M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Peygamber Efendimiz ve Ashabının Zühdü

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Cumanız mübarek olsun.

Allahu Teâlâ sizleri, cümlenizi, cümlemizi dünyanın ve âhiretin her türlü hayırlarına nâil eylesin. Cennetiyle, Cemâli'yle müşerref eylesin.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve âlihî sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîn ve selleme bariken kesiran hazretleri nasıl bir hayat geçirdi, hepimiz müslüman olarak az veya çok biliriz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini duymuşuz, dinlemişiz ve kendi kendimize tefekkür etmişizdir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şaşaalı, saltanatlı, debdebeli, haşmetli, ziynetli, süslü bir hayat geçirmedi. Son derece sade bir yaşam sürdü ve eline imkânlar geçtiği halde bile bu sade, basit yaşamını değiştirmedi. İmkânı olmayan bir insanın fakirâne, sade yaşaması normaldir, imkân yok, mecburen öyle yaşıyor. Ama imkânı olan insanların mütevâzı yaşamaya, sade bir hayat sürmeye devam etmesi önemli bir hadise. Peygamber Efendimiz öyle yaşadı. Hasır üstünde yattı, kendisine yumuşak bir yatak hediye eden bir kimsenin yatağını bir gece üzerinde yattıktan sonra ertesi günü teşekkür ederek yatağı geri iade etti.

"Bu yatak beni çok rahatlandırıyor, bu gece çok rahat uyumuşum, gece ibadetine kalkamamışım onun için bunu geri al." dedi.

Sade bir sofrası vardı, aylarca evinden duman tütmezdi, halkın arasında idi. Halktan ayrılmamıştı, kopmamıştı. Evi mescid-i şerîfe bitişik ve sade idi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in evinin o eski hâli maalesef muhafaza edilmemişti, yıkılırken mescit genişletilecek diye bile o eski hâli bilenler, yıkılmasını da istemeyenler ağlamışlardı. Demişlerdi ki:

"Peygamber Efendimiz'in odaları yıkılmasaydı da bunların ne kadar sade olduğunu, ne kadar küçük olduğunu halk ilânihâye bilseydi."

Asırlarca sonra gelenler Peygamber Efendimiz'in evi ve odaları nasıldı, bilselerdi. Nasılmış ebadı Peygamber Efendimiz'in odalarının, eni bir arşın, boyu üç arşın. Bir somya, bir yatak sığacak kadar. Küçük bölmeler hâlindeydi, yemesi, yatması, hareketleri sadeydi, her şeyi ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sade bir hayat sürdü ve sade bir hayatı tavsiye etti.

Sahâbe-i kirâm da öyleydi. Peygamber Efendimiz'e halife oldular, sonraları devletin başına geçtiler, devletin Beytü'l-mâl'i, hazinesi ellerinin altındaydı. Ona asla el uzatmazlardı ama kendilerinin devletten aldıkları maaş da vardı. Onu dahi ölçülü harcarlardı. Ellerinde imkân olduğu halde sade yaşantılarını mâlî imkânlarına göre değiştirmemişler, lüksleştirmemişlerdi.

Hz. Hafsa validemiz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zevcesi, Hz. Ömer'in kızı radıyallahu anhümâ. Babasının halife, emîrü'l-mü'minîn olduğu sırada sofrasını görüyor. Çok kaba, çok kuru, tatsız tuzsuz yemekler yediğini görünce;

"Artık mâlî imkânlarımız gelişti babacığım, herkesin maaşı var. -Devlet kocaman bir devlet olunca ticarî mallar da daha rahat gelip gidebiliyor. Mâlî imkânları artan insanların da alması, onlardan istifade etmesi mümkün oluyor. - Eskiden yokluk vardı, ticaret, para kısıtlıydı, parası olsa bile mal almak zor idi. Şimdi o durum yok. Biraz daha güzelleştirsen, biraz daha midene rahatlık verecek yiyecekler yesen." diye babasına acıdığı için hatırlatmıştı. Hz. Ömer radıyallahu anh şiddetle reddetmişti.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zevcesisin, onun nasıl yaşadığını biliyorsun. O öyle yaşarken bana bunu nasıl teklif edersin? Ben onların yolundan ayrılmam." dedi.

Öbür ashâb-ı kirâm da öyleydi. Hz. Ömer radıyallahu anh Efendimiz aynı şekilde sade hayat sürmüştü. Onların hayat hikâyelerini terceme-i hâllerini okuduğumuz zaman hepsinde bunu görürüz. Abdullah b. Mes'ud vali olmuştu ama Selmân-ı Fârisî vali olmuştu ama durumunu değiştirmemişlerdi, valilik konağına girmemişlerdi. Üzerlerine şaşaalı, gösterişli elbiseler giymemişlerdi.

Bunların hepsi neden?

Bunların hepsinin temelinde bir duygu var. Dünyayı umursamamak, dünyaya değer vermemek, dünyalık dediğimiz mal mülk, ihtişam ve rahatlığı gaye edinmemek. Âhireti istemek, âhirete rağbet etmek, Allah'ın rızasını düşünmek, Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmak, geceleri ibadetle, gözyaşı ile ihyâ etmekle, gündüzleri halkın hizmetine koşup çalışmak, hizmet yapmak, hayırlı iş yapmak, başkalarının gönlünü almak ama başkalarının malını mülkünü almamak, başkalarının hakkı olan imkânlar elinin altında olsa bile onu kendi lehine kullanmamak ve sade hayatı devam ettirmek... İşte bunlara zühd, zahidlik deniliyor. Bu dünyada zahid olmak, dünya hayatını çok önemli görmemek, âhiret hayatını önemli görmek, âhiret hayatına çalışmak önemli ve makbul bir duygudur. İşin doğrusu da odur. Çünkü herkes için âhiret daha önemlidir ve mü'min âhirette çok büyük mükâfatlara nâil olacaktır. Kâfir de, suçlu, âsi, mücrim de âhirette çok büyük cezalara çarptırılacaktır. Allahu Teâlâ hazretlerinin bu dünyada emrettiklerini yapmak lazım. Âhiretteki mükâfatlarını kazanmak lazım. Çünkü âhiret dünyanın sonucudur. Âhiret dünyanın tarlasıdır, Allahu Teâlâ hazretleri dünyadaki davranışlarına göre insanlara âhirette muamele edecektir. Mükâfat veya ceza verecektir.

Fe-mâ yükezzibuke be'dü bi'd-dîn. E leysallâhu bi-ahkemi'l-hâkimîn.

Bu mükâfatı inkâr mümkün mü? O mükâfat ve karşılık ve ceza insanın yaptığı işlere göre âhirette karşılığını görmesi inkâr edilir mi?

Bu mutlaka olacak.

E leysallâhu bi-ahkemi'l-hâkimîn. "Allah hâkimlerin en adaletlisi, en hikmetle hükmedicisi değil mi?"

Mutlaka haklı hakkını alacak, haksız cezasını çekecek, zalim ettiğini bulacak. Âhiret önemli, onu inkâr etmek, onu gözden çıkarmak mü'min için mümkün değil. Onun için zühd önemli bir duygudur. Rahmetli, rahmetullahi aleyh Hocamız'ın o güzel isminin bir tanesi de Muhammed Zahid'di. Bu isim konuluyor büyüklerimize, evlatlarımıza. Severek Zahid ismini koyuyoruz.

Dünya önemli değil. Bu dünya hayatı çalışmak içindir. Rahat yeri değildir, âhiret önemli, âhirete rağbet etsin, âhirete çalışsın diye.

Bundan ne hâsıl oluyor?

Böyle bir duygu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i ve sahâbe-i kirâm rıdvanullahi teâlâ ecmain hazretlerine ve kâmil müslümanları, salih kulları hangi noktaya götürmüş?

Dünyaya önem vermemek hangi noktaya götürmüş?

En belirgin özelliği onların, hayatlarının en çarpıcı, hemen göz önüne gelen tarafı hiç kimsenin hakkına, malına el uzatmamıştır. Adaletle hareket etmeye gayret etmişler. Kimsenin bir zerre hakkını yememeye çalışmışlar. Birisi bu.

Haksız kazanca sırt dönmüşler. Haksız kazancı reddetmişler, önlerine gelse bile ellerinin tersiyle itmişler, sahiplerini azarlamışlar, bu teklifi yapanı haşlamışlar. "Olmaz böyle şey!" demişler. En belirgin özelliği bu. Haram yememek, aç gözlülük yapmamak, başkasının hakkına, malına el uzatmamak.

Zühdün ikinci tezahürü nedir?

Bu birinci, ikinci dediğimiz bizim sıralamamıza göredir. Allah indinde hangisi daha kıymetli Allahu Teâlâ hazretleri bilir. İkinci özelliği de âhirete rağbet edip âhiret için var gücüyle çalışmaktır. Zahid olan insan aynı zamanda âbiddir. Onun için âbid ve zahid kelimesini ekseriyetle beraber kullanırız.

Neden?

Dünya değerli, önemli olduğuna göre o ibadetlerine sadıktır, vefalıdır, devamlıdır. Gece ibadetlerine kalkar, çok kıymetli olan gece ibadetlerini aşk ile şevk ile yapar. Âşıktır. Çünkü böyle hâlisâne yapılan ibadetler insanın kalbini nurlandırıyor. Aşkullahı, muhabbetullahı hâsıl ediyor. Yunus Emre gibi gece gündüz yanan yakılan bir âşık-ı sâdık oluyor, âbid-i zahid olan kimse. Ve yapılan bir şeyden sonra meydana gelen sonuç bu.

Dünyayı sevmeye gelince insan bu hayatı seviyor.

Bu hayattaki imansızların peşinden koştuğu, rağbet ettiği, yağmaladığı, kavgalaştığı şeyleri sevince ne oluyor?

O zaman onları elde etmek için hırsa kapılıyor, hırsa kapılınca, gözünü perde kaplayınca haramları da işliyor, haramları da alıyor. Harama el uzatıyor, çalıyor, çırpıyor. Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfi çok kesin olarak ortada.

er-Râşî ve'l-mürteşî fi'n-nâri.

Rüşvet kelimesinden gelen iki kelime, biz rüşvet diyoruz. Araplar daha ziyade rişvet diye söylerler. Râşî rüşveti veren kimse. Rüşveti yapan kimse. Haksız işini yürütmek, çıkarmak, bitirmek, oldurmak için işin başındaki memuru vazifesini yapmaktan saptırmak, haksızlığa göz yummasını sağlamak için verilen para.

Mürteşî de rüşveti alan kimsedir. Bir insan, bir memur karşısına dikildiği zaman herhangi bir işte, vergi işinde, belediye işlerinde, daha başka bir konuda devletin bir memuru var. Devletin hakkını, milletin her ferdinin hakkını orada temsil ediyor. Onu koruması, kollaması lazım. Onun karşısına çıkıyor ki sen kollama. Milletin hakkını kollama, devletin sana verdiği vazifeyi yapma.

Peki ne yapayım?

Ben senin yan cebine rüşvet koyacağım, para vereceğim sen beni görme, sen benim yaptığım haksızlığa göz yum. Ben bu haksızlığı yapayım, işimi yürüteyim, götüreyim, bitireyim diyor.

Ne yapıyor yani?

Nizamı haleldâr ediyor. Kurulmuş olan güzel adaleti, düzeni kendi lehine kaldırıyor. Kendisi haksızlığı yapacak, kendi işini götürecek.

Karşı taraf niye bu haksızlığa vicdanını bastırıp, vicdanını susturup razı oluyor?

Cebine para, rüşvet konulduğu için.

Böylece ne oluyor?

Toplumdaki bütün kanunlar çiğnenmeye başlıyor, aksıyor ve kanunlar çiğneniyor, mazlum ve mâsum olan halkın müdafaası yapılmıyor. Zalim olan insanlar halkın parasını, malını, hazineyi, Beytü'l-mâl'i sömürüyor. Halkın menfaatlerini çiğniyor.

Ne oluyor yani?

Âlemin teessüs etmiş olan, güzel nizamı yıkılmış veya surda bir gedik açılmış, sur çatlamış oluyor veyahut havuz gibi düşünelim, havuzun dibi delinmiş oluyor ve sular gidiyor. Bir büyük zarar.

Bu neden oluyor?

Paranın aşkına, hatırına memurun vazifesini yapmaması, haksızlığı görmezlikten gelmesi, haksıza "yap, peki, geç aslanım" demesinden oluyor. Allah bunu sevmiyor.

er-Râşî ve'l-mürteşî fi'n-nâri. "Rüşveti veren ve rüşveti alan, ikisi de cehennemdedir. İkisi de yanacak."

Demek ki ikisi de cehenneme girecek.

O halde mü'min bunu yapar mı?

Çünkü mü'minin amacı Allah'ın rızasını kazanmak, cennete girmek, cehenneme düşmemek. Cehenneme girmek, cehennemde yanmak da insanların iyi tasavvur etmedikleri, tefekkür etmedikleri, güzel idrak eylemedikleri bir ceza.

Cehenneme girmeyi sanki bir istasyondan geçmek gibi yahut bir yere gidip gelmek gibi hafife alıyorlar, kolay sanıyorlar. Hâlbuki insanın kibrit çöpünü biraz elinde tuttuğu zaman, parmağına biraz yaklaştığı zaman ateş, biraz geç attığı zaman parmağının ucunun bile yanması günlerce parmağının acımasına, zonklamasına, su toplayıp kabuğunun soyulmasına sebep oluyor. Bir kibrit yanmasına dayanamayan insan veya bir çocuk günlerce yanıktan dolayı ağlayan bir kimseyi düşünelim. İnsanlar cehennemde ne kadar yanacak, onları düşünmesi lazım. Yanmayınca umursamıyor veyahut gözü dönmüş olunca, dünya sevgisi gözünü kaplamış olunca, bunu güzel duyguları zayıflamış olduğu için umursamıyor. Âhirette cezasını çekecek. Azîzün zü'ntikâm olan Allah cezasını verecek. İşte dünya sevgisi bütün hataların yapılmasına sebep oluyor.

Hırsızlıkların, zulümlerin, haksızlıkların, adaletsizliklerin yapılmasına sebep oluyor ve nizâm-ı âlemi bozuyor. Toplumun nizamını bozuyor, haksızlıkların yapılmasına sebep oluyor, mahkemeleri çalıştırmıyor, haklı olan mâsum gözyaşları içinde kenarda kalıyor, haksız olan zalim, edepsiz işini yürütüyor. Bu çok kötü bir durum, toplum için çok kötü bir durum. Bir toplumun temeli adalettir. Zalimlik yapılmamasıdır, zalime fırsat verilmemesidir, hakkın sahibini bulmasıdır, yanlış iş yapılmamasıdır. O yapılınca toplum zarara uğruyor. Onun için insanın gözünün tok olması lazım. İşte zühd dediğimiz duygu insanın gözünün tok olması demek ve faydalı bir duygu. Çünkü insanı haramlardan, hırsızlıklardan, zulümlerden koruduğu gibi Allah'a yöneltiyor, Allah'a ibadet ettiriyor, gözyaşları ile ibadet ettiriyor. Âşık-ı sâdık bir kul hâline getiriyor. Çok da çalışkan bir insan hâline getiriyor. Zühdün, dünyaya metelik vermemenin tembellik olduğunu sanmayalım.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf;

ez-Zühdü fi'd-dünyâ yürîhu'l-kalbe ve'l-bedene ve'r-rağbetü fîhâ tüksirü'l-hemme ve'l-hazen ve'l-bıtâletü tugassi'l-kalb.

Üç cümle var. Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çok açık seçik bize bazı hakikatleri bildiriyor.

ez-Zühdü fi'd-dünyâ. "Dünyaya rağbet etmemek, aldırmamak, dünyalık konusunda müstağni olmak."

Âbid, zahid bir kul durumunda olmak ne yapar?

Yürîhu'l-kalbe ve'l-bedene. "Gönlü de vücudu da rahatlandırır."

Gönlü rahatlandırır çünkü hırs, haksızlık yapma, kin duygusu olmaz, şunun ayağını nasıl kaydırırım, bunun malını nasıl alırım diye insanın kötü duygularla kalbi dolu olduğu zaman kalbi rahatsız oluyor. Çünkü vicdanı onu sorguluyor. "Sen bunu nasıl yaparsın?" diye. Taşlaşmamışsa vicdanı, kalbi rahatsız oluyor. Ama zühd olunca kalbi, ruhu rahatlıyor.

Ve'l-beden. "Ve bedeni de rahatlıyor. Beden bakımından da bir rahatlığa erişiyor. " Ve'r-rağbetü fîhâ. "Dünyaya rağbet, dünyayı sevmek, o ne yapar? " Tüksirü'l-hemme ve'l-hazen. "Üzüntüleri, hüzünleri arttırır, dünyaya rağbet etmek."

Başka bir hadîs-i şerîfi çok duymuşsunuzdur:

Hubbu'd-dünyâ re'sü külli hatîetin. "Her hatanın kaynağı, başı, başlangıcı, sebebi, dünya sevgisidir."

Dünyayı sevdi mi insan o dünya sevgisi, hırsı dolayısıyla çok hatalar yapıyor. O dünya sevgisi de çok zararlı oluyor. Hatalar yaptırıyor insana da.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

Sittetü eşyâe tühbitu'l-a'mâle. "Altı şey vardır. Bunlar insanın işlediği amelleri heba eder, mahveder, siler, sevabını kaldırır. Altı tane şey amellerinin, işlerinin yok olmasına, kabul olmamasına, mahvolmasına sebep olur."

Bunlardan birisi dünyayı sevmek. Dünyayı sevdi mi insanın amelleri de makbul olmuyor. Ötekileri de sayıverelim:

el-İştigâlü bi-uyûbi'l-halki. "Halkın ayıplarını göz önüne getirip onlarla meşgul olup söylemek, yaymak, dedikodu yapmak, başkalarının ayıplarıyla uğraşmak..."

Bazı insanlar meraklıdır. Sağa sola bakar, dedikoducudur. Birisinin ayıbını görmeye, görünce de onu sağa sola söyleyip dedikodu yapmaya gayret eder. Hâlbuki bu yanlış bir duygu, başkasının ayıbı ile uğraşacağına insanın kendi ayıplarını araştırması ve onları düzeltmeye çalışması lazım. Başkasının ayıbı ile uğraşan günaha girer ama kendi ayıbı ile uğraşan kimse kendisini düzelten kimse kâmil, iyi bir insan olur.

O halde başkasının ayıbını araştırmak, karıştırmak, gözlemek, gözetlemek ne yapar?

Amelleri heba eder, yok eder.

Ve kasvetü'l-kalbi. "Kalbin duygusuzluğu, katılığı, sertliği, vurdumduymazlığı, gönlün kara olması, taş olması, taş bağırlı olmak…"

Bu da amelleri yok eder.

Mü'min nasıl olacak?

Duygulu, lirik, has, mütefekkir olacak. Katı kalpli olmayacak, ince kalpli, rikkatli olacak, rakik kalpli olacak. Bu da amelleri yok eden bir sebep.

Üçüncüsü, hubbu'd-dünyâ. "Dünya sevgisi."

Dünyayı sevdi mi o da amelleri mahvediyor. Sonunda insanı mahvediyor.

Ve kılletü'l-hayâi. "Utanç duygusunun azlığı..."

Artık bu devirde utanmak ayıp hâline geldi. Utanmak bir kusur sayılmaya başlandı. Herkes hayâsızca işleri rahatlıkla yapıyor. Radyolarda, televizyonlarda onlar konuşuluyor. Onlarla röportaj bile yapılıyor. Adam, dinin haram, yasak kıldığı çok kötü bir huyu var, söylemek istemiyorum, dilimin ucunda ama size ifade etmekten utanıyorum, söylemeye utanıyorum. Ama televizyon onunla röportaj yapıyor, bu edepsizler nasıl edepsizmiş, birbirlerine nasıl edepsizlik yaparlar, yaşarlarmış, dünyaları, duyguları neymiş? Bunun röportajını yapıyorsun, utanmıyor musun bu pisliği halka duyurup yaymaktan, ne fayda var?

Halka bunu gösterince bilmeyen cahiller de onun peşine gider. Onlar da kötü olur. İyi insanları örnek göstermek, iyilerden bahsetmek lazım. İyileri öne çıkarmak lazım ki faziletli, kâmil, olgun, başarılı insanları gençler görsün, çocuklar görsün ona özensin. Sen eroinmanları, sarhoşları, ayyaşları, esrar kullananları, çirkin yaşam sürdürenleri, tembelleri, çalışmazları, anarşistleri, seks duygularını ters ve kötü yönde kullananları çıkartır reklam edersen, anlatırsan, beğendirir gibi veyahut hiç olmazsa, "Bu da ne yapalım bir insan, istediği gibi yapsın." dersen, suçlu ile suçsuzu aynı kefeye koyar, aynı tarzda bakarsan olmaz!

İslâm öyle yapmıyor. İslâm haksıza haksız diyor. Haklıya haklı, iyiye iyi, kötüye kötü diyor. İyiliğe teşvik ediyor, kötülüğü yasaklıyor. İçkiyi, zinayı yasaklıyor lutiliği yasaklıyor. Bunları reklam ediyorlar, olmaz! Hayânın azlığı da amelleri mahveder.

Ve tûlu'l-emeli. Beşincisi: "İnsanın emelinin uzun olması..."

Bu ne demek?

Hiç ölümü düşünmüyor, çok yaşayacağını sanıyor, gaflette devam ediyor, tevbe etmiyor, kendisini düzeltmeye çalışmıyor, nasihat edildiği zaman da "tamam yapacağım" diyor.

"Bırak kumarı…"

"Tamam, tamam bırakacağım."

"Bırak bu tembelliği…"

"Tamam, tamam bırakacağım."

"Gel biraz faydalı insan ol, çalış, çabala…"

"Tamam, tamam, peki, olur yapacağım."

Ama yapmıyor. İlerde hep, ilerde, ilerde...

Peki, neye dayanıyor bu duygu?

Çok yaşayacağını sanıyor, farz ediyor. Bir zaman geleceğini düşünüp istenileni yapacağını sanıyor ve emeli ileriye atıyor. Yapması gereken iyi şeyi ileri atıyor.

Ve tûlu'l-emeli. İşte insanı mahveden çok önemli bir duygudur diye bunu dinimiz ve din kitapları, tasavvuf kitapları bahis konusu etmiştir. Hiç böyle düşünmeyecek.

"Belki hemen biraz sonra ölürüm, aman bir an önce tevbe edeyim iyi insan olayım, kötülükleri bırakayım." demesi lazım. Onu dememek, böyle gaflette, rahatta ve rehavette olup kılını kıpırdatmamak, bu çok kötü duygulardan birisi… Bu da ameli mahvediyor.

Ve zâlimun lâ yentehî. Altıncısı da: "Adam zulmü tutturmuş devam ettiriyor, zalim. Zulmü bırakmıyor."

Zalimin de amelleri heba olur.

İnsan dünyadan rağbetini çekerse duygularını âhireti kazanmaya, işini, aklını, fikrini, âhireti kazanmaya döndürürse ruhu da rahatlıyor, kalbi de, gönlü de rahatlıyor, bedeni de rahatlıyor. Dünyaya meylediyor, üzüntüsünü, tasasını, hırsını arttırıyor. Hani bir kabın içine asit koysan toprak bir kabın veya alüminyum kabın, madenî kapları da asit mahvediyor. İnsanın içinde böyle kötü hırslar, duygular olunca bundan dolayı insan çeşitli tasalara düşüyor. Bu duygu onu düşürüyor.

Ve üçüncü cümle önemli, Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet ettiğimiz:

Ve'l-bıtâletü tugassi'l-kalb. "Tembellik de kalbi karartır, katılaştırır."

Ne yapması lazım insanın?

İbadetle ve çoluk çocuğu için helâlden kazanmak için çalışma ile vakit geçirmesi lazım. Tembellik etmemesi lazım.

Çok çalışan bir insanın belini doğrultup da oh demesi hakkıdır, terini silip de bir kenarda biraz dinlenmesi hakkıdır. Çünkü balyoz sallamıştır, kazma sallamıştır, kürekle çalışmıştır veyahut makinenin başında çalışmıştır veyahut sabahtan akşama kadar koşturmuştur. Çalışanın dinlenmeye hakkı var. Dinlenmek çalışmanın daha verimli olması için şarttır.

İş hayatını inceleyen alimler, mütehassıslar dinlenildiği zaman daha verimli iş yapıldığını bildikleri için fabrikalarda bile işçilere kısa fasılalarla molalar verdirtip dinlenme yaptırıyorlar. O arada çay içiyorlar, süt ikram ediyorlar, biraz rahatlandırıyorlar. Ondan sonra çalışmaları daha dikkatli, daha verimli olsun diye. Çalışırken dinlenme, çalışmayı kuvvetlendiren güzel bir iştir, makbuldür. Bu olacak. Dinimiz de zaten bunu teşvik ediyor. Belli zamanlarda çalışıp, belli zamanlarda dinlenmek lazım.

İnsan ibadet ettiği zaman zaten belli zamanlarda mola vermiş oluyor. Öğle, ikindi, akşam, yatsı ibadeti insanı dünya hayatından çekip çekip Mevlâ'nın huzurunda dinlendiren molalar olmuş oluyor. Hem de ne kadar güzel mola. İnsan o molada Mevlâ'nın huzuruna çıkmış, çok şerefli bir ziyaret yapmış oluyor. Ne kadar güzel. İnsan çalışırken dinlenir, çalışırken yorgunluğunu gidermek için dinlenmek ayrı bir kavram. Ama tembellik ayrı bir kavram. Tembellik çalışmayı da yapmamak, çalışmaktan uzak durmak, yan gelip yatmak mânasına geliyor. Buda bıtâle dediğimiz aptallık, tembellik kalbi karartır. Bu İslâm'da doğru değil.

Zühdle ilgili bir hadîs-i şerîfin sonunda bunu da Efendimiz'in buyurması neyi gösteriyor?

Zühdü kimse yanlış değerlendirmesin, tembelliğe sapmasın. Tembellik gönlü karartan bir şeydir. Tembellik demek değildir. Zühd âhiret için çalışmak demektir. Dünya için çalışırken yanlış yola sapmamak demektir demiş oluyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri.

İnsan İslâm'ın bütün emirlerini beraberce incelerse, zaten ilim adamının vazifesi nedir? Bir alim bir konuyu inceleyeceği zaman nasıl hareket eder?

Biz üniversitede başarılı çalışmanın, bilimsel çalışmaların usûlünde bunu söylüyorduk. İlk işlerinden birisi o inceleyeceği konu ile ilgili bütün malzemeleri toplamaktır, bütün kaynaklara bakıp okumaktır, bütün fikirleri lehde ve aleyhde fikirleri öğrenmek ve karşısına almaktır. Araştırma öyle olur, tek taraflı olmaz. Tek tarafı dinleyip öbür tarafı dinlememekle güzel bir sonuca ulaşılmaz, olmaz. Bazı malzemeden istifade edilmeyince araştırma tamam olmaz. Nerede olsa gidecek o malzemeyi de bulacak, o bilgileri de kaynakları arasına katacak.

Mesela biz Türkiye'de bir araştırma yapardık ama Amerika'nın filanca kütüphanesinde bir yazma eser var, onu getirtirdik. Londra'nın British Museum'unda bir yazma eser var onu getirtirdik, istifade ederdik, İsveç'in Ipsala Kütüphanesi'nde bir eser var onu incelerdik. Dünya gözümüzün önündeydi, masamızın üstündeydi, bütün kaynakları toplardık. İslâm hakkında hüküm vermek için hüküm verecek olan insanların da İslâm'ın her yönünü iyi bilmesi lazım. Tek bir yöne, dar bir bakışla bakıp da yanlış bir sonuca varmaması için de her tarafını bilmesi gerekiyor.

Zühd güzel bir duygu. Zengin gönüllülük, dünyaya rağbet etmemek, âhireti unutmamak, Allah'a kulluğunu usûlünce güzel yapmak demek. Çalışmamak demek değil. "Çalışmamak kalbi karartır." diyor Peygamber Efendimiz. Çalışmayı metheden âyetler, hadisler var. Teşvik eden hadîs-i şerîfler var. Tüccarlığı, sanatkârlığı metheden hadîs-i şerîfler var. Peygamber Efendimiz kadının dahi evde boş durmamasını tavsiye ediyor:

"Ne güzel bir âdettir küçük bir kız için evde yün eğirme makinesi."

Koyunlar kırkılacak, yünler yıkanacak, ondan sonra yün eğirme makinesi ile hanım kızcağız bir taraftan otururken bir taraftan o âleti çevirerek pamuk iplik yapacak. Yünün iplik hâline gelmesi ilk iş. İplik hâline geldikten sonra da ondan güzel kumaşlar dokunacak, çorap, hırka, takke, eldiven olacak. Çalışma olacak, Peygamber Efendimiz onları da evde durduğu halde çalışmaya teşvik ediyor. "Ne güzel şeydir yün eğirme âleti bir kızcağızın elinde." diye methediyor.

Erkekler, çocuklar çalışacak, herkes anlının teri ile ortaya eser koyacak. Toplumdaki herkes çalışacak. Toplumda bir fayda sağlayacak, bu çalışmadan toplum yükselecek, ileri bir ülke olacak. Toplumu çalışan ülkeler ileri yükseliyor, çalışmayanlar da düşmanların boyunduruğu altında kalıyor, sonra zararlara uğruyor. Çalışmamasından çok zararlara uğruyor. Çok ıstıraplar çekiyor ve çok cezalara mâruz kalıyor. Belki sadece ülkesi, malı gitmiyor. Belki canı da gidiyor. Rahatı hürriyeti gidiyor, canı da gidebiliyor.

Onun için İslâm'ın emirlerini güzelce uygulamamız, İslâm'ın belirttiği tehlikelere karşı uyanık olmamız, o tehlikelerden uzak durmamız lazım. Allahu Teâlâ hazretleri bizi böyle kullarından eylesin. Biz tok gözlüyüz, zengin gönüllüyüz, dünyalığı putlaştırmamışız, dünyalığı elde edeceğim diye gayrimeşru yollara sapmayı sevmeyiz, namusumuzla yaşarız, çoluk çocuğumuza tertemiz olan parayı götürürüz.

Alın teri bazen bedenî çalışma ile olur. Bazen bir fikrî çalışma ile olur. Bir profesörün her ne kadar tarladaki işçi kadar alnı belki terlemez ama geceleri uykusuz geçer. Çalışacak, öğrenci yetiştirecek veya bilimsel bir araştırma yapacak, ortaya bir icat koyacak. O da alın teridir. Böylece çalışma ile şerefli bir ömür sürmek lazım. Ortaya bir eser koymak lazım. Başkalarının istifade etmesini sağlayıp duasını almaya, gönül kazanmaya çalışmak.

İslâm bu işte!

Biz dünyaya kavga, dava, kuru iftira, böbürlenmek için gelmedik. Yunus Emre'nin sözünü söyleyelim. Biz sevgi için geldik, başkalarının sevgisini kazanmak için mahlûkâtı hoş görmek için geldik. Yaratılanı hoş görmek için geldik, dostun idraki gönüllerle olduğundan, Allah'a iman gönüllere yerleştiğinden gönüllere önem veririz. Gönülleri yapmaya çalışırız. İnsan gönlü kazanmaya çalışırız. İnsanların hayır duasını almaya çalışırız. Onun için harıl harıl çalışırız. Tembellik yapmayız.

İyi bir müslüman harıl harıl, gece gündüz çalışan müslümandır.

Allahu Teâlâ hazretleri böylece güzel çalışıp hem kulların duasını almayı, minnettarlığını kazanmayı hem de kendisinin rızasını kazanmayı cümlemize nasip eylesin. Hayırlı, verimli, uğurlu, ecirli, sevaplı, olumlu bir hayat sürmeyi Allah cümlemize nasip eylesin. Bu iş ahlâkı, bu dünya görüşüyle o âhiret sevgisiyle yaşayıp Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamızı nasip etsin. Rabbimiz kimsenin, hiçbir kulun hakkını üzerimize geçirmemeyi nasip eylesin. Varsa kul haklarını ödemeyi nasip eylesin ve olanca fırsatları değerlendirerek başka insanlara hayırlı, faydalı işler yapmamızı, arkamızdan hayırlar bırakmayı, sadaka-yı câriyeler, eserler bırakmayı nasip eylesin.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Sayfa Başı