M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İnsanın Başına Musibet Neden Gelir?

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selamu aleyküm verahmetullahi veberekatüh.

Cumanız mübarek olsun. Allah nice nice mübarek günlere, gecelere, aylara, yıllara, uzun ömürlere sıhhat, afiyetle erdirsin, iki cihanda aziz ve bahtiyar olun!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den Selman radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîfle başlamak istiyorum. Üç hadîs-i şerîf okumak niyetindeyim. Üçü de insanın başına gelen olayların mânevî mahiyeti, esrarının neler olduğuna dair.Mânevî sebepleri anlatan hadîs-i şerîfler olduğu için seçtim bunları..

Mâ esâbe abden musîbetün fe-mâ fevkahâ illâ bi-ihdâ hulleteyni bi-zenbin lem-yekünillâhu li-yağfire lehû illâ bi-tilke'l-musîbeti ev bi-derecetin lem-yekünillâhu li-yeblügahu iyyâhâ illâ bi-tilke'l-musibeti.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

İnsanların, toplumların, başına çeşitli olaylar geliyor. Bunlar Allah'ın takdiri. Mukadderat, Türkçe olarak Allah'ın alın yazısı dediğimiz, Allah'ın yazdığı kader yazısı bunlar. Biz hepimiz müslamanlar olarak biliyoruz ki dünya bir imtihan yeridir. Allah bizi imtihan ediyor.

Nasıl kulluk edeceğiz? İyi miyiz, kötü müyüz? İyi mi davranacağız, kötü mü davranacağız? Allah'ın rızasına uygun mu hareket edeceğiz? Güzel, faziletli, erdemli mi hareket edeceğiz yoksa şaşırıp, sapıtıp, bozulup eğri büğrü mü hareket edeceğiz?

Allah imtihan ediyor.

Bize göre hayat bir imtihan olduğundan başımıza gelen olaylar da bu imtihanın çeşitli soruları olmuş oluyor. Bu soruların karşısında vereceğimiz cevaplara göre bu imtihanın sonucu belli olacak. Geçeceğiz veya kalacağız; başarılı veya başarısız olacağız, mükâfat alacağız, ödül alacağız ya da kötülük işleyen insanlar cezaya uğrayacak. Hiç birinizin cezaya, ikâba, azaba uğramamasını temenni ediyorum.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Mâ esâbe abden musîbetün fe-mâ fevkahâ. "İnsana bir musibet veya bundan daha fazlası, birkaç musibet veya küçük bir şey veya daha büyük tek bir olay ya da bir sürü olaylar zinciri…"

"Başım dertten kurtulmuyor." dediği gibi bazı insanların, insana böyle bir musibet veya daha fazlası daha fazla miktarda olanı isabet etti mi bunun mânevî bir sebebi var.

Neden insanın başına bu olay geldi?

İllâ bi-ihdâ hulleteyni. "İki hasletten, iki sebepten olabilir bu olayın insanın başına öyle gelmesi."

Bir sebep; bi-zenbin lem-yekünillâhu li-yağfire lehû illâ bi-tilke'l-musibeti. "Bir günah işlemiştir, bu günah sebebiyle başına bu musibet geliyordur ama Allah gene kulunu dünyada gelen musibete uğratarak, dünyada başına musibet vererek işlediği günahın cezasını dünyada çektirip kurtarıyor."

Allah bu musibet dolayısıyla onu âhirette azap görmekten, cehenneme düşmekten kurtaracak. İşte bu dünyada çektiğiyle kalacak. Yüzü çizildi, parmağı incindi, ayağı burkuldu veyahut daha başka bir sıkıntı ama İlâhî kanunda iki defa cezalandırma yok. Dünyada cezalandırırsa âhirette cezalandırmaz.

Mesela bir hadd-i şer'î diyoruz. Şeriatin verdiği bir ceza. Diyelim ki; bir insan bir suç işlemiş. Onun karşılığında şeriat bir ceza kaydetmiş, mahkeme yazmış bu cezayı, cezaya çarpılmış. Hem bu dünyada bu cezaya çarpılıp hem de aynı suçtan dolayı âhirette bir başka cezaya çarpılmak olmadığını, iki defa cezalandırılmadığını Peygamber Efendimiz bildiriyor. Demek ki insanın başına bu dünyada bir musibet gelirse bir günahına kefaret olacak. Allah o günahının, dünyadayken silinmesini sağlamak için o musibeti başına musallat etmiştir de bu musibet ondan başına gelmiştir, günahı affolacaktır.

Bu dünyada günahının bir musibetle affolması birkaç bakımdan iyi.

Bir; âhiretteki cezalar, cehennem azabı, ikâbı çok fazla olduğundan dünyada böyle bir şey neyse gelip geçici, o iyi.

İkincisi; insan dünyada bir musibete uğrayınca aklını başına toplar, "Ben Allah'ın rızasına aykırı bir iş yaptım, Allah başıma bir musibet verdi, tevbe yâ Rabbi, bir daha ben bu suçu işlemem artık." diye bir de akıllanmasına sebep olur.

Onun için alimlerin bazıları dünyada insanın başına gelen belalara musibetlere diyorlar ki; "Şefkat, terbiye tokadı."

Allah terbiye etmek için bir tokat vuruyor ama sonunda o suçu bir daha işlemeyecek, hayatı boyunca rahat edecek. Çocukları bazen terbiye ederler ya onun gibi... Demek ki insanın başına gelen musibetin bir sebebi; kul bir günah işlemiştir de o günahı ancak Allah böyle bir musibet vererek sildiriyor, kefaret oluyor, ondan dolayıdır.

Buradan bizim alacağımız ders şudur: Günahlar, haramlar işlenmemeli, işlenirse insan bu dünyada bir musibete uğrar, âhirette de azaba uğrayabilir. Onun için günaha bulaşmamaya dikkat edelim. Mayın tarlasına girip de mayına basmamaya dikkat etmek gibi yolu dikkatli yürümek lazım! Doğru yoldan yürümek lazım, tehlikeli, yanlış yollara sapmamak lazım ki Allah o işlediği günahtan dolayı bir hastalık, bir ceza, bir musibet, bir bela vermesin; huzur içinde, asude yaşasın, mutlu bahtiyar olsun. Kendisi de mutlu olsun çevresi de mutlu olsun. Demek ki günah işlememeliyiz. Ama müslüman günah işledi mi cezayı yer. Bir tokat patlatılır, İlâhî bir tokat, ensesine veya suratına ondan sonra "Ben bir edepsizlik ettim, hata işledim bundan sonra işlemeyeyim." der o da iyi. Demek ki bir daha o günaha düşmeyecek, tevbe etmesine sebep olacak, bir de âhirette çekmeyecek. O bakımdan bir bakıma iyi.

Peki insanın başına bir musibet, bela, sıkıntı başka neden gelir?

Onu da söylüyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Ev bi-derecetin lem-yekünillâhu li-yeblügahu iyyâhâ illâ bi-tilke'l-musibeti. "Yahut da Allah bir mânevî makam verecektir, yüksek bir dereceye çıkartacaktır, o sevgili kulunu."

Ancak böyle bir imtihandan geçip sabrettiği takdirde, o musibetin karşısındaki tavrının güzelliği dolayısıyla o dereceye çıkması durumu vardır da ondan bu musibeti göndermiştir.

Enbiyâullahın, Allah'ın peygamberlerinin ve evliyâullahın, Allah'ın sevgili, mübarek kullarının başına gelen dünyevî sıkıntılar bundandır. İkinci sınıftan yani, Allah onları seviyor. Allah'ın sevgili, mübarek, keramet verdiği kullar... Peygamberi görevlendirmiş; insanlara göndermiş, seçmiş, sevmiş, vazifelendirmiş... Elbette iyi insanlar ama başlarına musibetler geliyor, geliyor, geliyor... derece yükseliyor. Zorlu imtihanlardan geçiyor; çok yüksek puanlar kazanıyor, kulların birincisi oluyor. Üniversite imtihanına yüz binlerce gencimiz giriyor. Birincileri ilan ediyorlar. Onlara herkes gıpta ediyor. Ne kadar üstün başarı sağladılar. Ama o başarı kolay sağlanmaz; uykusuz geceler, uzun çalışmalar, başka insanların yapmadığı işleri yaparak, gayretleri sarf ederek, zahmetleri çekerek kazanılıyor. Demek ki evliyâullah Allah'ın sevgili kullarıdır. Peygamberlerin derece kazanması da o musibetlerin karşısındaki tavrından dolayıdır.

Bundan bizim çıkartacağımız ders ne olabilir? Peygamber Efendimiz'in verdiği bu güzel bilgiden dolayı çıkacak ders ne olabilir?

İnsanın başına bir musibet gelirse ya günahındandır. Kendisinin kusurudur ama o günahın cezası bitiyor. İşte burada affolunacak, bir daha o günahı işlemesin, günahım var mı diye düşünsün. Ya ondandır ya da bir suçu, bildiği bir kusuru, hatası yok da o musibet geliyorsa demek ki Allah imtihan ediyor. Dur bakalım, o zaman imtihanın cevabını en güzel şekilde vermek için güzel davranmalı, sabretmeli, sabr-ı cemîl göstermeli, isyan, feveran etmemeli, kızmamalı, bağırmamalı, yakıp yıkmamalı, ortalığı kasıp kavurmamalı... "Bak bu kulumu bir imtihan ettim ama ne kadar güzel davrandı." diye Allah o zaman onun derecesini yükselttiği için, bunu bildiğimiz için biz de böyle musibetler karşısında serinkanlılığımızı korumalıyız, sakin olmalıyız, dikkatli olmalıyız.İmtihanı kazanmaya çalışmalıyız; kaybetmemeye dikkat etmeliyiz.

Avamın yani İslâmî bilgileri çok olmayan insanların veya çocukların -mesela ilk başta tecrübesi az, toy- insanların düşündüğü nedir?

Allah bir insanı seviyorsa onun başına hiç musibet gelmez. O artık çok rahat bir şekilde yaşar?!.

Hayır! Öyle değil. Allah'ın en sevgili kulu Peygamberimiz, öteki peygamberler de sevdiği kullar ama hepsi çok sıkıntılar çekmişler. Hz. İsa aleyhisselam'ı düşünelim, ne kadar sıkıntılar çektiğini... Onun hayatını, peygamberlerin hayatını okumalıyız. Bunu her zaman söylüyorum. İlk önce hayatlarını öğrenmemiz gereken insanlar peygamberler!

Musa aleyhisselam'ı düşünün, Firavun'la ne kadar... Kendinizi o devre götürün, o olayların içine sokun, o olayların karşısında o mübarek peygamberlerin nasıl davrandığına bakın... Onların büyüklüğünü o zaman daha iyi anlarsınız. "Bana tapınacaksınız." diyen bir Firavun, kendisini tanrı, put yerine koyan bir Firavun ordusu var, gücü var, kuvveti var. Karşı gelenlerin kollarını bacaklarını kesiyor, hurma dallarına asıyor... Böyle bir insanın karşısına görevli olarak gidip de Allah'ın emirlerini söylemek; "Sen put değilsin, mâbud değilsin, tapınılacak tarafın yok, benim gibi basit bir insansın, tabii ondan da aşağı, böyle yapman doğru değil. İnsanları kandırma, insanları kendine taptırma! Beşere tapılmaz, Yaradan'a ibadet edilir, senin bu yaptığın doğru değildir." demek kolay değil! Musa aleyhisselam bu kolay olmayan işi yaptı ve ne kadar sıkıntılara uğradı, ne kadar imtihanlar geçirdi, ölüm tehlikeleri geçirdi. Firavun'un ordusu arkasından kovaladı.

Daha gerilere, tarihin derinliklerine doğru gider. Nuh aleyhisselam'ın, İbrahim aleyhisselam'ın, diğer peygamberlerin hayatlarını düşünürsek onlar da çok sıkıntılara uğramışlar.

Demek ki esas itibariyle dünya hayatı, şu içinde yaşadığımız hayat, hepimizin buradaki hayatı nedir?

Karışık bir hayattır; içinde musibetler, ferahlıklar, üzüntüler, sevinçler, yorgunluklar, eğlenmeler, dinlenmeler de vardır. Bunların hepsi imtihandır. Hayatın böyle olduğunu görüyoruz.İsterseniz belgesel dizilere bakın,orada ormanlardaki hayatı görün, hayvanların birbirleriyle hayat müdafaalarını, savunmalarını ve mücadelelerini görün, hayatın yapısı bu! Yaşamak için mücadele etmek gerekiyor; bu mücadelede sıkıntılar oluyor ama çalışıldığı zaman elde edilen bir takım rahatlıklar ve başarılar da oluyor. Her canlı için bu hayat böyle!

Bu dünyada iyiliklerle kötülükler, yorgunluklarla dinlenmeler, sevinçlerle hüzünler bir arada oluyor. Âhirette, cennette ebedî saadet olacak, cehennemde de ebedî azap olacak. Âhirette bu ikisi birbirinden ayrılacak. Cennette elem, keder olmayacak.

Lâ yerevne fîhâ şemsen ve lâ zemherîren. "Hatta aşırı güneş ve aşırı soğuk da olmayacak, her şey tam karar, tam gönlünce olacak."

Mübarek insanların istediği gibi, Allah memnun etmeyi murat ettiği için insanlara ihsan edecek, her şey güzel olacak. Cehennemde de her şey azap, her şey ikâb olacak. Allah cümlemizi rahmetine, rızasına nâil olanlardan, erenlerden eylesin. Azabına uğrayanlardan eylemesin!

Bu hadîs-i şerîf, mâneviyatımızı kuvvetlendiriyor. Başımıza bir musibet geldiği zaman kendimizi kaptırıp koyuvermemeliyiz, sağlam durmalıyız, imtihanı kazanmak gerektiğini düşünmeliyiz! Bu musibet bizim kusurumuzdan olabilir; kusurlarımızı düşünüp o kusurlara bir daha düşmemeye çalışmalıyız. Ya da Allah bize bir derece vermek için bu zorlu imtihana sokmuştur; arkasından üstün bir başarı ödülü gelecektir, bir yaldızlı diploma gelecektir. Onu kaçırmamak için, başarıyı elde etmek için de dikkat etmemiz gerektiğini anlıyoruz.

Bu hadîs-i şerîfi not alın, riayet eyleyin, hayatın zorluklarından yılmayın, hayatın imtihan olduğunu unutmayın. Güzel şeyler yapmaya, kötü şeyler yapmamaya çalışın.

Kötü şeylere ne diyoruz?

Günah diyoruz. Allah her şeyin iyisini, kötüsünü en iyi bildiği için kötü şeyleri yapmamayı bize emretmiş ve bunlar dinde günah diye isimlendirilmiş. Diyelim ki içki: İçkiye para da veriyor, zevk duyuyor, keyif duyuyor, ondan içiyor ama içkinin, o zevkinin arkasında sıhhati bozan, toplumu bozan, aileyi yıkan, trafik kazasına sebep olan, kavgalara,cinayetlere sebep olan tarafları olduğunu biliyoruz.Kur'ân-ı Kerîm'de de zaten buyuruluyor. Faydası da var ama zararı daha büyük diye, demek ki içkinin içilmemesi lazım!

Geçen gün iki kardeş içki içiyorken birisi ötekisine kızmış, bıçaklamış öldürmüş, diye gazeteler yazmıştı. Onun için günahları işlememeye çok dikkat edeceğiz!

Her zaman söylüyorum acaba sözümü dinlediniz mi?!

Duvarda bir uzun liste olacak; bunlar günahtır bunları yapmamak lazım diye... Çoluk çocuk bunu bilecek. Bir de -kötü şeyler böyle yazıldığı gibi, günahlar; içki içilmeyecek, yalan söylenmeyecek vesaire- iyi şeyler de yazılacak. Bunlar da sevaplı şeyler, bunları da yapmaya gayret etmeli diye duvarda olacak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Übade radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine göre Taberânî'nin ve İbn Asâkir'in rivayet ettiğine göre buyurmuş ki:

Mâ telefe mâlün fî berrin ve lâ bahrin illâ bi-men'i'z-zekâti ve harrizû emvâleküm bi'z-zekâti ve dâvû merdâküm bi's-sadakati ve'dfe'û ankum tavârika'l-belâi bi'd-du'ai. Fe-inne'd-du'âe yenfe'u mimmâ nezele ve mimmâ lem-yenzil mimmâ nezele yekşifuhû ve mâ lem yenzil yahbisuhû.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Mâ telefe mâlün fî berrin ve lâ bahrin illâ bi-men'i'z-zekâti. "Müslümanın denizde veya karada bir malı telef olmuşsa ancak sahibi zekâtı vermediğinden ceza olarak, ikâb olarak, ondan dolayı telef olmuştur." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Bazı musibetlerin insana günahtan geldiğini söylemiştik.

Günahlar iki çeşittir:

Bir; kötü şeyleri yapmak, o günahtır. Mesela hırsızlık yapmak günahtır. Çünkü hırsızlık kötü, birisinin malını alıyorsun. Veya adam yaralamak, öldürmek günahtır. Çünkü birisinin malını, canını zedeliyorsun veya hayatını yok ediyorsun. Bir de; iyi şeyleri yapmamak da günahtır. Allah emretmiş, bir müslüman iyi şeyleri yapmıyor. O da günahtır.

"Ben hiç kötü bir iş yapmıyorum."

Hiçbir kötü iş yapmıyorsun ama iyi şeyleri de yapmayınca o da günah oluyor. Bu hadîs-i şerîfte onu anlıyoruz. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Bir insanın denizde, karada malı telef olmuşsa ancak ondandır. Başka sebepten mal telef olmaz, zekâtı vermediğinden telef olmuştur!"

O hâlde müslüman vazifesini bilecek. Farzları yerine getirecek zekâtını da verecek!

Ve harrizû emvâleküm bi'z-zekâti. "Zekât vererek mallarınızı koruyun.Malınıza telef gelmemesini istiyorsanız zekât vazifenizi yapın."

Malın temiz olsun, fukarânın hakkı içinde kalıp da kirlenmesin, içinde hak bulunan, gasplı bir mal olmasın. Demek ki müslüman günahları yapmayacak bir de ibadetleri yapacak.

İbadetler nelerdir?

En başta zikredilen ibadetlerden birisi namazdır. Namazları kılacak.

"Müslüman mısın?"

"Elhamdülillah müslümanım."

"O hâlde namaz kılıyor musun?"

"İşte hocam kusura bakma..."

"Ben kusura bakmışım ne olacak, bakmamışım ne olacak! Allah emrettiği için yapman lazım!"

Yapmayınca suç oluyor, günah oluyor, namazı kılacaksın! Bu Cuma abdest alacaksın, gusül abdesti alacaksın bundan sonra namaz kılmaya eksiksiz devam edeceksin. Ömründe hiç namazı bırakmayan insanlar var, onları düşüneceksin. "Ben ne kadar tembelim, niye onlar gibi yapmamışım." diyeceksin. Ve ondan sonra namazını kılacaksın.

Başka?

Zekâtını vereceksin. İslâm mükemmel bir din. İslâm'da şahsî ibadetler olduğu gibi kişinin şahsında kalmıyor. Başkasına da iyilik yapmaya yönelik ibadetler var. Zekât da veriyorsun. Mâlî bir ibadet. Malını çıkartıyorsun fukarânın hizmetine saçıyorsun, veriyorsun. Fakirlere, yoksullara, yetimlere, yolculara, yolda kalmışlara, mücahitlere, vesaireye veriyorsun. Zekâtın verilmesi de önemli. Vermiyorum, atlattım, şu kadar zekât kasadan çıkmadı, cebimde kaldı. O zaman malına bir yerde bir telef gelir; araban çarpar, gemin batar, yangın çıkar bir şey olur, mal telef olur!

Neden?

Zekâtı vermedin de ondan. Malının korunmasını istiyorsan malının zekâtını vereceksin.

Başka hangi ibadetler var?

Herkes biliyor. Hac var, umre var... Cihat da bir ibadet, insanın malıyla canıyla cihat etmesi lazım. Alimlerimiz kitaplar yazmışlar; 32 farz demişler, 54 farz demişler, ilmihâl kitaplarında bu ibadetler bildiriliyor onları yapmak lazım.

Devam ediyor Efendimiz böyle başlamışken; mallarınızı zekât vererek koruyun, telef olmamasını istiyorsanız zekâtınızı verin de malınız korunmuş olsun. Başka türlü bekçi koyarsın bekçi çalar, tedbir alırsın yangın çıkar bir şey olur. Veyahut daha aklınıza gelen gelmeyen şekillerde, gazetelerde okuduğumuz şekillerde bir telefât olmamasını istiyorsan zekâtını ver diyor.

Efendimiz devam buyuruyor;

Ve dâvû merdâküm bi's-sadakati. "Hastalarınızın namına fukarâya sadaka verip öyle tedavi edin."

Burada yine mânevî bir hakikatle karşılaşıyoruz. Bir kula hastalığı veren Allah, şifayı veren de Allah, ilaca şifayı koyan da Allah, şifayı nasip eden de Allah... Zaten ilaç da olsa, ameliyat da olsa, doktor da olsa, hastane de olsa, hasta iyileşmeyebiliyor. Şifayı veren Allah. Demek ki müslümanın Allah'ın rızasını kazanması lazım. Hasta olmuş, hasta namına gider fukarâya paraları verir, sadakaları verir. Onlar da "Allah senden razı olsun, tam aç kalmıştım, açık kalmıştım, bu para imdadıma yetişti, çok makbule geçti." diye cân u gönülden dua eder. Öbür taraftan da Allah razı olduğu için şifasını verir, hastan iyi olur. Onun için hastalarınızı sadaka vererek tedavi edin diye de devam ediyor.

Bir şey daha ilave ediyor:

Ve'dfe'û ankum tavârika'l-belâi bi'd-du'âi. "Başınıza gelip çatan belaları da dua ederek defedin, kaldırın."

Allah Allah! Gelmiş dayanmış insanın başına bir bela, bunu dua edip nasıl kaldıracağım?

Sen kaldırmayacaksın, sen dua edeceksin âlemlerin Rabbi, Allahu Teâlâ hazretleri duanı kabul ederse bela kalkar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efenimiz buyuruyor ki;

Fe-inne'd-du'âe yenfe'u mimmâ nezele ve mimmâ lem-yenzil. "Çünkü dua faydalıdır, faydasız sanmayın, kesin faydası vardır. Dua gelmiş belaya da faydalı olur, gelmemiş belaya da faydalı olur." Mimmâ nezele yekşifuhû. "Gelmiş belayı insanın üzerinden kaldırır." Ve mâ lem yenzil yahbisuhû. "Gelmemiş olan belayı da durdurur."

Gelecek ama Allah durdurur, olacakken olmadı, gelecekken gelmedi, durdu. Duayı kabul ederse belayı durdurur. Gelecek belayı durdurur, gelmiş belayı kaldırır.

Demek ki dua da edeceğiz!

Zaman zaman sohbetlerimde söylemişimdir; siz de benim ağzımdan duymuşsunuzdur. Başka alimlerden duymuşsunuzdur, kitaplar okumuşsunuzdur; dua önemlidir!

Dua bir ibadettir. Namaz bir ibadet olduğu gibi, Kur'an okumak, hatim indirmek ibadet olduğu gibi, zikir etmek, tesbih çekmek ibadet olduğu gibi, dua etmek de ibadettir.

Ben bir yerde oturacağım;

"Yâ Rabbi, bana şunu ver, şunu ver, şunu ver sıralayacağım. Dua edeceğim. İbadet mi bu?"

"Evet ibadet! Çünkü Allah'ın varlığını biliyorsun; elini ona kaldırıyorsun, Allah'tan istiyorsun, Allah kendisine dua edilmesini sever. Ne kadar çok dua edilirse sever. Dua etmeyen kulu, müstağnî davranıyor, burnu büyük, yönünü bana dönmüyor, elini bana kaldırmıyor, benim varlığımı bilmiyor, benim dergâhıma yönelmiyor diye dua etmeyene kızar. Onun için dua edeceğiz."

Hayatta başımıza çeşitli, haklı haksız belalar gelebilir. O belaların defi için dua edeceğiz, el açacağız. Duanın makbul zamanları, mekânları var. Mesela Kâbe'de dua, Peygamber Efendimiz'in mescidinde dua, Arafat'ta dua... Bunlar makbul yerler. Seher vaktinde, namazla ikamet arasında, harp ederken, savaş başlarken o esnada yapılan, yağmur yağarken dua makbuldür. Bunlar da duanın makbul zamanları. Duayla ilgili bilginizi arttırın ve duayı cân u gönülden yapın. Başınıza gelmiş özel belaları veyahut toplumsal belaları kaldırsın diye Allah'a dua edersiniz, Allah duaları kabul eder.

Bazen anlı şanlı, rütbeli, itibarlı insanın değil de, bir gariban yoksulun duasını kabul eder, bir çocuğun duasını kabul eder. Onun için; benim hoşuma gider, yağmur yağmadığı zaman yağmur duasına çocukları da götürürlermiş, eskiden beri âdet böyle.

Çocuk ne?

Mâsum. Daha henüz mükellef değil, tatlı, gül yanaklı bir çocuk. O da dua edince Allah'ın rahmeti cûşa geliyor. Allah çocuklar hürmetine, zayıflar hürmetine duaları kabul ediyor. Bunlardan da istifade etmek lazım.

Allah, yaşıyorsa ömür versin. Münih'te tanıdığımız bir Nurettin Namangali hoca vardı. Öldüyse Allah garîk-i rahmet eylesin, ruhu şâd olsun, makamı âlâ olsun. Demişti ki, -Namanganlıydı kendisi-

"Bizim Türkistan'da binlerce dönüm arazisi olan, zengin, varlıklı bir insan tarlasını ekerken yanındaki yoksul kimsenin tarlasını da beraber eker. ‘Gel seninle ortaklık yapalım.' der. Onun da tarlasını sürer, beraber ekerler, yoksulla ortaklık yapar. Neden? Yoksulun hürmetine Allah bana da bereket verir, diye düşünür." derdi.

Türkistan önemli bir diyar. Türkeli, Türkistan çok mübarek alimler yetişmiş, çok evliyâ yetişmiş. Onlar dinin inceliklerini çok iyi biliyorlar, çok zarif insanlar, edib insanlar. Çok seviyorum onları.

Dua edelim, dualarımıza çocukları da -amin dedirtelim- katalım, yaşlı, ak sakallı büyüklerimizi katalım. Onları da Allah sever, hürmet eder. Bir hadîs-i şerîfte geçmişti; 90 yaşını geçti mi artık bir insan, yeryüzünde Allah'ın imtiyazlı, özel bir kulu oluyor. Dua etti mi Allah duasını kabul ediyor. Öyle ak sakallı, nurlu insanların duasını da almaya çalışmak lazım.

Sonuncu hadîs-i şerîfe geliyorum. İbn Abbas radıyallahu anhumâ'dan rivayet edilmiş, yine konumuzun içinde.

Mâ sahıtellâhu azze ve celle alâ ümmetin illâ ğalâ sa'ruhâ ve eksede esvâkuhâ ve eksere fesâduhâ ve'ştedde cevru sultânihâ fe-inde-zâlike lâ yüzekkî ağniyâuhâ ve lâ ye'iffu sultânuhâ ve lâ yusallî fukarâuhâ.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Bu üç hadîs-i şerîfte de başımıza gelen olayların mânevî sebeplerini gösteren konuları seçmiştim, onlar anlatılıyordu. İlâhî kanunlar, mânevî kanunlar... Dünya hayatında başımıza gelen olayların bir fizikî kanunları var; suyu, tencereyi ocağın üstüne koyarsan, ısıtırsan, belli bir dereceye geldiği zaman şu olur, şu olur, bu fizik; fizikî kanunlar. Kimya kanunları var; şu maddeye şunu katarsan şöyle olur. Bu da kimya kanunu. Bu kanunların hepsi Allah'ın... Kâinatı yaratan Allah, fizik, kimya, tabiat, hayat kanunları koymuş, içtimaî yaşamın kanunlarını koymuş. Erkekle hanım evlenecek, evlatları olacak, nesiller devam edecek... Bu da bir kanun. Nikah İlâhî kanun. Bunun gibi mânevî olayların, mânevî sebeplerini gösteren mânevî kanunlar da var.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu mânevî kanunlar hakkında bize çok ilginç bilgiler veriyor. Buyuruyor ki;

"Azîz ve Celîl olan Allah bir ümmete kızdı mı; şunlar şunlar şunlar olur."

Onları sayacak şimdi. Allah bazı ümmetlere kızar, gazap eder.

Neden?

Emrettim buyruğumu tutmuyorlar, yasakladım yasakları icra ediyorlar, günah işlemeyin dedim günah işliyorlar, nimet verdim nimete şükretmiyorlar... Kızar Allah, bazı kullarına gazap eder.

Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti çoktur, Erhamu'r-râhimîn'dir ama bir de Azîzün zü'ntikam "Azîz'dir, izzet sahibidir ve intikam sahibidir." Zalimden mazlumun âhını alır, zalimi kahreder, suçluyu dünyada âhirette cezalandırır. İnsanları ve kavimleri cezalandırabilir. Bazen böyle bir ceza umumî olarak gelir.

Tarihe dönelim, İslâm âlemi, İslâm tarihi ibretlerle dolu. Peygamber Efendimiz bir avuç mübarek sahabesiyle İslâm'ı yaymaya nasıl başladı, bu İslâm nasıl kıtalara yayıldı, nasıl deryaları geçti, kocaman okyanusları geçti nerelere ulaştı, kıtalara nasıl yayıldı? Ondan sonra da bir Moğol istilası, faciası oldu ki Moğollar geldiler, hilafet merkezini bile yakıp yıktılar. Ve kıpkırmızı aktı nehir. İnsanları kestiler, kütüphaneleri yaktılar, suya attılar. Endülüs bir ara müslümandı, yedi asır müslüman yaşadı. Ondan sonra büyük katliamlarla müslümanlar oradan silindiler, çıkarıldılar. Balkanlar bir İslâm yarımadasıydı, büyük bir yerdi. Endülüs kadar büyüktü, başımıza neler geldi! Bosna'da, Arnavutluk'ta, Kosova'da görüyoruz, Bulgaristan'da vesairede… Bazen Allahu Teâlâ hazretleri demek ki ceza veriyor, kavimleri cezalandırıyor müslüman da olsa.

Müslüman neden cezalanır, önceki hadîs-i şerîflerde gördük: Zekât verilmediği zaman mala telef geliyor, bir günah işlediği zaman Allah bir musibet gönderiyor, onlardan oluyor.

Bunları niçin anlatıyorum?

Günahkârlar günah işlemekten vazgeçsin diye anlatıyorum. Allah bir kavme gazap etti mi; artık aralarındaki birkaç salihin, tek tük iyi insanın "Yâ Rabbi, yapma, affet, bağışla, bu musibet defolsun, gelmesin." demesiyle bela defolmuyor. Bir tufan gibi geliyor, silip süpürüp götürebiliyor, büyük cezalar gelebiliyor.

Arapça kelimelerden kurulu bir söz var: "Allah ihmal etmez, imhal eder" buyrulur bu sözde. İhmal etmez, Allah bir suç işlendiği zaman cezayı vermekte ihmalkâr davranmaz; imhal eder.

İmhâl ne demek?

Mühlet vermek demek. Mühlet verir.

Niye mühlet veriyor da suçlu birden cezalanmıyor? Adam günahı işledi niye başına ateş yağmıyor, taş yağmıyor, niye adam birden kahrolmuyor?

Allah'ın rahmetinden. Allah suçluya da bir tevbe müddeti tanıyor. Bakalım tevbe edecek mi, hatasını anlayacak mı, pişman olacak mı, affet yâ Rabbi diyecek mi, diye mühlet veriyor. İhmal etmez, imhal eder. İhmal de ‘h' harfi önce, imhalde ‘m' harfi önce. Bir harfin değişmesiyle, iki harfin yer değiştirmesiyle mâna değişiyor. Allah ihmal etmez ama imhal eder, mühlet verir cezalandırır. Onun için kavimler ceza işlemesin.

Ben bizim aziz ve sevgili ülkelerimize, Türkiye'ye, başka ülkelere bakıyorum. Bu ülkeler müslüman ülkeleri; yüzde doksan dokuzu müslüman.

"Neresi müslüman, nereden müslüman olduğu belli! Yemin et bakayım."

"Yemin edeyim peki vallahi billahi."

"Müslüman ama bu ne biçim müslüman. Giyimi, yemesi, ticareti, hareketi, sözü, özü müslümana benzemez, bir sürü günah... Zina, fısk, fücur, faiz, ribâ...

Ne olacak?

Allah gazap eder. Bu "Allah gazap eder" sözü de böyle basit iki kelimeyle kurulmuş bir cümle ama sonucu çok mühim, Allah bir kavme gazap etti mi; başına neler gelir...

Birkaç sene önce hatırlıyorum, Güney Amerika'da bir yanardağ patlamıştı. Lavlar kilometre karelerce mesafelere yayılmıştı, insanlar nasıl helak olmuştu! Nasıl anında lavlara tutulmuş, nasıl donmuş kalmış hayvanlar? İbretle seyrettik televizyonlarda. Allah'ın gazabı hafife alınacak bir şey değil. Onun için günah işlememek lazım; günah işlenmişse tevbe etmek lazım. Bu hadîs-i şerîfleri bir ikaz vazifesi olsun diye söylüyorum.

Biliyorsunuz peygamberler aleyhimu's-salavâti-teslîmât kavimlere ikazcı olarak geldiler.

İkazcı kelimesinin Arapça'sı nedir?

Nezîr veya münzir. Nezîr olarak geldiler bir de müjdeci olarak geldiler.

"Bak iyi kulluk yaparsanız cennete gireceksiniz." bu müjde; "Kötü kulluk yaparsanız dünyada, âhirette belaya uğrarsınız." bu da ihtar. İkaz korkutmak, intibaha davet etmek gibi bir şey. Bu, peygamberlerin vazifesi. Peki bizim Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ aleyhi edtalü's-salavâti ve ekmelü't-tahiyyâti ve't-teslîmât, Peygamberlerin serveri, âhir zaman peygamberi, son peygamber. Ondan sonra peygamber yok, evliyâullah var. Onlar anlatacak Allah'ın emirlerini.

O hâlde alimlerin, evliyâullahın vazifesi nedir?

Kavimler hata işlediği zaman hatalarını söylemektir. Çünkü peygamberlerin vazifesi oydu. Onun için alimlerin söylemesi lazım.

"Ey kavmimiz yanlış yapıyorsunuz böyle yapmayın, Allah'a âsî olmayın, ibadetleri yapın, helâlleri işleyin, haramları terk edin, ibadetlerinizi îfâ edin." diye bildirmesi lazım ve bu bildirmekten yılmamak lazım.

"Ben çok söyledim bizim mahallede, bizim ahaliye, evde çok söyledim, köyde çok söyledim, kimse beni dinlemedi. Günaha devam ediyorlar."

Tamam, onun karşısında da şöyle diyor alimlerimiz; ben de çok seviyorum bu sözü, katılıyorum.

"Eğer günahkâr günah işlemekten yılmıyor, bıkmıyor, devam ediyorsa; kötü bir şeyi yapmaya devam ediyor bıkmıyor, o zaman sen onu ikaz etmekten niye bıkıyorsun?"

Sen iyi bir şey yapıyorsun, ikaz ettikçe sevap kazanıyorsun. O hâlde sen de bıkmayacaksın. Sen de onu günahtan kurtarmaya, haramdan kurtarmaya, ibadetini yaptırmaya, sevaplı işlere çekmeye çalışacaksın.

Bu kadar açıklamadan sonra İbn Abbas radıyallahu anhumâ'nın okumuş olduğumuz hadîs-i şerîfini açıklayalım.

Azîz ve Celîl olan Allah bir ümmete kızdığı, gazap ettiği zaman birtakım sonuçları olur. Toplumda görülür bu sonuçlar, göstergeler; kırmızı yanmaya başlar, alarm zilleri çalmaya başlar.

Nedir bu alarm zilleri, göstergelerin işaretleri, nereye dayanıyor, neler nelerdir göstergeler?

Mâ sahıtellâhu azze ve celle alâ ümmetin illâ ğalâ sağruhâ.

O zaman ne olurmuş?

Ğalâ sağruhâ. Efendimiz diyor ki;

"Önce pazarlarında fiyatlar yukarıya fırlar, pahalılaşır."

Pahalılaşınca ne olur?

Adamın parası mahdut olduğuna göre nimeti gidip de alamaz, hayat fakirleşir. Bak bereketsizlik oldu, fiyatlar arttı. Adamın yaşam düzeyi aşağı indi, bu sefer rahatı kaçtı. Eskiden sofrasında bal kaymak olurdu, şimdi tuz ekmek var, onu bile bulamıyor, sıraya girip alıyor...

Neden?

Allah o kavme kızdı, fiyatlar fırladı, ararsan bulunmuyor.

"Hocam, bizim memlekette böyle şeyler yok." demeyin. Bakın Kuzey Irak'ta Saddam'ın olaylarından sonra nice kıtlıklar oldu. Orta Asya'da, Çeçenistan'da nice açlıklar çekiliyor, Hindistan'da, Bengladeş'te, Pakistan'da, Filipinler'de,Afrika'da,Somali'de, Orta Afrika ülkelerinde görüyoruz. Birbirleriyle çarpışıyorlar, kabileler oradan oraya göçüyor, yollarda ölüyor, yiyecek bulunmuyor...

Olmuyor demeyin! Bizim ülkemizde olmuyor, şükredin. Çok şükür olmuyor. İbadet edin ki Allah gazap etmesin, mahrumiyete uğratmasın.

Ve eksede esvâkuhâ. "Çarşı pazarları kesada uğrar, Allah kesada uğratır çarşıyı pazarı."

Ne demek çarşının pazarın kesat olması?

İşlerin iyi gitmemesi demek. Çarşıda pazarda bir şey yok, tam takır. Biz Orta Asya ülkelerine geziye gittiğimiz zaman, şuradan, dönüşümüzde kardeşlerimize, ev halkımıza hediye götürelim, diye çarşıya pazara çıktık. Bir şey yok.

Neden?

Mal yok üretim olmayınca...Çarşıdan eli boş döndük,bir şey almadan döndük. Halbuki bazı ülkelere gidiyoruz her şey var. Bolluk, bereket, pazarlar kaynıyor, mallar çok, bir şeyler alıyorsun, götürüyorsun, hediye veriyorsun. Demek ki ticaretler kesada gider, fiyatlar artar.

Ve eksere fesâduhâ. "Fitnesi fesadı çoğalır ülkenin."

Fesat; bozgunluk, bozgunculuk demek. Bozgunculuk çeşitli şekillerde olur...

Arkadaşların bir tanesinin annesi Kafkasya kökenli. Konuşuyoruz;

"Kafkasya'ya gitsek?"

Öbür arkadaş diyor ki;

"Gidemeyiz hocam, yol emniyeti yok."

Diyoruz ki;

"Birkaç araba gideriz."

"Birkaç araba da para etmez, polisine de güvenilmez, askerine de güvenilmez, yolda çalabilirler. İnsanın can ve mal emniyeti yok." diyorlar.

Bakın bunlar bizim yakın çevremiz. Balkanlar'dan geçip Avrupa'ya veya Avrupa'dan gelmek istediğiniz zaman bazı ülkelerde bu durum oluyor. Bizim futbol severler Bulgaristan'a BMW'lerle Mercedes'lerle gitmişler. Maçı seyretmişler, dönüşte bakmışlar; koydukları yerde arabalar yok. Mal emniyeti yok, can emniyeti yok; kaç araba çalınmış gitmiş. Demek ki fesat arttı mı çok fena oluyor. Düzen oldu mu iyi oluyor. Dirlik ve düzenlik, kanun ve nizam güzel oluyor. Emniyet güzel oluyor.

Osmanlı zamanında bir vali bir yere tayin olmuş. Demiş ki; "Herkes kapısı açık yatacak." Kendisine güveniyor, asayişi sağlayacak, güveniyor. Tellal çıkartmış; "Herkes kapısını açacak öyle yatacak, bir tenceresi çalınana devlet bir kazan verecek." demiş. Ama bir de emretmiş zabıta vazifelilerine; kuş uçurtmamış. Böyle böyle düzeltmiş işi. Asayiş, intizam, düzen güzel bir şey. Allah bir kavme kızdı mı orası bozulur, fesat olur.

Fesat Arapça bir kelime, bu devirdeki karşılığı nedir?

Bozgunculuk veya anarşi. Anarşi dersek "tamam, anladım" diyor. Millet fesadı belki anlamaz, belki başka türlü düşünür. Anarşi olur, işler bozulur. Her türlü işler bozulur; ticaret de bozulur, fiyatlar da artar.

Başka?

Ve'ştedde cevru sultânihâ. "Yöneticilerin zulmü artar."

O da bir ceza. "Allah bir kavme kızdı mı yöneticilerin zulmü de artar." diyor Peygamber Efendimiz. Sultan asayişi sağlamakla görevliydi, huzur ve sükûnu sağlayacaktı, dış düşmanlara karşı, içte de bozgunculara karşı koruyacaktı. Bu sefer kendisi zulmetmeye başladı. O da bir ceza.

Fe-inde-zâlike. "İşte böyle olunca…"

Allah gazap ettiği zaman, bu hâller zuhur eder. Bunlar birer görünüm, gösterge.

Fe-inde-zâlike lâ yüzekkî ağniyâuhâ. "Devam eder berbatlık; zenginler zekât vermemeye başlar." Ve lâ ye'iffu sultânuhâ. "Sultanlar namuslu, dürüst olmamaya başlar, rüşvet alır, haksızlık yapar, cevreder, iffetli olmaz. Temiz namuslu iffetli çalışmaz." V e lâ yusallî fukarâuhâ. "Fakirleri de namaz kılmaz, dua etmez, bir duruma düşer."

Bak! İlk başta Allah gazap ediyor, gazap ettikten sonra toplumun göstergeleri kırmızıya dayanıyor, alarm zilleri çalmaya başlıyor; her şey bozuluyor, ondan sonra zenginler zekât vermiyor, fakirler namaz kılmıyor, sultanlar iffetli olmuyor, rüşvet vesaire vesaire... her türlü berbatlık oluyor.

Bu hadîs-i şerîfler çok önemli. Bunlara dikkat edelim. Bunların gereğini yapalım. Onun için ben hadîs-i şerîfi okuyunca gereği nedir diye de düşünüyorum ve düşüncemi de size söylüyorum.

Demek ki Allah bir kavme gazap edince böyle böyle olduğuna göre bir kere şöyle düşünebiliriz:

Bu göstergeler bizde var mı?

Varsa o zaman Allah bize gazap etmiş demektir.

Ne yapmamız lazım?

Allah'ın gazabından kurtulmamız lazım.

Allah'ın gazabından kurtulmak nasıl olur?

Allah'ın emrine tekrar dönmekle, emrini tutmakla, haramlardan sakınmak, kaçınmakla, ibadetleri yapmakla olur. Dua ile olur, böyle düzelir iş. Allah'tan insanı hiçbir şey kurtaramaz. Allah bir insanı cezalandırmak murat etti mi; cümle cihanın halkı başına yardıma gelse onu Allah'ın cezasından koruyamaz. Allah bir insanı veya bir kavmi kurtarmak isterse cümle cihan halkı üstüne saldırsa zarar veremez. Allah onu kurtarır. İbrahim aleyhisselam'ı ateşten kurtardığı gibi.

O hâlde görülüyor ki bu işin mânevî kanunu çok açıktır. Allah'ın sevgili kulu olmaya, Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmak lazımdır. Allah'ın sevgili kulu olunursa işler düzeliyor. Allah'ın kızdığı işler yapılınca Allah belayı, musibeti gönderiyor, işler berbat oluyor, her şey bozuluyor. Zenginler zekât vermiyor, fakirler dua etmiyor, ibadet etmiyor, sultanlar cevr ü cefâ ediyor, iffetli olmuyor, rüşvet alıyor, haksızlık ediyor...

Onun için gelin bu mübarek Cuma gününde tevbe edelim. Gusül abdesti alalım, iki rekât, dört rekât namaz kılalım, Allahu Teâlâ hazretlerine söz verelim. Gözyaşlarıyla hatalarımızı itiraf edip bir daha işlememeye azm ü cezm ü kast eyleyelim. Bundan sonra da hakikaten, merdâne verdiğimiz sözü tutalım, iyi insanlar olalım.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi hem dünyada hem âhirette musibetlerden, belalardan, azaplardan, ikâblardan korusun. Rahmetine erdirsin, aziz ve bahtiyar eylesin... Cennetiyle Cemâli'yle müşerref eylesin...

Bi-hürmeti esmâihi'l-hüsnâ ve habîbike Muhammedini'l- Mustafâ sallâ'llâhu teâla aleyhi ve alâ âlihî ve selleme tesliman kesira.

es-Selamu aleyküm verahmetullahi veberekatüh.

Sayfa Başı