, içimden böyle duygular geliyor."

Sevgili kardeşlerim!

Aman! Peygamber Efendimiz'den sonra peygamber yok, resûl yok, nebî yok! Âhir zaman peygamberi, onun hükmü kıyamet kopuncaya kadar bâki!

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri peygamberler göndermiş, âhireti anlatmış, bildirmiş, insanları ihbar, ihtar, ikaz etmiş.

Yazılı olduğu için herkes gözüyle görsün de sabah akşam okusun, imanı tazelensin diye kitaplar göndermiş. Elhamdülillah bir harfi bile değişmemiş olan Kur'ân-ı Kerîm elimizde. Sabah akşam okuyoruz. Bildiğimiz sûrelerde bile bu mânalar var.

Biraz da Arapça öğren!

İngilizce, Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca, Rusça… Millet her şeyi öğreniyor. Birkaç tane dil bilenler var. Bazısı;

"Ben Kürt'üm, hem Kürtçe'yi biliyorum hem Türkçe'yi biliyorum."

"Hem Arapça'yı biliyorum hem Farsça'yı biliyorum. Bir de İngiltere'de tahsil ettim, İngilizce'yi de biliyorum." diyor.

"Hem Boşnak'ım hem Arnavutça biliyorum."

"Hem Rusça biliyorum hem İngilizce, Fransızca, Almanca biliyorum."

İnsanlar çok dil biliyor. İyi, güzel de peki müslümanlar niye Kur'ân-ı Kerîm'in dili olan Arapça'yı bilmiyor?

Görüyor musunuz, o kadar dil biliyor, biliyor da bu dünya hayatının çeşitli olayları nasıl aldatıyor!

Allah'ın dinini bilecek; Arapça bilecek, Kur'an'ı okuyacak, hadîs-i şerifleri okuyacak da âhireti bilecek. Ondan sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin de o güzel inci, mercan, yakut, elmas, cevher misali sözlerini, hadîs-i şerîflerini okuyacak.

Bak işte okuyoruz, bu bir hadîs-i şerif. Yarım saati geçti, bir hadîs-i şerîfi anlatmasını tamamlayamadık.

Ne güzel şeyler! İnsan bunları okuyacak da imanı tazelenecek, gerçekleri öğrenecek. Âhirete hazırlanmak lazım.

Âhireti insan rüyada da görür. Allah bildirirse bildiriyor. Allah ikaz ediyor, Allah insanlara hayatı boyunca her vesile ile nice nice ikazlar gönderiyor. Ama bir radyo konuşmasından, ama bir kitaptan, ama bir filimden, ama bir arkadaşın lisanından, ama dosttan, ama düşmandan… Sen gelen sözü dinle, anla; söyleyene değil, söyletene bak, derler.

Aklını başına topla. Ebedî âhiret hayatı var, onu mahvetme; ona çalışmak lazım.

Ebedî âhiret hayatına çalışmak nasıl olur?

Allah'a inanmakla, ibadet etmekle, hayır hasenat yapmakla, cenneti kazanmaya sebep olacak güzel şeyler yapmakla, arkanda eser bırakmakla, çevrene faydalı olmakla, hizmet etmekle, edeple, ahlâkla, çalışmayla, gayretle, himmetle olur.

Büyüklerimiz onun için; "İnsanın kıymeti himmeti kadardır." diyor.

Ne kadar himmet ediyorsun, gayret ediyorsun?

Kıymetin o!

Tembel tembel oturuyorsan kıymetin az. İnsan bu duygularla âhiretine çalışacak. Ebedî hayatını mâmur etmeye, ebedî saadeti kazanmaya, Allah'ın rızasını elde etmeye çalışacak.

Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainne. İrcıî ilâ rabbiki râdıyeten merdıyye. Fedhulî fî-ibâdî. Vedhulî cennetî. diye hitap edecek. Allahu Teâlâ hazretleri bazı mü'min kullarına; Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor.

Ne kadar heyecan verici bir bilgi! İnsan heyecanından "ah" diye tir tir titrer. Gözlerinden inci gibi yaşlar döker.

Allahu Teâlâ hazretleri sevdiği bazı kullarına evliyâsına, mü'min kullarına, muhlis kullarına ne buyuracak?

"Ey mutmainne nefis, ruh! Ey mutmainne nefse, ruha sahip olan benim güzel kulum!"

İrcıî ilâ rabbiki râdıyeten merdıyye. "Sen O'ndan razı, Rabbin de senden razı olarak; rıza kazanmış, Allah'ın rızasını elde etmiş bir kul olarak Rabbine gel, Rabbine geri dön. Merdiy bir kul olarak Rabbine kavuş." Fedhulî fî-ibâdî vedhulî cennetî. "Benim has kullarımın zümresine dâhil ol; sonra cennetime gir, rızama vasıl ol, cemalimi müşahede eyle, cennetin türlü türlü nimetleri senin olsun!" diye Allahu Teâlâ hazretleri sevgili kullarını davet edecek, cennetine çağıracak ve cennetine sokacak.

Dünyada da davet ediyor. Dünyada da bunlar hep davet. Benim sözüm de davet, hepinize davet. Silininceye, dünyada unutuluncaya kadar bu bandı dinleyen herkese davet.

Allahu Teâlâ hazretleri, Peygamber Efendimiz'i dünyada davetçi olarak gönderdi. İnsanları cennete davet ediyor. Peygamber Efendimiz beşîr ve nezîr; "Ey insanlar! Âhireti unutmayın, cennete buyurun, cennete gelin. Aman cehenneme düşmeyin, şunları yaparsanız cehennemlik olursunuz, öyle yapmayın! Öyle yapmayın, cehenneme düşersiniz; böyle yapın, çok büyük mutluluklara erersiniz." diye müjdeliyor, ikaz ediyor, ihtar ediyor.

O halde hepimiz ne yapmalıyız?

Âhirete hazırlanmalıyız.

Dünya ne olacak?

Allah o zaman dünyayı da garantiliyor, teminatını Allah veriyor, insanın dünyası da mâmur oluyor âhireti de mâmur oluyor.

İnsanlar burada da yine ters yapıyorlar. Dünyayı elde etmeye çalışırken âhireti unutuyorlar. Çalışacağım, kazanacağım, yükseleceğim derken günah işliyorlar, haram yiyorlar haram deryasına batıyorlar. Ondan sonra âhiretleri mahvoluyor. Sen ilk önce âhiretini düşün. Allah senin dünyalığını da garantileyecek, verecek. Dünyada da nasibin neyse onu alacaksın. İşte insanlar bunu bilemiyor. Onun için bu hadîs-i şerîf çok önemli.

İnsanların üç büyük yanılgısı var:

İnsanlara hoş görünmeye çalışıyor, öyle yapmayacak. Allah'a hoş görünmeye çalışacak.

Dışını süslemeye çalışıyor. Taranıyor, donanıyor, boyanıyor, giyiniyor, takıyor, takıştırıyor. İçini güzelleştirmeye, kalbini, ahlâkını güzelleştirmeye, içini nurlandırmaya çalışacak.

Dünyası için çalışıyor, âhiretini ihmal ediyor.

"Cumaya gel!"

"İşim var… Talebeyim… İşim çok, fabrika vs., ticaret, kasa…"

Gelmiyor, namaza gelmiyor. Allahu Teâlâ hayya ales-salâh diye müezzine nidâ ettiriyor. Mikrofonlarla sesler büyüyor. Ta uzaklardan hayya ales-salâh, namaza gel diye duyuluyor. Adam namaza gelmiyor.

"Hacca git! Zekât ver! Hayır yap!.."

Hacca gitmiyor. Zekât vermiyor. Hayır yapmıyor…

Sevgili kardeşlerim!

Nasihat bir şey değil. Nasihati anladıktan sonra dinlemek çok önemli oluyor.

Tanıdığım bir kimse anlattı: Birisi tarla satmış. Deniz kenarında, çok güzel. Büyük miktarda, deste deste para kazanmış…

Yalnız bizim bunu anlatan akrabamız demiş ki;

"Bu parayı sakın haram yollara yatırma. Helaline yatır sonra mahvolursun!.."

Çok söylemiş.

Onun da kulağına girmemiş. Herhalde bir kulağından girmiş, öbür kulağından çıkmış.

Sonra ne olmuş?

Adam parayı harama yatırmış. Şimdi haram yiyormuş, haramla besleniyormuş, haramla oturuyormuş, haramla kalkıyormuş…

Yazıklar olsun! Nasihati dinlemiyor!

Peki, bu paranın harama yatırılmadan helalden geliştirmesi mümkün değil mi?

Mümkün! Onu yapmamış. İnsanlar yanlış hareket ediyor.

Onun için bu hadîs-i şerîfi herkese söyleyin. Siz de anladığınız kadar anlatın. Allah'la aranızı güzelleştirmeye çalışın. Kalbinizi, içinizi nurlandırmaya, güzelleştirmeye çalışın. Âhiretinize çalışın, Allah dünyalığı da nasip eder.

Peygamber Efendimiz'in diğer hadîs-i şerîflerini okursanız göreceksiniz ki âhirete çalışmak, dünyayı ihmal etmek mânasında değildir. Peygamber Efendimiz ömrü boyunca ümmeti için çalıştı. Dünya hayatı ile ilgili işler konusunda çalıştı, çalıştı, çalıştı sapasağlam bir nurlu asr-ı saadette altın insanlardan müteşekkil bir toplum meydana getirdi.

Çarşıya, pazara gitti, havraya, kiliseye gitti, papazlarla konuştu, hahamlarla konuştu. İslâm'ı anlattı, hahamların bir kısmı, papazların bir kısmı müslüman oldu. Çarşıda, pazarda "Tartıyı güzel yapın, ölçüyü doğru yapın, hile yapmayın, malları hileli satmayın!.." diye söyledi. Kanun çıkarttı, Medine Anayasası denilen ahkâmı koydu. Dünyamızla da ilgili çalışmalar yaptı.

Âhireti için çalışmak dünyayı bir tarafa boş verip boşlayıp, atıp harap etmek mânasında katiyen değildir. Dünyadaki bütün çalışmalarda Allah'ın rızasını düşünerek çalışmak demektir.

Bir insan iyi bir müslüman olarak her meslekte mesleğine devam edebilir ama İslâmî kurallara uymak şartıyla; bu çok önemli. İslâmî kuralları da şeriatin ahkâmından; âyetlerden, hadislerden, fukahânın yazdığı güzel kitaplardan öğrenecekseniz.

Allah, bunları böylece yapmayı, rızasını kazanmayı nasip etsin. Kalbinizi nurlandırsın, gönül gözünüzü açsın. Âhiret için en tesirli, en verimli şekilde çalışmanızı nasip etsin. Hem dünyanızı hem âhiretinizi mesut ve bahtiyar eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtüh!

Sayfa Başı