M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hâtem-i Esam 2

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri hepinizden razı olsun. Cümlenizi dünya ve âhiretin hayırlarına nâil eylesin, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin, cümlenize Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in komşuluğunu nasip eylesin.

Ebû Abdirrahman es-Sülemî isimli büyük alim ve mutasavvıfın Tabakâtu's-sûfiyye isimli kitabının 93. sayfasında Hâtem-i Esam isimli alimin terceme-i hâli bölümünde kalmıştık, bu büyük zâtın hayatı hakkında ilk bilgileri geçen hafta okumuş olduk.

Şimdi 93. sayfanın başından itibaren Hâtem-i Esam hazretlerinin sözleriyle ilgili bölümü okumaya devam edeceğiz.

Buna başlamadan önce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ve âl'inin, ashâbının, ezvâcının, etbâının, ahbâbının ruhlarına, sâdât ve meşâyih-i turuk-i aliyyemizin cümlesinin, Ebû Bekir es-Sıddîk ve Aliyyü'l-Murtezâ'dan hocamız, şeyhimiz Muhammed Zâhid-i Bursevî hazretlerine kadar turuk-i aliyyelerimiz silsilelerinden güzerân eylemiş olan sâdât ve meşâyihimize, tarikat büyüklerimize, din büyüklerimize, tarikat kardeşlerimizin ruhlarına, bu beldeleri fethetmiş bulunan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ve hasseten Fatih Sultan Muhammed Hân hazretlerinin ruhuna, beldemizin medâr-ı iftihârı enbiyâullah ve sahabe-i kirâm Halid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ruhlarına ve hasseten Yûşâ aleyhisselâm'ın ruhuna ve şu semtte makamları, türbeleri bulunan başta şu tekkenin bânisi Mustafa Selami Efendi hazretleri ve onun halifeleri olmak üzere yukarıdaki Şeyh Murad Tekkesi'nin bânisi Şeyh Murad hazretlerinin ve halifelerinin ve o tekkede medfun bulunanların ruhlarına; Haydar Baba tekkesi bânisinin ve orada medfun bulunanların ruhlarına; Abdulehad-i Nûrî hazretlerinin ve hulefâsının, seleflerinin ruhlarına ve cümle evliyâullahın, salihlerin ruhlarına, şu kitapta sözlerini okumuş olduğumuz, okumakta olduğumuz evliyâullahın ruhlarına ve uzaktan yakından bu dersleri takip etmek üzere buraya gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün müslüman geçmişlerinin, sevdiklerinin, yakınlarının, dostlarının ruhlarına hediye olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ, dereceleri yüksek olsun, nurları ve sürûrları ve kabir istirahatleri ziyade olsun diye, bizlerden hoşnut ve razı olsunlar, Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevdiği kullarının sevgisine, büyüklerin himmetlerine, teveccühlerine mazhar eylesin diye, ömrümüzü rızâ-yı Bârî'ye uygun geçirmeye; huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmamıza vesile olsun diye, bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Semi'tü Nasre'bne Ebî Nasrini'l-attâr yekûlü: Semi'tü Ahmede'bne Süleymâne'l- Kefri Şîlâniyye yekûlü vecedtü fî kitâbî an-Hâtemini'l-Esâmi ennehû kâle: "Men dehale fî mezhebinâ hâzâ fe'l-yec'al fî nefsihî erba'a hisâlin mine'l-mevt: Mevtün ebyadu ve mevtün esvedü ve mevtün ahmeru ve mevtün ahdaru: Fe'l-mevtü'l-ebyadu'l-cû'u. Ve'l-mevtü'l-esvedü ihtimâlü eze'n-nâsi. Ve'l-mevtü'l-ahmeru muhâlefetu'n-nefsi. Ve'l-mevtü'l-ahdaru tarhu'r-rifâ'i ba'dühâ alâ ba'din.

Müellifimiz Sülemî hazretleri, Nasr b. Ebî Nasr el-Attar'dan duymuş. O da Ahmed b. Süleyman el-Kefr-i Şîlânî'den duymuş. Bu, enteresan bir yer adı.

Kefri Şîlânî ez-zâhid min Kefri Şîlân bi-fethi'l-kâf ve sukûnu'l-fâi ba'dehâ râ sümme şîn mu'ceme meksûre ve yâ-i mu'ceme bi'sneteyni ve lâmelif ve nûn karyetün bi'ş-Şâm. Kefr-i Şilan denilen yer Şam'da bir şehir adıymış. Oraya mensup olan o şahıstan duymuş.

Yekûlü vecedtü fî kitâbî. "Kitabımın içinde buldum ki" An-Hâtemini'l-Esami. "Hâtem-i Esam hazretlerinden yazılmış." Ennehû kâle. "O şöyle söylemiş." Men dehale fî mezhebinâ hâzâ. "Kim bizim şu yolumuza girmişse" Mezhebinâ mahalli zehâb. Gidilen yol demek, yoksa Hanefî, Şâfiî mezhebi mânasına değil.

Yol dediği tasavvuf yolu. Hâtem-i Esam'ın gittiği yol tasavvuf yolu, takvâ yolu. "Kim bizim şu yolumuza girmişse"

Fe'l-yec'al fî nefsihî erba'a hisâlin mine'l-mevti. "Nefsinde ölümden dört vasfı meydana getirsin."

İçinde dört çeşit ölümü tahakkuk ettirsin.

Mevtün ebyad. "Birincisi beyaz ölüm." Ve mevtün esved. "İkincisi kara ölüm." Ve mevtün ahmer. "Üçüncüsü kızıl ölüm, kırmızı ölüm." Ve mevtün ahdar. "Dördüncüsü yeşil ölüm."

İçinde dört ölümü tahakkuk ettirsin. Beyaz, siyah, kırmızı, yeşil; dört çeşit ölüm.

Bu dört çeşit ölümden ne kastediyor?

Fe'l-mevtü'l-ebyad, benim beyaz ölüm dediğim el-cû'u, açlıktır.

Demek ki nefsinde açlığı ihtiyar edecek, çok tok durmayacak, çok oruç tutacak, midesini çok doyurmayacak, nefsine fazla kuvvet vermeyecek, perhizkâr olacak. "Bizim yolumuza giren, bir kere, bunu yapsın, bu ölüm gibi zordur." diyor. Herkes yiyor, içiyor. Hatta yemek, içmek için neler yapıyoruz…

Sabahtan akşama kadar kadınlar evde çalışıyor. Hamur açıyorlar, kesiyorlar, biçiyorlar, pişiriyorlar. Bir yemeğin yapılması için sabahtan akşama kadar çalışıyorlar. Çarşılar, pazarlar, bakkallar, marketler yemekliklerle dolu. Tencereler, tavalar, kepçeler. Hepsi yemekle ilgili. Şu bizim yemek dediğimiz şeye sarf ettiğimiz para ve verdiğimiz ehemmiyet hayatımızın yarısı, belki daha fazlası… Hep yemek yani tencere, tava, kaşık, kepçe, çatal, bıçak, ekmek, çörek, börek, et, süt, tatlı, tuzlu, ekşi, turşu, zeytin, peynir, ıvır zıvır... Bütün lügatimiz yemekle ilgili, yemekle dolu. Evde mutfak, buzdolabı, kiler, ambar, silo vesaire.

Ne yapacak?

Bunlardan vazgeçecek. Bu ölüm. Bu iş zor. "Bizim yolumuza giren zor olan bu dört şeyi yapacak; birisi açlık, beyaz ölüm, ak ölüm." diyor.

Acaba neden ak demiş?

İnsanı aklaştırıyor, nurlandırıyor; nuranîleştiren bir ölüm. Belki onun için dedi. Aslında insan açlıkla hemen ölmez. Mide boşalınca kalp dirilir. Gönül nurlanır, canlanır, gelişir. İrfan içine yayılır, hikmet sahibi olur, güzel olur. Açlık güzel şey.

Ama bu açlığın hududu nedir, tokluğun hududu nedir?

Bunun da hududunu bilmek lazım. "Aç kalacağım, irfan sahibi olacağım." diye nefsin hakkını vermemek suretiyle nefse de zulmetmemek lazım, her şeyin ölçüsü var. Eski zamanlarda hekimin birisine;

"Ne kadar yemek yiyelim?" diye sormuşlar.

"Günde 200 dirhem yiyin." Demiş.

"600 gram bir şey yiyin." demiş oluyor. Günlük toplam yiyeceği bu kadar olacak.

"200 dirhemle ne olacak?" demişler.

Hâze'l-miktâru miktâru yahmilüke. "Bu kadarı seni ayakta tutar." Ve mâ zidde aleyhim fe en tahhamiluhû. "Bunun üstüne daha fazla yersen sen onu taşırsın."

Göbek olur, ense olur, kulak olur, kilo olur. Taşırsın. Bir insanın normal kilosu 60 iken 80 kilo geliyorsa elinde devamlı 20 kiloluk bir su tenekesini dolu olarak taşıyor demektir. Veya 12 kiloluk iki tane kovayı iki elinde taşıyor demektir. Boş yere taşıyor. "200 dirhem yeter; bu kadarı seni ayakta tutar, gücünü kuvvetini sağlar, bu kadarı seni taşır, bunun üstüne ilave ettiğini sen taşırsın." Fe ente hamiluhû, "Sen onun hamalı olursun." diyor.

Demek ki çok yemek iyi değil ama ne kadar az yiyeceğiz?

İnsanın zinde, sıhhatli kalabileceği kadar yemesi lazım. Zinde ve sıhhatli kalabilmesini sağlayacak olan miktara kadar yavaş yavaş indirmeli, orada tutmalı. Oradan aşağıya indirdiği zaman dermanı olmuyor; kalkmak, kıpırdamak istemiyor. Yastıktan başını kaldıramıyor, enerjisi az geliyor. Her şeyin bir kalorisi var, yaptığı işe göre bir kalori alması lazım. Hani saatten geçen elektriğin kilovat saatini ölçüyoruz; "Bir soba şu kadar kilovat saat yakıyor, fırın şu kadar yakıyor, buzdolabı bu kadar yakıyor." diyoruz. Her şeyin bir hesabı var. Tabii insanın aldığı gıdanın da yaptığı faaliyetle ilgili olması lazım.

Bir demirci kalfası balyozu alıp pat küt pat küt vuruyorsa, sabahtan akşama kadar ter döküyorsa onun yiyeceği miktar ile evinde oturan emekli bir adamın, sakin hayat süren bir kimsenin miktarı aynı olmaz. Onun için gram veremiyoruz ama ölçü veriyoruz. Diyoruz ki insanı ayakta tutacak, elden ayaktan düşürmeyecek, elini ayağını titretmeyecek, dizinin bağını çözmeyecek miktarda yemesi lazım.

Çeşitli de yemesi lazım; çünkü tek tip gıda ile beslendiği zaman bir sürü mahzurlar ortaya çıkıyor. Etli, sütlü, yoğurtlu, sebzeli, meyveli yemeli, karışık türlü nimetlerden yemeli. Çünkü bu devirde bir müşkülat yok, seçme imkânımız var ve memleketimizde gıdada bir sıkıntı yok. Hani Afrika'nın bazı ülkelerinde duyuyoruz, açlıktan ölüyorlarmış, Allah onlara da versin, bizi de o duruma düşürmesin. Bizim durumumuz güzel. Demek ki dengeli, ölçülü yiyeceğiz ama aşırı yemeyeceğiz. Adam oturduğu zaman bir kuzuyu yiyor. Bunun yarım kilosu ona yarıyor, ondan sonra 17 kilosu israf.

Niçin o kadar yiyor, yazık değil mi?

Oturduğu zaman iki tane ekmek bitiriyor.

Buna iki tane ekmek fazla, lüzumsuz. Bir tencereyi sıyırıyor bir de "Daha var mı?" diye etrafına bakınıyor.

Lüzumsuz.

Demek ki aşırı yemeyecek. Aşırı yemediği zaman insanın nefsini kontrol etmesi kolay olur, aşırı yediği zaman nefis azgınlaşır. İnsanın nefsi vardır, nefsinin de şehevât-ı nefsâniyye, hevâ-i nefs denilen çeşit çeşit arzuları vardır; bunlar kuvvetlenir. Kuvvetini kırmak için nefsin istediği bazı şeyleri azaltmak lazım. Onların başında az yemek gelir.

Onun için taklîl-i taâm veya kıllet-i taâm, az yemek, tasavvufta tavsiye edilen bir noktadır.

Bu zât-ı muhterem büyüğümüz de öyle söylemiş. "Bizim yolumuza giren; derviş olmak, ârif olmak isteyen kimse dört ölümü kendi nefsinde tahakkuk ettirsin."

Birincisi ak ölüm, beyaz ölüm; açlık. Çok yemek yemeyecek, açlığı tahakkuk ettirecek ki nefsi kuvvetlenmesin, midesi boş şeyle meşgul olmasın. İnsan karnını doyurdu mu üzerine bir rehavet çöker; uyur kalır.

"Yatsı ne oldu, kılamadın mı?"

"İşte çok yorgundum da yemek de yiyince bir tatlı rehavet çöktü, somyada uyumuş kalmışım." Birisi kaldırmasa sabaha kalkacak.

Neden?

Çok yiyince uyku bastırıyor, insan tembelleşiyor. İnsan çok yediği zaman enerjikleşmiyor. Ben fakülteden bilirim; öğleden sonra çocuklar uyur. Öğle yemeğini yedi mi, bir de yağı iyi değilse hazmı zor olan yağlardansa öğleden sonra çocukların bakışları mahmurlaşır. Eğer hoca, usta bir hoca değilse, dersi güzel anlatmıyorsa uyurlar.

Çünkü öğleden sonra yemek yedi, karnı doydu mu canı uyku ister. Uykuyu da uyuyup uyandı mı, kedi gibi şöyle bir gerinip bir o tarafa bir bu tarafa bakar.Ondan sonra sen nefsi tutabilirsen tut. Karnı tok, uykusunu da aldı, bu sefer eğlence ister. Hacivat-Karagöz'ün sahnesinde, sahneye çıkıp da: "Yar bana bir eğlence." dediği gibi bu sefer eğlence peşinde koşmaya başlar. Bar ister, pavyon ister vesaire.. Onun için az yemek önemli oluyor.

Fe'l-mevtü'l-ebyadu el-cû'u. "Beyaz ölüm, açlık." Ve'l-mevtü'l-esvedü ihtimâlü eze'n-nâs. "Kara ölüm, insanların ezâlarına tahammül etmek."

İhtimal burada bizim bildiğimiz mânaya değil. Yüklenmek, hamallığını yapmak anlamında. İnsanların ezâlarını sırtına yükleyecek, çekecek, tahammül edecek. Komşunun ezâsı vardır, arkadaşının ezâsı vardır; karısının, çoluk çocuğunun ezâsı, cefası, kaprisi vardır. Demek ki insanlar isteyerek istemeyerek birbirlerine ezâ ediyorlar. Etmemek lazım.

Bizim ana prensibimiz ezâ etmemek ama ya birisi bize ezâ etmişse ne yapacağız? Kavga mı edeceğiz?

Onlara da tahammül etmek dervişlik icabı.

Yaratılanı Yaradan'dan ötürü hoş görmek, ezâlarına tahammül etmek. Komşuyla kavga etmemek, arkadaşla çekişmemek, evde dırdır çıkarmamak; uyumlu, geçimli, sessiz olmak; dövene elsiz, sövene dilsiz olmak. Bu da bu yolun zorlukları; buna da "kara ölüm" demiş. Çünkü çok zordur. İnsan haklıyken zor durur. Haksız olduğu zaman ses çıkarmaz pusar, susar ama haklı olduğu zaman aslan kaplan kesilir. Çünkü haklı. Haklı iken birisi ona ezâ cefa etmişken durmak zor bir şeydir, kapkara bir şeydir. Onun için insanların ezâsına, cefasına, cevrine tahammül etmek de lazım. Bunun adı da kara ölüm.

Aç durmak, midesini doldurmamak; ak ölüm.

İnsanların ezâsına, cevrine, cefasına sabretmek; kara ölüm. Arkadaşına gık demeyeceksin. Komşuna gık demeyeceksin veyahut demen gerekiyorsa usulünce diyeceksin. Nasihat etmen gerekiyorsa edeceksin ama insan çoğunu yüklenmeli, torbaya atmalı çünkü Allah sabredenleri seviyor. Onun için "İnsan bütün hakkını almak isterse geçim olmaz." diyorlar.

Her haklı olduğu yerde hakkını sonuna kadar almak istedi mi geçim olmaz.

Ne olacak?

Biraz hoş göreceksin,göz yumacaksın, duymazlıktan anlamazlıktan geleceksin, sesini çıkarmayacaksın. Karşı taraf anlamıyor. "Adam edepsiz laf anlatamıyoruz bari sen anla." demiş oluyoruz. İnsan böyle bir dervişlikte olacak, mütehammil olacak, ses çıkarmayacak.

Bizim arkadaşlardan birini ziyarete gittik, birisini anlatıyor da: "Bunun memleketinde bir şeyhi vardı. Mübarek adam kızmak diye bir şey bilmezdi. Dövsen sövsen yüzünün hattı değişmezdi." diyor.

Demek ki dervişlikte böyle bir tahammül, insanların ezâsına ses çıkarmama tavrı olacak.

Neden?

"Geçim olsun, kavga olmasın." diye anlamazlıktan gelecek, susacak.

Üçüncüsü ve'l-mevtü'l-ahmeru. "Kırmızı ölüm veya kızıl ölüm." Bu nedir? Muhâlefetü'n-nefs. "Nefsine muhalefet edecek, aykırı gidecek. Nefsi ne istiyorsa yapmayacak, aksini yapacak. Yap dediğini yapmayacak, yapma dediğini yapacak."

Çünkü nefis -inne'n-nefse le-emmâratun bi's-sû-i illâ mâ rahime rabbî- umumiyetle insana kötülük emreder. Nefsin dediğini yapmayacak ki iyi çizgide kalabilsin.

Buna neden kırmızı ölüm dedi?

Çünkü bu da çok zordur. Nefsin dediğini yapmayınca çok kızar, küplere biner, kıpkırmızı olur. Nefsi, canı çekiyor; zordur. Kırmızı ölüm. Buna da kırmızı rengi uygun görmüş.

Dördüncüsü ve'l-mevtü'l-ahdaru tarhu'r-rifâ'i ba'duhâ alâ ba'd. Dördüncü ölüm.

Burada rifâ demiş, kaf mı rıkâ mı?

Kaf gibi de görünüyor. Aşağıda da rivayetlerin içinde kaf diye geçmiş. Ve hüve tarhu'r-rıkâ. Bunu anlayamadım. Rifâ kelimesine de rıkâ kelimesine de bir bakalım. Rıkâ olursa yama mânasına geliyor. Yamalı elbiseye de murakkâ derler, yama üstüne yama yamamak mânasına olabilir. Bir de rıfâ kelimesine bakalım. Ondan pek bir mâna çıkmıyor, rıkadan çıkıyor. Yama üstüne yama vurunmak, şatafatlı olmamak, mütevazı olmak, yamalı elbise giymek gibi bir mâna olabilir. Yeşil ölüm de buymuş. Tabii bu kolay, tatlı. Ben şahsen küçükken yeni elbise giydim mi rahatsız olurdum; oturma, kalkma ütüsü bozulur; kirlenir, tozlanır, takılır, çakılır; dursun yerli yerinde. "Benim şu eski elbisemi getirin." İnsan eski elbiseyle gayet rahat hareket eder. Tabi tevâzuan, mütevâzıâne hareket etmek için "yamalı elbiseyle gezmek" demiş oluyor.

Kâle ve kâle Hâtemün. "Aynı râvi yine ‘Hâtem-i Esam hazretleri şöyle buyurdu.' diye rivayet etmiş." Kâne yükâlü el-aceletü mine'ş-şeytâni illâ fî hamsin ıt'âmü't-taâmi izâ hadara dayfün ve techîzü'l-meyyiti izâ mâte ve tezvîcü'l-bikri izâ edraket ve kadâu'd-deyni izâ vecebe ve't-tevbetü mine'z-zenbi izâ ezneb. Kâne yükâlü.

Köşeli parantez içine almış; "Metinde yok, böyle olması lazım." diye neşreden şahıs bunu uygun buluyor. Kitap neşredenler köşeli parantezi bu maksatla kullanırlar.

Mâlum "Acele şeytandandır. Ancak beş yerde şeytandan değildir." Kâle Hâtem. "Hâtem böyle söyledi." diyor. Halbuki bu söz hadîs-i şerîfte vardır. Onun için baş tarafına Kâne yukâlu diye eklemiş.

el-Aceletü mine'ş-şeytâni. "Acele etmek şeytanın insana verdiği bir duygudur, şeytan acele ettirir." Doğru değildir; müslüman acele etmeyecek.

Ne yapacak?

Acele ile değil teenni ile hareket edecek.

Teenni ne demek?

"Ölçerek, biçerek sağlam adımlarla, ağır ağır, dikkatli dikkatli." demek.

Acele şeytandandır ama ve't-teennî mine'r-rahmân teenni rahmanîdir, rahmandandır.

İllâ fî hamsin, "Ancak beş yerde acele etmek lazım."

O, şeytandan değildir. Bu beş yerde acele etmek lazım. Bunu öğrenin. Bunlar hadîs-i şerîf mealidir. Hâtem-i Esam da hadisleri bildiğinden, vaaz ederken bunu söylemiş. Onun sözü gibi yazmışlar ama aslında Efendimiz'in sözüdür.

It'âmu't-ta'âmi izâ hadara dayfün. "Misafir geldiği zaman ona yemek yedirmekte acele etmek lazım."

Dayf duyûf Arapça'da misafir demek. Bizim "müsafir" dediğimiz kelime de Arapça'da "yolcu" demek. Bize komşu da gelse misafir diyoruz, Araplar ona misafir demez; dayf misafir. Biz aldığımız kelimeyi, Arapça kelime olmasına rağmen başka türlü kullanmışız.

Misafir; yolcu, eve gelen kimse, konuk. Konuk geldiği zaman, ister uzaktan ister yakından gelsin onun adı dayftır. Hani size muhtelif zamanlarda da söylüyorum ya en çok hoşuma giden sözlerden birisi; hacılar Allah'ın, Rahmân'ın duyûfu oluyor. Duyûfu'r-rahmân, "Rahmân'ın misafirleri" oluyor. Allah emretti, insanları beytini tavaf etmeye davet etti. Oraya gidenler, hacılar O'nun misafiri oluyor. Duyûfu'r-rahmân, "Rahmân'ın misafirleri" oluyor. Burada da dayf kelimesi böyle geçti.

İzâ hadara dayfün. "Misafir geldiği zaman" İt'âmu't-ta'âmi. Ona hemen sofra kurup yemek yedirmekte acele etmek lazım."

Bakalım adamcağız Bağdat'tan mı, Basra'dan mı, Ankara'dan mı, Adapazarı'ndan mı geldi? Yolda yorulmuştur, terlemiştir, acıkmıştır, yiyecek bulamamıştır. Ev sahibi hemen "Hoş geldin! Nasılsın?" diyecek "Oturması için yer gösterecek. Sonra bir kaybolacak, ne varsa hazırlayıp siniyle gelecek, otur diyecek, önüne koyuverecek. Burada acele etmek lazım; bir.

İkincisi techîzü'l-meyyiti. "Ölünün teçhiz ve tekvininde de acele etmek lazım."

Öldü, tamam. Öldüğü belli oldu. Hazırlıkları hemen yapmalı, geriye bırakmamalı.

Neden?

Geriye kalırsa kokar, bozulur. O devirde Arabistan'ı düşünelim, sıcakları düşünelim. Ölünün çarçabuk yerine yerleştirilmesi lazım. Onun yeri artık kabir, dışarıda durdukça üzülür. Hani kutuya veya sandığa koyuyorlar, üstüne cam kapak yapıyorlar, gelene geçene seyrettiriyorlar, dolaştırıyorlar. Ölen kabrinden uzakta durdukça ezâ cefa çekiyor. Hele Avrupa'da cenaze işleri bir sanayidir. Cenazeyi evden para ile alırlar. Avrupa'da, Avustralya'da, İngiltere'de, Amerika'da böyle oluyor. Alıp götürüyorlar. Ne yaptıklarını Allah bilir. Karnını kesiyorlarmış, bağırsaklarını çıkarıyorlarmış, atıyorlarmış. Herhalde ondan sonra tekrar dikiyorlardır, Allah bilir, görmedim. Ondan sonra artık giydiriyorlar mı, örtü mü yapıyorlar ne yapıyorlarsa tabutu ortaya getiriyorlar. O orada yatmış; herkes geliyor, bakıyor, görüyor, etrafında dolanıyor; merasim böyle.

İslâm'da böyle şey yok. Varsa, şu anda yapılıyorsa Batı'dan gelme bir âdet, aslı esası olmayan bir uygulama.

Nasıl olacak?

Vefat edince çarçabuk teçhiz ü tekvîni yapılıp namazı kılınıp gömülecek.

Üçüncüsü, ve tezvîcü'l-bikri izâ edraket. "Genç kız buluğa erdiği zaman onu çabuk evlendirmek."

"Genç kız" diyor, kusura bakmayın, "genç erkek" demiyor. "Bize bir şey yok mu?" diye bakıyorsunuz gibi geldi de. Ama o da yine size yarar çünkü o çabuk evlenince size gelecek.

Tezvîcü'l-bikri izâ edraket. "Büluğa erdiği zaman kızı hemen evlendirmek."

Bu da büyüklerimizin tavsiye ettiği bir husustur, hadîs-i şerîf'te de vardır.

Büyüklerimiz hanımlarına; "Bizim kız büluğa erdiği zaman bana bildir." diye tembih ederlermiş. Hemen evlendirmeye çalışırlarmış. Hatta bazısı kendisi tavsiye etmiş; "Benim kızımı al, sana kızımı vereceğim." diye söylemiş.

Neden?

Bir kimsenin dindarlığını beğeniyorsa teklif edebilir. Şimdi bazıları utanıyor. Hayır, öyle bir şeye lüzum yok. Zamanımızda da böyle halis muhlis insanlar var. Size bir hadise nakledeyim.

Fatih camiinde Hüsrev Hoca diye bir şiddetli, hiddetli, kıymetli hoca vardı. Ezanların yasaklandığı, camilerin depo yapıldığı, vakıf mallarının satıldığı, sam rüzgarlarının estiği o zamanda Allah rızası için dini öğretmekten geri durmamış. Onun için "hiddetli, şiddetli" diyorum.

Fatih camiinde bir köşede Allah rızası için talebelere ders verirmiş. Kimisi;

"Hocam benim sizin o ders verdiğiniz saatte gelmeye imkânım yok, akşam gelsem olur mu?" diyor.

"Tamam o zaman akşam gel." diyor. Hatta birileri demişler ki;

"Hocam bizim vaktimiz yok, sahur vaktinde gelsek olur mu?"

"Sahur vaktinde gel, sabah vaktinde gel; ne zaman müsait olursan."

Allah'ın dinini öğretmek için kendisini vakfetmiş, çalışmış; mekânı cennet olsun. Bazı şeyh diye tanınan insanların da aleyhinde konuşurmuş. Öyle de hiddetli, şiddetli tarafı varmış fakat bazı kimseleri elinden tutup bizzat bizim dergâha kendisi getirirmiş. Demek ki cahil olanları tenkit ediyor. Doğru olan yere kendi eliyle getiriyor. Ahali yaşlısıyla genciyle bu Hüsrev Hoca'nın derslerine geliyorlarmış. Aksakallı, yaşlı bir adam, çok da yaşlı değil de işte sakallı bir adam; bir de sakallı genç. Daha iş bile tutmamış ama Hüsrev Hoca'nın derslerine geliyor, elinde kâğıt kalem; yazıyor, çiziyor, dinliyor. Yaşlı adam bakmış; hiç kimsenin o tarafa yanaşmadığı zamanlarda, genç yaşta böyle sakal bırakmış, buraya da geliyor, delikanlının halini beğenmiş. Gitmiş yanına;

"Delikanlı, benim bir kızım var onu sana vermek istiyorum, hazırlan." demiş.

Genç demiş ki "Allah razı olsun amca! Ama benim daha işim gücüm yok, maaşım bile yok, talebeyim."

"Olsun." demiş.

Aradan biraz vakit geçti. Tabi benim maaşım yok, evim yok, barkım yok. Kolay mı evlenmek? Onun için ağırdan aldım. Bir zaman sonra yine yanıma geldi. "Delikanlı ben sana bir teklifte bulunmuştum. Hala cevap yok. Ne oldu?" demiş. Tam cevap veremedim. Ondan sonra birkaç hafta daha geçmiş. Üçüncü sefer; "Bana bak kızı getireceğim senin eve bırakacağım ona göre. İş ciddi." demiş. Böylece evlendirmiş. Şimdi tabi kızla çok mutlu olmuş. Evlendirdiği insan da yüksek bir şahsiyet oldu. Ama o Allah rızası için onun dindarlığını beğendiğinden o zaman parasızken pulsuzken dindar diye kızını verdi.

Eski alimlerden de böyleleri var. Mesela bir alim var ki dünya güzeli bir kızı var. Hatta zamanın Emevî halifesi onu oğluna istemiş. Halifenin oğlu; o da halife olacak. Kızı saraya gelin gidecek. "Eyvah! Halife oğluna bizim kızı istedi." diye alelacele gitmiş, takvâ ehli talebelerden birisiyle konuşmuş; kızını onunla nikâhlamış, kurtarmış. "Saraya gider, dindarlığı gevşer, Allah'ın rızasına uygun olmayan bir hayat sürer." diye saraydan istedikleri halde oraya gelin vermemiş de kızını görtürmüş takvâ ehli, fakir bir talebeye vermiş.

Bu; İslâm tarihinde, tasavvuf tarihinde büyüklerimizin yaptığı bir uygulamadır.

Neden?

Çünkü bir kız dindar bir kimseyle evlenirse dünyası da âhireti de mâmur olur. Bir erkek dindar bir kadınla evlenirse yine dünyası da âhireti de mâmur olur.

et-Tayyibâtü li't-tayyibîne ve't-tayyibûne li't-tayyibât.

Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bildiriliyor. Onun için damat aranıyorsa dindar erkek aranacak; gelin aranıyorsa dindar gelin aranacak. Kız büyüdü mü, buluğa erdi mi tamam. Çarçabuk evlendirmek gerekir. Daha küçüktü, bilmem ne bahane edilmemeli. Eskiden 14 yaşında evlendirirlermiş; duyarız. Belki sizin de nineleriniz anlatmışlardır, böyle genç evlenmişlerdir.

Şimdi erkek de kız da evlenmiyor kartlaşıyor, tohuma kaçıyor, kabukları kuruyor, çekirdekleri büyüyor; ne tadı ne tuzu kalıyor. Otuz yaşı, 40 yaşı, 45 yaşı buluyor; ne anladım ben bundan. Olmadı.

Çok vakit geçiyor, yanlış oluyor. Halbuki bizim İslâm medeniyetimizin ana prensiplerinden biridir; kimse harama bakmayacak, büluğa erdi mi de gecikmeden evlilik olacak. Adam 40 yaşına, 45 yaşına kadar evlenmedi.

Ne yaptı?

Allah bilir. Bir kendisi biliyor, bir de Allah biliyor. 45 yaşına kadar günahlara batmış çıkmıştır.

Bir kız şu yaşa kadar evlenmedi.

Olmaz!

Şimdi daracık pantolonlar giyiyorlar, kısa da giyiyorlar, yapışık da giyiyorlar. Plaj mevsimi diye kollar, bacaklar çıplak.

Geçen gün baktım üst katta kızlar namaza gelmişler. Aferin, vakit namazını cemaatle kılıyorlar. 11 yaşında, 12 yaşında kızlar, belki bir iki tanesi yedi, sekiz yaşında. Hoşuma gitti. Baktım bir tanesi güzel namaz başörtüsü örtmüş; iyi. Merdivenlerden inerken "Aferin kızım!" Maşaallah namazı kılıyorsunuz." dedim. Bir tanesine de baktım hem sevindim hem acıdım. Japone kollu, kısa pantolonlu ama camiye namaz kılmaya gelmiş.

Böyle olmaz! İslâm'ı bilmiyor. Arkadaşlarıyla kalkmış gelmiş ama kızlar böyle giyinmez.

Bir şeyi daha gülerek hatırlıyorum.

Süleymaniye Camii'nin giriş kapısının sağ tarafında 20-30 tane musluk var, abdest alma yeri var. Orada avluya sıralanmış erkekler takunyalarını alırlar, kollarını sıvarlar, abdest alırlar. Süleymaniye Camii'ine giriyorum, Baktım kızın birisi kollarını omuzuna kadar sıvamış, orada erkeklerin arasında abdest alıyor. Hiç yadırgamıyor, garipsemiyor. Zavallıcık. Dindar iyi, o tarafı güzel ama kız. Kızın bileğinden yukarısı nâmahrem, kol sıvanır da orada abdest alınır mı?

Dizlerine kadar da ayağını yıkıyor. Yaygın bir bilgisizlik, cahillik var. Niyet iyi, güzel ama cahillik çok yaygın. Bunların düzelmesi lazım.

Ve kadâu'd-deyni izâ vecebe. "Ödeme vacip olduğu zaman borcunu ödemek."

Cebinde parası var, şu adama da şu kadar borcu var; vermiyor. Para burada ama adama borcu vermiyor.

Neden?

"Altı ay daha geciktirirsem enflasyondan dolayı şu kadar az ödemiş olurum." diyor.

Allah bu işe razı gelmez.

İzâ vecebe. "Ödeme imkânı eline geçer geçmez o borcu ödeyecek."

O adam kıymetini bilmiyor mu? Altı ay onun elinde dursa daha çok kâr eder.

Biz; "Kardeşlerimizle beraber hacca gidelim." diye 1500 hacıya bilet aldık.

Suud, o hava yoluna Cidde'ye iniş izni vermişken iptal etti. Bizim hacılar gidemeyecek, canımız burnumuza geliyor. "Hacıları götüreceğiz." diye söz vermişiz. Bu sefer gittik, Suud Hava Yolları'ndan kaç milyar para ile ikinci bir defa bilet aldık, herif-i nâ-şerifler bizim birinci biletin parasını hâlâ verecekler.

Allah buna razı gelir mi? Bu helal mi?

Hâlâ verecek.

Hac ne zaman oldu?

Millet geldi, gitti, hac yaptı; hâlâ verecek.

Neden?

Bir gün beklettiği zaman kaç milyon kârı oluyor. O kadar ay bekletince şu kadar milyon kâr oluyor. Yazık değil mi? Ben İSPA olarak bir hayır hizmeti görüyorum, talebeye bakıyorum veya şu hizmeti, bu hizmeti yapmaya çalışıyorum. Sen benim sırtımdan kâr etmeye çalışıyorsun.

"Sıkıştım senden bilet aldım." diye doğru mu bu?

Doğru değil.

Allah buna razı gelir mi?

Razı gelmez.

Bu para helal mi?

Ben zerresini helal etmem, zırnığını helal etmem, çatır çatır alırım hakkımı. Vermiyor. Var ama vermiyor. Kurnazlık yapıyor. "Şu kadar geciktirirsem günde şu kadar milyon para kazanırım." Zehir zıkkım olsun, haram olsun!

Niye vermiyorsun?

Öyle şey olur mu?

Şimdi herkes böyle yapıyor; alışmış. Gidiyor, malı alıyor. Malı aldıktan sonra parayı vermemekte direniyor. Hadi bakalım alabilirsen al! Eşkıyâ kesiliyor. Peşinde dolaş, yalvar yakar, ağla sızla, üzül, rol yap, yalan söyle de kendi paranı almaya çalış.

Böyle şey olur mu?

Ahlâk bozulmuş.

Paran olduğu zaman hemen vereceksin.

Malı aldın mı?

Aldın.

Niye borcunu vermiyorsun?

Birisine borcunuz varsa adam gibi, erkekçe, mertçe ödeyin; namertlik etmeyin.

Birisi bizim arkadaştan motosikletini satın almıştı; motosikleti eskidi gitti, dört senedir hâlâ parasını vermiyor.

Böyle şey olur mu?

Eve girmiş, kira vermiyor.

Böyle şey olur mu?

Kaloriferde ısınıyor, kalorifer parasını vermiyor?

Böyle şey olur mu, Allah razı gelir mi?

Haram bu yahu! Ondan sonra Karagöz'ün, "Bizim bacı haram yemez; hamama gider, bohça çalar." dediği gibi "Ben haram yemem." diye ortalıkta dolaşır.

Böyle şey olur mu?

Güya adam cami cemaatinden, güya derviş ama böyle yapıyor.

Olmaz!

Adam kale gibi sağlam olacak, dürüst olacak. Kimsenin hakkını üzerine geçirmeyecek, faizin tozunu üstüne kondurmayacak, helal lokma yiyecek.

Öyle yapmıyor; parası var, sallıyor sallıyor -tabi benim yüzüm güleç, güleç yüzlüyüm, ses çıkaramıyorum- paramı vermiyor. Öteki cebbar ve haydut; onun parasını veriyor, bizimkini vermiyor.

Neden?

"Ben güleç yüzlüyüm." diye, güleç yüzlülük cezası! Bunlar bizim sosyal dertlerimizdir. Derviş olacaksanız, bizim yolumuza girecekseniz bunları böyle yapmamak lazım. Hâtem-i Esam diyor ya;

"Bizim yolumuza girenin dört ölümü bilmesi, dört ölümü tahakkuk ettirmesi lazım."

Bizim yolumuza giren insanın işi eğri büğrü olmayacak, dosdoğru olacak, borcunu ödeyecek, işlerini sağlam yapacak.

Ve't-tevbetü mine'z-zenbi izâ eznebe. "Ve günah işlediği zaman hemen tevbe edecek."

Bir hata, bir günah işledi. Sabah namazına kalkamadı, camiye gelemedi. Bir hatası, eksiği, kusuru, günahı oldu. Hemen tevbe edecek. Tevbede acele etmek lazım.

Ne deniliyor?

Accilû bi't-tevbeti kable'l-mevti. "Dönüşünüzü, tevbenizi çabuk yapın; ölüverirsiniz."

Ayağınız kayar, düşersiniz, kafanız patlar, araba çarpar, tepenize taş düşer, uçak düşer, patlama olur, çatlama olur. Anarşik olaylar var, bir serseri kurşun gelir, ölürsünüz. Bilmiyoruz ki…

Ne zaman öleceğini kim biliyor?

Belki Allah'ın bazı müstesna kulları ne zaman öleceğini biliyor; çoğu bilmiyor.

O zaman ne yapacak?

Accilû bi't-tevbeti kable'l-mevti. "Ölmeden evvel tevbeyi yapmak lazım."

Huzur içinde, tertemiz olmak lazım.

"Nasılsın?"

"Elhamdülillah; Allah'tan gayrıya bir borcum yok, Allah'a bir can borcum var. Her şeyim hazır elhamdülillah."

Derviş; ölüme hazır müslüman demektir. Her türlü hazırlığını yapmış, hesabını kapatmış, borçlarını ödemiş. Namaz borcu kalmamış, kul haklarını vermiş, her ibadetini vaktiyle yapıyor; tamam. "Bu akşam ölürsem eyvallah, yarın sabah ölürsem eyvallah!"

O kadar rahat.

Geçenlerde anlattım. Tekirdağ müftüsü [Tahir Efendi], çocukluk arkadaşının kulağına eğiliyor; "Bana yarın öleceğim bildirildi; ben seninle eski ahbabım, çocukluk arkadaşıyım, gel yarın beraber ölelim." diyor, kulağına fısıldıyor. O da "Olur" diyor.

Ertesi gün, Tekirdağlı amca anlatırken "Tevbe vallah beraber öldüler." diyor.

Bu nasıl olur?

Hazır olunca olur, hazır olmayınca olmaz.

Ölüme hazırlıklı olacağız; dervişlik bu. Dervişlik laf değil; sarık, cübbe, külah, kavuk değil. Her zaman söylüyoruz; dervişlik bir insanın davranışlarındaki asaletle anlaşılacak.

Adam güya derviş. Bit pazarında bedava verseleralmam, bir kuruş vermem. Neden? Davranışları çirkin, duyguları kötü, hareketleri edebe aykırı…

Ben öyle adamı ne yapayım? Ama öbür tarafta da öyle insan var ki pırıl pırıl kalbi var, tertemiz duyguları var, gayet güzel hâli var, çok güzel.

Semi'tü Ahmede'bni Muhammedi'bni Zekeriyyâ yekûl semi'tü Abdullahi 'bni Bekrini't-Taberâniyye kâle haddesenâ Muhammedi'bni Ahmede'l-bağdâdiyyü kâle haddesenâ Abdullahi'bnü Sehlin kâle semi'tü Hâtemeni'l-Esamme yekûl.

Bu şahıs; Ahmed b. Muhammed b. Zekeriya müellif Sülemî hazretlerine söylemiş, demiş ki; "Ben Abdullah b. Bekrini't-Taberânî'den duydum."

Taberânî'nin izahında da 399'da vefat ettiği bilgisi var.

"Bağdat'a gelip yerleşmiş, Şam'a dönmüş, şeyhlerinden bilgi almış." diye bilgiler var. O da Muhammed b. Ahmed el-Bağdâdî'den duymuş, o da "Abdullah b. Sehl bize söyledi." demiş. "Ben Hâtem-i Esam'dan şöyle dediğini işittim." diyor.

Men asbaha ve hüve müstakîmün fî erbaati eşyâe fe-hüve yetekal Ebû fî rıdallah. "Şu dört konuda müstakim olan; müstakim olarak sabaha erişen, güne başlayan, dört konuda dürüst, dosdoğru olan bir kimse; ‘Allah'ın rızası içinde dönüyor.' demektir."

Allah'ın rızasına mazhar olmuş, Allah'ın rızasına dalmıştır, Allah'ın rızasında yürüyor demektir. Dört şeyi doğru olması lazım…

Evvelühâ es-sikatu bi'l-lâh. "Birincisi; Allah'a güvenmesi tam mı? Doğru mu?"

Herkes tevekkeltü alallah. "Allah'a güveniyorum, Allah'a dayandım." diyor. Allah'a güveniyor ama bu gerçek mi, doğru mu? Gerçekten Allah'a dayanıyor mu?

Evvelühâ es-sikatu bi'l-lah. "Bir, Allah'a güvenmesi." Allah'a güvenmek, itimat etmek.

Allah'a itikadı tam mı?

Bu güven veya güvensizlik umumiyetle rızık konusunda olur.

Neden?

Akşam namazının birinci rekâtında okudum ki;

İnnallahe hüve'r-rezzâku zü'l-kuvveti'l-metîn. "Allahu Teâlâ hazretleri rezzâk-ı âlemdir."

Herkesin; senin benim, kurdun kuşun, her mahlukun rızkını kim veriyor?

Allah veriyor.

Rızkıküm ve mâ tûadûn. "İnsanın rızkı vaad edilmiş, yazılmış; gelecek.

Vallâhu hayrü'r-râzıkîn. "Rızıklandırıcıların en hayırlısı Allah, rızkı veriyor."

Bu gibi âyetlerden dolayı bir insanın rızık için endişe duymaması, elem çekmemesi lazım. "Allah bana rızkımı daha ben doğmadan, annemin karnındayken yazmış, takdir eylemiş." diye güvenmesi lazım.

Bunun faydası ne?

İnsan Allah'a rızık konusunda özellikle güvendiği zaman rızkını kazanmakta yanlış yollara sapmaz. Sakin olur, helalini talep eder, "Nasıl olsa gelecek, helalinden gelsin." der; yanlış, haram yola sapmaz. Zaten müslümandan da istenen budur, insanın rızkı bellidir, maksûmdur, taksim edilmiştir ve miktarı bellidir.

Nasîbüke yusîbüke. "Senin nasibin senin eline isabet edecek, sana gelecek."

Tam isabet! On ikiden bir vurdu mu tamam, nasibin senin avucuna gelecek; şek şüphe yok.

Bir insan bu duyguda oldu mu o zaman harama, günaha, rüşvete, hırsızlığa, aldatmaya meyletmez. Hakikaten de öyle yürüdüğü zaman kazancının bereketini, hayrını görür; hayatı hoş olur. Demek ki Allah'a güvenmesi, itimadı tam olacak; bir. İkincisi;

Sümme't-tevekkül. "Allah'a tevekkül edecek."

Tevekkeltü alallâh diyecek. Allah'ı vekil edecek, Allah'a dayanacak. Karşılaştığı çeşitli güçlükler olur, müşkülat olur, yapması gerekli olan işlerde korkuları olabilir;

"Yapabilirim, yapamam; gücüm yeter, yetmez…"

Allah'a tevekkül edecek; Allah yardım eder. Evvelallah, tevekkeltü alallâh diyecek; bu sağlam olacak. İkincisi bu. Sonra;

Sümme'l-ihlâs. "Niyeti ihlâslı olacak."

İhlâs niyetle olur. Niyeti halis ise niyetinin içinde başka bir katık, katışık, karışık, hile yoksa tam samimiyeti varsa ona ihlâslı derler. İhlâsının da tam olması lazım.

İhlâs nedir?

Yaptığı her şeyi Allah rızası için yapma duygusudur. Sırf Allah rızası için… Başka bir maksat, başka bir art niyet karıştı mı ihlâs yok demektir. Allah o ibadeti kabul etmez; onun için ihlâs önemlidir. Tasavvufta en önemli noktalardan birisi ihlâstır. İbadet yapıyoruz, kabul olmasının şartı ihlâstır. Namazın, orucun, haccın, zekâtın vesairenin kabul olma şartı niyetin sırf Allah rızası için olmasıdır. Gösteriş için; şöhret, itibar, mevki, makam, rey için, adam toplamak için olmaz.

Dördüncüsü; sümme'l-ma'rife. "Allah hakkındaki mârifetullahı, irfanı tam olacak, doğru olacak. Allah bilgisi, Allah şuuru, Allah konusundaki mârifetullahı, irfanı tam olması lazım. Bu dört şey tamam olursa, insan güne öyle başlarsa, ertesi sabaha böyle çıkarsa tamam, o Allah'ın rızasına gark olmuş, çırpınıyor, dolanıyor... Allah'ın rızasına, rızası ummanına batmış demektir."

Bizden çok yüksek şeyler istedi. Bunlar öyle kolay değildir. Bunu yapacak babayiğit kolay kolay bulunmaz.

1. es-Sikatü billâh. "Rızık konusunda Allah'a güvenecek."

2. et-Tevekkülü. "Tevekkülü tam olacak; Allah'a dayanacak, bir şeyden korkmayacak, ‘evvelallah' diyecek, müteşebbis, girişken olacak."

3. İhlâs. "Yaptığı her şeyi Allah rızası için yapacak."

4. Ma'rife. "Allah bilgisi tam olacak, Allah'ı biliyor olacak."

Fatiha-i şerife meâl besmele.

Sayfa Başı