M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Kâbe’nin İçine Girmek Nasip Oldu!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Size bu cuma günü Mekke-i Mükerreme'den hitap etmekle çok mutluyum, bahtiyarım. Elhamdülillah, umre için arkadaşlarla bir grup halinde buraya gelmiş bulunuyoruz. Onun için biraz Mekke-i Mükerreme ile ilgili, Mescid-i Haram ile ilgili bilgiler sunmak istiyorum.

Türkiye'de artık Kasım ayının ortaları. Kışın içinde Şark'ı ile Garb'ı arasında, kuzeyi ile güneyi arasında farklar var fakat burada öyle değil; burada güneşlik hatta kurak bir mevsim var, yağış da yok.

İki gün önce sabah namazından sonra salât-ı ıstıskâ; yağmur dileme duası yapıldı. İmam efendi hutbe okudu. "Yağmurların kesilmesi, zekâtın verilmemesindendir; insanların günaha dalmasındandır… Büyük bir kuraklık var. Tevbe edelim, Allahu Teâlâ hazretlerinin yoluna dönelim, Allahu Teâlâ hazretleri yolunda yürüyen kullara semadan bardaktan boşanırcasına bereket, yağmur indirir…" diye hutbe îrâd eyledi. Böylece arkadaşlarımıza, bu sırada burada bulunan umre yapan kardeşlerimize Mescid-i Haram'da, Kâbe-i Müşerrefe'nin karşısında, sabah namazından sonra işrak vaktinde yağmur için cemaatle namaz kılmak nasip oldu. Böyle bir namaz kıldık, onu bir bilgi olarak sunuyorum.

Buralarda hava biraz güneşli, yağışsız ve suya ihtiyaç fazla durumda imiş. Hava durumu böyle.

Mescid-i Haram'a gelince; Mescid-i Haram'da çok görülmemiş bir durumla karşı karşıyayız. Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafı bembeyaz, paravana ile tahtalarla - malzemesi tahta mıdır yoksa metal, maden midir- çepeçevre kapanmış, Kâbe görünmüyor. Bazen sadece Hâcer-i Esved'in olduğu kısım iki metre yükseklik, üç metre genişlikte görünüyor. Oradan Kâbe-i Müşerrefe'nin duvarlarını; esmer taşlarını, siyah renkli taşlarını, aralarındaki beyaz kireçten sıvayı görüyoruz. Başka yeri görünmüyor çünkü Kâbe-i Müşerrefe tamir görüyor.

Belki Türkiye'deki kardeşlerimizin bilgisi yoktur. Hac'dan kısa bir zaman sonra Kâbe-i Müşerrefe'yi tamire almışlar. Çünkü çatısı akıyormuş. Belki çatısının tutan asıl malzemesi ahşap idi, onlar asırlar boyunca öyle durduğu için çürümüş olsa gerek. Tamir ihtiyacı hâsıl olmuş. Şu sıralarda Kâbe tamirde...

Biz bunu İstanbul'dayken duymuştuk ve temenni ediyorduk ki inşaallah biz gidinceye kadar tamir bitmiş olur da biz de Kâbe-i Müşerrefe'mizi o mübarek görünüşüyle; duvarlarıyla, altın kapısıyla, siyah örtüsüyle, siyah örtüsünün üstüne altın işlemeli âyetleriyle doya doya gözyaşları içinde seyredelim, diye düşünüyorduk. Şimdi bembeyaz, kendi asıl boyundan da yüksek, daha yüksek bir şekilde etrafı çevrilmiş durumda. Artık etrafına herhalde iskele de kurulmuş durumda. Onun için Kâbe-i Müşerefe'nin sadece Hâcer-i Esved tarafı bazen görünüyor, başka yerleri görünmüyor. Tavaf daha geniş bir daire halinde yapılıyor.

Bu değişik bir görünüm ama biz; "Keşke bu tamirat bitmiş olsaydı…" filan derken burada çok güzel bir durumla, lütufla karşılaştık.

Bazı dostlarımız, kardeşlerimiz, burada tanıdıkları olan kimseler aracı oldular. Dediler ki;

"Hocam, Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girmek ister misiniz?"

Tabii canımıza minnet, hatta can feda! Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girmek çok büyük bir lütuf!

"Hay hay…" dedik, bekledik ve bize içeriye girmek nasip oldu.

Kapılar var, ilk önce tavaf edilen tarafında parmaklıklar var, askerler duruyor, o parmaklıklardan daha içeriye kimseyi sokmuyorlar. Oradan içeriye giriyorsunuz. Ayrıca bir kapı var, içerisi hiç görünmüyor. O kapının küçük bir gözleme penceresi var, açıyorlar, oradan kim geldi diye bakıyorlar. Kapıyı ona göre açıyorlar. Biz oraya girdik, Kâbe-i Müşerrefe'nin Hatîm, Hicr-i İsmail kısmından, Rükn-ü Şâmî'den Rükn-ü Irakî'ye, Rükn-ü Irakî'den Rükn-ü Hâcer-i Esved'e doğru Hatîm'in içinden Kuzey'den Güney'e doğru yürüdük.

Kâbe-i Müşerrefe'nin kapısına bir rampa çıkış yapmışlar, oradan yavaş yavaş çıkılıyor. Her taraf iskele! Yukarıya çıktık. Kâbe-i Müşerrefe'nin kapısı açık, elhamdülillah içeriye girdik. Kâbe-i Müşerrefe'nin ölçülerinin 11-12 metre civarında olduğunu tahmin ediyorum. Ama eski ölçülerle 33 zira!

Mesela Hâcer-i Esved'den Rükn-ü Irakî'ye kadar Doğu cephesi olan, kapı olan kısım 33 zira. Öbür tarafı da; Rükn-ü Irakî'den Rükn-ü Şâmî'ye kadar o yarım daire şeklindeki kısım da 20 küsur zira.

Kâbe-i Müşerrefe'nin bir tarafı daha uzun. Kâbe'ye girdiğiniz zaman o kapının olduğu cephe öteki cepheye göre daha uzunca. Kâbe tam dört köşe değil, küp şeklinde değil. Biraz uzun, tabanı dikdörtgen şeklinde.

Kapıdan içeriye girdiğiniz zaman -ben heyecan içinde, gözyaşları içinde içeriye girdiğim zaman- görünen durum; her tarafa naylonlar serilmiş çünkü inşaat var, tavanı değiştirmişler çünkü tavan akıyormuş, mühendis kardeşlerimizin beyan ettiğine göre belki de çökme imkânı varmış…

İçeri giriyorsunuz, girdikten sonra kapıya göre karşı tarafa doğru baktığınız zaman, ortada üç tane direk var; bir, iki, üç tane direk. Uzunlamasına olan kısımda… Kapının olduğu cepheye paralel olarak ortada üç tane direk var, yukarıya kadar çıkıyor. Başınızı yukarıya kaldırdığınız zaman yukarıda -benim gördüğüm- ahşap bir tavan var. Demek ki ilk önce beton döktüler, herhalde altını sağlamlaştırdılar, ahşap kapladılar. Direkleri de Hindistan'dan çok kıymetli ağaçlardan yapılmış getirilmiş, diyorlar.

Direklerin oturduğu kısmı çok sağlam vidalarla madenî bir tabla üstüne oturmuş. Galiba direk, doğrudan doğruya yere oturmasın, çürümesin diye altını madenî bir kaide yapmışlar.

Kâbe'nin mekânı içinde üç tane direk var. Eskiden tavanı tutuyormuş. Belki şu anda tavanı tutmaya lüzum kalmadan tavan yapılabilirdi ama aynen o direkler muhafaza edilmiş. Etraf duvarları mermer. Benim eski kitaplarda okuduğuma göre eskiden de mermermiş, şu anda da mermer. Ama galiba şu anda mermerlerini değiştiriyorlar. Çünkü zeminde de mermerlerin bazı boşluk yerleri var. Anlaşılıyor ki mermerlerde bir değişme var.

Okuduğum kitaplarda duvarların tamamen mermer olduğunu, mermerlerin önüne de Kâbe'nin içinin Kâbe örtüsü, dıştaki siyah oluyordu... İçteki kısımların da Kâbe'nin örtüsünün perdelerle duvarlarının örtüldüğünü kitaplarda okumuştum. Daha önce girmiş olan arkadaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar. O perdeler tozlanmasın diye kaldırılmış, biz mermer duvarları gördük.

Köşeye rastlayan, duvar ile taban arasındaki kısımlar: Duvar kısmı 30-35 beş cm, tavan kısmı 70-80 cm koyu renkli, ceviz renkli, az damarlı bir güzel -yekpare gibi anlaşılıyor -güzel bir taşla çepeçevre. Başka evlerde süpürgelik dediğimiz kısım yeşil bir mermerle çevrilmiş. Onun üstü pembemsi sarı bir mermerle üç metre, belki dört metre kadar yukarıya çıkıyor; bunlar benim tahmini ölçülerim.

Yukarıda Kâbe'nin dört duvarını yine o yeşil mermerlerden bir kuşak 25 cm kadar çepeçevre dönmüş. Arasında yine bir metre kadar o açık sarı, pembemsi sarı, damarlı mermer var. Üstüne bir kere daha yine 25-30 cm.lik yeşil mermerle dönmüş. Yukarıda aralarında 70-80 cm mesafe bulunan iki tane 30 cm.lik kuşak var. Bu yeşil mermer kuşaklar aşağıdaki süpürgelik kısımdaki mermerlerle aynı.

Altın kapıdan; insanların boyundan yüksek olan o yüksek kapı, bizim resimlerde sadece Kâbe'nin örtüsünü gördüğümüz, altın kapısını gördüğümüz dış tarafı. Kâbe-i Müşerrefe'nin kapısından içeriye girdiğiniz zaman içeride önünüze sıralanmış sağa doğru üç tane direk var. Etraf pembemsi bir sarı mermerle kaplı ama aşağıda ve yukarıda süpürgelik kısmı ve yukarıları yemyeşil, herhalde çok kıymetli bir mermerle örtülmüş.

Kapının tam karşısından yuvarlak bir dairevî -bir metre çapı kadar- bir daire içinde nesih yazıyla bir kitâbe var. Orada bilgiler verilmiş ama benim orada o yazıyı okuma imkânım olmadı. Zaten biraz gölge durumları vardı. Yazıyı pek okuyamadım. Herhalde Kâbe'yi tamir ettirmiş olan eskilerin kitâbesi olmalı. Sol tarafında bir levhada bir murabba var; Peygamber Efendimiz'in ismi filan yazılı, kûfî yazılı. Sağında tekrar bir yazı var.

Kapının olduğu duvarda da bir kitâbe gördüm. Bir de ortadaki direğe herhalde en yeni tamirin kim tarafından yapıldığını anlatan bir şey yapılmış.

Kapıdan girdiğimize göre sağ köşede, Rükn-ü Irakî'de yukarıya doğru bir döner merdiven var, paslanmaz çelik gibi pırıl pırıl bir şeyle kaplı duvarı da var, kapısından görünen bu. Benden sonra giren arkadaşlar;

"Onun yanına bir de asansör yapılıyor. Merdivenle değil de asansörle çıkılacak gibi Kâbe'nin çatısına bir tertibat da yapıyorlar." diye söylediler. Kâbe-i Müşerrefe'nin içi böyle.

Tabii Kâbe'nin içine girmek çok büyük bir iş, herkese nasip olmayan çok büyük bir nimet. Elhamdülillah kardeşlerimizden de girenler oldu. Kâbe tamir ediliyorken, bir taraftan işçiler çalışıyorken bir taraftan da Allah'ın nasip ettiği bazı kullar içeri girip Kâbe'nin içinde namaz kılma şerefine eriyorlar.

Oranın alt tarafı, o yüksek kısım normal mescidin seviyesinden iki metre kadar yüksek; herhalde Kâbe'nin eski malzemesi oraya konulmuş. Kıymetli mübarek malzeme. O dolgu, Türkiye'deki inşaatlarda bizim su basmanı dediğimiz şekilde orası dolu. Altı boş, bodrum değil.

Okuduğum kitaplara göre bu, Kâbe-i Müşerrefe'nin büyük bir tamiri, önemli bir tamir. Bu tamirden önce en büyük tamiri IV. Murad yapmış. IV. Murad zamanında Kâbe'nin etrafındaki dağlara çok büyük bir sel gelmiş. O kadar çok yağmur yağmış ki bardaktan boşanırcasına! Seller Harem-i Şerîf'i basmış ve kum, moloz getirmiş, Kâbe'nin duvarları çatlamış. Çok büyük bir afet olmuş. Mescid-i Haram'ın içi, Kâbe'nin etrafı, tavaf edilen yerler tavaf edilemeyecek kadar taşlarla, kütüklerle, kumlarla dolmuş.

Hatırımda yanlış kalmadıysa 1026, 1636 gibi bir tarihte oluyor. 1636 miladî, 1026 hicrî tarihte IV. Murad'ın zamanında bu afet olmuş.

Ahali derhal "Mukaddes mâbedde, Kâbe-i Müşerrefe'de hasar meydana gelebilecek kadar yağışlar oldu!.." diye padişaha haber göndermişler. Duvarları çatlamış, yıkılma tehlikesi göstermiş. Onun üzerine Mısır'dan Rıdvan Ağa isminde bir vazifeli gelmiş. Padişahtan haber gelinceye kadar ilk iş olarak içeriden molozları çekmişler. İki-üç ay içerideki çöpleri, kumları, taşları birikmiş olan şeyleri çekmişler. Demek ki o sellerden orası ne kadar dolmuş?! Tertemiz hale getirmişler. "Tamiri yapılsın." diye padişahtan haber bekliyorlar.

Çünkü çok mühim bir şey! Kimse mübarek Kâbe-i Müşerref'imizin bir yerine dokunamıyor. Nihayet Mekke şerifine; Peygamber Efendimiz'in sülalesinden olan idarecisine padişahtan "Yapılsın!" diye haber gelmiş, tahsisat gelmiş.

"Kim yapsın?" derken o ana kadar oralardaki hizmetleri çok güzel yaptığı için demişler ki;

"Rıdvan Ağa bu işi yapsın!"

Hakikaten Kâbe'nin tamiri işine Rıdvan Ağa devam etmiş. Daima oradaki alimlere, dört mezhebin temsilcisi olan Harem imamlarına meseleyi soruyormuş:

"Nasıl yapalım? Tahta perde yapmak caiz midir? Çalışma ne usullü olmalı?.." diye daima fetva alarak danışarak, istişare yaparak o tamiri yapmaya başlamışlar.

Biliyorsunuz, bir Şair Bâkî var, Osmanlılar'ın en büyük şairlerinden birisi Şair Bâkî. Kanûnî devrinde yaşamış ve Harem-i Şerîf'te de vazife görmüş, oraları görmüş bir şair. Kadı, Şair Bâkî aynı zamanda kadı.

O Şair Bâkî'nin bir temennisi var: Kâbe-i Müşerrefe'nin Doğu duvarı yine böyle sellerden zarar gördüğü zaman ta sahabe-i kirâmın devrinde Peygamber Efendimiz'den sonra Abdullah b. Zübeyr b. Avvâm'ın Mekke emirliği sırasında Haccac tarafından tamir edilmiş. Mekke emirini savaşarak şehit ettiği kişi, Hz. Aişe validemizin de [yeğeni] oluyor. O mübarek Abdullah b. Zübeyr b. Avvâm…

Hatta Haccac; şehri muhasara etti, mancınıklarla taş ve yanıcı maddeler attılar. Şehrin içinde yangınlar çıktı, Kâbe'nin örtüsü tutuştu, bir yerleri yandı. Tabii tamire ihtiyaç var. Haccac, kendi yaktığı o yanan yerleri tamir ettirmiş.

Bizim Osmanlı Şairi de asırlar sonra oralara gittiği, oralarda kadılık ve sair vazifesi yaptığı zaman demiş ki;

"Haccac gibi zalim bir insanın; Abdullah b. Zübeyr gibi cennetlik bir sahabinin çocuğunu şehit eden, Emevîler'e hizmet eden bir kimsenin, Kâbe'nin duvarını yapmış olması bana girân geliyor, ağır geliyor! İnşaallah, temenni ederiz ki onun yaptığı şeyleri tekrar yeniden salih insanlar yapsın!.."

Temenni etmiş, vefat etmiş gitmiş.

Sonra IV. Murad zamanında sel olunca, Kâbe-i Müşerrefe'nin temellerine, duvarlarına kadar bizim gördüğümüz yapısıyla taşları zayi edilmeden mevcut taşları kullanılarak [tamiri yapılmış.]

Sellerden telef olmuş kullanılmaz hale gelmiş taşların yerine -tabii fetva alarak- yeni taşlar da getirtmişler.

Kâbe'nin içindeki taşlarının her birinin kıymeti var! Hz. İbrahim aleyhisselam'ın yaptığı zamandaki taşlardan hiçbirisi tamirlerde hiç ziyan edilmemiş. Selde, çok büyük afetlerde sürüklenip gitmişse gitmiştir. Kullanılan kullanılmış, kullanılmayan da dolgu olarak su basmanı dediğimiz kısma [dolgu] yapılmış. Taşların her birisinin tarihî değeri var, dili olsa da söylese! Hz. İbrahim aleyhisselam beni nereden getirtti, duvarın neresine koydu, diye kim bilir her taşın ne kadar mâcerâsı var.

Şimdi temeline kadar yıkılmış, benim okuduğum Mir'âtü'l-Haremeyn'in sahibi Eyüb Sabri Paşa diyor ki;

"Şair Bâkî'nin dediği, temenni ettiği, dua ettiği husus fazlasıyla tahakkuk etti!"

Haccac'ın duvarı değil bütün öbür duvarlar da hepsi temeline kadar çatladığı için Rükn-ü Irakî'den filan sel almış taşları götürmüş. O zaman çok muazzam afet olmuş. O zaman her tarafı köküne kadar indirilmiş ve bugünkü bina IV. Murad zamanında, 1636'larda yapılmış.

1600 küsur tarihlerinde IV. Murad'ın; Bağdat'ı komşu devletlerin eline geçmişken tekrar Osmanlı'ya katan, feth eden, içkiyi yasaklayan sert tedbirler koyan IV. Murad'ın eseri. Bugünkü haline göre en son önemli tamir bu.

Ondan sonra ufak tefek sel gelmiş, biraz hasar vermiş; küçük tamirler olmuş ama yıkılıp da duvarlarının tekrar yapılması IV. Murad'ın zamanında. Bizim gördüğümüz duvarlar, bu şekliyle bu taşlar IV. Murad zamanının eseri.

İmamın namaz kıldığı yerde meyilli yere Kâbe'nin şadırvanı deniliyor. Şadırvan deyince biz ayrı bir yerde abdest alma yeri diye düşünürüz. Kâbe'nin şadırvanı demek, temeline yakın yerde Kâbe'den dışa doğru çıkık, biraz meyilli bir kısmı var, orada halkalar var. Kâbe'nin örtüleri iplerle o halkalara bağlanıyor. Kâbe'nin şadırvanı denilen kısım orası.

İmam da Makâm-ı İbrahim'in önünde sabah namazlarında, akşam, yatsı namazlarında, vs.de Kâbe'ye doğru namaza durup Allahu Ekber diyor. İmamlar güneş dolayısıyla yalnız öğleyin, müezzin mahfilinin altında namaz kılar. İmamların namaz kıldığı o yerin hemen solunda bir kitâbe var. Eller çok sürüldüğü için yazıları biraz aşınmış. Sanıyorum o IV. Murad zamanın tamir kitâbesidir. Taşlar, o inşaat IV. Murad zamanında…

Kâbe-i Müşerrefe tam Cebel-i Ebû Kubeys'in; Safa'nın arkasındaki dağın -ondan sonra Merve'nin arkasındaki Şamiye Mahallesi, orası da yüksek, arka tarafında Peygamber Efendimiz'in doğduğu ev tarafı da daha yüksek- oralara yağmur yağdığı zaman seller doğrudan doğruya Harem-i Şerîf'e geliyor, en çukur yer orası. Eskiden beri daima oradan Kâbe'ye hasar vermiş. Gelen sular fazla olduğu, gitme az olduğu zaman Kâbe'nin etrafına su birikmiş.

Benim yanımda, konuşmamı dinleyen kardeşlerden; "Altınoluk'un altında yağmur sularından sırılsıklam ıslanıp duş yaptığım ve bileklerime kadar çapıl çıpıl çıpıl suların içinde tavaf ettiğimi ben biliyorum…" diyenler var.

Muhterem kızının kendi ağzından dinlediğine göre bizim hocamız Mehmed Zahid Efendimiz de böyle yağmurlu bir zamanda yüzerek tavaf etmiş.

Yine mühendis kardeşlerimizden birisinin de yüzerek tavaf ettiğini biliyoruz. Demek ki en çukur yeri mescidin olduğu yer olduğundan çok yağmur yağdığı zaman buraları yağmurla doluyordu. Artık dolmuyor.

Neden?

Çünkü Kâbe'nin Safa ile Merve'nin dış tarafına kamyon, tır girecek kadar büyük bir tünel açtılar. Harem-i Şerîf'in altından Mesfele tarafına geçirdiler. Gelen sular artık Kâbe'ye zarar vermeden, o geniş kanaldan, yeraltından akıp gittiğinden artık Kâbe-i Müşerrefe'yi su basma durumu yok.

Ama bu sefer de Kâbe'nin tavanı çatlamış, tahtaları çürümüş, akmaya başlamış olduğundan bir tamir oldu ve bu tamir dolayısıyla da herkese açılmayan altın kapı bazı gariban, boynu bükük müslümanlara açılmış oldu, içeride namaz kılmak nasip oldu.

Bir soru!

Kâbe'nin içinde namaz kılarken ne tarafa döneceğiz?

Kâbe'nin dışında namaz kılarken Kâbe'ye doğru dönüyoruz.

Fevelli vecheke şatra'l-mescidi'l-harâm.

Âyet-i kerîmelerle kıblemiz Kâbe, oraya dönüyoruz.

Kâbe'nin içinde nereye dönülür?

Orası merkez olduğundan artık dört cihete de, istediğiniz tarafa da dönüp namaz kılabilirsiniz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Kâbe'nin içine girip namaz kılmıştır. Sahâbe-i kirâm, Hz. Âişe validemiz, ümmühât-ı mü'minîn… mübarek kimseler Kâbe'nin içine girip namaz kılmışlardır. Peygamber Efendimiz'in içeriye girip iki namaz kılıp hemen çıktığı rivayet ediliyor. Peygamber Efendimiz tavana bakmayı, etrafa bakınmayı uygun görmezmiş. Çünkü Kâbe-i Müşerrefe çok mübarek bir yer olduğundan, Kâbe-i Muazzama olduğundan "İçinde iki rekât namaz kılıp çıkmak doğrudur." diyorlar.

Ama ben bunları sonradan okuduğum için bir kapının karşısındaki tarafa, kapıdan girişe göre karşı tarafa doğru iki rekât -Allah kabul etsin- bir Rükn-ü Yemanî-Hâcer-i Esved köşesi arasına iki rekât, bir kapıya doğru iki rekât, bir de Rükn-ü Irakî ile Rükn-ü Şâmî arasında Kuzey'e, Altınoluk'un altına doğru iki rekât; sekiz rekât namaz nasip oldu. Böylece Kâbe'nin içini de görmüş olduk.

Kâbe'nin içi tamirden sonra bir daha görünse tabii çok daha iyi olur. Çünkü o zaman örtüleri gene örtülecek, içindeki mukaddes eşyalar, ta eski zamanlardan beri içinde bulunan eşyalar yerli yerine konulacak. Mübarek halıları serilecek, her şeyi bitmiş olacak.

O Kâbe'nin tamirinin esnasında ortalığın toz duman olması, mermer tozları -mermerler aletlerle silinirken tabii toz duman yapıyor- alnımıza, elbiselerimize, çoraplarımıza her tarafımıza [geldi]. Tabii onlar da çok büyük şeref! Artık insan o elbiseleri başka yerlerde kullanmaz. Tozlarını silkelemez. Herhalde onları sandığa kaldırıp çekmeceler içinde muhafaza etmek lazım.

Kâbe-i Müşerrefe'nin içi böyle, etrafı şu anda tamirde.

"Bunun tamiri ne zaman?" diye sordum. Arkadaşların tahmini bu gidişle belki daha Receb ayına bitmez! Belki Receb ayının sonuna gelir, diyorlar. Herhalde ihtimamlı, güzel, dikkatli yapıyorlar. Her şey ölçülü oluyor. Cemaati rahatsız etmeyecek şekilde oluyor.

Kâbe'nin yanında eşyaları almak, taşımak, götürmek, getirmek, indirmek, bindirmek için çok yüksek; 50-100 metre -boyu ne kadardır bilmem- kocaman bir vinç var. Bir vinç koymuşlar, kocaman bir şey. İnşaat hali orada görülüyor.

Mühendis kardeşlerimiz inşaatın yapılış tarzını anlatırken söylediler: Duvarları aşağılara doğru beton kazıklarla kuvvetlendirip öyle bir şeyler yapmışlar. Artık ben onun teferruatını, nasıl olduğunu bilemiyorum. Ama tavanı, duvarların mermerleri; her tarafı yenilenmiş oluyor. Tarihî büyük bir yeni tamir olmuş oluyor.

Benim okuduğum kitapta IV. Murad'ın tamiri onuncu tamir olarak gösteriliyordu. Birinci inşası melekler tarafından olmak üzere; bir meleklerin yaptığı Kâbe-i Müşerrefe. İki; Âdem aleyhisselam'ın yaptığı. Böylece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de 35 yaşındayken yine sellerle Kâbe yıkılınca bir tamir de Peygamber Efendimiz'in zamanında olmuş.

Hatta o tamir esnasında gene duvarlar indirilmiş, Hâcer-i Esved'in yerine konulması bahis olunca her kabile demiş ki;

"Bu şeref bana ait. Kimseye izin veremem, ben koyacağım!.."

Kavga etmeye karar vermişler. O zamanın cahiliye âdetine göre herkes deve kesmiş, devenin kanını içmiş.

"Bu işte çok kararlıyım, bu işten kan çıkar, kavga ederiz!.." mânasına.

Fakat sonunda;

"Birisini hakem tayin edelim. Şu saatte Bâbü's-selâm'dan kim gelirse o hakem olsun, hangimizi seçerse o Hâcer-i Esved'i yerine koysun…" diye hakem beklemeye başlamışlar.

"Kapıdan kim gelecek?" diye gözlerken -Allah'ın hikmeti- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, henüz daha peygamberlik kendisine gelmemiş ama yakın, dört beş sene var, 35 yaşlarında. Bâbü's-selam'dan oraya çıkmış gelmiş. Çok sevinmişler.

"Tamam, bu Muhammed el-Emîn'dir. Bunun hükmüne razıyız!"

Meseleyi anlatmışlar:

"Hakem olur musun?"

Peygamber-i zîşânımız sallallahu aleyhi ve sellem;

"Hay hay, olurum." demiş.

Kendisinin mübarek ridâsını; omzuna aldığı üst elbisesini yere sermiş, Hâcer-i Esved'i onun üstüne koymuş. Kabilenin ilgilileri o çekişen iddialı kimselere;

"Dört bir yanına tutun!" demiş. Herkes ridânın ucundan tutmuş. "Kaldırın!" demiş, herkes kaldırmış.

Efendimiz'in hükmüne, güzelliğine bakın! Hiç kimseyi mağdur etmiyor, üzmüyor; hepsini memnun ediyor.

Hâcer-i Esved hizaya kaldırılınca kendisi mübarek elleriyle yerli yerine yerleştirmiş. Tabii bu da bir tamir.

Böyle böyle tamirler devam etmiş, en yakın zamanın tamiri IV. Murad'tan sonra bu şimdi yapılan tamir olmuş oluyor. Tarihî, önemli bir tamiri size anlatmış oluyorum.

Konuşmamın sonuna yaklaştık ama sadece Kâbe'yle ilgili bilgi vermekle yetinmeyelim. Yine bir hadis sohbeti olsun diye bir hadîs-i şerîf okuyarak konuşmamı bitirmek istiyorum.

Câbir radıyallahu anh'ten, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

el-Hâccu ve'l-mu'temiru ve'l-gâzî fî sebîlillâh ve'l-mucemmiu fî dımânillâh deâhum fe'ecâbuhû ve se'elûhu fe a'tâhüm.

Efendimiz buyuruyor ki;

el-Hâccu. "Hac yapan kimse."

Hac yapan Zilhicce'den gelir, haccın zamanı Zilhicce ayı.

Ve'l-mu'temiru. "Umre yapan kimse."

Umre, senenin her vakti yapılır hatta hacla beraber de yapılır. Aynı ihramla yapılırsa hacc-ı kıran olur. Ayrı ihramla; bir umre yapılır, ondan sonra hac yapılırsa hacc-ı temettû olur. O zaman da olabiliyor. Umre her senenin her zamanında yapılabiliyor.

"Haccı ve umreyi yapan kişi…"

Ve'l-gâzî fî sebîlillâh. "Gaza eden kimse."

Ve'l-mucemmiu. "Cuma namazına gidenler."

Mucemmi; cumaya giden kimse, demek.

"Hacca gelen kimse, umre yapan, Allah rızası için gazaya giden kimse ve bir de cuma namazına giden kimse…"

Fî dımânillâh. "Bu mübarek insanlar Allah'ın teminatı altındadır. Allah bunları koruyor, Allah bunları himayesine almış, Allah'ın dımânında, himayesinde."

Bunlar nasıl kimselerdirler?

Deâhum fe'ecâbuhû.

Deâhum. "Allah bunları davet etti."

"Gelin beytimi ziyaret edin, gelin benim uğrumda savaş yapın, camiye gelin cuma kılın!" diye çağıran Allah, nasip eden Allah.

Deâhum fe'ecâbuhû. "Onlar da Allah'ın bu davetine icabet ettiler. Hacı; Allah'ın hac davetine icabet etti, Allah'ın misafiri. Umreci; umre davetine icabet etti, Beytullah'ı umre yapıp ziyaret ediyor, o da Allah'ın misafiri. Allah'ın davetine icabet ettiler.

Gaza eden de, Allah; "Cihat edin!" diye emrettiğinden o emre itaat etmiş oluyor. O da Allah'ın davetlisi. Cumaya giden de Allah'ın davetlisi.

Ben bu hadisi seçerken biraz da sizi düşünerek seçtim. Uzaktan sizin de içiniz yanacak, "Ah ben de umreye gitseydim, oraları görseydim…" diyeceksiniz.

Siz de orada cumaya gidin! Cumaya gittiğiniz zaman siz de Allah'ın himayesinde oluyorsunuz. Allah sizi davet etmiş oluyor. Siz de davete icabet etmiş oluyorsunuz.

Sonuç ne olacak?

Ve se'elûhu fe a'tâhüm. "Bunlar el açıyorlar, dua ediyorlar; Allah'tan bir şey istiyorlar. Allah da onlara istediklerini ihsan ediyor."

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Onun için cumayı aşk ile şevk ile kılın. Evinizde cuma gusül abdesti alın, yıkanın. Ondan sonra güzel kokular sürünün. Bayram elbiselerini giyin, cumaya erken saatte gidin. Vaazı dinleyin, hutbeyi ses çıkartmadan dinleyin. Yanınızdaki insan konuşurken "Sus!" deseniz bile cumanın sevabı kaçar, hiç konuşmayacaksınız. Çıt çıkartmadan hutbeyi de dinleyeceksiniz. Allah'tan isteyeceklerinizi isteyin, Peygamber Efendimiz'e çok salât ü selâm getirin. Ne isterseniz Allah verecek!

Bu hadîs-i şerîfte bu insanlar için;

Featâhüm. "Onlar istediler, Allah da onlara verdi!" diyor.

Siz de isteyince size de verecek. Kendinize, ana babanıza dua edin, bizi de, sevdiklerinizi duada unutmayın!..

Bir de cumadan önce veya sonra kabir ziyareti, hasta ziyareti çok önemlidir. Sadaka vermek, hayır yapmak çok önemlidir. Allah hayırlarınız kabul eylesin. Hayır yapmaya gayret edin!

Kabir ziyaretine de dikkat edin; onlara Yâsîn-i şerîfler okuyun. Hasta ziyaretine dikkat edin, hastaları ziyaret etmek çok önemlidir.

Bir insan oruçluysa, cuma da kılmışsa, hasta ziyareti de yapmışsa, kabir ziyareti de yapmışsa, sadaka da vermişse hepsini bir günde bir araya getirebilen, bir günde bunların hepsini yapmaya muvaffak olan bir insanın cennetlik olacağına dair müjdeler var!

Allahu Teâlâ hazretleri sizleri iki cihan saadetine erdirsin. Hem dünyada hem âhirette aziz ve bahtiyar olun. Temenni ederim ki Allahu Teâlâ hazretleri sizlere de hem zenginlik versin hem sıhhat afiyet versin; buraları ziyaret etmeyi de nasip eylesin, cumaları da kılmayı nasip eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Cumanız mübarek olsun.

Sayfa Başı