M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Dünya Nedir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü.

Cumanız mübarek olsun. Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizden razı olsun. Bugün çeşitli konularda, konuları değişik olan birkaç hadîs-i şerîf okumak istiyorum. Birincisi Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuşlar;

Men talebe'd-dünyâ halâlen isti'fâfen ani'l-mes'eleti ve sa'yen alâ ehlihî ve ta'attufen alâ cârihî be'asehullâhu te'âlâ yevme'l-kıyameti ve vechuhû mislü'l-kameri leylete'l-bedri ve men talebehâ harâmen mükâsiren bihâ müfâhiren lekiyallâha azze ve celle ve huve aleyhi gadbâni.

İnsanın bu dünyada ihtiyacını karşılamak için çalışması icap ediyor. İş kuruyor, memuriyet, işçilik, amelelik yapıyor, sanat icra ediyor, bir hüner ortaya koyuyor, ziraat yapıyor. Bir yol ile topluma bir şey arz ediyor. Hizmet veyahut eşya veya üretim, bir şekil ile geçimini temin ediyor, çalışıyor. Esas itibariyle İslâm'a göre hepimiz Allah'ın kuluyuz. Bu dünyaya imtihan için geldik. Esas gayemiz, Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet etmek, Allah'ın istediği kul olmak, Allah'a ibadet ederek vakit geçirmek.

Allah'a ibadet etmemiz gerektiğine göre ne yapalım?

İşi gücü bırakıp ibadete yönelelim, dünyaya aldırmayalım, zaten hadîs-i şerîfler var, dünyaya karşı zâhidâne bir tavır takınmak, metelik vermemek lazım. Dünyayı gözüne, gönlüne hedef olarak almamak lazım. Dünyayı gönlüne sokmaması, âhireti hedef alması lazım. Bunu konuşmalarımızda zaman zaman biz söylemiştik.

Peki, ne olacak?

Bir taraftan, birisini şiiriyle medhediyor ama adam medhedilecek bir kimse değil. Demiş ki:

"Ben seni medhetmezdim ama ne yapayım ki evde çoluk çocuk var. İşte onun için böyle bir medhiye yazıyorum, senden biraz para gelsin diye." demiş.

Virân olası hânede evlâd ü iyâl var. diye anlatılır. Sevilmeyen bir insanı medhetmekte mecburen, kerhen medhetmekten sıkıldığı için "virân olası hâne" diye söz ile hıncını hanesinden almış. Çoluk çocuğu yüzünden bunu yaptığını anlatmış.

Mesele sadece öyle değil. İnsan yaşamak için hayatta bir uğraşma vermesi gerekiyor. Buna hayat mücadelesi diyoruz. Yaşamak için düşmanlarla da, çevre şartlarıyla da mücadele etmesi lazım. Boş durduğu zaman suyun üstünde kalamıyor, ağır olan şey batıyor. Çalıştığı, gayret gösterdiği zaman oluyor. Kuş, kanadını çırpmazsa uçamıyor.

Hatta biraz da romantik ve şairâne, İranlı şairin birisi diyor ki:

"Her şey çalışmanın sayesinde insanın eline gelir. Hatta süt bile çocuk emdiği zaman memeden çocuğun ağzına gelir."

Masum, bir şeyden habersiz, küçücük bir çocuğun bile birazcık bir çalışma ile, bir emme faaliyeti yaparak sütün memeden ağzına geldiğini ifade etmiş. Güzel bir şey, masum küçük bir çocuk, annesi tarafından besleniyor, şair orada bile bir güzel noktayı yakalamış. O bile ağzını oynatıyor, bir emiyor, bir çalışıyor da ondan sonra süt geliyor ya biberondan ya memeden, yalancı memeden veya hakikî memeden geliyor. Çalışınca geliyor. Bu çalışma mecburî. Çocuk için de mecburî, büyük için de hayatın gereği, faaliyet göstermek lazım. Bu da güzel bir şey, biz bunu seviyoruz, İslâm da çalışmayı seviyor, sa'y ü gayreti İslâm medhediyor.

Acaba Resûllullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in nasihatleri arasındaki incelikleri nasıl yakalayacağız, kavrayacağız?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hem bu dünya benim için önemli değil diyor, benim dünyayla ne ilişkim var? Ben bir ağacın altında biraz gölgelenen bir yolcu gibiyim. Biraz sonra kalkıp gideceğim, benim asıl yerim âhiret diyor.

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, kamışlıktan kesilen bir kamışın acı acı feryat ettiğini, kavalın, neyin güzel sesinin o ayrılıktan dolayı olduğunu, aslına kavuşmak istediği için böyle yanıp yakıldığını şairâne bir şekilde dile getirmiş.

Asıl, âhiret olunca ne olacak dünya?

Hem Allah'a ibadet etmemiz lazım hem âhiret asıl, dünya fâni. Resûllullah'a uyacaksak dünya ile ilişkimiz olmaması lazım. Bir taraftan da dünyanın içinde yaşıyoruz ve yaşamak için de çalışmak gerekiyor.

Peygamber Efendimiz bu hususta ne buyuruyor?

Kur'ân-ı Kerîm'i ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin hadîs-i şerîflerini çok iyi biliyoruz. İslâm şahane dengeler dini. Her hususta dengeyi sağlıyor, en güzel yolu; Avrupalılar optimum diyorlar. Bir şey için faydaları, zararları, kârları, iyi, kötü taraflarını hesaplarsınız en uygun yolu seçersiniz. Şöyle yaparsak en uygun olur diye. İslâm en uygun olanı tavsiye ediyor. Her hususta dengeyi kuruyor. Bir tarafa fazla bastırıp dengeyi bozup bir tarafı ihmal etmiyor. Dünyada çalışmak konusunda da dengeyi çok şahane sağlamış.

Bir hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Doğru sözlü, güvenilir, güvenilecek ahlâka sahip bir tüccar, peygamberler ve şehitlerle haşr olacak mahşer gününde."

Hem ticaret yapıyor, kazanç. Hem de peygamberlerle, şehitlerle aynı seviyede sayılacak kadar saygın bir kimse oluyor İslâm'a göre.

Neden?

Doğru sözlü olmak ve güvenilir olmak, aldatıcı olmamak şartıyla. Bunu böyle söylüyor.

Neden?

Çünkü ticaret de bir ihtiyaç…

Uluslararası, şehirlerarası ticaret olmasa, köyden şehre, şehirden köye üretim, üretilen mallar, mahsuller, bitkiler, sebzeler, meyveler, kumaşlar, araçlar karşılıklı iletilmese ticaret olmasa olur mu?

Onun için ticaret makbul, saygın bir meslek. Peygamber Efendimiz kendisi ticaretle meşgul olmuş ve ticaretin en güzel örneklerini vermiş. Medîne-i Münevvere'de çarşıyı pazarı dolaşıp teftiş eylemiş. Çarşıya pazara esaslar koymuş. Kimsenin haksızlık yapmaması, yer kapmaması, başkalarını mağdur etmemesi, malı güzel satması için…

Kur'ân-ı Kerîm'de Mutaffifîn, Tatfîf sûresi var. Ölçüde, tartıda müslüman gayet güzel, dürüst hareket edecek, hile yapmayacak. Kumaşı ölçerken eksik ölçmeyecek. Bir şeyi tartarken eksik tartmayacak. Alırken fazla, alıp verirken kısıntılı, hileli, eksik vermeyecek. Bunların hepsinin esaslarını İslâm ortaya koymuş. Ticareti de makbul bir meslek olarak ortaya koymuş. Çünkü gerçek bu, ticaretsiz dünyevî hayatta insanlığın gelişmesi, insanların rahatı mümkün olmaz. İş bölümü, alışveriş olmazsa insan, hayatı için gerekli her şeyi kendisi yapacak. Giyiminden yemesine kadar, mümkün değil. Eski, ilkel çağların, tarım toplumlarının daha önceki ilkel toplumların durumu bu.

Ticaret makbul, sonra bir insanın çoluk çocuğunu beslemek için çalışması makbul. Peygamber Efendimiz dilenmeyi yasaklamış. Git ipi al, karşıdan odun topla, pazarda getir sat ama dilenme diye dilenen bir kimseyi engellemiş. Kendisi bir taraftan fakir bir kimse gördü mü yüreği parçalanıyor, yardım ediyor. Bol bol yardım ediyor, dağlar, derya, yağmur, güneş gibi cömert, yardım ediyor. Bir taraftan da dilenen insanlara, eğer sağlıklı sıhhatli ise, dilenmeden yaşayabilecek durumu varsa, dilenmek mecburiyeti yoksa, çalışamayacak durumda değilse çalışmasını, hamallık da olsa odun toplamasını, bir şey yapmasını tavsiye ediyor. O hâlde İslâm denge kuruyor. Onun güzel, güçlü bir şey olduğunu söylüyor. Cihat gibi sevaplı olduğunu söylüyor. Allah'ın sevdiği bir durum olduğunu söylüyor.

Dengeyi kurmak lazım, hem o çalışmayı yapacak ama ne vasıfla yapacak?

Çalışmayı yaparken her şey niyetlere göre olduğuna göre İslâm'da, kalbin, gönlün, insanın fikrinin onu yapmasındaki amacının esaslı olduğunu biliyoruz. Ameller niyetlere göredir diye çok büyük bir kaide var İslâm'da.

Ticaret nasıl olacak?

Bu hadîs-i şerîfte o göründüğü için size bunu o bakımdan anlatmak istiyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

beslemek için çalışması makbul. Peygamber Efendimiz dilenmeyi yasaklamış. Git ipi al, karşıdan odun topla, pazarda getir sat ama dilenme diye dilenen bir kimseyi engellemiş. Kendisi bir taraftan fakir bir kimse gördü mü yüreği parçalanıyor, yardım ediyor. Bol bol yardım ediyor, dağlar, derya, yağmur, güneş gibi cömert, yardım ediyor. Bir taraftan da dilenen insanlara, eğer sağlıklı sıhhatli ise, dilenmeden yaşayabilecek durumu varsa, dilenmek mecburiyeti yoksa, çalışamayacak durumda değilse çalışmasını, hamallık da olsa odun toplamasını, bir şey yapmasını tavsiye ediyor. O hâlde İslâm denge kuruyor. Onun güzel, güçlü bir şey olduğunu söylüyor. Cihat gibi sevaplı olduğunu söylüyor. Allah'ın sevdiği bir durum olduğunu söylüyor.

Dengeyi kurmak lazım, hem o çalışmayı yapacak ama ne vasıfla yapacak?

Çalışmayı yaparken her şey niyetlere göre olduğuna göre İslâm'da, kalbin, gönlün, insanın fikrinin onu yapmasındaki amacının esaslı olduğunu biliyoruz. Ameller niyetlere göredir diye çok büyük bir kaide var İslâm'da.

Ticaret nasıl olacak?

Bu hadîs-i şerîfte o göründüğü için size bunu o bakımdan anlatmak istiyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Men talebe'd-dünyâ halâlen. "Kim dünyayı talep ederse…"

Dünya kelimesini zaman zaman açıklıyorum belki ama yeni duyanlar için de açıklamak lazım.

Biz bugün dünya kelimesini başka anlamda kullanıyoruz, hadîs-i şerîflerde o anlamda değil. Biz bugün dünya deyince enlemleriyle, boylamlarıyla, kıtalarıyla, okyanuslarıyla yerküresini hatırlıyoruz. Hâlbuki Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîflerde dünya kelimesi o mânaya gelmez. O mânaya gelen kelime semâvât ve arz diye geçer. Dünya dendiği zaman şu anda yaşamakta olduğumuz hayat kastedilir.

Bir bu hayat var, şu anda yaşamakta olduğumuz hayat, el-hayâtü'd-dünyâ. Bizim içinde bulunduğumuz, bize şu anda yakın olan hayat. Bir de el-hayâtü'l-âhire. Bir de bu hayat bittikten, öldükten sonra olacak olan ikinci hayat, ebedî hayat... Ona da âhiret diyoruz. Âhiret de zamanla ilgili terim, bir tabir. Dünya da zamanla ilgili bir tabir. Şu anda yaşadığımız zaman, ölümden önceki yaşamımızın olduğu devre, dünya. Öldükten sonraki öbür taraf -berzah var vesaire ama- âhiret. Kabir âhiretin ilk menzilidir deniliyor, dünyayı böyle anlamak lazım.

Kim dünyayı talep ederse, yaşam için bir takım faaliyetlere yönelirse, dünyalık diyebiliriz. Dünyalık temin etmek için çalışmak diyebiliriz. Kim bu dünya yaşamı için faaliyetlere yönelirse. Hani ibadet edecekti, camide durmadı, kalktı çarşıya, pazara, dükkâna gitti. Kim dünyalık talep ederse, dünyalık isterse, dünyalığı elde etmeye yönelirse.

Ne olacak? Âhireti istemesi lazımdı.

Halâlen. "helâl yollarla."

Kazancın bir helâl yolu var, helâlinden kazanmak bir de haram yolu var, her şey böyle. Evlenmenin bir helâl yolu var, çok sevap. Bir de haram yönü var çok günah. Evlilik, nikâh. Ötekisi zina. Birisinden bir şey almanın helâl yolu var. Satın almak veya onun bağışlaması veyahut başka helâl yollarla, takas yoluyla, para yoluyla vesair. Bir de onun haberi olmadan aşırmak var. O da almak ama o gizlice aldığı için haram oluyor.

Kim dünyalık bir şeyi dünya faaliyetlerini, kazanç faaliyetlerini, dünyayla ilgili bir şeyi yapmaya yönelirse, onu talep ederse. Halâlen, helâl yollarla.

Helâl yollar nelerdir?

Bunları İslâm sıralamış. Bütün faaliyetleri bir tefekkür konusu olarak felsefî yönden ele almış, irdelemiş. İnsan ne gibi helâl faaliyetler yapabilir kazancı için diye sıralamış. Ziraat, ticaret, sanat, cihat demiş.

Bunların hangisi uygundur?

Dilenmek demiş mesela bazıları da el açıp dileniyor.

Bunların hangisi uygundur, helâldir, sevaptır? Hangisi mubahtır, olabilir de olmayabilir de. Hangisi haramdır, kesinlikle olmaz. Bunları bildirmiş.

Bu çeşitli mal, mülk, kazanç, yiyecek, içecek elde etmek yolları içinden helâl olan yolla bir şeyler elde etmeyi talep ederse, insan dünyalık kazanmayı talep ederse, bir.

Demek ki dünyalık talebi mecburiyeti yaşam için şart, ilk kelime, önemli olan şart helâlinden isteyeceğiz. İnsanın önüne iki tane imkânı geliyor.

Bir; şu şeyi helâl yolla almak.

İki; haram yolla, onun bir çaresini bulup almak. Gayrimeşru yollarla, kanunsuz yollar.

Hangisini tercih ediyor müslüman?

Helâl yol ile…

Az önce haberlerde dinliyorduk. Bazı işçiler isyan etmişler. Galiba Karabük, Kastamonu taraflarında isyan etmişler. Allah Allah, bu işçiler niye isyan etti? Çok değişik bir sebeple isyan etmişler. Bakın bizim Anadolumuzun, kardeşlerimiz ne kadar temiz, alnından öpmek lazım. Ne kadar mübarek toprak, ne kadar mübarek insanlar! İşçiler isyan etmiş. Niye isyan etmiş? Fabrikaları özelleştirme listesine alınmış, özelleştirilecek bu fabrika. Kereste, tomruk işleyen bir fabrikaymış, özelleştirilecek fabrika. Fakat özelleştirme kolay olmuyor. Gazetelerden takip ediyorsunuz çeşitli merasimleri, mevzuat, sıkıntılar, zorluklar var. Tahakkuk etmemiş, sekiz ayda üretim durmuş. Üretim durdu ama işçinin hakkını korumak için de kanunlar olduğundan fabrika işçilerin parasını vermeye devam ediyormuş. Fabrika işçileri çalışmadığı hâlde çıkartamıyor, parasını vermeye devam ediyor. Özelleştirme de sekiz ayda tahakkuk etmemiş.

İşçiler isyan ediyorlar. Ne diyorlar? Biz çalışmadan para almak istemiyoruz, alın bu paraları geriye. Biz helâlinden kazanmak istiyoruz, alnımızın teriyle kazanmak istiyoruz. Fabrika açılsın, çalışsın, alın teri dökelim çalışalım, hak edelim, alalım. Durup dururken, çalışmadan para almaya gönlümüz razı değil demişler. Bu, Anadolu insanımızın asaletidir, soyluluğudur. Köylüdür ama belki sülalesi tanınmış bir beye, bir sultana, sadrazama dayanmıyor ama ahlâken asildir. Ahlâken sultan gibidir, Allah razı olsun, alınlarından öpmek lazım.

Helâli, halâlen. Dünyalık bir şeyi talep ederse bir insan helâl yolla, bir. İkincisi; isti'fâfen ani'l-mes'eleti. Mesele de bugünkü kullanılışıyla Arapça'daki kullanılışı, hadîs-i şerîfte o devirde kullanılışı birbirinden farklı.

Kelimelerin devirleri, hayatları, başkalaşımları var. O devirde mesele, bu devirde de Arap ülkelerinde mesele dilenmek mânasına geliyor. Bizde "mesele" sorun, problem mânasına geliyor. İsti'fâfen ani'l-mes'eleti. "Dilenmekten kendisini korumak için dünyalık kazanmaya, helâl yolla kazanmaya yönelirse."

Burada çalışmanın, kazanmanın bir güzel asil hedefi daha Peygamber Efendimiz tarafından ortaya konulmuş oluyor, işaret buyuruluyor.

Bir insan çalışmasa ne yapar?

Başkasına yük olur. Hastalandı, kolu bacağı kırıldı, sakat, çalışamıyor, bir şey üretemiyor. O zaman el açıyor, Allah rızası için bana yardımcı olun diyor mesela. Bu istemektir, dilenmektir. Meslek olarak yapmasa bile sonunda insan bir akrabasına falan gidiyor; "Çok sıkıştım, kusura bakma bana şu kadar borç ver." diyor. Bu da bir istemek… Veya aç kaldım, sen yakınımsın, arkadaşımsın, bir çanak aş verir misin diyor. İşte istemekten, dilenmekten korunmak için. Çalışmazsa istemek zorunda kalacak. Dilenmek zorunda kalacak. İffetini korumak ve iffetine gölge düşürmemek, dilenmekten kendisini korumak için yapıyorsa bunu, helâl yolla yapıyorsa, iki.

Demek ki dilenmek iyi olmadığından Peygamber Efendimiz ifade etmiş oldu. Dilenmekten sakınmanın güzel olduğunu anlıyoruz. İffet olduğunu, soyluluk olduğunu, namusunu, şerefini korumak olduğunu anlıyoruz, bu da güzel. İslâm'ın ne kadar güzel değerleri var.

Ve sa'yen alâ ehlihî. Üçüncü bir noktaya geldik, üçüncü bir husus. "Ailesi bakımıyla yükümlü insanlara karşı bir çalışma olsun diye."

Çalışınca bir insan bir evin reisi, bir baba kime bakıyor?

Hanımına, çoluk çocuğuna bakıyor, evin kirasını veriyor, ihtiyaçları karşılıyor.

Ve sa'yen alâ ehlihî. "Ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak, onları rahat ettirmek için gayret ederek yapıyorsa bu dünyalığı istemesi, dilencilikten korunmak için helâl yolla ailesinin ihtiyacını karşılamak için yapıyorsa…" Üç.

Bu da güzel bir şey.

Evlilik niçin sevap?

Birçok bakımdan, tabiate uygun, İslâm evliliği sevap sayıyor.

Neden sevap?

Bir kere haramdan korunmuş, kendisinin namusunu korumuş oluyor. İkincisi kaç kişinin geçimini üstüne alıyor, evin çalışan reisi kaç kişiye bakıyor. Ne kadar güzel bir şey! Kim kime iyilik yaparsa Allah onu mutlaka değerlendirir. Zerre kadar hayır yapsa değerlendirir. Baba çoluk çocuğuna ekmek, aş, sebze getiriyor fileler, çuval, küfe dolusu şey getiriyor.

O sevapsız kalır mı?

Fakire bir sadaka veriyorsun sevap oluyor da insanın evine getirdiği erzak, yiyecek, giyecek sevap değil mi?

Daha fazla sevap.

Ne kadar daha fazla sevap?

Bire yedi yüz misli sevap.

Bu rakamı bir daha söyleyeceğim kafanızda iyice güzel bir yere yerleştirin, siz de başkalarına kabara kabara anlatın, İslâm böyle güzel diye. Başkaları da bilsin.

İslâm'ı yaşamayanlar olabilir, belki seyahat ettiğiniz için Avrupa'ya, Rusya'ya, Singapur'a gidersiniz. Oralarda birisiyle karşılaşırsınız.

İslâm nedir?

Sen müslümansın filan derse insanın İslâm'da insanın ailesi için çalışma yapması ve masraf yapması bire yedi yüz üzere mükâfatlandırıyor. Yedi yüz misli mükâfatı büyük oluyor. Sadaka belki bire ondur da ötekisi bire yedi yüz olunca ne kadar daha fazla oluyor artık siz rakamları birbirine yan yana koyun değerlendirin.

Bakın İslâm'ın bir güzel manzarası daha.

Değişti, bir güzel yüzünü daha görüyorsunuz Müslümanlığın.

Ve ta'attufen alâ cârihî.

Câr ne demek?

Ailesine bakmak çok sevap, çoluk çocuğuna bakmak çok sevap. Bir anne çocuğunu kucağına alıyor da bakıyor, emziriyor. Bu cihat yapmış gibi sevap. Peygamber Efendimiz böyle bildiriyor. Onun kahrını çekiyor, gece uyumuyor, sallıyor, hastalandığı zaman başucunda bekliyor. Mübarek annelerimiz yaşayanlara Allah uzun ömür versin, âhirete göçenleri nur içinde yatsınlar, kabirleri cennet bahçesi olsun.

Cennet annelerin ayakları altındadır. Ayaklarının öpülmesi lazım annelerin, ne kadar zahmet çekiyorlar. Onlar boşa mı gidiyor. Bir para çıkmıyor oradan, kese açılmıyor şu kadar para verilmiyor ama çocuğa bir emek, bir iyilik yapılıyor. Bir cana değil insanın kendi çocuğuna iyilik yapması İslâm'da insan bir ağaç dikse, o ağacın üstüne kuş konsa meyvesini gagalasa ondan bile Allah sevap veriyor. O ağacın altına birisi otursa, gölgelense Allah ağacı dikene ondan bile sevap veriyor. İslâm'da boş yok. Boş yok sözünü bazıları kullanıyorlar ya kur'alarda, hangisini çekersen çek boş yok, İslâm'da boş yok. Her güzel faaliyet değerleniyor. Zerre kadar hayır da olsa, zerre kadar şer de olsa hepsi değerleniyor.

Helâlden isteyecek dünyalığı, kazancı. Dilenmekten kendisini korumak amacını taşıyacak, iki. Ailesine ihtiyaçlarını karşılama amacını taşıyarak, üç.

Dördüncüye geldik.

Ve ta'attufen alâ cârihî.

Bakın İslâm'ın bir güzel manzarası daha.

Değişti, bir güzel yüzünü daha görüyorsunuz Müslümanlığın.

Ve ta'attufen alâ cârihî.

Câr ne demek?

"Komşu" demek Arapça'da, komşusuna lütufta, iyilikte, atıfette bulunmak niyetiyle.

Bak ne kadar güzel, İslâm. Komşusuna ikramda bulunmak da sevap… Komşuma da ikramda bulunayım diye çalışıyorsa, niyetlerinde bunlar varsa; helâlinden kazanmak istiyor, niyetinde bu var. Dilenmekten korunmak, şerefini korumak, alnı açık olsun istiyor. Çoluk çoğunun ihtiyaçlarını karşılamak istiyor. Onunla da yetinmeyip komşusuna da atıfette, lütufta, bağışta, ihsanda bulunmak istiyor.

Şunu da yazın hafızanızın bir kenarına: "Evinizi çok yüksek yapıp da komşunuzun rüzgârını engellemeyin!" bile diyor Peygamber Efendimiz.

Peygamber Efendimiz'in, lütfen sevgili müslümanlar hadislerini okuyun, hayatını okuyun. Ne kadar hazinelerle karşılaşacaksınız. İslâm'ın ne kadar âlicenap olduğunu, ne kadar yüksek din olduğunu anlayacaksınız. Âşık olacaksınız veya aşkınız artacak, aşkınız ziyadeleşecek. Gözünüz, gönlünüz yaşaracak.

Bakın dünyalık talebinin ne sebeplerle yapılması gerektiğini nasıl sıralıyor Peygamber Efendimiz. Küçücük bir cümlede ne hazineler, ne güzellikler var. İslâm ne kadar güzel, helâlinden isteyeceğiz. Haramda kimseyi üzerek, kimseyi aldatarak değil. Dilenmekten şerefini korumak için yapacak, ailesinin ihtiyaçlarını karşılamayı, onları iyi geçindirmeyi düşünerek yapacak. Bir de fazlasıyla konu komşuya da ikram ederim diye de dünyalık talebi olursa ne mutlu, böyle olması lazım. Dünyalık talebini mecburî yaparken bu niyetleri biz de kalbimize yerleştirelim.

Ne olur böyle olursa?

Âhiret için çalışmadı, camiden çıktı da dükkânına, işyerine gitti, çalıştı.

Be'asehullâhu te'âlâ yevme'l-kıyameti ve vechuhû mislü'l-kameri leylete'l-bedri.

Oradan da sevap kazanır. Camiden çıktı işe gitti ama farz namazı kıldıktan sonra orada da sevap kazanıyor.

"Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet gününde onun yüzünü ayın on dördü gibi pırıl pırıl, nurlu olarak ba's eder."

Kıyamet günü mahşer yerine böyle gelir. Ayın on dördü gibi pırıl pırıl, yüzü ak, alnı ak, Allah'ın sevgili kulu olarak etrafa ayın, mehtabın nur saçtığı gibi gelecek. Allah'ın ikramı bu, o kulu Allah'ın sevdiğini anlıyoruz, seveceğini ve mükâfatlandıracağını anlıyoruz.

Herkesin korktuğu, iyi insanların yüzleri ak pak olacak da kötülerin kapkara olacak. Buruşacak, kırışacak, kaşlar çatılacak, eyvah vaziyet fena filan diye müşrikler, kâfirler de mahvolacaklar o gün. Yüzleri, vucuhuhu'l-müsveddeh, müsvedde pul, müsvedde kâğıt değil simsiyah demek. Yüzleri simsiyah olacak kâfirlerin. Biz mosmor olacak diyoruz, öyle değil, mosmor oldu falan diyoruz dünya hayatında. Âhirette simsiyah olacak o kâfirlerin yüzleri. İyilerin de yüzü pırıl pırıl olacak.

Ne demiş oluyor Peygamber Efendimiz?

Peygamber Efendimiz'in de bir hadisiyle yetinmemek lazım. Bir konudaki hadîs-i şerîfleri topluca göz önüne koymalı insan, kararını öyle vermeli.

Zaten ben üniversite hocası olarak talebelerime hep söylerdim. Bir konuyu araştırıyorsanız, o konudaki bütün şöyle veya böyle, iyi veya kötü, olumlu veya olumsuz her bilgiyi toplayın, önünüze alın. Bir araştırmacının, hakikati arayan bilim adamının ilk işi her çeşit bilgiyi önüne koymasıdır. Bütün bilgiler önünde bulunsun. Ondan sonra onları sınıflandırır, tasnif, izale, tasfiye eder. Ondan sonra ilmî çalışmanın öteki noktalarına geçer. Bilimsel gerçeklere, ilmî sonuçlara böyle ulaşılır.

Onun için İslâm'da "İslâm miskinlik dini, tasavvuf miskinlik yolu, bilmem dağların başlarına çekiliyorlarmış, çalışmıyorlarmış, tembellermiş!" Son derece yalan, iftira.

Hiç tarihte güzel misalleri görmüyorlar mı? Toplum içinde kimler topluma faydalı, kimler zararlı görmüyorlar mı? Melek gibi insanlara niçin iftira ediyorlar?

Bak âhireti isteyecek. Amacı âhiret olacak, cenneti kazanmak, Allah'ın rızasını kazanmak olacak ama dünyalığa da ötekiler gibi çalışacak, dünyaya tırnaklarıyla, elleriyle sarılmış, kucaklamış, ehl-i dünya insanların haris, hırslı, kimseye zırnık vermeyen insanların dünyaya sarılması gibi değil.

Dünyalık için bir çalışma yapacak ama şu, şu, şu gayeleri taşıyarak şu, şu, şu fikirlerle yapacak ki İslâm tarif ediyor, İslâm'ı güzel şey yapmak lazım, İslâm miskinlik dini değil, İslâm çalışma dini. Çünkü çalışmayı teşvik ediyor, İslâm başkalarına iyilik dini, hazine, nur kaynağı. İslâm'ın güzelliklerini bir hadis bile anlatıyor.

İslâm'ı kötüleyenler âhiretlerini mahvediyorlar. Onlara da acıyoruz. Lütfen âhiretinizi mahvetmeyin. Ben ilericiyim, devrimciyim, ateistim, inançsızım, gericilere karşıyım. Karşısın ama gerici ne diyor, bir dinle bakalım, nasıl yaşıyor anla. Tembel mi, çalışkan mı, haram yiyor mu, yemiyor mu, dürüst mü değil mi, işini nasıl yapıyor, fikri nasıl? Basit bir işçi, belki ilkokul mezunu bile değil ama çalışmadan para almak istemiyor. Bu büyük bir asalettir, bence bu, İngiltere kraliçesinden daha asil bir insan.

Neden?

Bak kimsenin hakkını yemek istemiyor. Fakir ama insan zenginken çıkarıp bir şey verir, bu mühim değil ama fakirken, ben çalışmadan para almıyorum demek, evde çoluk çocuğun ihtiyacı varken çalışmadan almak istemem, haram para almak istemem demek büyük bir fazilet.

Allah dünyada helâlinden, dünyalık kazanmayı helâlinden isteyen, dilenmekten değil, şerefini korumayı düşünerek isteyen, çoluk çocuğuna karşı ihtiyaçlarını karşılamak için bir fedakârlık olsun, çalışma olsun diye yapmak isteyen, konu komşusuna da iyilik yaparım, paramın fazlasıyla da hayır hasenat yaparım diye yapanın Allahu Teâlâ hazretleri kıyamet gününde yüzünü ayın on dördünde, dolunay vaktinde dolunayın pırıl pırıl olduğu gibi mahşerde yüzünü nurlu yapacak… Cennetlik olacak böyle bir kimse.

Peygamber Efendimiz karşı tarafı da anlatıyor.

Ve men talebehâ. "Dünyayı yine isteyen insanlar var."

Dünyalık peşinde olan başka insanlar da var. Bakıyorsunuz bir şehirde bir sürü insan. Hacı amcalar da var aksakallı, dükkânı var, çalışıyor, başkaları da var. Gayrimüslimler de var. İnançsız olduğunu meziyetmiş gibi bağıra bağıra söyleyip inançlıların çıkıp, asıp kesip, bağırıp çağırıp şey yapan insanlar da var.

Ve men talebehâ. "Dünyalığı, kazancı, menfaati vesaire isteyen."

Ama nasıl?

Harâmen. "Haram yoldan."

İster hırsızlık olsun, rüşvet olsun, ister faiz olsun, repo olsun, ister devleti soymak olsun, halkı soymak olsun, hazineyi soymak olsun... Nereden gelirse gelsin, mühim değil. İşini uyduruyor, haram yoldan bir büyük avantaj, kazanç, kâr, avanta da diyorlar, çeşitli laflarla böyle çirkin yollarla kazanmaya. Kazanıyor, zengin oluyor, arabaları, köşkleri, yalıları oluyor, haram yoldan.

Müfâhiren bihâ. "Böbürlenmek için, benimkisi ondan daha çok, benim malım daha çok diye fiyaka yapmak, caka satmak, tantana, şatafat, debdebe için, ben daha iyiyim, güçlüyüm, zenginim demek için."

Müfâhiren. Daha çok malım olsun, biriktireyim derken bir de övünerek, böbürlenmek için parayı kazanırsa bunlar da dünyalığı talep etmenin ters fikirleri.

Bu fikirlerle, bu niyetlerle şey yaparsa bir insan ne olur?

Lekiyallâha azze ve celle. "Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretlerinin o da huzuruna çıkacak, huzurunda karşılaşacak Allah'la." Ve huve aleyhi gadbâni. "Huzuruna çıktığı zaman Allah'ı gazap etmiş vaziyette görecek. Allah'ın gazabına uğrayacak."

İslâm'da dünyalık istemenin güzel yolu var. İnsan o yolarla dünyalığı ister, kazancını öyle sağlarsa ayın on dördü gibi yüzü pırıl pırıl nurlu olacak, cennete girecek. Haram yollarla, kötü niyetlerle kazanırsa o da Allah'ın huzuruna Allah ona gazap etmiş bir vaziyette varacak, gazabına uğrayacak, kahrolacak, mahvolacak.

Mal kazanmak konusunu konuştuk da İslâm'ın çok aziz bulduğu, teşvik ettiği, sevaplı diye söylediği bir iş düşünelim. İlmi İslâm talep etmeyi, öğrenmeyi, talibi olmayı, öğretmeyi çok teşvik ediyor. Bunun çok sevabı olduğunu söylüyor ama burada da gene niyet önemli, doğrudan doğruya hemen ilim öğrendi çok büyük mükâfatlara insan ermiyor.

Bu üniversitede profesördür cennete girecek, Allah buna çok mükâfat verecektir.

Dur bakalım, öyle değil. İnsanın ilim öğrenmekteki niyeti önemli. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Enes radıyallahu anh'ın bize bildirdiğine göre şöyle buyuruyor;

Men talebe bâben. "Kim ilimden bir bölüm talep ederse, öğrenmeye gayret ederse."

Diyelim ki kendisi dökümcü de dökümün güzel olması için öğreniyor veyahut acaba cenaze nasıl kaldırılır İslâm'da dur şunu öğreneyim, diyor. Veyahut umreye gideceğim, umrenin şekli şemaili nasıl diye bir bölüm, bir bahis öğrenmek peşine düşen bir insan. İlimden bir şey öğrenmek için.

Buradaki niyet ne mesela, ne için yapıyor?

Li-yusleha bihî nefsehû. "Bu ilmi öğrensin de, kendi nefsini ıslah etsin, kusurları varsa onları atsın, eksikleri varsa onları tamamlasın. Nefsini ıslah etsin, nefsi olgun bir nefis olsun."

Nefsi ne demek?

İnsanın benliği, içi… İnsan dışından insan olsa yetmez. İçi hayvan olabilir, affedersiniz domuz olabilir. İslâm'a göre köpek, sırtlan, aslan, tilki gibi olabilir.

Niye böyle hayvan isimleriyle hadîs-i şerîflerde bildirilmiş?

İnsanlar kolay anlar, bu hayvanlar bir vasfıyla tanındığı için o hayvan gibi deyince, anladım der insan. İnsan, iç duygularına göre iyi insan, kötü insan oluyor, kalleş, hilekâr, hain, vefasız, vurdumduymaz, gaddar, duygusuz oluyor. Bunlar hep insanın içine ait vasıflar. Bu adamın dışında çok iyi kumaştan yapılmış, birinci sınıf terzinin elinden çıkmış elbiseler var. Kıymeti yok, içi, nefsi, iç dünyası fena. Beni, benliği asıl Allah'ın değer verdiği kısmı fena, değeri olmaz. Elbiseyi çıkartırsın bir başkasına, bir katile giydirirsin, götür hapishaneye en azılı idamlık birisine giydir, giyebilir uyuyorsa vücuduna. Elbiseyle insan adam olmaz, dış kıyafetle, suretle olmaz.

İnsanın insan olması, insân-ı kâmil olması için eğitimine, terbiyesine İslâm çok önem veriyor.

Bakın ilim öğrenecek, ne maksatla?

Nefsini düzeltmek için.

Ben olgun, bilge, erdemli, iyi duygulara sahip insan olayım diye öğrenirse, ev li-men ba'dehû. "Kendisini ıslah etsin diye yahut da kendisinden sonrakilere faydası olsun diye ilim öğrenirse."

Peygamber Efendimiz'in mübarek ashabı, tâbiîn, o mübarek insanlar ne yaptılar?

Peygamber Efendimiz'in hadislerini, Kur'ân-ı Kerîm'in izahlarını, fıkıh bilgilerini topladılar. Kendisinden sonrakilere kaldı bu büyük, muhteşem, şaheser, çok derin ilimleri içeren, ihtiva eden kitaplar. Onlardan istifade ediyoruz, aman diyoruz falanca kitap ne kadar güzel. Açıyoruz, bismillâhirrahmânirrahîm, orada bir şeyler öğreniyoruz. O adamlar ömürlerini verdiler, bir hadisi yazmak için Horasan'dan Mısır'a, Mısır'dan Yemen'e seyahat ettiler. Neden? Dînî bir konuyu ben tespit edeyim de benden sonrakiler okusun, ben sevap kazanayım, onlara faydalı olsun diye.

İslâm iki şey düşünüyor.

Bir, kendi kişiliği ile ilgili. Kendimi ıslah edeyim, olgun bir kul olayım.

İki, başkalarına da faydam olsun diye.

İlmi böyle öğrenirse;

Keteballâhu lehû mine'l-ecri misle remeli âlic.

Allah onun sevabını ne kadar verir?

Sayıya gelmez.

"Çöldeki kumların miktarınca ona sevap yazar."

Bir avuç kumu eline al, tepsinin üstüne koy veya koyu renkli bir tahtanın üzerine koy. Kaç tane kum tanesi var diye say bakalım bir avuç kumu. Akşama kadar sayarsın, şu kadar rakam oldu, biraz da şaşırdım filan dersin. Koca çöldeki kumların sayısı kadar Allah ona sevap yazar, bu niyetle ilim öğreniyorsa.

Ama bir de karşı tarafını öğrenelim, konu oradan açıldığı için.

Birisi de ilim öğreniyor ama neden öğreniyor?

Bir hadîs-i şerîfte yine Enes radıyallahu anh'ten, aynı râviden başka bir kaynakta yazılmış, aynı kaynakta da var, bir başka hadîs-i şerîfi alalım;

Men talebe'l-ilme li-yümariye bihi's-sufehâe ve yukasire bihi'l-ulemâe ve yasrife bihî vücûhe'n-nâsi ileyhi fe'l-yetebevve' mak'adehu mine'n-nari.

"Bir insan ilmi eğer akılsız, beyinsiz, değersiz insanlarla münakaşa yapmak, cedelleşmek, mücadele için öğrenirse ve başka insanlardan ben daha alimim diye fiyaka için, daha üstün olduğunu göstermek, üstünlük sağlamak için öğrenirse…"

Ve yasrife bihî vücûhe'n-nâsi ileyhi. "İnsanların gönüllerini kendine meylettirmek, insanların, halkın teveccühünü kazanmak için öğrenirse…"

Ne olur o zaman?

"O kendisine cehennemde oturacağı yeri hazırlasın veya kendisini oraya hazırlasın; oraya gidecek!"

Oraya gideceğini şimdiden bilsin diye bildiriyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki ilim ne için olmayacakmış?

Ceng ü cidâl, çekişme, çatışma, kavga için değil.

Alim nasıl olur?

Sakin bir şekilde dinler, hakkı söyler. Karşı tarafın hakkı varsa kabul eder, yumuşak konuşur, mültefit konuşur karşısındakine, kırmadan hakkın ortaya çıkmasına çalışır. Öyle yapmıyor da ben onu, bunu yeneyim, cedel, mücadele, münakaşa için bir de başka alimlerden daha üstün olduğum ortaya çıksın, benim kavuğum daha büyük, benim mertebem daha yüksek, hükümdar daha çok bahşiş versin, ben daha yüksek mevkie çıkayım filan gibi amaçla öğrenirse… Bir de insanların kendisine teveccühünü sağlamak için öğrenirse...

Ne olacak yani?

Bunlar için olmayacak. Allah'ın rızasını kazanmak için ilmi öğrenecek. Bilimi yerinde kullanacak, uygun insanlara anlatacak, haddini bilecek, böbürlenmeyecek, başka insanların kalbini kırmayacak.

İslâm her meselenin iki tarafını da söylüyor. Bir de ilme teşvik olsun diye ilimle ilgili iki hadis daha okuyup konuşmamı bitirmek istiyorum.

Men talebe bâben mine'l-ilmi li-yuhyiye bihi'l-İslâme kâne beynehû ve beyne'l-enbiyâi derecetün vahidetün fi'l-cenneti.

"Kim ilmi, onunla İslâm'ı diriltmek için öğreniyorsa."

Türkiye'de İslâmî bilgiler biraz zayıfladı, ben İslâm'ı öğreneyim de İslâm'ı dirilteyim. Bu güzel, İslâm herkes tarafından bilinsin diye öğrenebilirsiniz. Böyle bir niyetle, İslâm'a hayat kazandırmak, onunla İslâm'ı canlandırmak için ilim öğrenirse:

"Onunla peygamberler arasında cennette bir derece fark olur."

En üstte peygamberler, hemen onun altında en yakın derece alimler.

Bu niçin bu yüksek dereceyi bulacak?

Çünkü İslâm'ı yüceltmek amacıyla bu ilimi öğrendi, İslâm'a hizmet aşkını taşıyor. İşte bu maksatla ilim öğrenmeliyiz! Çoluk çocuğumuzu bu maksatla ilim yoluna sevk etmeliyiz.

Ben İlahiyat Fakültesi'nde hoca iken arkadaşlara söylemiştim. Bence birinci sınıflarda ilmin ne maksatla öğrenilmesi gerektiğini, hangi kötü niyetlerle öğrenilmemesi gerektiği okutulmalı ilk önce, sevabı anlatılmalı. İnsanlar ondan sonra kopya çekerek değil de ilim sevap olduğu için, Allah rızası için çalışarak ilim öğrensinler, diye.

İlim öğrenecek bir insan ne yapması lazım?

İlmini, bilgisini kendisinin uygulaması, bildiği iyi şeyleri yapması, kötü olduğunu bildiği şeyleri de yapmaması lazım. Halka talkın verip kendisi salkımı yutmaması lazım…

Peki bir insan böyle yaparsa ne olur?

İlim öğreniyor ama ilmini uygulamıyor, adam çok büyük alim. Çok iyi doktor, sigaranın çok zararlı olduğunu söylüyor fakat ağzında sigara, dolaşıyor. Bir doktor yakalandı. Onun namına çok utandım ben, senelerce önce gazeteler yazdı. Doktormuş, tam o sırada da belediye üzerinde sokakların duruyordu, kaldırımların temizliği, kirletilmemesi, tükürülmemesi filan. Olacak, Allah'tan, çok acı bir durum. Birisi kaldırıma tükürdüğü zaman, gazeteciler, belediye ilgilileri, başkan var. Hemen çıktılar ortaya niye tükürdün. Kaldırımlara tükürmek yasak ama kim dinler, uygular, tükürene cezayı verir. Herkes bunun böyle bir cezasının verildiğini görmemiştir. İşte olacak, tüküren adamı çepe çevre sardılar, niye tükürdün, kimsin? Gazeteciler resim çekiyor, herkes şey yapıyor, adamın anlaşıldı ki sonunda mesleği doktorlukmuş. Buyur bakalım, ayıkla pirincin taşını...

Sayfa Başı