M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İlim Olmadan İnsanın Müslümanlığı Ölmüş Demektir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allah'ın selamı rahmeti bereketi üzerinize olsun!

Yaradanımız, yeri göğü yaratan, bizi türlü nimetlerine mazhar eden Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'inde:

Ve mâ hâlaktü'l-cinne ve'l-inse illâ liya'budûn. buyurmuş. Bunun mânası da:

"Ben azîmüşşân Allahu Teâlâ, cinleri ve insanları başka bir şey için yaratmadım; ancak ve sadece bana ibadet etsinler diye yarattım!"

Tebâreke sûresinin başında bir başka âyet-i kerîme var. O da hayatın gayesini, Allah'ın bizleri niçin yarattığını gösteren bir ifade ihtiva ediyor.

Bismillâhirrahmânirrahîm:

Ellezî hâleka'l-mevte ve'l-hayâte li-yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ. "Allahu Teâlâ hazretleri bizleri, hangimiz daha güzel işler yapacak, ömrünü güzel âmâl-i sâliha ile değerlendirip güzel geçirecek, bunu imtihan etmek, görmek ve denemek için ölümü, hayatı yarattı. İnsanları yeryüzüne gönderdi, insanları yeryüzüne çıkardı." mânasına geliyor bu âyet-i kerîmeler.

Birinci âyet-i kerîmedeki cin sözü, insanların gözünden gizli olan, gözle görülemeyen varlıklar. İns sözü de, insanlar mânasına geliyor. Biz insanları ve bizim göremediğimiz cin denilen diğer çeşitli görünmez varlıkları, Allahu Teâlâ hazretleri sadece kendisine ibadet etmeleri için yaratmış.

İbadet deyince bizim hatırımıza hemen namaz, Ramazan orucu, haccetmek geliyor. Hâlbuki bu âyet-i kerîmede de "Yaratılışın gayesi ancak ibadettir." diye bildiriliyor.

Biz hep namaz, oruç gibi ibadet diye düşündüğümüz zaman ilk hatırımıza gelen şeylerle mi meşgul olacağız?

Hayır! İbadetin mânası bizim Türkçe'de düşündüğümüzden, hemen aklımıza ilk gelen şekillerden çok daha geniş.

İbadet: Allahu Teâlâ hazretlerine güzel kulluk yaparak yaşamak demektir. Hayatın her anı Allah'a itaatle geçiyorsa ibadettir. Allah'a bağlı olarak, Allah'ı hatırlayarak, Allah'ın rızasını kazanmak yolunda hareket ederek geçiyorsa bu ibadettir. Eğer Allah'a itaat etmeden, âsi olarak, sözünü dinlemeden geçiyorsa bu da ibadet etmemektir. O bakımdan ibadeti, "Allah'ı bilerek, Allah'ı severek, Allah'ın rızasını düşünerek yaptığımız her hareket" olarak tarif edebiliriz. O halde insanın yemesi, içmesi, hatta uyuması, uyanması, dükkânında çalışması, niyetine göre ibadet sevabı kazanmasına sebep olabilir.

Demek ki biz yeryüzüne Allah'a itaat etmek ve bu imtihan olan hayatımızı Allah'ın rızasına uygun geçirmek üzere denenmek için indirilmiş varlıklarız. İbadeti güzel yapmak, hayatı Allah'ın rızasına uygun geçirmek için de hemen görülüyor ki bilgi lazım.

İnsan acaba ne yaparsa Allah'ın rızasına uygun olur, ne yaparsa Allah'ın rızasına aykırı olur? Nasıl hareket ederse Allah sever, nasıl hareket ederse Allah'ın gazabına uğrayabilir? Bunları bilmesi lazım. O halde hemen karşımıza ilim meselesi çıkıyor. Arapçası ilim, Türkçesi bilgi. Bilmek meselesi karşımıza çıkıyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in çok sevdiğim ve zihnimde çok derin iz bırakmış olan bir hadîs-i şerîfini size nakletmek istiyorum. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlar ki;

el'İlmü hayâtü'l-islâm ve imâdü'l-îmân.

Çok hoşuma gidiyor bu ifadeler:

el-İlmü hayâtü'l-islâm. "İlim, bilgi, bilmek, öğrenmek, hayâtül-islâm, İslâm'ın canıdır, hayatıdır, canıdır."

İlim varsa İslâm canlıdır; ilim yoksa İslâm canını kaybetmiştir, ölüdür, yoktur.

Ve imâdü'l-îmân. "İlim aynı zamanda imanın da direğidir."

Demek ki ilim olduğu zaman iyi müslüman olmak mümkün olabilir ve doğru bir inanca sahip olunabilir. İlim olmadığı zaman insanın Müslümanlığı ölmüş demektir; çünkü neyi nasıl yapacağını bilmediği için, İslâmiyet bahis konusu olamaz. İmanı da ilim olmadan hatalara sürüklenebilir, batıl ve yanlış inançlara insanlar saplanabilir.

Hepimiz hayatta her zaman görüyoruz; gerçekten ilim olmayan bölgelerde, cahillerin olduğu yerlerde ve tahsilsiz, görgüsüz insanların arasında iman konusunda da batıl inançların, hurafelerin yayıldığını görüyoruz.

Kur'ân-ı Kerîm'de yine çok kesin olarak bildirilmiş bir husus var: Allahu Teâlâ hazretleri Erhamü'r'râhimîn'dir, çok merhametlidir, merhametlilerin en merhametlisidir. Kul hatasını anladığı, tevbe ve istiğfar eylediği zaman, Allah kulu affeder. Fakat bir şeyi affetmeyeceğini Kur'ân-ı Kerîm'de kesin olarak bildiriyor: İnanç bozuksa, şirk, müşriklik, kâfirlik varsa; o zaman Allahu Teâlâ hazretleri o insanı affetmiyor. O hAlde en çok dikkat etmemiz gereken husus inancımızın şirkten, küfürden, müşriklikten, kâfirlikten uzak olması, pak, temiz, sağlam olması. O halde ilim İslâm'ın hayatıdır, canıdır ve imanın da direğidir. İslâm'ın canlanması için ilme sarılmamız gerekiyor. İmanın sağlam olması, ayakta kalması için ilme sarılmamız gerekiyor.

İlim hakkında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bize rivayet edilen pek çok hadîs-i şerîfleri var. Onlardan bir kısmını bu vesileyle size nakletmek istiyorum.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

el'İlmü hayrun mine'l-amel. "İlim; iş yapmaktan, ibadet etmekten, amel eylemekten daha hayırlıdır."

Başka bir ifade de:

El-İlmü efdalün minel-ibâdeti. "İlim ibadetten daha üstündür."

İlim öğrenmek hem ibadettir, ibadetlerin en sevaplısıdır hem de doğrudan doğruya ibadetin kendisinden daha üstündür; çünkü her şey ilme dayanıyor. İlim hakkında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

El-İlmü mîrâsî ve mîrâsül-enbiyâi kablî. "İlim benim mirasımdır ve benden önceki peygamberlerin mirasıdır."

Kim ilim öğrenirse Peygamber Efendimiz'in sahip olduğu hazinelere, zenginliklere sahip oluyor demektir. Peygamber Efendimiz'den önce insanların doğru yolu görmeleri için Allah tarafından her beldeye gönderilmiş, sayısını bilemediğimiz kadar çok peygamberler, mürseller var. Onların vârisi olmuş olur. Bu da alim için çok büyük bir şeref.

O halde, Peygamber Efendimiz'in ve diğer bütün peygamberlerin mirası olarak ilme sımsıkı sarılmak gerekiyor. İbadetin, kulluğun, hayatın güzel tanzim edilmesi için ilme sarılmamız gerekiyor. Bir başka hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

el-İlmü halîlü'l-mü'mini. "İlim mü'minin halîlidir."

Halîl, çok samimi dost demek. Sırdaş, birbirinin sırrına âşinâ olan, birbirini çok seven, çok samimi insanlara halîl derler. İlim mü'minin halîlidir, onun sırdaşı, onunla haşir neşir, çok samimi olan, çok yakın arkadaşı demektir. Bu da güzel bir vasıf. Bu bakımdan ilmi bilen, ilmi öğrenmek isteyen bir kimseye mutlaka ilmi vermesi lazım. Bir talebe bir hocadan bir şey öğrenmek istediği zaman onun memnuniyetle ilmini ona öğretmesi lazım.

Bizim alimlerimizden bu konuda rivayet edilenler çok ibret vericidir. Mesela geçtiğimiz otuz-kırk yıl önce İslâmî ilimleri öğreten insanların azaldığı zamanlarda yaşayan bazı alimleri hatırlıyorum. Kendisinden ders görmüş meşhur kimseler de var. Bu şahıslar sabah akşam cami köşesinde veyahut buldukları herhangi bir mekânda istekli talebelere İslâm'ı zevkle, hevesle, aşk ile yorulmadan öğretmişler.

Hatta anlatmışlardı Hüsrev Hoca denilen bir alim. İnsan sabahtan akşama kadar çalıştıktan sonra evine yorgun argın döner, biraz da istirahat etmek isteyebilir. Bazı kızlar gelmişler:

"Hocam, biz camiye gelemiyoruz, çalışmalarımız var. Acaba biz de geceleyin veya sabahleyin şu vakitte grup hâlinde gelsek ders verebilir misiniz?"

En müsait olmayan zamandaki isteklerini dahi o alim reddetmemiş ve onlara ilim öğretmiş. Hakikaten de çok kıymetli talebeler yetiştirdiğini ve başlı başına bir ilmî hareket meydana getirdiğini onu tanıyan kimselerden öğreniyoruz.

Allah bu alimlerin sayısını arttırsın. Âhirete göçmüş olanların da kabirlerine nurlar indirsin, ruhlarını şâd eylesin. Makamlarını âlâ eylesin. İlmin çok büyük sevabı var, fevkalâde büyük ecir kazanmaya vesiledir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

el-Âlimü ve'l-ilmü ve'l-amelü fi'l-cenneti. "Bilen adam da cennettedir, ilmin kendisi de cennete sokulacaktır, ilimle yapılan ibadet de cennete girecektir."

Başka bir hadîs-i şerîfte:

el-Âlimü ve'l-müte'allimü şerîkâni fi'l-hayri. "İlmi öğreten ve ilmi öğrenen sevapta ortaktır, ikisi de aynı miktarda sevap alır."

Birisi ilim verdiği için sevap alır. Ötekisi de ilim öğrenmesinden dolayı Allah tarafından sevap alır. İlim insanı cennete götürür. İlim yolu cennet yoludur. İlim yoluna giren insan cennet yolunu tutturmuş bir kimse olur.

Alimler hakkında da çok hadîs-i şerîf var Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

el-Ulemâu veresetü'l-enbiyâi. "Alimler peygamberlerin varisleridir."

Peygamberler arkalarında mal mülk bırakmazlar, bu mânevî ilimleri, ledünnî ilimleri bırakırlar. Allah'ın rızasını gösteren ahkâmı öğretirler. Alimler, onları bilen kimseler, böylece peygamberlerin varisleridir. Peygamberlerin makamlarının, vazifelerinin devamı bunlardadır ve aynı hizmeti peygamberlerden sonra alimler götürürler. Alimlerle ilgili başka bir ifade var:

el-Ulemâü ümenâü'r-rusül. buyrulmuş. Bir başka hadîs-i şerîfte de;

Ümenâül-ümmeti. buyrulmuş. Yani: "Alimler resullerin emin kimseleridir." veyahut öbür hadîs-i şerîfe göre; "Ümmetin emin kişileridir."

Buradaki eminden maksat, kendisine bir şeylerin verilip emanet edildiği kimselerdir. Ümmetin emanet edildiği, peygamberlerin ümmetlerini emanet ettikleri kimseler demektir alimler. O halde onların makamının ne kadar üstün olduğu bu hadîs-i şerîflerden görülüyor. Bir başka hadîs-i şerîfte de:

el-Ulemâu mesâbîhu'l-ardi. "Alimler yeryüzünün ışıklarıdır, ışık tutan kandilleridir, karanlıkları aydınlatan nurlarıdır." buyurulmuş.

O halde Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmak için ömrümüzü Allah yolunda, Kur'ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîf, dinimizin ahkâmı yolunda, Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgisini ve rızasını kazanma yolunda geçirmeye gayret edeceğiz, amacımız bu olacak; çünkü dünyaya bir imtihan için gönderildiğimizi biliyoruz. Bu dâr-ı dünyâ, bir dâr-ı imtihandır. Bu imtihanı gördükten sonra, âhirette bu imtihanın sonuçlarını alacağız. Allah'ın sevdiği bir kul olarak yaşamış, Allah'ın sevdiği işleri yapmış olan âhirette çok büyük mükâfatlarla taltif olunacak. Sonsuz, ebedî, sahici nimetlere nâil olacak, cennette büyük nimetler içinde sonsuz olarak kalacak.

Kötü insanlar, Allah'ın rızasına uygun olmayan işleri yapanlar, zulmedenler, kâfir olanlar, müşrikler de ebedî olarak cehennemde kalacaklar. Ettiklerinin cezası sonsuz olarak âhirette devam edecek. O halde Allah'ın rızasına uygun hareket etmek amacımız olmalı. Onun için bizim büyüklerimiz bize şöyle bir formül ile bu gerçeği bildirmişler:

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî diyoruz. Bu cümlenin mânası: İlâhî ente maksûdî. "Yâ Rabbi, benim muradım, gayem, arzum isteğim Sensin!" Ve rıdâke matlûbî. "Ben Senin rızanı talep ediyorum, istiyorum; her işte rızanı arıyorum. Rızan varsa ben o işi yapacağım; razı değilsen, memnun olmayacaksan o işi yapmayacağım. Gayem budur." demiş oluyoruz.

O halde Allah'ın rızasına uygun yaşamak gayemiz. Bunu bu sözlerle de ifade etmiş oluyoruz. Fakat bunu sağlamak için aracımız, vasıtamız, kaynağımız ilim. Eğer ilmi bilirsek, bizim Müslümanlığımız canlıdır ve Allah'ın rızasına uygun olanı, Allah'ın rızasına uygun olmayandan ayırmak mümkün olur. Güzel şeyleri yapmamız, ömrümüzü sevaplı, başka insanlara faydalı, güzel şeylerle geçirmemiz mümkün olur. İmanımız sağlam olur, hurafelerden, batıl inançlardan kendimizi rahatlıkla korumuş oluruz. Sağlam bir yolda, akıl ve mantık yolunda yürümüş, hem dünyamızı hem âhiretimizi mâmur etmiş oluruz.

Onun için din büyüklerimizden birisi diyor ki; "Dünyada izzet ve itibar isteyen ilme sarılsın. Dünyada bir mevki makam sahibi olmak, yükselmek istiyorsa birisi, devlet kademelerinde veya insanların yanında yüksek bir mertebe kazanmak istiyorsa ilim öğrensin. Dünyada yükselmek isteyen, izzet isteyen ilim öğrensin. Âhirette yükselmek, âhiretin yüce makamlarını isteyen, o da ilim öğrensin."

Demek ki hem dünyanın hem âhiretin izzet ve itibarı ilim ile olacaktır. O halde ilme sımsıkı sarılmamız gerekiyor. İlme sarıldığımız zaman devamlı ilimle meşgul oldukça, ilmi öğrenmeye çalıştıkça, ibadet yapmanın sevabını alacağız. Bunun dışında yapacağımız ibadetlerimiz ilmin ışığında yapıldığı için Allah'ın rızasına uygun olacak. Sevabımız böylece çok olacak. Çünkü alimin uykusu bile ibadettir. Onun alimâne, huşû ile, huzur ile kılınan namazı, cahilin namazından, orucundan, haccından çok daha fazla sevaplıdır. O büyük sevapları alacak demektir.

Fakat ilmin de bir şartı vardır. İlmin şartı insanın ilmiyle amel etmesidir, ilmini uygulamasıdır. Sadece bilmek insana sevap kazandırmıyor, bildiğini uygulamak sevap kazandırıyor. Şöyle söyleyelim: Mesela, bir insan gıybet etmenin günah olduğunu dînî kitaplardan okumuş, öğrenmiş olabilir. Bir müslüman kardeşinin olmadığı bir yerde, onun arkasından, onun mevcut olan bir kusurunu söylemek gıybet oluyor. Bu günahtır, söylenmemesi lazım. Onu çekiştirmemek, o toplulukta o yok iken onun aleyhinde konuşmamak lazım.

Bunun günah olduğunu biliyor bir kimse. Tamam, bu ilimdir, bilgidir; fakat kâfi değil. Bu bilgiyi insanın uygulaması lazım. Fiilen bir başkasının aleyhinde konuşmaması, konuşmayan bir insan olması lazım. Gıybetin günah olduğunu bilen bir insan, bu günahı işlememesi lazım. Günah olduğunu biliyor da yine işliyorsa bu sefer, bundan dolayı ayrıca cezası olacak. "Hem biliyorsun hem de bildiğin halde yapıyorsun!" diye bundan dolayı da cezası olacaktır.

O halde ilmin şartı -bu misalde anlatmaya çalıştığımız gibi- bildiğini uygulamasıdır. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu konuda bir hadîs-i şerîfi vardır;

"Alim, bildiği ile az bile olsa amel eyleyendir."

Bildiğini yapıyorsa, uyguluyorsa, onun mûcebince amel ediyorsa alimdir. Ama mûcebince amel etmiyorsa, o alim sayılmaz; yüzlerce kitabı ezbere bilse, kütüphaneden çekip önüne almadan, gözlüğünü takmadan içindekileri bilen bir kimse bile olsa ilmini uygulamadığı için alim vasfına sahip olmuyor. O, yeryüzünün kandili olan şerefli insanlardan, Peygamber Efendimiz'in vârisleri olan o şerefli insanlardan, Ümmetin kendisine emanet edildiği kimselerden sayılmıyor.

Güzel ve iyi kulluk yapmak, Allah'ın rızasını kazanmak için ilim öğreneceğiz. Böylece İslâm'ımızı ve imanımızı sağlamlaştıracağız, güzel yapacağız, bildiğimizi uygulayacağız.

Bir hadîs-i şerîfinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

el-İlmü ilmâni. "İlim iki tiptir, iki çeşittir." Fe-ilmün sâbitün fi'l-kalbi. "Bunlardan birisi insanın gönlüne yerleşmiş ve orada sebat bulmuş, sabit olmuş, yer tutmuş olan ilimdir." Fe-zâke'l-ilmü'n-nâfi'u. "İşte bu faydalı ilimdir. İstenen, arzu edilen ilim budur." Ve ilmün fi'l-lisâni. "Birisi de gönle girmemiş, sadece insanın dilinde kalmış." Fe-zâke huccetullâhi alâ-ibâdihî. "Bu ilim de Allah'ın kulları aleyhinde âhirette, mahkeme-i kübrâda kullanacağı bir delildir."

"Bak, sen dilinle bunu söylemişsin ama bunun mûcebince amel etmemişsin!" diye Allahu Teâlâ hazretlerinin onun aleyhinde delil olarak göstereceğini bildiriyor. Eğer ilim sadece dilindeyse, gönlüne yerleşmemişse, içine tesir etmemişse, kendisine hâkim olmamışsa, sadece dilde kalması kıymetli değil.

Bir başka hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz alimleri üçe ayırıyor:

el-Ulemâu selâsetün. "Alimler üç çeşittir." Raculün âşe bihi'n-nâsü ve âşe bi-ilmihî. "Bir alim ki insanlar onun ilminden istifade ediyor, kendisi de ilmini uyguluyor, ilmiyle amel ediyor, büyük sevaplar kazanıyor."

İdeal alim tipi bu.

Ve raculün âşe bihi'n-nâsü ve ehleke nefsehû. İkinci tip alim: "İnsanlar bu alimin ilminden faydalanıyorlar. Çünkü bilgi veriyor, ders veriyor, okutuyor, üniversitede hocalık yapıyor, yazılar yazıyor. insanlar istifade ediyorlar; fakat ehleke nefsehû kendisini helâk ediyor. Çünkü bilgisini uygulamıyor, Allah yolunda yürümüyor ve Allah'ın emirlerini tutmuyor."

Demek ki başkasına faydalı oluyor ama kendisini helâk ediyor. Hani büyüklerimizin söylediği gibi, mum gibi; kendisi yanıyor, eriyor, yok oluyor, başkalarını aydınlatıyor. Bu ikinci tip alim.

Ve raculün bi-ilmihî ve lem ye'iş bihî gayruhû. Üçüncü tip de: "Alim, biliyor Allah'ın neleri sevdiğini, uyguluyor fakat başkasına bir faydası yok. Kendi hâlinde, içine kapanık yaşıyor ve böylece sevap kazanıyor."

Bu üç tipten en faydalısı; ilminden kendisi de faydalanan, başkalarını da faydalandıran alim tipidir. O halde bizler böyle olmaya gayret etmeliyiz.

Allah'a güzel ibadet etmekle vazifeliyiz. İbadetlerimiz hayat tarzımız demektir. Niyetimiz hâlis olduğu zaman, hayatımızdaki her hareketimiz, davranışımız ibadet sayılabilir. Davranışlarımızı, hayatımızı ilmin ışığında düzenlemeli ve seçeneklerimizi, tercihlerimizi ilme göre seçmeliyiz. Onun için de İslâmî ilimleri öğrenmemiz gerekiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ilmin kaynakları olarak buyurmuş ki;

"İlim ana olarak üç tanedir: Birisi Allahu Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'deki muhkem âyetleri. İkincisi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi. Üçüncüsü bunlardan çıkartılmış olan hükümler. Ondan sonrası artık ilavedir."

Demek ki ana kaynaklarımız Kur'ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîf ve bunlardan çıkartılmış dînî hükümler olmuş oluyor. Bunları bileceğiz ve bunları hayatımıza uygulayacağız. İlmimizle amel edeceğiz. Eğer sadece kendimiz hayatımıza tatbik edersek bunun sevabını alırız. Fakat daha sevaplı olan ve benim herkese tavsiye ettiğim nokta, tercih ettiğim husus: Hem bileceğiz hem de bildiğimizi başkasına öğreteceğiz. Bir tek bilgi bile bilsek, bunu çocuğumuza, hanımımıza, komşumuza, yolda arkadaşımıza söyleyebiliriz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:

"Bir toplantı yapılıp da o toplantıda insanlar bana salât ü selâm getirmeden, Allah'ın emirlerinden bahsetmeden kalkarlarsa sanki bir leşin etrafında toplanıp kalkan varlıklar, hayvanlar gibi olurlar."

Demek ki özel sohbetlerimizi bile ilimle ziynetlendirmeliyiz, Allah'ın emirlerini herkese anlatmaya çalışmalıyız.

Hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz'in sahabesi çok kıymetli insanlardı ve ümmetin Peygamber Efendimiz'den sonra sıralamada ikinci tabakada gelen en üstün tabakasıydı. Bunların hepsi bizim bugünkü ilim seviyemizi düşünecek olursak, bu seviyeye muhakkak sahip değillerdi. Bizim onlardan bazı konularda daha fazla şeyler bildiğimiz muhakkaktır. Fakat onların üstünlüğü; Peygamber Efendimiz'in sohbetine nâil olmuşlar ve dini en sağlam kaynağından, en yakından, en güzel tarzda öğrenmiş idiler. Bir bu idi üstünlükleri. İkincisi; bildiklerini kendileri uyguladıkları gibi başkalarına da anlatıyorlardı. Hatta doğdukları yerde durmadılar, dünyanın her yerine yayılarak İslâm'ı yaymaya gayret ettiler. Allah'ın emirlerini başkalarına öğretmeye çalıştılar.

O halde bizler de aynen sahâbe-i kirâm zihniyetiyle hareket etmeliyiz. Onların yaptığı gibi yapmaya çalışmalıyız. İlmi öğrenmeliyiz, kendimiz uygulamalıyız; az da olsa bu bildiğimizi başkalarına anlatmaya ve İslâm'ın güzelliklerini insanlara öğretmeye gayret etmeliyiz.

Bu insanlar, en yakınlarımızdan başlayarak hayatta karşılaştığımız, halka halka çeşitli münasebetlerde bulunduğumuz insanlar olabilir. Önce çoluk çocuğumuzu İslâm'a göre yetiştirmek vazifemiz oluyor. Hanımımızı yönlendirmek vazifemiz oluyor. Bu birinci vazifemiz. Ondan sonra akrabalarımıza, yakınlarımıza, dostlarımıza İslâm'ı anlatmalıyız. Her fırsatta İslâm'ı başkalarına bir parça daha öğretmeye gayret etmeliyiz.

Hukuk Fakültesi'ni birincilikle bitirmiş bir kardeşim vardı. Çok başarılı bir öğrenciydi, hayatında da çok başarılı oldu. Allah selamet versin. O üniversitedeyken sohbet ettiğimizde demişti ki:

"Ben her fırsatta, fırsatı ganimet bilirim, İslâm'la ilgili birkaç söz söyleyerek etrafıma faydalı olmaya çalışırım." Misal de vermişti: Birisi gelmiş yanına demiş ki;

"Sana hayranım! Çok çalışıyorsun ve hukuk fakültesi gibi zor bir fakültede birinci olmuşsun. Nasıl sağladın bunu?"

Bir insanın yüzüne karşı övülmesi onu şımartabilir. Kardeşimiz düşünmüş, "Estağfirullah" demiş. Tevazu duygularına kendisini çekmeye çalışmış ama hemen karşısındakine demiş ki;

"Kardeşim, benim bu çalışmamın kaynağı imanımdır. Ben müslüman, mü'min olduğum için bu başarıyı imanıma ve Müslümanlığıma borçluyum!"

Bu fırsattan da istifade ederek karşısındakinin kendisine olan hayranlığını İslâm'a olan hayranlığa döndürmeye gayret etmiş. Biz de hayatımızda böyle yaparsak sahabenin rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn davranışı gibi davranmış oluruz. Böylece İslâm'ın yayılmasına karınca kararınca hizmet etmiş oluruz.

Cumanız mübarek olsun. Allah size ömrünüzü rızasına uygun geçirmeyi nasip eylesin. Çok hayırlı ilimler öğrenmeyi, faydasız ilimlerden uzak durmayı; ömrünüzün her anını, her saniyesini güzel değerlendirmeyi nasip eylesin. Gönlünüzce, temenni ettiğiniz gibi, hoş, mutlu ve bahtiyar bir ömür sürmenizi ve Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmayı; âhiretin her türlü nimetlerine, mutluluklarına cennette nâil olmayı nasip ve müyesser eylesin. Hepinize dünya ve âhiretin hayırlarını dilerim.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı