M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Yazıklar Olsun Cahil Kalana!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Cumanız mübarek olsun. Allahu Teâlâ hazretleri her türlü mübareklikten, kutsallıktan, bereketten, rahmetten, nimetten cümlenizi azamî derecede istifade eden kullarından eylesin. Rahmetine gark etsin, nimetlerine mazhar eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun…

Amerika'yı gezip Almanya'ya geldim. Amerika çok geniş bir ülke, uçsuz bucaksız… Küçük bir kısmını gezebildim. Oradaki kardeşlerimi ziyaret etmiş oldum. Ama yetmedi, bir ay gibi bir zaman kesinlikle kâfi değil. İşimiz olmasaydı orada daha aylarca kalmak lazımdı. Çok önemli, çok büyük bir ülke ve bizim hiç ihmal etmememiz gereken bir ülke diye düşünüyorum.

Almanya'ya geldik. Almanya ile Amerika arasında çok bariz farklar var. Burada hayat biraz daha katı kurallarla yürüyor. Amerika daha rahat… Amerika'yı gören arkadaşlarla da konuştuk. Onların da kanaati aynı... Amerika'da gerçekten her yönden bir rahatlık ve genişlik var, hürriyetlerde de daha samimilik ve çalışmalarda bir imkân fazlalığı var. Kimsenin ihmal etmemesi lazım.

Avrupa'da bariz bir şekilde, özellikle Almanya'da, bize dindarca fikirler önde görünüyor. Zaten Amerika'da da Avrupa'da da etrafımıza baktığımız zaman, şehirlerde, seyahatlerimizde, her tarafta dinî eserler ve toplumun yaşamında dinin etkisini görüyoruz. Dinî bayramlar, dinî töreler, dinî âdetler… Gece gündüz halkın, kilisenin sevk ettiği merasimlerle, çalışmalarla meşgul olduğu çok kesin olarak görülüyor. Her tarafta kilisenin malı mülkü, binaları, hastaneleri, okulları var. Ve çok kesin olarak anlaşılıyor; Avrupa'da dinine dönüş var. Yani dini için bir şeyler yapmak isteyen insanların aşırı bir gayreti var. Bu Avrupa Birliği de zaten bir "hıristiyan birliğidir" diye söyleniyordu. Bu duygular çok kesin olarak görülüyor.

Adenauer'in papaz okulundan yetişmiş, uygulamalı da papazlık yapan bir kimse olduğunu buradaki arkadaşlar söylemişti. Helmut Kohl'ün de aynı şekilde bir papaz okulunu bitirdiği biliniyor. Ve çalışmaların da böyle dinî duygularla yapıldığı kesin olarak görülüyor. Temeldeki, insanların ülkülerine, düşüncelerine, gayelerine kaynaklık teşkil eden temel duygunun onlar olduğu; yetişme tarzı, dindarlık, Hırıstiyanlık olduğu anlaşılıyor.

Bizi de istemedikleri gazetelerden, siyasî çalışmalardan, temaslardan görülüyor. Doğu'ya doğru geldikçe Sırplar'da, Yunanlılar'da Türk düşmanlığı, İslâm düşmanlığı fazlalaşıyor ve sertleşiyor. Bunu da çok net olarak görüyoruz. Yani iyi duygularla kendisine yaklaşan insanları bile taşlayabiliyorlar. Onları dahi kabul edemiyorlar. Biz de o kadar aşırı tavizi kabul etmiyoruz, onlar da bu kadar taviz verdikleri halde kabul edemiyorlar. Yani Doğu'ya doğru yaklaştıkça, Balkanlar'da bu sertlik artıyor. Avrupa biraz daha hürriyetleri hazmetmiş olduğundan görülmüyor ama temelde halkı tanıdığınız, konuştuğunuz zaman onu anlıyorsunuz. Kendileri için sağladıkları hürriyetler dolayısıyla aralarında hür yaşayabiliyorsunuz. Fakat imkân bulsalar, bizler için o hürriyetleri kısıtlıyorlar. Mesela çocukların vizeyle gelmesiyle ilgili kararlar, Almanya'da Türkler'in artmaması için alınan tedbirler... Gazetelerde bugünlerde konuşulan hususlar bunlar. "Müsaade edersek Türkler'in nüfusu altı milyonu bulur, buna müsaade edemeyiz." gibi... Halbuki yapılan uluslararası anlaşmalarda -yıllar önceden beri- işçilerin serbest dolaşım hakkının verilmesi gerekiyordu.

Bizi istemedikleri ve bu isteksizliğin de temelinde din farkının, Müslümanlığın yattığı görülüyor. Bunu da dolaylı yollardan siyasî kurumlarla, içtimaî kuruluşlarla, teşkilatlarla aktarıyorlar. Bizim üzerimizdeki baskıları ciddi ve yoğun. Türkiye'deki birtakım sıkıntılar derinden tahlil edilirse, bunların başının altından çıktığı anlaşılabilecek kadar kesin.

Yirmibirinci yüzyıla girerken böyle zor şartlarla karşı karşıyayız.

Onun için ne yapmamız lazım?

Çok çalışmamız lazım! Bu kesin. Ve çalışmaların da bilimsel temellere dayanması lazım. İlimle beraber olması lazım. Onun için bugünkü konuşmamda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ilimle ilgili hadîs-i şerîflerinden bahsetmek istiyorum. Ebû Nuaym el-İsfehânî rahmetullâhi aleyh'in kitabından bir hadîs-i şerîfle başlıyorum.

Efendimiz buyurmuş ki;

Veylün li-men lâ ya'lemu ve veylün li-men alime sümme lâ ya'melu.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Kısa bir hadîs-i şerîf. Zaten mümkün olduğu kadar kısa hadisleri seçiyorum. Ama anlamı engin deryalar, ummanlar kadar geniş...

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

"Yazıklar olsun!" Veylün, "yazıklar olsun" mânasında bir edat-ı tevbih. Yani azarlama, üzülme, yanlış olduğunu belirtme kelimesi olmuş oluyor. Bir de hadîs-i şerîf var; veyl, cehennemde bir derenin adıdır. Böyle olduğu takdirde veylün, "veyl olsun" demek, yani "cehennemdeki o dereye düşsün" mânasına da gelir.

Veylün li-men lâ ya'lemu. "Bilmeyen, öğrenmeyen, cahil kalana veyl olsun!" Ya "yazıklar olsun" ya da "o cehenneme gider, o cehennemdeki en derin, en korkunç azapların olduğu yere atılır, orada cayır cayır yanar, azap görür" demek.

Bilmemek, "yazıklar olsun!" demeye ve azap görmeye sebep. Onun için dinî bakımdan da dünyevî bakımdan da bilgili olmak zorundayız. Okumak, öğrenmek, çalışmak ve anlatmak zorundayız. Tabi bildiğimizi uygulayarak, ilmi kendimize ışık ve rehber edinerek çalışmak zorundayız. Onun için hadîs-i şerîfin devamında buyuruyor ki;

Ve veylün li-men alime sümme lâ ya'melu. "Yine yazıklar olsun o kimseye ki biliyor da bildiği halde, bilmesine rağmen bildiğini uygulamıyor."

İnsan bilecek, bir; ikincisi bildiğini uygulayacak.

Mesela toplumumuzda yaygın olan bir hatayı göz önüne serelim: Sigaranın zararları doktorlar tarafından kesinlikle bildiriliyor. Bu sigaranın içindeki duman ciğerlere, ciğerlerden kana, kandan damarların tıkanmasına, çeşitli hastalıklara, ciğerlerde kansere yol açıyor. Bilinen bir şey; sigaranın insanı yavaş yavaş öldüren bir zehir olduğu bütün dünyadaki doktorlar tarafından söyleniyor. Tamam, bunu herkes biliyor. Tiryakiler de biliyor ama birbirlerine yine "Yak bir sigara!" demekten geri durmuyorlar.

Halbuki mesela benim ziyaret ettiğim Amerika'da, sigaranın zararlı bir madde olduğu paketinin üstünde kanunen, mecburi olarak yazılıyor. Sigara birçok yerde yasaklanmış. İçilmiyor, içittirilmiyor, içene şiddetli cezalar uygulanıyor, reklamı yapılmıyor... Sigaracılara tazminat davaları açılıyor, büyük cezalar veriliyor. Onlar o cezalardan kaçıp tedbirler almak zorunda kalıyorlar. Oralarda satamadıkları sigaraları getirip bizde satıyorlar. Hem paramız dışarıya gidiyor hem sıhhatimiz elden gidiyor.

İşte günlük hayatımızdan bilip de uygulamamanın, gözü kapalı keyfimize, zevkimize, nefse uymamıza bir güzel örnek.

Veylün li-men lâ ya'lemu. "Bilmeyene yazıklar olsun!" Ve veylün li-men alime sümme lâ ya'melu. "Bir de bilip de bildiğini uygulamayana da yazıklar olsun!" diyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki bileceğiz, öğreneceğiz, çalışacağız, çoluk çocuğumuza öğreteceğiz, ilim erbabı olacağız.

Amerika'da, Almanya'da gezerken şöyle etrafımıza bir baktığınız zaman, kocaman kocaman bacalar, büyük büyük müesseseler, dumanı tüten fabrikalar, harıl harıl bilimsel çalışmaya göre üretim yapan, bilimsel çalışmanın sonuçlarını uygulamaya geçiren eserler görüyoruz. Çarşı pazarını dolaştığımız zaman, bolluk, çeşitlilik, genişlik; herhangi bir malı aradığınız zaman, o konudaki yüzlerce marka ve çeşitli üretimler görüyoruz. Demek ki ilmi uyguluyorlar ve üretimlerine aktarıyorlar. Bizde de öyle olması lazım.

Sırf bir Boston şehrinde -Amerika'da- yetmiş üniversite olduğunu söylemişlerdi. Bizim Türkiye'deki üniversiteler kadar bir şehirde üniversite var. Tabi üniversiteleri de en güçlü, dünyaca tanınmış, en yüksek seviyede ilim araştırmaları yapan, yüksek seviyeli öğretim yapan, öğrenci yetiştiren üniversiteler oluyor. Herkes onları biliyor, onlarda okumak istiyor. Tabi böyle çalışırlarsa o geniş imkânlarla, o geniş ülkelerde, o geniş topraklarda, o geniş üretimle, o ciddi çalışmayla bizden çok çok daha uzağa giderler.

Bizim çok çalışmamız lazım, bu bir. İkincisi; birlik ve beraberlik içinde olmamız lazım.

"Birlik ve beraberlik içinde olalım." diye herkes lafını söylüyor ama parça parça ve parçalanmaya yol açacak hareketlere devam etmekte... Ve herkes birbirine kızgın, düşman... Harıl harıl herkes birisinin ayağını kaydırmaya çalışıyor. Herkes karşısına kızgınlıkla bakıyor. Halbuki yurdun içinde sulh olacak, sükûn olacak, huzur olacak, muhabbet olacak da, ayrıca biz Avrupa'dan, Balkanlar'dan başlayan Güneydoğu Asya'ya kadar uzanan kuşakta birlik ve beraberliği sağlayarak güçlenebileceğiz.

Amerika Birleşik Devletleri nasıl Atlas Okyanusu'ndan başlayıp ta kıtanın öbür ucuna uçaklarla bile saatlerce uçup gidecek yerlere kadar koca topraklara, Pasifik Okyanusu'na kadar yerlere sahipse; o birlikten, o beraberlikten... State adında ayrı devletler var ama sanki bir devlet gibi; arabaya bindiğiniz zaman her tarafa gidiyorsunuz, her çeşit hürriyet var, her çeşit çalışmayı yapabiliyorsunuz. O beraberlikler, o toprakların büyüklüğünden çok büyük bereketler hâsıl olmuş.

Şimdi bizim de Ortadoğu ve Asya'ya doğru topraklara girişimiz, çalışmamız, dolaşımımız rahat olsa; bizim kendi bilgimizi, görgümüzü, teşebbüs kabiliyetimizi oralarda uygulasak; onların petrol gibi ürünlerini biz rahat alsak, ne kadar büyük bir bereket, ne kadar büyük bir kuvvet hâsıl olacak. Onun için bu birlik ve beraberlik konusunda da kuvvetle çalışmak gerekiyor.

İnsanların bu çeşit zorlukların karşısında aşk ile, şevk ile çalışması için mâneviyâtının kuvvetli olması lazım. Bizim mâneviyâtımızın kuvvetli olması da inancımızdan, dinimizden, takvâdan hâsıl olacak. Onun için mutlaka Allah'tan korkan, sorumluluk duygusuna sahip, adaletle hareket eden, haram yemeyen, günaha meyletmeyen, aldatmaya, zulme yasak getirmiş olan dinimizin serbest olması, öğretilmesi, bütün insanlar tarafından benimsenmesi ve uygulanması lazım; devletin de buna yardımcı ve kolaylaştırıcı olması lazım.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

"Yazıklar olsun bilmeyene!" diyor, demek ki bilmeyen insan durumunda olmayacağız. Peygamber Efendimiz "Yazıklar olsun!" dedi, "Veyl olsun!" dedi, "Bilip de uygulamayana da yazıklar olsun!" dedi. Demek ki bildiğimizi de uygulayacağız, bu bir.

Sonra yine aynı konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki.

en-Nâsu racülâni âlimun ve müteallimun ve lâ hayre fîmâ sivâhumâ.

İnsanlara baktığımız zaman, neler olduğuna, kıymetlerinin ne olduğuna; kimdir insanlar?

Halk, kalabalık, yığın, yüz binlerce, milyonlarca insan, yaratık, Âdemoğlu karşımızda. Diyor ki bütün bunlara toptan bir bakışla, Peygamber Efendimiz;

en-Nâsu. "İnsanlar, halk iki çeşittir." Raculâni. "İki adamdır:" Âlimun ve müteallimun. "Birisi alim olan, bilen, öğreten; ötekisi müteallimun, öğrenen, bilgi yolunda olan kişi."

Öğreten ve öğrenen; alim ve müteallim… İki tanedir.

Daha başka insanlar var, biz biliyoruz.

Ve lâ hayre fîmâ sivâhumâ. "Bunların dışındakilerde hayır yok!"

Demek ki bir insan bilmiyorsa, alim değilse, bilgili değilse, ilmini öğreten bir durumda değilse, insanlara bildiklerini öğreten hoca, üstat, yol gösterici, mürebbi durumunda değilse bu fena, hayır yok. Bir de bilmiyorsa ve öğrenme durumunda değilse; "Bilmiyordum ama köyden geldim şehre, şimdi öğreniyorum, kursa gidiyorum, filanca kitabı okuyorum, filanca hocaya devam ediyorum, filanca üniversiteye, kursa yazıldım." demesi lazım.

Mesela Almanya'da hiçbir mesleği onun okuluna gitmeden, o kursu bitirmeden yaptırmıyorlar. Kaynakçılık, demircilik, emlakçılık, şu iş veya bu iş… Mutlaka kursuna gidecek, devletin kendisinden istediği, ilim adamlarının kendisinden istediği seviyeye ulaşacak. Bilgisini güçlendirecek, o mesleği öyle yapacak.

Öyle eline testereyi, aleti alan herkes her istediği işi yapamıyor.

Burada [Almanya'da] bir cami, bir merkez oluşturalım diye çalışıyoruz,beş dönümlük bir araziye bakıyoruz. Mimar, mühendis arkadaşa planları gösterdim.

"Burasını boş bırakmazlar. Bu beş dönümün otunu bile serbest bıraktırmazlar." dedi.

"Arazi benim, istersem otunu büyütürüm…"

Bu böyle değilmiş. Devlet, yani ilgili makamlar bunun otunu kestirirmiş. Yani kesilmemesi için devletten ayrıca müsaade almak lazımmış. Araziyi boş tutmazlar, ille çalıştırmak, işletmek lazım; kullanmak, faydalanmak lazım… Faydalanılmadığı takdirde devlet ona müdahale ediyor. Biraz müdahaleci, Amerika gibi değil. Ama Amerika'da da buna benzer toplumun yararına düzenlemeler, uygulamalar ve baskıların olduğunu biliyoruz.

Hürriyet zararlı yönde kullandırılmıyor, gerektiği zaman kısıtlanıyor.

Demek ki alim olacak, öğrenecek, çalışacak, bildiğini uygulayacak. Bilmiyorsa da bilgisizliğini gidermeye çalışacak. Yaşlı da olsa kursa gidecek, kursu bitirecek, belge alacak.

Amerika'da bir şey daha gördük: Bir-iki benzin istasyonuna gitmiştik. Sakat insanlar, belli, bazı hastalıkları var, doktorlar hemen gördüğü zaman anlar. Yürüyüşlerinde, yüzlerinde, ellerinde bir sakatlık olduğu belli oluyor. Onlara görev vermişler, falanca işi onlar yapıyor. Mesela şehirlerarası bir yolda kenarda bir park kurulmuş; bu parkın bakımı, çimenlerinin biçilmesi… Çimen biçme makinesinin üstüne oturuyor, araba gibi kullanıyor, çimenleri biçiyor, topluyor. Yaprakları süpürüyor, orada temizliği sağlıyor. Orada biz namaz kılmak için durmuştuk, dinlenmek için, baktım sakat insanlar. Yani sakatı bile boş bırakmıyor. Onu da eğitiyor, onun da yapabileceği bir işi ona yaptırıyor. Çalışsın, yani boş durmasın.

Çünkü çalıştı mı insanın vücudu sıhhat kazanır, hem de üretici olur, kimseye yük olmaz. Çalışmadığı zaman da huyu bozulur, parazit olur; başkasının sırtından geçinen, uyuşuk bir kimse olur. Yani ona müsaade etmiyorlar. Bunlar benim ince ince, gezerken gördüğüm, tespit ettiğim noktalar. Bizim bunlara önem vermemiz gerekiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ilimle ilgili iki hadîs-i şerîfini okuduk, üçleyelim bu ilimle ilgili hadîs-i şerîfleri.

Selman Efendimiz, Selmânu'l-Fârisî radıyallahu anh'ten, Ebû Nuaym el-İsfehânî'nin rivayet ettiği üçüncü bir hadisi okuyorum, ilimle ilgili.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki;

Nevmün alâ ilmin hayrun min salâtin alâ cehlin.

Ne kadar hoşuma gidiyor bilseniz, böyle hadisleri okudukça nasıl zevk alıyorum. Anlatırken de hoşuma gidiyor, siz de dinlerken muhakkak zevk duyuyorsunuzdur.

Nevmün alâ ilmin. "İlim sahibi olarak, bilerek uyumak, -nevm, uyku demek- ilim üzere uyumak." Hayrun. "Daha hayırlıdır." Min salâtin alâ cehlin. "Cahillik üzere namaz kılmaktan daha hayırlıdır."

Cahilce namaz kılmak, bilerek uyumak... İki şey var. Bilenin bilerek uyuması, cahilin cahilce uyumayıp namaz kılmasından daha hayırlıdır.

Bunu biraz açıklayalım.

İnsan mesela geceleyin ne yapar?

Ortalık karardı, yatsı namazını kıldı, belli bir zamanda gece uykusuna yatar. Ama İslâm'da geceleyin kalkıp ibadet etmek sevap. Geceler uzun... Uzun geceler yatılmaz, bir bölümünde kalkılır, teheccüt namazı kılınır, tevbe edilir, istiğfar edilir. Kulun Mevlâsı ile münacaatı olur; yalvarması, yakarması, duası olur. Gözyaşı olur, samimi, ihlâslı ibadetler olur geceleyin.

Peygamber Efendimiz bunları bize hadîs-i şerîflerde öğretiyor, "Kalkın, gece namazı kılın." diye. Ama her şeyin bir usulü var, zamanı var. Ne zaman kalkacağız, ne zaman yatacağız, ne kadar uyuyacağız, nasıl hareket edeceğiz?

Alim bunu bilir; hudutlarını, zamanını, şeklini bilir. Alim yatsı namazından sonra yatar.

Biliyorsa, bu konuları bilen bir insansa ne yapması lazım?

Yatsı namazından sonra yatması lazım, belli bir çalışma yaptıktan sonra. Yani günün evvelinde gündüzün birikmiş yorgunluğundan kurtulmak için istirahat etmesi lazım. Gecenin evvelinde yatar. Sonra gecenin bir bölümü geçtikten, dinlendikten sonra kalkması lazım. Yani tamamı değil, uykusunun hepsini bitirdikten sonra değil; uykusunu bölerek kalkması lazım. Bu da önemli bir husus. Kalkar, abdestini alır, teheccüt namazı kılar, dualarını yapar, zikirlerini, tesbihlerini çeker, ondan sonra yine yatar. Yani yatabilir. Bunun sıhhate çok faydası var. Sonra sabah namazının vakti gelince yine kalkar, abdestini alır, sabah namazını camide kılmaya dikkat eder. Çünkü yatsıyla sabah namazını camide kılmak çok önemli. Peygamber Efendimiz bunlara çok teşvik eylemiş, bunlara gelmek lazım, bu namazları camide kılmaya gayret etmek lazım. "Gelemeyende münafıklık alameti vardır." diye tehlikeye de işaret buyurmuş. Allah korusun, insanın münafıklar gibi bir durumda olması iyi bir şey değil.

Şimdi böyle yapması lazım.

Bilmeyen insanın bu konudaki yanlış hareketlerini anlatalım:

Bütün gece kalkıp namaz kılıyor, ibadet ediyor.

Hatası ne?

Hatası aşırılığında. Yani bu kadar demedi ki Peygamber Efendimiz; ölçülü bir şekilde namaz kılmasını söyledi. Onun için burada bir hata oldu; çok aşırı yapması. Çünkü insanoğlunun çeşitli görevleri ve hayatında yapması gereken çeşitli işler var. Onların hepsini bir tarafa bırakıp hepsini etkileyecek şekilde ibadete düşkünlüğü aşırılık olur, âhireti için dünyasını feda etmek veya dünyasını ihmal etmek olur. Bu tavsiye edilmiyor, dengeli götürmek tavsiye ediliyor. İşte cahilce bir davranış mesela...

Veyahut kimisi geceleyin uyumuyor, çalışıyor, tesbih çekiyor, zikir yapıyor, namaz kılıyor... Sonra uykusu geliyor; evde namazı kılıyor, camiye gitmeden erken vaktinde kılıyor, yatıyor, uyuyor. Çünkü uykusu geldi.

Bu da doğru değil. Çünkü sabah namazının camide kılınmasının 27 kat fazla sevabı var. Onu yapmıyor. Mesela cahilce hareket bu...

Veyahut kalkıyor, namaz kılıyor ama sûrelerden haberi yok, namazın nasıl kılınacağından haberi yok. Hatta abdesti bile doğru dürüst almasını bilmediğinden abdesti sağlam ve sahih bir abdest değil. Kalkıyor namaz kılıyor, kalkıyor namaz kılıyor, kalkıyor namaz kılıyor, ondan sonra da o namazının bir hayrını görmüyor; çünkü cahil.

Onun için nasıl olması lazım?

Alim olması lazım. Alim yeri gelince yatar.

Neden?

Uyku da ilerideki çalışmalar için insanın birikimini sağlıyor. Vücudunun kuvvetlenmesini sağlıyor. Yatması lazım.

Demek ki "Alimin uykusu, cahilin cahillik üzere namaz kılmasından daha iyi olur." diye Efendimiz bu hususlara işaret ediyor.

1400 yıl önceden Efendimiz ne kadar ince konuları ortaya koymuş ve ümmetine ne kadar güzel öğretmiş. O bakımdan her şeyi bilerek, yerinde ve gerektiği miktarda yapmak lazım. İlaç bile gereken ölçüsünden fazla alınınca insanı zehirleyebiliyor veya zararlı olabiliyor. Vitamin bile, faydalı bir hap veya şurup fazla alındığı zaman birtakım vitamin fazlalığından -doktorlar söylüyor- birtakım hastalıklar meydana geliyor. Demek ki her şeyin bilinerek ve ölçülü yapılması lazım.

Ölçülülüğe söz gelmişken, o halde bir de ölçülülükle ilgili Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîfi size nakledivereyim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında buyuruyor ki;

Nehâ ani'ş-şuhreteyni

Peygamber Efendimiz iki şöhretten men etti, yasakladı, "Şunları yapmayın." diye şöhret celbedici iki davranışın yapılmamasını tavsiye buyurdu, yasakladı.

Neymiş bu iki şöhret?

Rikkatü's-siyâbi ve ğilâzuhâ. "Elbiselerinin çok ince olması veya çok kalın olması." Ve lînuhâ ve huşûnetuhâ. "Çok yumuşak olması veyahut çok sert olması." Ve tûluhâ ve kısaruhâ. "Çok uzun olması ya da çok kısa olması."

Peki, nasıl olacak? Öyle de olmayacak böyle de olmayacak, nasıl olmasını tavsiye buyuruyor Efendimiz?

"Bunların hepsi şöhrettir." diyor. Dikkat çekici, herkesin acayibine giden bir şeydir demek istiyor.

Velâkin sedâdün fîmâ beyne zâlike. "Bu ikisi arasında ölçülü olmak." Ve'ktısâdun. "Orta yolda, aşırılıktan, ifrat ve tefritten uzak bir şekilde gitmek, ölçülü gitmek."

İktisad demek burada, "aşırılıktan uzak olmak" demek.

Demek ki bir insan çok ince elbise giydi mi, tabi bu ince elbise o zamanda kolay yapılmıyordu, ipekli filan oluyordu. İşte onu giyince çalım satacak, övünecek, beğenecek, sağa sola caka, fiyaka yapacak. Bunun için Peygamber Efendimiz onu tavsiye etmemiş. Demek ki elbisesiyle övünmek, övünmek için aşırı güzellikte elbise giymek, Efendimiz tarafından uygun görülmüyor. Veya ğilâzuhâ, elbisenin kalın olması;

"Ben kırk yamalı elbise giyiyorum, bak kalın elbise giyiyorum."

Bu da tersine şöhret. Yani çok güzel giyinene de dikkatler toplanır, herkes bakar; çok hırpanî giyinene de herkes bakar. İkisi de aşırı, ikisi de doğru değil. Veyahut çok yumuşak giyiniyor.

"Aman efendim ne kadar yumuşacık, böyle kaymak gibi, pamuk gibi..." Veya çok sert; "İşte ben böyle dünyaya önem vermeyen bir insanım, işte böyle hasır gibi şeyi, haşır huşur giyerim..."

O da doğru değil. Kimisi çok uzatıyor, yerlerde sürünüyor, arkasından eteklerini tutuyor iki kişi, öyle peşinden gidiyorlar. Bu da doğru değil. Öyle böbürlenerek, övünerek eteklerini sürüklemeyi Efendimiz yasaklamış.

Sonuç itibariyle böbürlenmeyi, çalım satmayı, maddiyâtla övünmeyi istemiyor Efendimiz.

Ve kısaruhâ, kimisi de kısa giyiyor. Mesela Suud'daki kardeşlerimiz, müslümanlar, bakıyoruz, işte bazılarının giyimleri var; çok kısa giyinir. Yani kısa, böyle avret mahallerini açacak mânasında kısa değil; sofuluktan, dindarlıktan dolayı, bakarsınız giyimleri dizlerine doğru, bacaklarının baldırları, kılları filan görünür. Onu öyle dindarlık diye şey yapıyorlar. Tamam, Peygamber Efendimiz "Yerde de sürünmesin." dedi ama bak işte, fazla kısalığını da tavsiye buyurmuyor.

Velâkin sedâdün fîmâ beyne zâlike. "Bu ikisi arasında sevimli, ölçülü bir kararda, kıvamda duracak ve aşırılıktan uzak olacak." diye bitiriyor.

Tabi bunların hepsi nereden çıkar?

Dini ve her konudaki bilgiyi iyi bilmekten çıkar. Onun için araştırma, inceleme yapmamız lazım, bir konudaki kitapları karıştırmamız lazım.

Hâsılı, ilme sımsıkı sarılmalıyız. Üniversitelere sarılmalıyız, üniversiteler açmalıyız. İlim müesseselerine sarılmalıyız, ilim müesseseleri kurmalıyız. Kendimiz de bilgimizi arttırmaya çalışmalıyız.

Bazen hoşuma gidiyor, Amerika'da gezdiğim zaman da gördüm: Arkadaş profesör olmuş, üniversitede iş kazanmış, ders veriyor. Hoşuma gidiyor, bak başarı kazanmış Amerika gibi bir ülkede ve orada ders veriyor diye. Tabi bir bakıma da üzülüyorum; o cevherler oraya faydalı oluyor. Gelseler bizde faydalı olsalar, yani ülkemize yararlı olsalar diye temenni ediyoruz.

Tabi ülkenin yöneticilerinin de böyle ilim adamlarının ülkeye gelmesini sağlayacak ortamı hazırlaması lazım. Kolaylığı göstermesi lazım. İtibar etmesi, ilgi göstermesi lazım... İlgi göstermiyor veya aşırı birtakım şeyler yüklüyor, adam Amerika'dan buraya gelmek istemiyor.

Burada bir arkadaş;

"Hocam burada laboratuarın anahtarı elimde, istersem geceleyin gidiyorum, bilgisayarın başına oturuyorum, istersem laboratuarda deneylerimi yapıyorum, istersem çalışmamı tamamlıyorum. Hiç kilit yok. Her şey elimin altında. İtimat var. Hepsini yapabiliyorum. Odam var, çalışmam var, mâlî imkân var. Türkiye'ye gittiğim zaman şimdi kaç arkadaş beraber oturacağız, ne olacak? Sonra burada üniversiteler bütün gece açık, istifade imkânları çok. Yeter ki insan çalışmak istesin." diye anlatıyor.

Ben de doktora yaptığım, doçentlik çalışmaları yaptığım zamandan bilirim. Kütüphanelere gittiğim zaman, yazma eser kütüphaneleri ve diğer millî kütüphanelere gittiğim zaman, kütüphanelerin belli zamanda kapanması beni çok üzerdi. Tam çalışacağım, "Hadi bakalım ver kitabı, kütüphanenin kapanma saati geldi." Çok üzülürdüm. Şimdi Amerika'da bu rahatlığı görünce, o eski günleri hatırladım.

İlmi kolaylaştırmak lazım. Çok çalışmak lazım. Ve ilmi uygulamamız lazım. Arkadaşlara her zaman söylüyorum, diyorum ki;

"Bir şeyler icat edin."

Tabi bu icat da çarşıdan peynir ekmek almak gibi bir şey değil ama biraz da latife olsun diye söylüyorum. "Bir şeyler icat edin." diyorum. Ben bile oturduğum yerden, kalktığım yerden, bir şey yerken, bir şey içerken bile bak bir şey icat ediyorum. "Şu meşrubatı, şunu şuna kattım, bak güzel oldu." diyorum, gülüyorlar arkadaşlar. Siz de biraz bir şeyler icat edin.

Ne demek istiyorum?

İlim öğrenin, öğrendiğinizi uygulayın. Yeni bir şeyler düşünün, onu yapmak için teşebbüslerde bulunun. Çünkü bir ülkenin insanları başlı başına bağımsız bilimsel çalışmalar yapacak duruma gelmezse o ülke gelişmez. Yani ilim yönünden başka bir ülkeye bağımlı olmadan, kendi başına istediği araştırmaları yapabilmeli.

Tabi bütün insanlar birbirlerine muhtaç. Dünya üzerinde kendi dalında çalışan bütün öteki insanları da tanıyacak, takip edecek ama kendisi de laboratuarında, müessesesinde, araştırma kurumunda müstakil araştırma yapıp, kimsenin bilmediği bir şeyi de ortaya çıkartıp o çalışmayı yapabilecek. Bunlar olmadan yirmibirinci yüzyılda başarı sağlayamayız.

Onun için benim temennim, dileğim ve çalışmalarım şu sırada; Türkiye'nin imkânları az, Türkiye'nin dışına taşmamız lazım. Almanya'da, Amerika'da, ilmin ileri olduğu yerlerde kuruluşlar kurmamız lazım. Kurumlaşmamız lazım. Yerleşmemiz lazım. Oranın ilmini Türkiyemiz'e aktarmamız lazım.

Bu yirmibirinci yüzyıla Türkiyemiz'i hazırlamak için harıl harıl çalışmamız lazım. En yeni bilgileri en taze kaynağından alıp en süratli şekilde sizlere ulaştırmamız lazım. Siz dinleyicilerimize, siz kardeşlerimize, halkımıza, milletimize, kültürümüze, dinimize faydalı olmak için çok çalışmamız lazım. Onun için buralarda da mutlaka müesseseler kuracağız.

Evet, ben altı aydır yurtdışındayım.

Niçin?

Yirmibirinci yüzyıla giriyoruz, yirmibirinci yüzyıla hazırlanalım diye yurtdışındayım. Yurtdışının teknik imkânlarından, ileri imkânlarından, zenginliklerinden faydalanalım ve bunları halkımızın lehine kardeşlerimiz için kullanalım, kardeşlerimize taşıyalım diye buralardayım. Yine de gideceğim; inşaallah Amerika'ya da, Avustralya'ya da, başka diyarlara da gideceğim. Ve inşaallah Türkiye'de en ileri, en çağdaş, en yüksek seviyede çalışmaları yapmaya girişeceğiz. Elbirliğiyle bu yarışta kimsenin gerisinde kalmadan başarılı olacağız, yükseleceğiz, ilerleyeceğiz. Herkese faydamız olacak inşaallah. Hem dünyamız hem âhiretimiz mâmur olacak, temennim bu.

Allah hepinizden razı olsun. Hepinize bu aşkı, bu şevki Allah ihsân eylesin. Böyle aşk ile, şevk ile çalışmak nasip eylesin. Sıhhat, afiyet versin. Üstün başarılar versin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı