M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Amerika’yı Müslümanların İhmal Etmemesi Lazım

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Amerika seyahatimiz bugün sona erdi. Size Almanya'dan Bonn yakınından hitap ediyorum. Bizi Amerika'ya aile eğitim kampı için çağırmışlardı. Onların çağırdığı zamanda bizim durumumuz müsait değildi. Buradan kıymetli kardeşlerimizi, emekli profesör kardeşlerimizi, Diyanet'te görevli hocalarımızı göndermiştik. Çok memnun olmuşlar. Ama bizi de yine istediler. "Hocam vakit geçmiş de olsa, hani vaktinde edâ edilmeyen namazın kaza edilmesi gibi, siz de yine gelin." demişlerdi. Biz de bir aylık bir Amerika daveti ile Amerika'da gezdik. Amerika'yı daha yakından görmüş olduk. Sonbahar mevsiminde sakin, herhangi bir program yoğunluğu ve hızlılığı olmadan çeşitli şehirleri dolaştık. New York'ta arkadaşlarımız bir mescit açmışlar, ona çok memnun oldum.

Amerika'yı daha yakından tanıyınca beni daha fazla etkiledi. Çok önemli, çok büyük, uçsuz bucaksız bir ülke... Bir ay geçiyor, hiçbir şey yapmamış gibi oluyor insan, yani her tarafını görememiş gibi oluyor. Ben Amerika'yı müslümanların ihmal etmemesi lazım diye bir kanaate geldim. Biz Türkler olarak ihmal etmişiz, çok meşgul olmamışız. Almanya'ya daha çok kardeşlerimiz gittiği, yoğunluk orada olduğu için bütün çalışmalar Almanya'da yapılmış. Teşkilatlar, camiler, dernekler Almanya'da kurulmuş, işçilere hizmet olsun diye. Amerika ihmal edilecek bir ülke değil, çok önemli bir ülke. Çok büyük ilgi var, hatta sevgi var, müsait bir ortam var İslâm için.

Oradaki arkadaşlarımızla sohbet ederken anlattılar: "Kitapçı Muzaffer" diye tanınan Muzaffer Ozak hazretleri orada uzun çalışmalar yapmış. Çok da güzel olmuş çalışmalar... Amerika'da birçok kimse -Amerikalılar'dan- müslüman olmuş. Hatta yahudilerden müslüman olmuş ki yahudi olup da müslüman olan azdır çünkü yahudiler orada çok güzel eğitim yapıyorlar. Cıvıl cıvıl caddeler, sokaklar Brooklyn'de... Etrafta yahudilerin havraları, tesisleri, okulları, hastaneleri, çok candan bir çalışma içinde... Ve kendi mensuplarına Yahudiliği çok güzel öğretiyorlar. Onun için onlardan birisinin böyle ayrılıp da müslüman olması önemli bir olay. Yani o eğitimi aşıp, o eğitimin üstünden İslâm'ın hak din olduğunu anlayıp gelmesi ilginç.

Arkadaşlarla oturduğumuz zaman -sizin de ilginizi çekecek diye söylemeyi uygun buluyorum - anlattılar, orada bizzat olayların içindeki arkadaşlar: "Muzaffer Hocaefendi'nin sağlığında yer dar geldiği için en büyük kiliseleri tutuyorduk." diyorlar. "Bin kişi kadar Amerikalı geliyordu bizim o tuttuğumuz kiliseye; itibarlı Amerikalı zenginler, hatta müslüman olmuş veya olmamış meraklı Amerikalılar geliyordu. Üç yüz kadarı biz zikir yaptığımız zaman zikre bizzat iştirak ediyorlardı, katılıyorlardı." diyor, anlatan arkadaşımız.

Hatta anlatan kardeşimiz yine bana çok ilginç bir şey söyledi.

"Bir gün, -Tasavvur edebiliyor musunuz, tahmin edebiliyor musunuz?- sağ yanımda hahambaşı vardı."

Dindar yahudilerin çok ilginç kıyafetleri, sakalları, pardösüleri, geniş kenarlı fötr şapkaları var. Bazıları saçlarını traş ediyorlar, takke giyiyorlar ve yanaklarının kenarından, şakaklarından örgü gibi uzun saçlar, zülüfler sarkıyor. "Bir tarafta böyle hahambaşı, bir tarafta zülüflü yahudi, onlarla kol kola girmiş vaziyette zikr-i devran yapıyorduk, Halvetî usûlüyle, onu unutamıyorum." diyor.

Bir gün tuttukları kilisenin başpapazı Muzaffer Hocaefendi'nin yanına gelmiş, diz çökmüş, oturmuş karşısında, demiş ki;

"Bana bir müslüman ismi ver."

Hocaefendi rahmetli de vermiş, rahmetullâhi aleyh... Ondan sonra iki-üç ay sonra tekrar geldiğinde;

"Hocam sen bana müslüman ismi verdin ama takke vermedin, bir de takke ver." demiş.

Amerika böyle... Teksas'ta kuyuları olan bir yahudi, müslüman olmuş. Amerika'nın çok meşhur merkezi, New York'un Manhattan adası var. Manhattan adasında iki daire bağışlamış.

Bunlar sevgiyi ve ilgiyi gösteren birer gösterge.

Amerika çok önemli. Onun için benim çok ilgimi çekti, şevkimi arttırdı. Sevindirici haberler tabii... En çok dikkatimi çeken hususlardan birisi; muazzam bir din hürriyeti var. Yahudiler gayet rahat dinlerini yaşayıp, öğretip tam yahudice yaşayabiliyorlar. Hıristiyanlar kendi inançlarını çağa aykırı, çok ters bile olsa, aynen giyimleriyle, kuşamlarıyla yaşayabildikleri bölgeler bulmuşlar ve toplumlar kurmuşlar. Mesela bazı hıristiyan toplumlarda çok kadınla evlilik var. Galiba yahudilerde de çok kadınla evlilik var ki bir alimleri bizim kardeşlerimizden birisine "Ben ihtiyarım, bana ikinci bir eş bulur musun?" diye ricada bulunmuş. Resmî bir şekilde tabii... "Ama" demiş, "çok genç olmasın, dedikodu olur. Ben 70 yaşındayım, o da yaşlı olsun. Aile bakımından ihtiyaç duyuyorum. Eşim başka yere seyahat ettiği zaman bana ilgi gösterecek birisinin olması lazım." diye...

Amerika'da ilk dikkatimi çeken, engin bir din hoşgörüsü, tam bir laiklik, dinî inancından dolayı kimse kimseyi kınamıyor.

Kınanacak şekilleri de var. Mesela medeniyeti reddeden hıristiyan gruplar var. Elektrik, otomobil kullanmıyorlar, atlı arabalarda geziyorlar. Eski kıyafetlerini koruyorlar. Okuyan çocuklarını evlatlıktan reddediyorlar. Bizimkiler bilsin, siz de duyun, şaşırın diye söylüyorum bunları. İlginç. Ama herkes serbest. Herkes şehir kurmuş, bir bölgeye yerleşmiş, inancını yaşıyor. Amerika inancını yaşamak için uygun bir yer. Hatta arkadaşlara söyledim:

"Bakın kanun çıkmış. O kanunu Türkiye'deki bazı gazeteler bildirmişlerdi ama bana gönderin, ben onun İngilizcesiyle beraber dergilerimizde, radyolarımızda, televizyonlarımızda yayınlayayım."

"Herkes dininde hürdür. Müslümanlar Müslümanlığında hürdür; başını örtebilir, sakal bırakabilir, masasının üzerinde Kur'ân-ı Kerîm bulundurabilir. Dinini yaymak ve beğendirmek için yemeklerde, muhtelif yerlerde, konuşmalarda karşısındakine dinini telkin edebilir, bu serbesttir." diye kanun çıkmış.

Herkes bu durumdan memnun. Ben de çok sevindim.

Amerika uçsuz bucaksız bir diyar. Nüfusu var, sanayii var, büyük bir devlet, itibarı var. Ama en önemlisi, herhalde bunun kaynağı olan hürriyet var. Hürriyetler var. Gerçek hürriyetler var. Ve dindarlık var. Herkes dinini istediği gibi yaşıyor. Bu bizim için çok önemli. Çünkü maalesef bir seneden beri Türkiye'de, geçtiğimiz Ramazan'da da gördüğümüz gibi dinlere, inançlara, tarikatlere, zikre çeşit çeşit saygısızlıklar yapıldı. Amerika'da olsa hepsi hapsi boylardı. Büyük cezalara çarptırılırlardı. O yayınları yapan gazeteler ve televizyonlar, radyolar aksi yayın yaptı, hürriyetleri çiğniyor, insan haklarına saygı göstermiyor, din hürriyetini zedeliyor, inanca tan ediyor diye hepsi ceza yerdi.

Amerikan'ın en çok hoşuma giden taraflarından birisi, hürriyeti güzel tabii ama en güzel tarafı üniversitelerinin çokluğu ve ilme verilen önem, her şeyde ilmin en önde olması. Mesela sadece Boston şehrinde 70 tane üniversite olduğunu duyunca arkadaşlarıma dedim ki; "Mehmed Zahid Kotku Vakfı'nı kurmuşsunuz. Boston'da madem 70 tane üniversite var, çok önemli bir yer; Boston'da hemen bir şube açın."

İşte böyle güzel izlenimlerle, tatlı hatıralarla, beni hayretten hayrete düşüren güzellikler görerek ibretli bir gezi oldu benim için. İnşaallah Amerika'yla yakından ilgilenmek ve Amerika'yla ilgili çalışmaları daha çok yapmak lazım. Herkesin yapması lazım. Önemli görüyorum.

Amerika'yı Avrupa'dan biraz daha ileri buldum. Türkiye'den çok daha ileri de haklar ve hürriyetler bakımından... Avrupa'da zaman zaman baskılar duyuluyor. Mesela Almanya'dayken duymuştum. Arama bahanesiyle bir camiye polisler gelmişler, girmişler köpekleriyle, ayakkabılarını çıkartmadan ibadethâneyi, her tarafı aramışlar. Tabii köpekleriyle gelmesi, "Esrar var mı? Uyuşturucu ticareti yapılıyor mu?"

Müslüman içki bile içmez, esrarı içer mi?

Olmadığı belli... Böyle bir şey olmaz. Amerika'da kesinlikle olmaz. Ama burada biraz gözdağı vermek, bazı teşkilatları sindirmek gibi şeyler yapılıyor. Demek ki tam olgunlaşamamışlar. Zaten Amerika'ya giden grupların çoğu da -geçtiğimiz asırlarda- Avrupa'daki dinî baskılardan kurtulmak için gitmişler.

Bunlar bize ibret olmalıdır. İnsan gezer, ibret alır; görür, ibret alır; öğrenir, ibret alır; bildiğini uygular. Bunları onun için söylüyoruz. Türkiye'deki baskıcı, mütecaviz, küstah ve inanca karşı saldıran insanlar da biraz fırsatları olsa da Amerika'ya gitseler, orada din hürriyetinin nasıl uygulandığını görseler, diye temenni ediyorum.

Bu kadar açıklamadan sonra hava durumunu da vereyim. Çok güzel, pırıl pırıl, güneşli bir havada geldik. New York'da geceden bindik uçağa, yatsıdan sonra [saat] sekiz civarında kalktık. Tabi sabah vakti uçakta oldu. Dokuz buçuk civarında da Frankfurt havaalanına indik. Pırıl pırıl güneş, yemyeşil ortalık, görkemli, güzel manzaralar çok hoşuma gitti... İşte böyle bir yere tekrar gelmiş olduk.

Şimdi Cuma konuşmamızın hadîs-i şerîflerini okumaya başlayalım.

Bu seferki hadîs-i şerîfler -yanımdaki hadis kitabından- ahlâk üzerine seçtiğim hadîs-i şerîfler. Birinci hadîs-i şerîfi Ebû Nuaym el-İsfahânî, -İsbehânî veya İsfahânî denilebilir- o mübarek zât, alim kaydetmiş. Merhametle ilgili bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Hâbe abdün ve hasire lem yec'alillâhü teâlâ fî kalbihî rahmeten li'l-beşer.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Kısaca söyleyeyim, kelimelerini sonra açıklarım.

"Allah'ın kalbine insanlar için bir acıma, şefkat, merhamet hissi vermediği bir kul mahv u perişan olur, hâib ve hâsir olur, dünya ve âhirette çok ziyan eder."

Tabii "cezalanır" denmiş oluyor.

Hâbe, hâib olmak, yani haybete, zarara uğramak demek. Hasire de hüsrana uğramak demek.

Hâbe abdün ve hasire. "Öyle olan bir kul hâib ve hâsir olur."

Her türlü zarara, hüsrana, pişmanlığa, cezaya uğrar demek.

Kim yani?

Lem yec'alillâhü teâlâ fî kalbihî rahmeten li'l-beşer. "Allahu Teâlâ hazretlerinin kalbine insanlar için merhamet, şefkat hissi vermediği katı kalpli bir kulun sonu çok fena olur, çok cezaya uğrar, âhireti mahvolur; çok hâib ve hâsir olur, pişman perişan olur." demek.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bizi merhametli olmaya teşvik ediyor. Zaten biliyorsunuz, Allahu Teâlâ hazretlerinin kitabı da Bismillâhirrahmânirrahîm, yani Allah'ın "Rahman" ve "Rahîm" sıfatlarıyla başlıyor. Fâtiha'da da Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn er-rahmâni'r-rahîm diye bu iki sıfat, yani merhametle, şefkatle, sevgiyle, acımayla ilgili sıfat dile getiriliyor, ifade buyuruluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri merhametlilerin en merhametlisidir. Şefkatlilerin en şefkatlisidir. Kullarını sever. Kullarına acır, lütfeder. Günahlarını bağışlar. Tevbe edenin tevbesini kabul eder. Dua edenin duasını kabul eder. Çok merhametlidir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de çok raûf ve rahîm bir kimseydi. Çok re'fetli, yumuşak kalpli ve çok merhametli, şefkatli bir insandı. Ümmetine bir zarar gelmemesi için, "Aman ümmetim zarar görmesin. Aman Ümmet-i Muhammed rahat etsin. Aman Ümmet-i Muhammed dünyada-âhirette bahtiyar olsun, yanlış bir şey yapmasın." diye içi titrerdi. Ümmete gelecek olan bir zarar onu üzerdi. Ufukta biraz fırtına alameti gördüğü zaman -böyle sarı bulutlar, kırmızı bulutlar, kara bulutlar geliyor diye- beti benzi atardı, sararırdı; "Acaba eski ümmetlere gelen cezalar gibi benim ümmetime ceza mı gelecek bunlarla? Yani sel felaketi mi, zelzele felaketi mi, fırtına âfeti mi, kum fırtınası mı?" diye dua ederdi. Ümmetini severdi. İnsanları severdi. Merhameti, acımayı tavsiye buyururdu. "Acımayana Allah da acımaz. Merhametli olun." tarzında pek çok tavsiyeleri vardı. Burada da bir kulun gönlünde beşere karşı, yani tüm insanlara karşı merhamet olmasını işaret buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki hepimiz Benî Âdem, yani Âdem aleyhisselam'ın evlatları olduğumuz için, bir babanın evlatları olduğumuzdan, bütün insanlar kardeş olduğundan, birbirimize karşı acıma duygumuz, sevme duygumuz, şefkat duygumuz, yumuşak kalplilik duygumuz olması lazım. Bütün beşere karşı merhametli olmamız lazım.

Şimdi burada hatıra gelen bir husus var:

Müslüman bütün beşere karşı nasıl merhametli olacak? Dedelerimiz niye savaşlar yapmışlar, cihatlar etmişler?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz aynı zamanda bir kılıç peygamberi. Sâhibu's-seyf "kılıç sahibi"; çeşitli harpler yapmış. Ama dikkat edilirse, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu harpleri kendisine hücum edenlere, zalimlere, Kureyş'in zalim müşriklerine karşı yapmış. Kendisini doğduğu yerinden,vatanından hicrete mecbur eden, müslümanlara işkence edip edip de bazılarını şehit eden, onunla da yetinmeyip hicret ettiği diyarlara da adamlar gönderip orada da zararı devam ettirmek isteyen, ordular gönderip orada onları imha etmek isteyen insanlara karşı savunmak maksadı ile yapmış. Kendisi güçlendiği, kuvvetlendiği zaman gitmiş Mekke'yi fethetmiş ama kan dökmeden fethetmiş. Affetmiş, "Kâbe'ye sığınanlar affolacak. Ebû Süfyan'nın evine sığınanlar affolacak. Savaşmayanlar affolacak. Onlara dokunulmayacak." diye ilan ettirmiş. Sertlik taraftarı komutanları görevden almış, geri hizmete çekmiş. Yani kendisinin ne kadar merhametli olduğu tarihen sabit. Aynı zamanda biz müslümanlara da merhametli olmayı tavsiye ediyor.

Ben bir müslüman olarak düşünüyorum; biz nasıl merhametli olacağız? Kimse bize merhamet etmiyor. Dünyanın her yerinde mağdur olan, mazlum olan, taşların arasına elleri konulup kemikleri kırılan, öldürülen, hapse atılan, hakları çiğnenen, namaz kıldırtılmayan, sakal bıraktırılmayan, başı örttürülmeyen, işten atılan, istilaya uğrayan, toprakları gasp edilen, gasp edildiği azınlık olduğu topraklarda kitleler halinde imha edilen hep müslümanlar; mazlum, mağdur...

Ne yapacak?

Tabii onlara ilk önce acımamız lazım. Dünyanın her yerinde mazlumlara acımamız lazım. Zulmü durdurmaya çalışmamız lazım. "Bu yaptığınız şey doğru değildir." diye önce zulmü durdurma çalışması yapmak lazım. Zulmün her çeşidinin karşısına önce bizim çıkmamız gerekiyor. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, falanca Yeşiller Partisi'nin milletvekili veyahut filanca filozof, yazar, filanca kimse... Ondan önce bizim çıkmamız gerekiyor. "Bu yaptığınız zulümdür, haksızlıktır. Kan döküyorsunuz. Balinaları, hayvanları korurken; vahşi hayatı, geyikleri, tabiati koruyayım derken, milyarları harcarken insanları öldürüyorsunuz. Bilerek yapıyorsunuz, saldırtıyorsunuz, milletleri birbirlerine düşürüyorsunuz." diye çalışmamız lazım.

Onun için müslümanın iç ve dış siyasetle, dünya siyasetiyle ilgilenmesi gerekiyor. Hudutların içine sıkışmış bir Türkiye'yi ben çok ayıplıyorum. Dünya üzerinde söz sahibi olmalı, merhamet sahibi olmalı, haksızlıkların karşısında durmalı, haksızlıkları engellemeye çalışmalı. Onun için grup oluşturmalı, milletlerin içindeki merhametli şahısları kendi tarafına çekecek çalışmalar yapmalı ve acımalı.

Zalime de acımak lazım.

Peki, zalime acıması nasıl olur?

"Bu zalim bu zulmü yaparsa Allah'ın kahrına uğrar, cehennemde cayır cayır ebediyen yanar, ben bunu zulümden kurtarayım. İkna edeyim, zulümden vazgeçireyim, zulmü yaptırmayayım." diye ona da acıyıp onu da zulümden vazgeçirmeye çalışmak lazım.

Kâfire de acımak lazım, müşrike de acımak lazım.

Neden?

"Bu kâfir olarak, müşrik olarak ölürse yazık olur buna. Ebediyen cehennemde kalır. Cehennemin kapıları kilitlenecek, dayaklanacak, çivilenecek, örtülecek, ebediyen cehennemde kalacak. Bunu ben küfürden, şirkten, yanlış inançtan kurtarayım." diye dünyadaki kardeşlerimize yönelik çalışmalar yapmamız lazım.

Allah razı olsun, Avustralya'daki kardeşlerimiz radyo almışlar. Beni de çağırıyorlar, konuşmalar yapacaklar. Radyo, yani dünyaya sesini duyurma vasıtası. Sonra internette sayfa açmışlar, homepage açmışlar. Bir kardeşimizin kızları, çok güzel hazırlamışlar. Amerika'dan bizimkiler bilgisayardan girdiler, incelediler, "Bizden daha ileri, daha güzel hocam bunlar." dediler. "E bak işte akıl akıldan üstün, el elden üstün." dedim. Ne kadar güzel çalışmalar yapıyor kardeşlerimiz...

Tabii irşad çalışması, tebliğ çalışması, İslâm'ı anlatma çalışması... Gezdiğim yerlerde hem Türk hem de başka milletlerden müslümanlar, heyetler gördüm; İslâm'ı tanıtmak için diyar diyar gezenler var. Bizim gibi durmuyorlar; ekseriyet gibi, hiç İslâm'la ilgilenmeyen, İslâm'a yardımcı olmayan, gafil ve tembel müslümanlar gibi değil. Çalışan çalışıyor. Çok güzel çalışılsa daha iyi sonuçlar alacak. Tabii ben o çalışanları seviyorum da bir arkadaş dedi ki;

"Hocam İslâm'ı en iyi anlatmak konusunda en güzel şartlara sahip olan Türkler. Ötekilere itibar etmiyor Avrupalı, Amerikalı ama Türkler'e daha başka bir gözle bakıyor. Daha yakın; giyim, kuşam, tavır, edâ bakımından kendilerinden daha az farklı olduğu, bir de tahsilli olduğu için daha çok dinliyor. Onun için Türkler'in İslâm'ı tanıtmak için çalışmalar yapması halinde onların İslâm'a girmesi daha kolay olacak. Yani müslümanlaştırma çalışması Türkler tarafından daha iyi yapılacak." diye anlattı.

Ben de hak verdim. İnşaallah elbirliğiyle, gönül birliğiyle, masrafları da, mâlî yönünü de hallederek en modern, en çağdaş cihazları, vasıtaları, araçları, televizyonları, bilgisayarları kullanarak o çalışmaları yapalım.

Uzun zamandan beri geziyorum. İsveç, Danimarka, Almanya, Suudi Arabistan, İngiltere, Amerika; Evliya Çelebi gibi geziyorum. Öyle oldu, bu birkaç aydır hareketlenelim dedim. Bunu da benim yazımı duyan bazı müslüman ülkelerin bazı sivri kafalı mutaassıp taraftarları "Vay ‘evliyâ' dedi!" diye hop oturup hop kalkmışlar. Bizim arkadaşlar da demişler ki;

"Yazıyı doğru düzgün okusanıza! Yani Evliyâ Çelebi, tarihte seyyahlık yapmış bir insanın ismi. Niye bu kadar gocunuyorsunuz ‘evliyâ' sözünden? Kur'ân-ı Kerîm'de evliyâ yok mu? Allah ın sevgili kulları yok mu? Ama burada o da kastedilmiyor. Tarihteki bir seyyahın ismi anılıyor." diye biraz azarlamışlar.

Anlayamıyor. Mutaassıp, katı, sert, sivri... Bu tarzda olmaz. Merhametli olmak, acımak lazım. Sevmek lazım. Bir de alimlere saygı duymak lazım. Bütün müslümanların, kendisinden daha çok bilgisi olan, İslâm'ı daha iyi bilen bir insana ilminden dolayı saygısı olması lazım. Çünkü Allah alimi seviyor, öğrenciyi de seviyor. Onların da Allah'ın sevdiği kimseleri sevmesi lazım.

Evet aziz ve sevgili kardeşlerim!

Merhamet çok güzel bir duygu. Şefkat, acımak, sevmek, iyiliğini istemek, onun için çalışmak çok güzel bir duygu ve her tarafa uyarlanabilen, herkese karşı kullanılabilen bir duygu.

Kâfire de merhamet var, o nasıl?

Kâfiri müslüman yapmaya çalışmak.

Zalime de merhamet var, o nasıl?

Zalimi zulmünden engellemeye çalışmak.

Cahile de merhamet var, o nasıl?

"Yazık, bu cahillikten kurtulsun." diye okul açmak.

Amerika'da arkadaşlarımız dediler ki;

"Camiler açıldı. Bundan sonraki safha, okulları açma safhasıdır."

Evet, zaten camiyle okul birbirinden ayrılmaz. Dedelerimiz caminin yanına medrese yapmışlar. Medrese caminin parçasıdır. Eskiden caminin içindeydi, sığmadığı için kenarına yapıldı. Peygamber Efendimiz'in mescid-i şerîfi de hem mescitti hem medreseydi. Yani mektepti; en yüksek bilgilerin öğretildiği yerdi. Onun için elbette ilimle, öğretimle ilgili çalışmaların çok yapılması lazım.

Hayran kaldım başkalarına; kendi dinlerini, inançlarını kendi evlatlarına öğretmek için ne kadar çok müessese kurmuşlar. Hıristiyanlara hayret ettim; her köşe başında bir kilise ve her taraf kilisenin malı ve son derece zengin. Sadece kilise değil ellerindeki mülkler; okullar, hastaneler, üniversiteler, daha başka kütüphaneler, çeşit çeşit binalar, tesisler ellerinde.

Yazık, bizde böyle değil miydi? Bizim dedelerimiz hayırsız mıydı? Hayır yapmayan insanlar mıydı?

Hayır yapıyorlardı ama bizde hayırlar alındı, hayrı yapan insanın vakfediş amacından koparıldı, amacının dışında kullanılmaya başlandı. Yıkıldı yani. Yıkılmaması lazımdı. İsteyenin, vakfedenin isteğine uygun hareket edilmesi gerekiyordu. O da bir acı durum.

Tabii tarihî eserlere de acımamız lazım. Çevreye, ağaçlara, çiçeklere, yeşilliklere, ormanlara acımamız lazım. Yanan ormanlara, tahrip edilen, erozyondan akıp giden, çölleşen topraklara yüreğimiz kan ağlıyor. Yani merhametin hududu yok. Her varlığa karşı, her yaratığa karşı, özellikle beşere karşı, insanoğluna karşı merhametli olmamız gerekiyor.

Birinci hadîs-i şerîf bu.

İkinci hadîs-i şerîf:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den Ahmed b. Hanbel rahmetullâhi aleyh -Hanbelî mezhebinin imamı, önderi, müçtehid-i âzam, azîm, mübarek, hadis alimiydi aynı zamanda- Peygamber Efendimiz'den rivayet etmiş ki şu hadîs-i şerîfi;

Hurrime ale'n-nâri küllü heyyinin leyyinin sehlin karîbin mine'n-nâsi.

Bakın bu da kısa bir hadîs-i şerîf ama anlattığım zaman anlamını siz de çok hayran kalacaksınız.

Hurrime ale'n-nâri. "Cehenneme haram kılındı."

Yani cehenneme girmeyecek, atılmayacak; azap görmeyecek, azaba uğramayacak. Cehenneme birileri sokmak istese, itmek istese bile cehenneme girmesi yasaklandı, haram kılındı, olmaz böyle şey, asla cehenneme girmez. Yani muhakkak cennete girecek, asla cehenneme düşmesi bahis konusu değil.

Kim? Nasıl insan?

Küllü heyyinin. Heyyin, "hafif" demek, böyle ehemmiyetsiz... Leyyinin. Leyyin, "yumuşak" demek. Sehlin, "kolay" demek. Karîbin mine'n-nâsi, "insanlara yakınlık gösteren" demek. "Bu sıfatlara sahip her insan cehenneme haram kılınmıştır." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki hepimizin nasıl müslüman olması lazım?

Biz İslâm'ı biraz başka türlü anlıyoruz. Bu hadîs-i şerîfteki gibi düşünmüyoruz. Birçok kimse İslâm'ı sertlik gibi görüyor, öyle algılıyor, o yanlış. Bazısı da öyle uygulamaya kalkıyor, o da yanlış. Bak, İslâm hakkında Peygamber Efendimiz sıfatlar veriyor, iyi bir müslümanın nasıl olması gerektiğine dair kelimeler sıralıyor.

Heyyin; önemsiz, hafif, kolay mânasına gelen bir sıfat. Müslüman heyyin olacak. Yani misafir edilemez, konuşulamaz, yanına sokulunamaz, arkadaşlığını devam ettirmek son derece zor olan, çetin bir insan olmayacak. Kolay bir insan olacak. Ulaşılması, yanına gidilmesi kolay bir insan olacak. Çetin, ağır, sert, etrafına sıkıntı verici bir insan olmayacak. Heyyin olacak; yumuşacık, kolaycacık bir insan olacak.

Leyyin ne demek?

"Yumuşak" demek. Yumuşak huylu, yumuşak tavırlı, yumuşak bakışlı, yumuşak sözlü olacak, sert olmayacak. Ama herkes, bir de bakıyorsunuz, karşısındakine sanki düşmanmış gibi, öyle ağır sözler, tavırlar, hakaretler... Küsüyor.

Harem-i Şerif'ten çıktık, Hicaz'da, geçtiğimiz senelerde... Yolda konuşuyoruz, namazdan sonra, yatsı namazının arkasından sohbet ediyoruz. Birisi bana mesleğimi sordu, ben de dedim:

"Türk-İslâm Edebiyatı profesörüyüm."

Adam ondan sonra -birkaç gün oralarda kaldık- bizi görünce yüzünü çeviriyor, hiç yüzümüze bakmıyor.

Yanlış anlamış sözümüzü.

"Sen ırkçılık yapıyorsun. Böyle şey olur mu? İslâm'da böyle şey yoktur." diyor.

Kalın kafalı, anlamamış. Türk Edebiyatı değil de İngiliz Edebiyatı da öğretebilirdim, İngiliz Edebiyatı profesörü de olabilirdim. O iyi müslüman olmaya mâni değil ki... Müslümanın her ilmi öğrenmesi lazım; fizik, kimya, matematik... Hatta ne bileyim, Uzakdoğu güreşlerini, savunma sporlarını, idmanlarını, usullerini de öğreten bir hoca olabilirdim. Bu darılınacak bir şey değil ki. Adam sert, anlayışsız... Müslüman müslümana darılmaz. Müslümanın müslümana darılması haram. Sert... Mesleğimi sordu, mesleğimi de doğru düzgün anlayamamış, yanlış yorumlamış, benimle konuşmamaya kalktı.

Müslüman böyle olmayacak, nasıl olacak?

Kolay, yanına kolay yanaşılabilen bir insan olacak. Haşin olmayacak. Yumuşacık olacak. Sözü yumuşak, sert değil, savaş gibi değil. Bakışı yumuşak, tavrı sıcak olacak.

Sehlin, sehil de "kolay" demek.

Araplar birisi yanına geldiği zaman merhaba derlerdi, ehlen ve sehlen derlerdi.

Yani ne demek?

Geniş bir yere geldin, rahat et, sana ehil olan, arkadaş olan, samimi olan insanların arasına geldin. Yanlarında yaşaması zor olmayan kolay insanların yanına geldin. Ehlen ve sehlen derlerdi. Müslüman yumuşak olacak, kolay olacak, tatlı olacak...

Bu, kelimeleri az ama anlamı çok derin olan hadîs-i şerîfteki iyi müslümanın sıfatlarını bir daha hatırımızda tutalım. Heyyin olacak, leyyin olacak, kolay olacak, yumuşak olacak, sehl olacak.

Üç tane; heyyin, leyyin, sehlin.

Dördüncü sıfat da karîbin mine'n-nâsi, insanlara yakın olacak.

Yakınlık gösteren, insanların kendisinin yanına gelebildiği, insanlara sokulan insan olacak. Yani uzlette, infiratta, insanların yanına yanaşmayan, tek başına yaşayan, kaşları çatık duran, mahallede kimseyle selamlaşmayan, camide kimsenin yüzüne bakmayan, camiye gitmeyen, cemaate karışmayan, toplumsal çalışmalara iştirak etmeyen bir insan olmayacak. İnsanlara yakın olacak.

Bakın ne kadar sıcak bir insan tipi istiyor Peygamber Efendimiz... Sokulgan, kendisinin yanına sokulunabilen, yumuşacık, tatlı, geçimli bir insan tavsiye ediyor. Hepimizin öyle olması lazım.

Maalesef bunun aksini görüyoruz. Maalesef tahammülsüzlük, sertlik görüyoruz. Bunlar İslâm'a uymayan şeyler. Ama kimse bunu bilmiyor. Bu huyların üzerinde derin derin durmak lazım.

Aslında huyları insana, müslümana öğreten yer neresi?

Küçükken annesi öğretir; annesinden, babasından alır. "Aile terbiyesi" diyoruz. Sonra okulda, mektepte öğrenmesi lazım ama böyle mekteplerde de okutulacak kitapları okutmaktan, müfredatı takip etmekten, sınıfların kalabalığından hocalar böyle şeylere eğilemiyor. Âdet de olmamış. Belki ilgilenen, bu konulara eğilen öğretmenler de vardır ama

Ne oluyor onun yerine?

umumiyetle ilgilenilmiyor. Okuduk, kendimiz öğrenci olduk, büyüdük, öğretmen olduk, profesör olduk. Maalesef bu gibi şeylerle ilgili bir çalışma yapılmıyor.

Bu güzel ahlâkın öğrenildiği, öğretildiği yerler; dergâhlar, tasavvufî merkezler. Oralarda edep, erkân, güzel huy öğrenecek, sabrı öğrenecek, nefsi öğrenecek, şeytanı öğrenecek; şükrü, merhameti öğrenecek; leyyin olmayı, heyyin olmayı, sehl olmayı, yumuşak, sokulgan olmayı, geçimli olmayı öğrenecek. Bunlar uygulamalı öğretilir. Uygulaması da tasavvufî hayat; insanın tekkedeki arkadaşlarıyla, büyükleriyle, şeyhiyle yaşamı… Bunların hepsi şimdi horlanmış, kötüleniyor. Yunus kötüleniyor, Mevlânâ kötüleniyor, tarihimiz, Hacı Bayrâm-ı Velîler, Hacı Bektâş-ı Velîler kötülenmiş oluyor esas itibariyle...

Ne oluyor onun yerine?

Diskotekler, barlar, pavyonlar, kumarhaneler, kahvehaneler, bilardo salonları, langırt salonları...

Oldu mu yani? Bu değişiklik güzel bir değişiklik mi? Neyi bıraktık, neyi aldık?

Yani kötü şeyleri engellemek istiyorsak niye bu kumar, eğlence ve daha başka kötülüklerin yapıldığı yerleri kapatmıyoruz?

O zaman hürriyet oluyor da insanın dini hayatını [yaşadığı], Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmalar yaptığı yerler niye suç oluyor? Niye onların üstüne varılıyor? Niye onlar kötüleniyor? Niye onlar halkın gözünden düşürülmeye çalışılıyor?

Yanlış. Laikliğin gereği olarak devletin bunu yaptırmaması lazım. "Bunlar faydalıdır. Bak Yunus bizim yüzümüzü ağartıyor, cihana sevdirtiyor. Mevlânâ bizi Avrupa'ya sevdirtiyor, cihana tanıtıyor." dememiz lazım, sevgili kardeşlerim.

Kısa kelimelerden oluşmuş, veciz ama çok kıymetli iki hadîs-i şerîf okuduk. Birisinden merhameti öğrendik, ötekisinden de başka insanlarla sokulgan, geçimli, yumuşak, tatlı, anlayışlı olarak münasebette bulunmayı öğrendik.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyarak bu Cuma sohbetini bitirmek istiyorum.

Peygamber Efendimiz Amr b. el-Âs radıyallahu anhümâ'dan Beyhakî'nin rivayet ettiğine göre, bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurmuş;

Hulukâni yuhubbihume'llâhu ve hulukâni yebğaduhume'llâhu fe-emmellezâni yuhubbihume'llâhu fe's-sehâu ve's-semâhatu . Ve emmellezâni yebğaduhume'llâhu fe-sûu'l-huluki ve'l-buhlü. Ve izâ erâde'llâhu bi-abdin hayran iste'melehû alâ kadâi havâici'n-nâsi.

Sadaka Resûlullah.

Bu hadîs-i şerîfte iki iyi huyu Allah'ın sevdiğini, iki kötü huya da Allahu Teâlâ hazretlerinin kızdığını Peygamber Efendimiz bize bildiriyor.

Hulukâni. "İki huluk vardır." Âni diye bitti mi, buna tesniye sîgası diyoruz Arapça'da, iki tane demek. Huluk, "huy" demek. Hulukâni, "iki huy".

Yuhibbuhumâ. "O ikisini sever."

Kim?

Yuhubbihume'llâhu. "Allah bu iki huyu sever."

İki tane güzel huy vardır, Allah bu iki güzel huyu sever.

Ve hulukâni. "Bunlardan ayrı da iki kötü huy vardır." Yebğaduhumâ. "O ikisine kızar."

Kim?

Yebğaduhuma'llâhu. "Allah kızar."

Fe-emmellezâni yuhubbihume'llâhu. "Allah'ın sevdiği iki huyun ne olduğunu merak ederseniz, onlar: " Fe-sahau ve şecaatü. "Cömertliktir ve cesarettir."

Allah cömertliği sever ve şecaati yani kahramanlığı, cesur olmayı, korkmamayı sever.

Ve emmellezâni yebğaduhume'llâhu. "Allah'ın kızdığı, buğz ettiği, sevmediği iki kötü huya gelince: " Ellezîne "o kimseler ki" demek, ellezâni "o iki şey ki" demek. Emmellezâni yebğaduhuma'llâhu. "Kızdığı iki kötü huya gelince." Fe-sûu'l-huluki. "Geçimsizlik, huysuzluk, kötü huyluluk, başka insanlarla anlaşamamak, barışamamak…" Burada o mânaya... Ve'l-buhli. "Ve cimrilik."

Ve iza erâde'llâhu bi-abdin hayran. "Allah bir kulun hayrını murad ederse, âhirette mükâfatı çok olsun, cennetlik olsun diye hayrını diledi mi..." İste'melehû fi kadâi havâicü'n-nâsi. "İnsanların ihtiyaçlarını görmekte onu çalıştırır, o yolda kullandırır, ömrünü öyle geçirttirir. Muhtaç insanların yardımına koşturtur, onların duasını aldırtır. Mâlî bakımdan, bedenî bakımdan, ilmî bakımdan, dinî bakımdan, her yönden ihtiyaç sahibi insanlara destek olurlar, böylece Allah'ın sevgisini kazanırlar." diye Efendimiz bu hadîs-i şerîfte sözlerini bitiriyor.

Demek ki Allah'ın sevdiği iki huy varmış; birisi sahâ, cömert olmak. Müslüman helalinden parayı kazanacak, kazancına uygun bir nispette de eli açık olacak, hayır yapacak. İyiliklere, hayırlara para ayıracak.

Ben Amerika'da, Avrupa'da hayretler içinde kalıyorum. Bu hıristiyanlar çok hayır yapmışlar. Kiliselere çok vermişler. En alımlı, en görkemli, en sağlam, en mimarî bakımdan karşısına geçilip resmi çekilecek, en güzel binalar, en güzel araziler onların.

Bu neden oluyor?

Cömertlikten oluyor.

Cömert olacağız.

"İşte ben zengin değilim de ondan cömert değilim."

Hayır. Bir elması varsa, bu elmanın yarısını kardeşine veriyorsa, yarım elmayla gönül alma işini yapabiliyorsa tamam, bu adam cömerttir. Hatta olmayanın vermesi candan vermektir. Olan kendisi, "Nasıl olsa malım çok, arkada var." diye verirken kolay verir. Olmayanın vermesi daha zordur, onunki daha kıymetlidir.

Miktar az bile olsa olmayanın ikramı, vermesi, cömertliği nedendir?

Candandır. Olmayanınki candan, olanınki maldandır. Zengin olan da maldan dolayı verir.

Ama şöyle veya böyle müslümanın mükrim olması, cömert, eli açık olması lazım. Kendisinin sahip olduğu şeyleri olmayanlara Allah rızası için vermesi lazım. Para olarak vermesi lazım. Camiye vermesi lazım. Fakire, yoksula vermesi lazım. Açları doyurması, yoksulları giydirmesi lazım. Müslümanlara yardımcı olması lazım. Dünyanın her yerinde yardıma muhtaç bir sürü mazlum, mağdur, boynu bükük, gözü yaşlı insan var. Onların hepsi [şey] bekliyor.

Onun için Allah'ın sevdiği huylarından birisi cömertlik. Müslümanın cömert olması lazım. Az da olsa, çocuk da olsa, harçlığından da verse, herkesin bir miktar vermeye küçüklükten alışması lazım. Çocuk, küçük bile olsa iki tane şekeri varsa birini arkadaşına versin.

İkincisi; ve şecaatü, şecaati de Allah sever.

Şecaat ne demek?

Atılgan olmak, cesur olmak, korkmamak… Düşmandan korkmamak, yılmamak. Müslüman günahtan korkar, Allah'tan korkar, cehennemden korkar ama düşmandan, zalimden, haksızın karşısında hakkı söylemekten korkmaz. Savaş olduğu zaman savaştan kaçmaz. Kahramandır, bahadırdır, alperendir. Korkmaz. Mazlumun yardımına koşar. Şecaat sahibi, cesur, atılgan ve hakkı destekleyici, hayrı yapmakta gözünü daldan budaktan esirgemeyen insan olması lazım. Allah bunu sever. Dedelerimizin hepsi öyle insanlardı. Allah bizi de öyle kahraman, şecî, şecaat sahibi kimselerden eylesin.

Sevmediği huylar, sûu'l-hulk, kötü huy. Aslında yüzlerce kötü huy vardır ama burada sûu'l-hulk dediği zaman, Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfteki muradı; başka insanlarla geçinemeyen, serkeş, dikbaşlı, huysuz, geçimsiz insan demek istiyor.

Deminki hadîs-i şerîfte de vardı. İnsanlara yakın olacak müslüman, yani sokulgan ve onlarla ilişkilerini devam ettiren kişi olacak. Hoşuma gitti, Amerika'daki bazı kardeşlerimiz, toplumun başına geçmişler,derneklerin başına geçmişler, uluslararası ilişkilere geçmişler, gayet güzel dostlar edinmişler, çevre edinmişler. Öyle olacak. Böyle serkeş, geçimsiz, kötü huylu, kimseyle geçinemeyen kimse olmayacak.

Bir de buhl, yani bahil olmak, cimri olmak, eli sıkı olmak, vermemek, aç gözlü olup, parayı çok sevip hayır fırsatı çıktığı zaman bile, parası olduğu halde bile, komşusu aç olduğu halde bile, arkadaşının ihtiyacını gördüğü halde bile cimrilik etmek. Bunu da Allah sevmez.

Peygamber Efendimiz'in güzel huylarla ilgili daha nice nice güzel hadîs-i şerîfleri vardır ama böyle her sohbette birer ikişer öğrenmeliyiz ve uygulamaya geçmeliyiz.

Demek ki bu sohbetimizde öğrendiklerimiz nelerdir?

Bir; bütün insanlara karşı merhametli olacağız, iyisine de kötüsüne de... İyisine müslümanın merhameti desteklemek tarzında olacak; kötüsüne karşı merhameti de kötülüğünü engellemek tarzında olacak.

İkincisi; müslüman heyyin olacak, leyyin olacak, sehl olacak, insanlara yakın olacak, cömert olacak ve kahraman olacak. Cesur olacak, gözünü daldan budaktan sakınmayacak. Yılmayacak, korkmayacak. Geçimsiz olmayacak, cimri olmayacak, eli açık olacak.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi en güzel huylar ile bezenmiş, ziynetlenmiş, olgunlaşmış, en güzel huylara sahip olarak insân-ı kâmil olmak mertebesine yükselmiş, iyi, tam müslümanlardan eylesin. Üzerimizde kötü huylarımız varsa yardımcımız olsun, kötü huylarımızı attırsın, kötü huylardan bizi kurtarsın, kötü huyları değiştirmemizi nasip etsin. Sonunda kendisinin sevdiği, Resûlullah Efendimiz'in tarif buyurduğu, Kur'ân-ı Kerîm'in, hadîs-i şerîflerin eşkâlini çizdiği iyi insan, iyi müslüman olmayı, bütün insanlığa faydalı müslüman olmayı Allah cümlemize nasip eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Sayfa Başı