M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm’da Toplumdan Kaçmak Yoktur

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…

Cumanız mübarek olsun... Allahu Teâlâ hazretleri sizi gönlünüzce dünya ve âhirette aziz, bahtiyar ve mutlu eylesin. Muratlarınıza nâil eylesin... Sevdiği kul olarak yaşayıp huzuruna sevdiği kul olarak varmayı nasip eylesin...

Bu sohbetimdeki ilk hadîs-i şerîf mücahitlerle ilgili olacak ama önce her zaman olduğu gibi hadis sohbetimi nereden yaptığımı belirteyim;

Almanya'nın ortasında Dusseldorf şehrine yakın Wuppertal diye bir şehir var, konuşmamı yine oradan yapıyorum.

Hafta arasında yaptığım ziyaretlerde bakıyorum, maşallah Almanya'nın hangi küçücük köyüne, kasabasına gitsem, başörtülü, müslüman, mütedeyyin Türk aileyle karşılaşıyorum. Hatta arabayla yolda giderken bile gözümüze çarpıyor, karşılaşıyoruz. Ummadığınız dağ başındaki bir kasabada bile, bakıyorsunuz iki tane cami var. Bunlar müjdeli haberler... Demek ki Almanya'da çalışan kardeşlerimizin bir kısmı ibadetlerine bağlılıklarını devam ettirmişler, camiler yapmışlar, Almanya'nın her yerine dağılmışlar, hatırı sayılır yekün tutuyor. Allah kendilerini İslâm'da daim eylesin, yaptıkları hayırları kabul eylesin… Bunları gördükçe dua ediyorum, seviniyorum.

Bize de buralarda büyük hizmetler düşüyor, inşaallah irşat, tebliğ, eğitim, öğretim hizmetleri yapmayı Allah bize nasip eylesin.

Buhârî ve Müslim'den rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîfle sohbetime başlamak istiyorum, mübarek metnini okuyalım;

Meselü'l-mücâhidi fî sebîlillâhi -vallâhu a'lemü bi-men yücâhidü fî sebîlihî- ke-mesili's-sâimi'l-kâimi ve tevekkelallâhu li'l-mücâhidi fî sebîlihî in teveffâhu en yüdhilehü'l-cennete ev yurciahû sâlimen mea ecrin ev ganîmetin.

Sadaka Resûlullâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf cihatla ilgili, -cihat eden kimseye "mücahit" deniliyor- mücahitle ilgili bir hadîs-i şerîf.

Mücahit, Allah yolunda cihat yapan kimse demektir. Cihat, savaş yapan kimse demekten daha geniş bir anlam taşıyor. Cihat savaştan daha geniş... Arapça'da savaşmaya kıtal, melhame, harb, muhârebe deniliyor. Cihat ise savaşın dışındaki, başka İslâmî çalışmalara da, ter döküp, gayret gösterip, koşuşturmalara da verilen daha geniş kapsamlı bir isim.

Ama ilk başta mücâhidi fî sebîlillâh, "malını canını ortaya koyup Allah'ın dinini yaymak, korumak veya müslümanları muhafaza etmek, İslâm'ı korumak için çarpışan, savaşan, uğraşan, ter döken kimse" demek.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

Meselü'l-mücâhidi fî sebîlillâh ke-mesili's-sâimi'l-kâim. "Allah yolunda mücahit olan, cihat eden kimse, sâim ve kâim kimse gibidir."

Sâim ne demek?

Savm yapan, oruç tutan kimse demek.

Kâim ne demek?

Kıyam yapan, kalkıp namaz kılan demek. Sâim gündüz oruçlu durur, öyle kimselere sâim diyoruz.

Namaz gündüz de kılınır; farz namazları zaten herkes kılacak. Fakat asıl önemli olanı, geceleyin herkes uyurken kalkıp Cenâb-ı Mevlâ'nın divanına durup, ayakta el pençe divan bağlayıp, uzun uzun rekâtlarla, güzel güzel teheccüd namazı kılan kimse için kullanılır. Böyle namaz kılmaya da kıyâmü'l-leyl ismi verilir.

es-Sâimü'l-kâim denilince daha ziyade gündüz oruç tutup farz vazifeleri, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarını kıldıktan sonra, geceleyin de uykusundan fedakârlık yapıp namaz kılan kimse diye anlamak uygun...

"Gündüzleri oruçlu, geceleri de münasip miktarlarda uykusundan fedakârlık yapıp teheccüd namazları kılan kimse" demek.

Allah yolunda cihat eden kimse, gündüz oruç tutup sevap kazanan, gece farz olmadığı halde, sevap diye, uykusunu bırakıp gözyaşlarıyla güzel güzel teheccüd namazları kılıp ibadet eden kimsenin sevabını alır. Ama Efendimiz araya bir cümle-i mu'tarıza, tire arasından bir cümle eklemiş oluyor, buyuruyor ki;

Vallâhu a'lemü bi-men yücâhidü fî sebîlihî. "Kendi yolunda kim cihat ediyor, kim etmiyor, kimin cihadı makbul bir cihattır,kim hakiki mücahittir, kim öyle göründüğü halde havaya çalışmıştır; hakiki mücahidi Allah bilir." diye araya o cümleyi ekliyor.

"Allah yolunda cihat eden; geceleri sabahlara kadar namaz kılan, gündüzleri akşamlara kadar oruç tutan kimse gibi sevap alır ama kimin böyle kimse olduğunu, kimin mücahit olduğunu Allah bilir." diyor.

Tabii doğrudur. İnsan bir ibadeti yapıyor, biz ona dış görünüşüyle bakıyoruz. İbadet ediyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, zekât veriyor, hacca gitmiş gelmiş. Biz burasını biliriz ama içini, kalbini, niyetini Allah bilir. O ibadeti nasıl yaptığını, ne niyetle yaptığını, hangi duygularla yaptığını Allah bilir. İçindeki duygularından,niyetinden dolayı sevap kazanabilir, sevabı kaybedebilir veya günaha girebilir. Asıl olan içidir, kafasıdır, niyetidir, kalbinde beslediği fikirlerdir. O fikirlerden dolayı namaz, oruç, zekât, hac, ibadet makbul olur veya batıl, boş, hava olur.

Hebâen mensûra. olabilir.

Onun için Allah bilir.

Efendimiz; "Hangi ibadeti kabul etmiş, hangi ibadeti kabul etmemiş; onu Allah bilir." diyor.

Biz boynu bükük, ürpererek, titreyerek;

"Eyvah durumumuz böyle olmasın!" diye Cenâb-ı Mevlâ'ya ilticâ ederek; "Rabbimiz bizim ibadetlerimizi, sizin ibadetlerinizi kabul etsin... Ameli kabul olmayan, reddedilen, yapanın suratına çarpılan, sevimsiz kimse durumunda, böyle ibadet etme durumunda olmaktan bizleri korusun... Bu durumda olanları da kurtarsın!" diye dua ederiz.

Demek ki cihat çok önemli, çok sevaplı...

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

"İslâm'da ruhbanlık yoktur." diye bir söz var.Herkes bunu kullanır, söyler ama bunun hudutları, anlamı, derinliği nedir, bilmez. İslâm'da ruhbanlık, bir ruhban sınıfı, bir rahipler sınıfı yoktur. "Bütün müslümanlar ruhbandır, hepsi İslâm için çalışacak, belli kimseler görevli, onlar çalışacak da, ötekiler duracak değil" demektir. "İslâm'da ruhbanlık yoktur." demek bir bakıma bütün müslümanlar Allah yolunda, İslâm için çalışacaklar demektir.

Bir mânası da eski kavimlerden bazıları Allah'a güzel ibadet edeceğim diye, cemiyeti terk etmişler, cemiyetteki görevleri terk etmişler, toplumda irşat, tebliğ, eğitim, öğretim, nasihat vazifelerini bırakmışlar; dağ başlarına, mağaralara çekilip cemiyetten kaçarak, Allah'tan korktukları için gece gündüz ibadet ederek sevap toplamaya çalışmışlar. Zaten rahibe - yerhebü - ruhban, rahip kelimesinin çıktığı mâna, fiil, kök olarak, "korkmak" mânasına geliyor. Allah'tan korktukları için takvalarından dolayı toplumlarından kaçmışlar veya toplumda günah işlenir diye korktuklarından kenarlara çekilmişler.

İslâm'da böyle şey yok!

İslâm'da insan toplumun içindeyken, toplumdaki görevlerini yaparken iyi müslümanlığını devam ettirecek. Herkes kenara çekilir, bir tarafa dağılır, kaçarsa toplum çöker ve toplumun vazifelerini yapacak insan olmadığı için toplumdaki vazifeler başkalarının eline geçer. Gayr-i müslimin, münafığın, fâsığın, fâcirin eline geçer, daha fena olur. Çünkü emanetler ehline verilmelidir, ehlinin elinde olmalıdır. Emaneti o işe ehil olan kimse almalıdır ve ehliyetle, bilgiyle, selâhiyetle, hakkâniyetle, mükemmel bir şekilde yapmalıdır.

İyiler bir kenara çekilirse "Aman efendim, yok efendim, ben korkarım, vebal olur." bilmem ne diye, o zaman işler vebalden korkmayan, arsız, yüzsüz insanlara kalır, onlar da toplumu batırırlar.

Onun için İslâm'da toplumdan kaçmak yoktur, toplumun içinde olup toplumu ıslah etmek, toplum vazifelerini yapmak, toplumu düzeltmeye çalışmak vardır. Toplumda yaşamak, dağ başlarında tek başına inzivaya çekilmekten daha sevaplıdır, daha makbuldür. Ruhbanlık yoktur denildiği zaman, bir de o anlaşılıyor.

Ama bir taraftan da, "Ruhban sınıfı yoktur, herkes ruhbandır. Herkes İslâm'a çalışacak!" gibi de, çok rahat, çok kesin bir şekilde, hiç şeksiz şüphesiz söyleyebiliriz. İslâm'da herkes cihatla vazifelidir. Herkes İslâm için çalışmalı, Allah'ın dinine yardım etmelidir. Herkes Kur'ân-ı Kerîm'in hizmetinde olmalıdır. Herkes, İslâm yayılsın diye yayılacak müesseseleri geliştirmeye gayret etmelidir, para vermelidir, bu müesseseleri kurmalıdır. Dini öğrenmelidir, öğretmelidir, nasihat etmelidir.

Bir hakikati çok zayıf bir şekilde, hafif bir sesle, bir cılız kimse birazcık söylerse toplum onu duymaz. Ama yirmi kişi, otuz kişi, elli kişi, yüz kişi gür sesle söylerse bilmeyen de bilir, sağır sultan da duyar. Herkes, "İslâm'ın emri buymuş, bu günahmış, bunu yapmayalım!" der.

O halde müslümana konuşmak, İslâm'ı anlatmak düşüyor. Yılmadan, bıkmadan İslâm'ı yâd etmek, öğretmek, her yerde söylemek düşüyor. Herkesin söylemesi gerekiyor. Ben söyleyeceğim, siz dinleyeceksiniz. Siz başkasına söyleyeceksiniz, o dinleyecek, o başkasına söyleyecek... O duydu; oğluna söyleyecek, hanımına söyleyecek, ailesine, çocuğuna, komşusuna, arkadaşına söyleyecek, tekrar tekrar söyleyecek... Onun o bilgiyi söylemesi gerektiği her yerde, kalkıp söyleyecek.

Çok söylendiği zaman toplumda müteâref, herkesin bildiği bir genel hakikat haline gelecek, gerçek haline gelecek. Hiç kimse bilmeyince, yalan yanlış şeyler halkın arasında yayılıyor, millet de onu İslâm'mış sanıyor. O yanlış şeyi İslâm'ın kendisi sanıyor. Halbuki İslâm'da öyle bir şey yok! Olmayan şeyi birisi söylemiş, herkes öyle sanıyor.

Mesela, "Güzele bakmak sevaptır." diye harama bakıyorlar. "Güzele bakmak sevaptır." diye birisi söylemiş, nereden söylemiş, âyet, hadis yok, mantığı İslâm mantığına ters... Ama çok söylendiği için herkes sırıta sırıta, yılışa yılışa bu lafı söylüyor. Hayır, bu yanlıştır, bunun aslı yoktur, günahtır, ayıptır. Bilakis Kur'ân-ı Kerîm'de: "Gözünü haramdan sakın, sana ait olmayana bakma!" tarzında emirler vardır:

Kul li'l-mü'minîne yeğuddu min ebsârihim ve yahfezûne furûcehüm. "Erkek mü'minlere söyle: Gözlerine sahip olsunlar, güzel de olsa nâmahreme bakmasınlar.

Ve kul lil-mü'minâti yağdudne min ebsârihinne ve yahfezne furûcehünne. "Mü'min kadınlara söyle; gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar!" buyruluyor.

Kimisi de sanıyor ki:

"Erkekler bakarsa günah, kadınlar serbest..."

Kadınlar da bakmayacak, kadınların da bakmaması lazım!

Mesela bunlar bilinmiyor, bilinmediği için de işleniyor. Gerçekleri söyleyeceğiz, dilimizle, elimizle, malımızla, mülkümüzle, her türlü vasıtayla İslâm'ı anlatmaya, yaymaya çalışacağız.

Peygamber Efendimiz'in hayatını okuyorum; bir kaç gündür, boş zamanlarımda buradaki arkadaşımın kütüphanesindeki çok güzel kitaplardan, hiç boş durmamışlar, gittikleri yerde ilk karşılaştıkları insana bile İslâm'ı tebliğ etmişler:

"İslâm budur, müslüman ol! Müslüman ol da selamete er, selametlik bul, dünyada âhirette selamette ol!" diye söylemişler.

Şimdi bu durmuş, kimse söylemiyor. Yanlışlar mer'iyette, kalb, batıl, yalan, uyduruk kaydırık şeyler ortada dolaşıyor. Bir de İslâm düşmanları, onları kuvvetlendirmeye çalışıyorlar. "Bu yalan yanlış yayılsın, kuvvetlensin, İslâm ülkelerinde bu hakim olsun, İslâm ülkelerinde müslümanlar gerçek İslâm'ı bilmesinler!" diye onlara revaç veriyorlar.

Bakıyorsunuz, abuk sabuk gazetelerde;

"Yıldız falı, bugünkü falınız şöyle böyle..."

Bu falın aslı esası yok, hurafe, dinde yeri yok, İslâm'a aykırı, akla aykırı... Bizim ilericilerin, ilerici gazetelerinde hepsinin yıldız falı var; yalan yanlış... Yıldız falı kökünden yanlış, fala inanmak haram, falcıya, kâhine inanmak haram...

Bunu söylemiyoruz. Adam ilericiyim diye, sana ilericiliği bırakmıyor, müslümana tepeden bakıyor. Yıldız falına sayfa ayırmış, dört-beş sayfa sporla, tekmeyle, topla, yuvarlakla gazetesini doldurmuş; ilerici gazete...

Öyle şey olur mu, yazık değil mi?

Bu milletin öğreneceği nice nice kıymetli bilgiler var. O sayfaların satırlarını bile harcamamak lazım, hakkı söylemek, hayrı söylemek lazım!

O olmuyor!..

Demek ki hepimiz mücahit olacağız. Cihat etmek bütün müslümanların vazifesi… Cihat bütün müslümanlara farz, istisnası yok... Herkes eliyle, diliyle, parasıyla İslâm için çalışacak. Böyle çalıştığı zaman, ister savaş olsun, isterse savaş olmadığı zaman başka şekillerde İslâm'ı ve müslümanları korumak, İslâm'ı yaymak ve müslümanların menfaatlerini genişletmek tarzında olsun, lehine olan şeyleri yapmak olsun, her ne şekilde olsun çalışacak.

"Kim böyle yaparsa, gündüzleri akşamlara kadar oruç tutan, geceleri sabahlara kadar ibadet eden kimse kadar sevap alır."

Efendimiz devam ediyor;

Ve tevekkelallâhu li'l-mücâhidi fî sebîlihî in teveffâhu en yüdhilehü'l-cenneh. "Ölürse Allah onu cennete sokacağını tekeffül ediyor."

Allah:

"Ey kulum, sen madem benim yolumda cihada çıktın, madem canını malını ortaya koydun, ölmeye de razı oldun; tamam, eğer savaş olur da ölürsen, seni cennete sokacağım, seni cennete sokmayı tekeffül ediyorum, temin ediyorum. Emin ol ki, kesinlikle bil ki seni cennete sokacağım!" der.

Ev yurciahû sâlimen mea ecrin ev ganîmetin.

Yahut da eceli gelmemişse, Allah onun daha yaşamasını murat ettiyse ne olacak?

Sâlimen. "Cihattan kendi ana yurduna, çoluk çocuğunun yanına ecirle; geceleri sabahlara kadar namaz kılmış, gündüzleri akşamlara kadar oruç tutmuş gibi sevap kazanmış olarak dönecek."

Bir de bunun üstüne maddî ganimet var. İslâm ordusu düşmanla çarpışırsa, düşman yenildiği, mağlup edildiği zaman, elde edilen ganimetler mücahitlere paylaştırılır.

Ne kadarı, nasıl paylaştırılır?

Beşte dördü mücahitlere paylaştırılır, eşit olarak taksim edilir. Beşte biri beytü'l-mâl-i müslimîne, müslümanların hazinesine ayrılır. Uygun bir şekilde ordunun başındaki ilgililerin taksim etmesine göre yüzde yirmisi –"humus" diyoruz buna- beşte biri, yüzde yirmisi devlete; beşte dört, yüzde sekseni mücahitlere dağıtılır. Müslümanlar İran ordusunu yendi, İran ordusunun ganimetleri, Kisrâ'nın hazineleri, sandıklar beşte dört mücahitler arasında taksim edildi.

Geri döndüğü zaman hem ecir kazanmış olarak dönecek hem de ganimet kazanmış olarak dönecek. Eski ümmetlerden farklı olarak, bizim ümmetimize Allahu Teâlâ hazretleri; "Savaşırlarsa, savaştan alınan ganimeti alabilirler." diye müsaade buyurmuş. Ganimet de müslümanların hakkıdır.Mücahitler ganimetleri alırlar, istedikleri yerlere sarf ederler.

Demek ki, aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri mücahitleri çok seviyor. En sevaplı işlerden birisi cihattır.

Bundan sevaplı iş var mı?

Cihat sevaplı ama şu anda cihat yok, savaş yok, arada oluyor, her zaman olmuyor, insanın istediği zaman olmuyor.

Cihattan sevaplı iş var mı?

Evet, cihattan da sevaplı olan zikirdir. Zikrullah, Allah'ı zikretmek... Onun da çeşitlerini zaman zaman anlatıyoruz, kıymetini bildiriyoruz. Zikrullah, cihattan daha sevaplıdır.

Zikrullahtan da daha sevaplı olan ilim öğrenmek, ilim öğretmektir. Çünkü ilim öğrenmek de öğretmek de zikrullahtan sayılır, bir çeşit zikrullahtır, ama en sevaplısıdır, en üstünüdür. Demek ki insan ilim öğrenirse, ilim öğretirse en büyük sevaplı işi yapıyor. Kur'an okumak, namaz kılmak, Allah demek vesaire gibi zikrullahın çeşitleriyle meşgul olursa evap kazanıyor. Cihat ederse, çok büyük sevap kazanıyor. Bir müslüman ihlasla bu güzel amelleri yapmaya gayret etmeli!

Cihat yalnız savaş olmadığı için, savaş olmadığı zamanlarda da İslâm ve müslümanlar için çalışmak; daima aklınızda olsun.

"Ben İslâm'a nasıl faydalı olabilirim? Ben müslümanlara nasıl yararlı olabilirim, ne yaparsam müslüman kardeşlerime bir fayda sağlarım?" diye gece gündüz düşünmelisiniz.

Türkiye içinde olur, Türkiye dışında olur; Somali'de, Bosna'da, Çeçenistan'da, Orta Asya'da, Kuzey Irak'ta, Türkiye'nin mahrumiyet bölgelerinde, Avrupa'da, Amerika'da, Afrika'da olur... Dünyanın her yerinde müslümanlar var.

Benim de konuşmamın başında söylediğim gibi, elhamdülillah ben burada hiç sıkıntı çekmiyorum. Geçen hafta açtığım kitaptan okumuştum;

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in kapısında 20 tane genç hizmetinde beklermiş, nöbet tutarmış." diye.

Türkiye'den bana telefonlar gelmeye başladı, Allah razı olsun benim kıymetli kardeşlerim, ihvanım:

"Hocam biz de gelelim, orada nöbet tutalım!" diye bizi aradılar.

Ben diyorum ki;

"Elhamdülillâh buradaki kardeşlerimiz beni yalnız bırakmıyorlar. Onlar beni yardımcısız, yalnız sanıyorlar, halbuki biz burada birtakım hizmetleri temelli, güzel yapalım diye bulunuyoruz. Elhamdülillah arkadaşlarımız da var. Allah yardımcısız, arkadaşsız bırakmıyor."

Zaten müslümanlar her tarafta var. İslâm ülkesi gibi… Sokakta yürüdüğünüz zaman bakıyorsunuz, Hacı Baba Kebapçısı... Zaten umumiyetle kebapçılar, sebzeciler bizim kardeşlerimizin elinde. Hangi şehre girerseniz mutlaka döner kebapçılar bizim kardeşlerimizdendir.

Demek ki her yerde var. Dünyanın her yerinde müslüman olduğuna göre, İslâm için cihat, müslümanlar için de çalışma yapmak imkânı vardır. En önemli yerlerden birisi kendi ülkelerimizdir, ama bir önemli yer de müslümanların çok yoğun olarak bulunduğu ülkelerdir; Almanya gibi, Fransa gibi, Amerika gibi yerlerde de İslâm'ın, müslümanların faydasına güzel çalışmalar yapmak lazım!

Peygamber Efendimiz'in bize işaret buyurduğu bu çalışmalardan, bu güzel bilgilerden sonra ikinci hadîs-i şerîfe geçmek istiyorum. Taberânî'nin rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Mâ min zenbin ecderu en yuaccilallâhu teâlâ li-sâhibihi'l-ukûbete fi'd-dünyâ mea mâ yeddehiruhû lehû fi'l-âhireti min katîati'r-rahimi ve'l-hıyâneti ve'l-kezibi ve inne a'cele't-tâati sevâben lesılati'r-rahimi hattâ inne ehle'l-beyti leyekûnûne feceraten fetenmû emvâlühüm ve yeksüru adedühüm izâ tevâsalû.

Bu hadîs-i şerîfin ana konusu sıla-ı rahim, akrabalar ile bağlantıları tatlı, sevgili, muhabbetli tutmak konusundadır, ama içinde başka bilgiler de var.

Şimdi bu hadîs-i şerîfin kelime kelime açıklanmasına geçelim, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Mâ min zenbin ecderu en yuaccilallâhu teâlâ li-sâhibihi'l-ukûbete fi'd-dünyâ mea mâ yeddehiruhû lehû fi'l-âhireti min katîati'r-rahimi. Ana cümle; Mâ min zenbin ecderu en yuaccilallâhu teâlâ min katîatir-rahimi"dir, arada ilâve bilgiler var.

Bu kelimeler şöyle demek oluyor;

"Hiçbir günah yoktur ki Allah bu günahkârın cezasını şunlar kadar çarçabuk, hemen vermesin; katîatü'r-rahim, sıla-ı rahimi kesmesinden cezasını daha çabuk verdiği, vermeye müstehak olduğu günah yoktur. Birincisi, bu katîatür-rahim; ikincisi, ve'l-hıyânetü hiyanet; üçüncüsü ve'l-kezib yalancılık..."

Bu cümlelerden anlıyoruz ki Allahu Teâlâ hazretleri kul günah işlediği zaman cezasını verir, ama çabuk verir ama tehirli verir, biraz müddet tanır. Tehirli vermesi bilmediğinden, unuttuğundan, ihmal ettiğinden değildir. Belki kul tevbe eder diye rahmetindendir. Kul günah işledi, içki içti, zina etti, kumar oynadı, haram yedi; "Bak Allah bana cezayı hâlâ vermedi." diye heveslenmesin! Cezası gelir de, belki tevbe eder diye veyahut bir başka hikmetli sebepten dolayı Allahu Teâlâ hazretleri birden başına yıldırımlar yağdırmamış olabiliyor; ama Allah bazı günahları da hızlı cezalandırır.

Bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki hızlı cezalandırılmaya en uygun günah, en hızlı cezalandırılan günahlar bunlarmış;

Katîatü'r-rahim "akrabalık alakalarını kesmek", bu çok büyük günah; bir...

Ve'l-hıyânetü "hâinlik", iki...

Ve'l-kezib "yalancılık", üç...

Bu üçünün cezası çok çabuk gelirmiş.

Nasıl?

Fi'd-dünyâ dünyada gelirmiş.

Akrabalarla bağlantıyı kesen, hıyanet eden, hainlik yapan, yalan söyleyen bir insanın cezası dünyada gelirmiş ama me'a mâ ye'd-dehiruhû fi'l-âhireti. "Ahirette de ne ceza verilecekse o da silinmeden..."

O da verilecek. Allah dünyada da ceza veriyor, âhirette de verecek. Âhiretteki verdiğine ilaveten, ondan bir şey eksilmeden, o ceza, o bela kalkmadan, dünyada da en hızlı şekilde bu günahları işleyenlerin cezalarını Allah hızlı verirmiş.

Bunlar neymiş;

Katîatür-rahim "Akrabalık bağlarını kesmek.''

İnsanın akrabası, teyzesi, dayısı, amcası, kardeşi, babası, oğlu, torunu vardır... İnsanlar birbirleriyle evlilik veya kan bağıyla bağlıdırlar. Bunlara eğer kan bağıyla bağlılarsa karâbet deniliyor, evlilik yoluyla bir bağlantı kuruluyorsa sıhriyyet deniliyor. Bir gelin alıyorsunuz, başka bir şehirden, hiç kan bağı yok; ama o gelini aldığınız zaman, o tarafla bir alaka kuruluyor. Buna sıhriyyet deniliyor, düğünle olan, evlilikle olan bir bağlantı...

Ama bir de karâbet var, insanın amcası, dayısı; dayısı annesinin kardeşidir, amcası babasının kardeşidir, onun çocuğu filan... Bu bir kan bağıdır, evlilik olmasa bile insanın doğumdan, mensup olduğu ailenin bir parçası olması dolayısıyla, mevcut olan bir bağlılıktır.

İslâm bu bağlılıklara riayet etmeyi, böyle bağlarla bağlı olduğumuz akrabalarımıza güzel ilişkilerle ilişkilerimizi sürdürmemizi emrediyor. Gideceğiz, ziyaret edeceğiz, halini hatırını soracağız. İhtiyacı varsa yardımcı olmaya çalışacağız, muhtaçsa para vereceğiz.

Hatta insanın zekâtlarını mümkünse ilk önce yakınlarına, yakın akrabalarından fakirlere vermesi lazım ki önce onları kurtarmış olsun, çünkü en çok onları o bilir, o yardım edebilir. Başkası kendi yakınına, bu da kendi yakınına yardım yapacak. Maddî, mânevî yardım, gönül yardımı, destek olmak, hizmet etmek tarzında yardım olacak.

Bir insan akrabasıyla bağını keserse -teyzesiyle konuşmuyor- bir taraf konuşmak istiyor da öteki taraf burnunu havaya kaldırıyor, kabul etmiyor, red ediyor. Kabul etmeyen cezayı yer, o alakayı kesmiş olur. Birisi tekrar tekrar gidiyor, "Barışalım!" diyor. Allah rızası için, sevabını bildiği için veya alakayı kesmenin günahından korktuğu için kesmemek istiyor, ama öbür taraf kabul etmiyor, elinin tersiyle itiyor. O zaman iten günaha girer.

Demek ki bağları koparmak fena, Allah bunun cezasını çok acele verir, âhirette vereceğini kaldırmamak şartıyla dünyada verir... Hem dünyada hızlı bir şekilde verir hem de âhirette verir. Bu bir...

Demek ki akrabalarla bağları iyi sürdürmeye gayret edeceğiz.

İkincisi;

Ve'l-hıyânetü. "Hainlik."

Hıyanet nedir?

Eminliğin, emniyetli oluşun zıttıdır. Eğer bir insan bir kimseye güvenir de bir şeyi emanet olarak verirse, o da onu iyi korursa bu insan emin kimsedir. Bir kimse bir kimseye güvenirse, bir şey emanet ederse; canını, malını, sözünü, namusunu, sırrını, bir şeyi emanet ederse o da emaneti korumaz, yayar, dağıtır veyahut vermez, yok eder veya üstüne oturur, iç ederse o zaman buna "hain, emanete hıyanet etti" denilir.

Bir de bazıları yanlışlıkla ihanet kelimesini kullanıyor, "ihanet" yanlıştır. İhanet "heyyin görmek", hafife almak demektir.

Ve tahsebûnehû heyyinen ve hüve indellâhi azîm. "Şu günahı hafif görüyorsunuz ama Allah indinde bu büyük bir günahtır." diye Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor.

İhânet; basit görmek, önemsememektir.

Millet ihanet diyor.

Mesela diyor ki;

"Koca, karısına ihanet etti."

"Hıyanet etti." demesi lazım. İhanet etmek; hor görmek, hakir görmek, önemsememek demek. Halbuki maksat, karısını aldatmış, evliliğine sadık olmamış, "hıyanet etmiş" demesi lazım. Bu dil bilgisi kuralını da hatırlatalım.

Allah hıyaneti sevmez; emaneti, emin oluşu, eminliği, güvenilirliği sever. Güvenilir olmamayı veya güvenildiği zaman güveni boşa çıkartmayı sevmez. Adam güvenmiş, para vermiş;

"Al sana şu kadar para veriyorum, askerden dönünce alacağım." demiş.

Askerden dönünce;

"Ver benim paramı!" diyor.

"Yok, ben senden para almadım."

Emanet gitti, üstüne oturdu, inkâr ediyor, reddediyor, hıyanet ediyor.

Mesela askerlikte de hıyanet diyoruz; askerî sırları götürüyor düşmana veriyor. Halbuki vermemesi lazım, hıyanet...

Hıyanetin de cezası çok büyüktür. Bir insan emin olmaz da hain olursa, güvenilirliği yitirirse, güvenilirliğe aykırı iş yaparsa onun da cezası Allah tarafından hem dünyada çok hızlı bir şeklide gelir, başında patlar. Âhirette de yine ne cezası çekecekse o da durur. Âhirette de çekecek. Hıyanet de çok kötüdür.

O halde müslümanlar ne yapmalı?

Akrabalarıyla bağlarını devam ettirmeli, bağları koparmamalı, hainlik de yapmamalı, güvenilir, emin olmalı...

Üçüncüsü;

Ve'l-kezib. "Yalan."

Allah yalanı da sevmez. Mü'min yalancı değildir, dosdoğrudur, sapasağlamdır, doğru sözlü, doğru özlüdür. Dilinden söylediği söz doğrudur, yalan şahitlik yapmaz, yalandan, kandırarak şaka bile yapmaz.

"Bir Nisan Şakası" diyorlar, yalanı karşında söylüyor söylüyor, ondan sonra da gülüyor, "Bir Nisan!" diyor.

İslâm'da yalanla şaka olmaz. Yalan söyleyerek şaka, İslâm'a uygun olmaz. Yalanın şakası bile doğru değildir. Dosdoğru olması, doğru söz söylemesi, yalan söylememesi lazım.

Bu hadîs-i şerîften üç kötü huyu öğreniyoruz; Akrabalarla bağları koparmak kötü, güvenilir insan olmamak, hain olmak kötü, yalancı olmak kötü... O halde bunlardan şu çıkıyor: Müslüman akrabalarla bağları sürdüren bir insandır, emin bir insandır, hain değildir, güvenilir insandır, doğru sözlü bir insandır.

Peygamber Efendimiz yine bu konuda devam buyuruyor:

Ve inne a'cele tâati sevâben le-sılatü'r-rahim. "Allah'ın sevabını en hızlı, mükâfatını en çabuk verdiği ibadet, sevaplı iş; 'Al kulum, madem öyle yaptın...' diye çarçabuk hemen mükâfatını verdiği, en sevaplı olan da sıla-i rahimdir."

Akrabalar ile bağları sürdürmek, ziyaretleri, yardımları, hizmetleri yapmak, para pul gerekiyorsa vermek, her yönden destekçi olmak sıla-ı rahim yapmak. Bu da sevabı en hızlı kazanılan, mükâfatına en çabuk nâil olunan güzel şeydir.

Demek ki biz sıla-i rahim yapan müslümanlar olacağız, akrabalarımızı gözeteceğiz, maddeten, mânen ve ziyâreten. Ziyaret edeceğiz, yardım edeceğiz, mâlî yönden de destek olacağız.

Efendimiz misal veriyor;

Hattâ inne ehle'l-beyti le-yekûnûne fecereten. "Bazen dünyada görülebilir; bir evin ahalisi facir kimseler olurlar, günahkâr, ibadetleri kusurlu, müslümanlıkları sakat olurlar." Fe-tenmû emvâlühüm "Fakat bakarsın malları artar, koyunları kuzuları doğurur, mahsülleri bol olur. "Ve yeksürü adedühüm "evlâd ü iyalleri, kavm ü kabileleri genişler, kuvvetlenir..."

Araplarda mal çokluğu ve kabilenin kalabalıklığı önemliydi, Efendimiz o iki yönü söylüyor. Mal dediği; deve, koyun, kuzu vesairedir. Bunlar doğum yoluyla çoğaldığı zaman sevinirlerdi. Bir de kabilesi büyükse; "Bizim kabilemiz beş bin kişi, on bin kişi..." filan diye iftihar ederdi. Bu kabile kalabalık diye, o kabileden bir kimseye öteki kabileden kimse dokunamazdı.

Bir aile fâcir olduğu halde malları artar, sayıları çoğalır. Halbuki facir, bu işler olmaması lazımdı.

Neden oldu?

İzâ tevâsalû. "Sıla-ı rahim yapınca, birbirleriyle sımsıkı bağlarla bağlı olunca, Allah onlara da mal bolluğu, adet çokluğu veriyor."

Demek ki onlara bile fayda veriyor. İbadet eden insanlar olamadıkları halde, kusurlu müslüman oldukları halde sıla-ı rahim yaptıkları için sıla-ı rahimin mükâfatını onlar bile görebiliyorlar.

Tabii sıla-ı rahimini, akrabalara bağlarını güzel sürdürmeyi müslüman yaparsa o daha büyük mükâfat alacak, demektir.

"Allah fâcire, günahkâra bile sıla-ı rahim yapınca mükâfatını verdiğine göre müslümana haydi haydi daha çok verecek." diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri onun için söylemiş oluyor.

İkinci hadîs-i şerîf bu, demek ki sıla-ı rahim yapacağız, hain olmayacağız, güvenilir olacağız, yalan söylemeyeceğiz, bileceğiz ki sıla-ı rahim yaptığı zaman insanın ömrü uzar, malı çoğalır, her işi iyi duruma gelir, mükâfata nâil olur.

Okuduğum hadîs-i şerîfler üç olsun diye, bir hadîs-i şerîfi daha size okumak istiyorum. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Mâ min ehadin yüemmeru alâ aşeretin fe-sâiden illâ câe yevme'l-kıyâmeti fi'l-asfâdi vel-ağlâl. "Hiç bir kişi yoktur ki on kişiye veya daha fazlaya emir, komutan, başkan, müdür tayin edilmiş olsun da," illâ câe yevme'l-kıyâmeti fi'l-asfâdi ve'l-ağlâl. "Mahşer yerine elleri ayakları, zincirlere bağlanmış, bukağılarla bukağılanmış, kelepçelerle kelepçelenmiş olarak gelmiş olmasın."

On kişiye ve daha fazlaya emir olan kimse mahşer yerine mutlaka kelepçeli, zincirli gelir.

Adam emir oldu, müdür oldu, nahiye müdürü, kaymakam, vali, komutan, reisicumhur, milletvekili oldu, bir şey oldu... Mahşer yerine zincirli geliyor.

Sonra ne olur?

Sorguya çekilir. "Bu vazifeyi güzel yaptı mı, yapmadı mı?" diye sorguya çekilir. Başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz. Mahşer yerinde sorguya çekilir.

Eğer ümmetle, toplumla ilgili, kendisine yüklenmiş resmî vazifeyi güzel yapmışsa kelepçeler çözülür, zincirler açılır. "Sen suçsuzmuşsun, kurtuldun!" diye bukağılar, boynuna, ayaklarına, bileklerine mahşer yerinde takılmış halkalar çözülür, kurtulur. Ama vazifeyi güzel yapmamışsa o zaman zincir üstüne zincir, kelepçe üstüne kelepçe, bukağı üstüne bukağı vurulur. Demirden zincirlerle şakır şakır, mahkumlar gibi her tarafı bağlanarak cehenneme atılır.

Bu hususta başka hadîs-i şerîfler de var, Ma'kıl b. Yesâr el-Müzenî'den Buhârî ve Müslim rivayet etmiş. Buyurmuş ki:

uyumsuz kısım, eksik metin ve metinde var seste yok hadis kısımı

Mâ min vâlin yelî raiyyeten mine'l-müslimîne fe-yemûtu ve hüve ğâşun lehüm illâ harramallâhu aleyhi'l-cennete. "Hiçbir vali yoktur ki, hiçbir resmî görevi yüklenmiş, görevli yoktur ki..."

Vali ilde vilayete, reislik eden kimse demek değildir; emir demektir, bir resmî işi görevi yüklenmiş kişi demektir.

"Müslümanlardan bir grup raiyenin, ahalinin üstüne tayin edilmiş bir görevli yoktur ki," fe-yemûtu ve hüve ğâşun lehüm "onlara hıyanet ederek, onları aldatarak ölmüş olsun da," illâ harramallâhu aleyhi'l-cennete "Allah ona cenneti haram etmesin."

Bir göreve getirilmiş de müslümanlara hıyanet etmişse, Allah o kimseye cenneti haram kılar, o kimse cennete giremez.

Yine aynı râvîden başka bir rivayet de şöyle:

Mâ min abdin yester'îhi'l-lahü raiyyeten fe-lem yehuthâ bi-nasîhatin illâ lem yecid râihate'l-cennete. "Allah bir kimseyi bir grup müslümanın başına bir resmî görevle getirmiş de, o da onlara samimiyetle hizmete sarılmamışsa, o cennetin kokusunu bile koklayamaz!"

Demek ki resmî görevi alanların Allah'tan korkup tir tir titremesi ve vazifeyi güzel yapmaya çalışması lazım! Müslüman bile olsa öyle yapmadığı zaman ne kadar cezalara çarptırılıyor. Bir de müslüman değilse, dışı müslüman içi kâfirse, münafıksa; o zaman hali doğrudan doğruya daha beter, kesin olarak fena!

Herkes dünyevî bakımdan mevkii makamı istiyor, hatta talip oluyor. Aracılar, kartvizitler filan temin etmeye çalışıyor. Falancadan kart getiriyor, filancadan yazı getirtiyor, kendisini bir yere tayin ettirmeye çalışıyor. Halbuki İslâm'da bu doğru değil! Bu işler veballi işler, bir insan böyle bir makama geldi mi sorumluluk yüklenmiş oluyor. Ondan sonra da onun hesabı var, o hesabı düşünmesi lazım, tir tir titremesi lazım!

Hz. Ömer radıyallahu anh, "Ah!" dermiş ağlarmış:

"Yâ Ömer, keşke annen seni doğurmasaydı, dünyaya gelmeseydin, keşke insan olmasaydın, çayırlarda biten ot olsaydın da bu sorumlulukları yüklenmeseydin!" dermiş. Devletin başında halife-i müslimîn oldu, diyarlar fethedildi, herkes karşısında el pençe divan duruyor, ama sorumluluğu bildiği, cennetlik olduğu, mübarek insan olduğu için, o öyle dermiş.

Allahu Teâlâ hazretleri, cümlemize bu imanın şuurunu ihsan eylesin, sorumluluk duygusuna sahip eylesin. Âhirette hesaba çekileceğimizi unutturmasın. Hesabı yüz akıyla vermemize sebep olacak şekilde yaşamayı ve güzel işler yapmayı cümlemize nasip eylesin. Herhangi bir şekilde, herhangi bir göreve istemese de çağırılmış, davet edilmiş olan, o görevin başında bulunan kimselere de yardım eylesin. Hakkı hak olarak görmelerini, onu uygulamalarını nasip eylesin. Batılı batıl olarak görüp, ondan sakınıp korunmalarını nasip eylesin. Allah'ın sevmediği işleri yaptırmasın, şeytana uydurmasın, âhiretlerini berbat ettirmesin, cenneti kendilerine haram kıldırmasın. Güzel işler yapıp da, Allah'ın rızasını kazanıp müslümanların da duasını almayı nasip eylesin.

müslümanların da duasını almayı nasip eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi dinî bilgileri iyi bilen, İslâm'da bilgi sahibi, uyanık müslüman eylesin. İnsan uyanık müslüman olmadı mı, anasından babasından gelme, nüfus kağıdı müslümanlığı fayda etmeyebilir. Çünkü yanlış işler yapar, bu incelikleri bilmez, bilmediği için de sorumluluklar, veballer yüklenir, âhireti de, dünyası da mahvolur. Bak dünyada da insan, sıla-i rahim yapmadığı zaman bile ne kadar hızlı ceza geliyor, nice cezalara uğrayabiliyor.

Onun için ben âcizâne kardeşiniz olarak sizlere tavsiye ediyorum:

Lütfen hemen mümkünse bu yazımı, konuşmamı duyduğunuz andan itibaren kütüphanenizdeki hadis kitaplarını okumaya, besmeleyi çekip girişin! Çoluk çocuğunuzla hadisleri okuyun! Hadisleri okumak ve anlamak kolay... İslâm'ı hadisler yoluyla çok sağlam öğrenirsiniz, çok kısa zamanda hakikatli bir âlim olursunuz.

Ahmed Ziyâeddîn-i Gümüşhânevî Hocamız, Râmûzü'l-ehâdîs kitabını tertip etmiş olan şeyhimiz, büyük alim, geçen asrın en büyük hadis alimlerinden birisiydi. Kitabının mukaddemesinde o öyle diyor;

"Bu kitabı tekrar tekrar okur da devrederseniz, bu kitabı öğrendiğiniz zaman, kısa zamanda hakikatli bir alim olursunuz." diyor, bu ifadeyi kullanıyor.

Çok hoşuma gidiyor. "Hakikatli, gerçekleri kavrayan bir alim olursunuz."

İnsan gerçekleri kavrayamadığı zaman ne olur?

Sonunda pişman olur. Ömrü biter, arkaya baktığı zaman bir sürü pişmanlıklar görür.

Ömrüne şöyle bir baktığı zaman;

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde gümüş renkli bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semâya, ağlayarak,

şairin dediği gibi... Semaya ağlaya ağlaya bakmanın faydası yoktur, ömür yaprakları önüne yığılmış, sonbahar hüznü kalbine çökmüş; "Vah ömrü boş geçirdim, tuh yazık oldu, hay Allah, İslâm'ı bilemedim. Allah'ın rızasına uygun yaşayamadım, yazık oldu..." filan demek yerine, İslâm'ı öğrenip müslümanca yaşamak, Allah'ın rızasını kazanıp bir gül bahçesine girercesine;

Râdıyeten merdîyyeten. Allah'ın cennetine girenlerden olmak daha iyi... Buna çalışmak lazım, çalışmadan olmaz.

Çoluk çocuğunuz da bu duruma gelsin diye İslâmî bakımdan bilgili yetiştirin, hadisleri öğretin, hadis kitaplarını okuyun, oradan başlayın!

Kitaplar çoksa da şaşırmayın; eğer kütüphanenizde Riyâzü's-sâlihîn varsa, Diyanet'in neşrettiği güzel bir sahih hadis kitabıdır; Riyâzü's-sâlihîn'den başlayın!

Hadis kitabını bir devredin, ondan sonra daha genişleri okursunuz. Böylece İslâm'ı öğrenir, sonunda her hareketinizi Allah'ın rızasına uygun yapmaya muvaffak olursunuz, incelikleri bilirsiniz, yanılmazsınız, şaşırmazsınız. Abuk sabuk hurafelere, batıllara, yıldız fallarına, yalan yanlış şeylere inanıp, kanıp da suçlu olarak, yüzü kara olarak Allah'ın huzuruna varmazsınız.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizin, cümlemizin yardımcısı olsun. Cumalarınız mübarek olsun. Bizleri duadan unutmayın. Allah iki cihanda cümlenizi aziz eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…

Sayfa Başı