M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Muhtâru'l-ehâdîs, r.718-720.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve Muhterem Kardeşlerim!

Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz dünya ve âhiretin hayırlarına sizleri ve bizleri nail eyleyip iki cihanda mesut ve bahtiyar olmamızı nasip eylesin!

Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyup taallüm eylemek, izah etmek ve tefeyyüz eylemek üzere oturmuş bulunuyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamazdan evvel Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sevgimizin, saygımızın, bağlılığımızın ve ümmetliğimizin bir nişânesi olmak üzere rûh-ı pâkine hediye edelim diye ve onun cümle âlinin, ashabının, etbâının, ahbabının ruhlarına ve sair enbiyâ ve mürselînin, cümle evliyâullâh-ı mukarrabîn ve müttekînin ruhlarına âcizâne bizlerden hediyye-i Kur'âniyye olsun diye, ve sair mü'minîn ü mü'minât ve müslimîn ü müslimât ve hâssaten sâdât ve meşâyih-i turuk-ı aliyyemize hediye olsun diye, uzaktan ve yakından bu hadîs-i şerîfleri dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimizin de âhirete göçmüş cümle yakınlarının ve sevdiklerinin ve bizim de dostlarımızın ve sevdiklerimizin, bize dua vasiyet etmiş olanların, bizden, boynu bükük dua bekleyen o mevtâların ruhlarına hediye olsun diye, şu beldelerde medfun bulunan zevâtın ruhlarına hediye olsun diye, bu camiyi yaptıran, yaşatan, tamir ettiren, genişleten, içinde namaz kılıp canlı tutup maddeten ve mânen ihya ve imar edenlere ve onların geçmişlerine hediye olsun diye, bu beldelerimizi ''Allah Allah'' diye diye O'nun yolunda canlarını mallarını her türlü varlıklarını feda ederek, çalışarak fethetmiş ve bize miras ve emanet bırakmış olan şehitlerin, fatihlerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye, bu okuduğumuz hadîs-i şerîfleri Peygamber Efendimiz'den dinleyen mübarek sahabesinin ve onlardan rivayet eden râvîlerin ve alimlerin ve eseri telif eylemiş zevât-ı muhteremenin ve kendisinden feyz aldığımız mürşidlerimizin, hocalarımızın ruhlarına hediye olsun diye buyurun bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, ruhlarına hediye edelim. Rabbimiz bizi ve onları da dünya ve âhiretin hayırlarına, yüksek makamlarına nail eylesin!

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Az önce metnini okumuş olduğumuz bu haftanın ilk hadîs-i şerîfi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e salât u selâm getirmeyi teşvik edici bir hadîs-i şerîf. Ebû Hureyre radıyallahu anh'den Dârekutnî rivayetle yazmış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bu hadîs-i şerîfinde ifadesi şöyle:

es-Salâtü aleyye nûrun ale's-sırâti. ''Bana salât u selâm getirmek yarın rûz-ı mahşerde sırat üzerinde o salât ü selâmı getiren kimse için yolunu aydınlatacak, sıratı aydınlatacak bir nur olur.'' Fe-men sallâ aleyye yevme'l-cumuati semânîne merreten. ''Kim Cuma günü bana seksen defa salât u selam getirirse'' ğufiret lehû zünûbü semânîne âmmen ''onun seksen yıllık günahı bağışlanır.''

Peygamber Efendimiz'e çok çeşitli ifadelerle salât u selâm getirilebilir. Mübarek alimlerimizin tespit etmiş olduğu çeşitli salât u selâmlar vardır. Peygamber Efendimiz'in, kendisinin bize tavsiye etmiş olduğu salât u selâmlar vardır. Bazıları salât u selâmları müstakil kitap halinde toplamışlardır. Ne kadar güzel ifadeler, ne kadar derin mânalar, ne kadar ince duygular ile yazarının Resûlullah'a duyduğu muhabbeti gösteren şaheser eserler vardır.

Mesela Delâilü'l-hayrât isimli mübarek eser içinde çok salât u selâmlar vardır. Mânalarını bilen kimseler okurken ne kadar şevk duyarlar, zevk duyarlar, beğenirler. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde salât u selâm getirmeyi bize emrediyor. Buyuruyor ki;

İnna'l-lâhe ve melâiketehû yüsallûne ale'n-nebiyyi. ''Hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ bizzat kendisi ve melekleri, peygamber için salât u selâm ederler.'' Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ. ''Ey iman edenler! Siz de o Resûl-i Edîb'e salât u selâm eyleyin, ona salât ve selam getirin.''

Salât, Arapça'da lügat mânası itibariyle dua etmek, teveccüh etmek mânasına gelen bir kelimedir. Böylece Peygamber Efendimiz'e dua etmek bize emredilmiş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretlerinin Peygamber Efendimiz'e salât u selâmı ne mânaya gelir?

''Rahmetini bahşetmesi'' mânasına gelir. Meleklerden salât u selâm ''ona dua etmeleri'' mânasına gelir. Biz de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in adı her anıldıkça ona salât u selâm getiririz. En kısası aleyhisselam demektir. Muhammed aleyhisselam, Nuh aleyhisselam, Âdem aleyhisselam diyoruz. İşte o aleyhisselam sözü ''Ona selam olsun.'' demektir. O vazifeyi kısaca îfâ ediyoruz. Allah ecdadımızdan razı olsun, bize güzel şeyler öğretmişler, dilimize edep olarak yerleşmiş; bir peygamber adı anıldı mı, hemen arkasından aleyhisselam deriz. Yeni kitaplarda (as.) veya (sas.) diye yazılmıştır. Kimisi âşikâre olarak da sallallahu aleyhi ve sellem diye yazar.

Salât, ''dua'' demek oluyor. Biz Peygamber Efendimiz'e dua ediyoruz. Niçin? Onun ümmeti olduğumuz için, onu saydığımız için, ona sonsuz sevgi duyduğumuz, ona bağlı olduğumuz için. O Allah'ın sevgili kulu olduğundan, hâtemü'n-nebiyyîn olduğundan, resûlü's-sakaleyn olduğundan, seyyidü'l-evvelîne ve'l-âhırîn olduğundan, nice nice yüksek vasıflara sahip olduğundan. Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'inde onu nice âyet-i kerîmelerde medh eylemiş olduğundan…

Le-kad câeküm resûlün min enfüsiküm azîzün aleyhi mâ anittüm harîsun aleyküm bi'l-mü'minîne raûfün rahîm.

Kul in küntüm tuhibbûna'l-lâhe fe'ttebiûnî yuhbibkümü'l-lâh ve-yağfir leküm zünûbeküm.

İnnâ fetehnâ leke fethan mübînâ. Li-yağfire leka'l-lâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara ve yütimme ni'metehû aleyke ve yehdiyeke sırâtan müstekîmâ.

Yâ eyyühe'n-nebiyyü innâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiren ve nezîrâ...

Nice nice âyet-i kerîmeler var; hepsini anlatmaya zamanımız yetmez. Çok methetmiş. Çok sevgili kulu, raûf ve rahîm, en güzel ahlâka sahip olan o Resûl-i Edîb; biz ona salât u selâm edersek Allah bize yüz misli lütuflar ihsan eder. Bunun otuzu dünyaya ait ise yetmişi âhirete aittir veya yetmişi dünyaya ait ise otuzu âhirete aittir. Nice nice feyizler bulur. Bir insan Peygamber Efendimiz'e salât u selâm ettiği zaman, bu salât u selâm Peygamber Efendimiz'in ruh-i pâkine ulaştırılır.

Muhterem kardeşlerim! Hadîs-i şerîfte bu hususta sarahat vardır, aleniyet vardır, gerçektir. Biz buradan es-Salâtü ve's-selâmü aleyke yâ Resûlallâh dediğimiz zaman veya Sallallahu aleyhi ve sellem dediğimiz zaman veya Aleyhi's-salâtü ve's-selam dediğimiz zaman veya daha uzun salât u selâmlardan birisini söylediğimiz zaman bu salât u selâm Peygamber Efendimiz'e ulaştırılır. Peygamber Efendimiz, kendisine kimin, ne zaman, nasıl salât u selâm ettiğinden haberdar edilir. Melekler kendisine bildirirler, o da mukabele eder.

Size birisi Selâmün aleyküm dese karşılıksız koyar mısınız? Koymazsınız. Resûlullah Efendimiz kendisine salât u selâm edene en aşağısından Ve aleyke's-selam dese; ''Ey benim ümmetimin, yüzü kara ümmetimin bîçârelerinden bir bîçâre! Madem bana salât u selâm ettin ve aleyke's-selam, sana da salât u selâm olsun.'' dese saadet-i dâreyne nail olursun. Resûlullah dua edecek, o mübarek resul dua edecek, o insanın sırtı yere gelir mi?

Onun için Resûlullah Efendimiz'e çokça salât u selâm etmeliyiz. Bu bizim hem sevgimizin bağlılığımızın ifadesi hem de çeşitli büyük kazançlar kazanmamızın sebebi ve vesilesidir. Her fırsatta salât u selâm etmeliyiz. Etmiyor adam! Bizim üniversitelerde âdettir. Doktora tezleri olur, doçentlik tezleri olur, jürilere gireriz. Talebe olarak da girdik; asistan, doçent, profesör olarak da girdik. Öyle insanlar vardır ki ben hatırlarım. O jüride bulunmadım ama duydum. ''Geç bakalım şuraya!'' diyor, karşısındaki adam oturuyor. ''Şimdi şu meseleyi hazretsiz, salâtsız, selamsız bir anlat bakalım.'' diyor. Rahatsız olmuş zavallıcık. Hz. Ömer demeyecek, Ömer diyecek. Ömer senin askerlik arkadaşın mı? Aşere-i Mübeşşereden, Resûlullah Efendimiz'in has sahabisi. Ebû Bekir diyecek, Ömer diyecek. Öyle şey olur mu?

İnsan babasına Necati, Ahmet, Mehmet der mi? Bu mübarek zâtlar babasından daha mı aşağı? ''Hadi bakalım hazretsiz bir konuşma yap, hadi bakalım salât u selâmsız bir konuşma yap.'' olur mu? Resûlullah Efendimiz'in adı geçecek, ben salât u selâm getirmeyeceğim. Peygamber Efendimiz; ''Benim adım anıldığı halde bana salât u selâm getirmeyen kimse cimridir.'' diyor. Ağzına kira mı istiyorsun? O kadar sevaba gireceksin, bir ''Resûlullah aleyhisselam'' diyemiyor musun?

Üniversite hocası olmuş; ''Hadi bakalım bir salât u selâm demeden, bir hazret demeden cevap ver.'' diyor. Başka hiç iş kalmadı. Sanki memleket onunla ileri gidecek. Resûlullah'ın adı her anıldığında salât u selâm getireceğiz. İran'a gittim, elçilikten çağırdılar. Devlet de bizi görevlendirdi. Üniversiteden görevli olarak kalktık, İran'a gittik. İran devriminin üçüncü kutlama yıldönümlerinde Türkiye'den bir heyet; TRT'den, üniversiteden, muhtelif fakültelerden, bize de nasip oldu. ''Farsça biliyoruz.'' diye bizi de seçmişler, kalktık gittik. Ben hayretler içerisinde kaldım; söz arasında, konferansta, toplantıda bir ''Humeyni'' adı geçiyor –Mâlum Humeyni onların meşhur liderleri- bütün salon hepsi birden oturduğu yerden ayağa kalkıyor. Bizim İstiklal Marşı'nda kalktıkları gibi. Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed diyor, oturuyor. Konuşmacı yine bir söz arasında bir kere daha o ismi ansa hop tekrar ayağa kalkıyorlar. Yine bir salât u selâm okunuyor, oturuyorlar. İnsan anlıyor ki bu adamların töresi, âdeti bu. Onlar ondan bıkmıyorlar da biz Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in adı anıldığı zaman mı aleyhisselam demeyeceğiz. Askerlik arkadaşımız mı? Mahalle arkadaşımız mı? Nasıl olur? Nasıl salât u selâm getirmeyiz?

Bizim töremizde bir zamanlar bir hanımın efendisine bile adı ile hitap etmesi saygısızlık sayılırdı. Öyle idi bir zamanlar! Şimdi herkes ''Ahmet, Mehmet gel, git.'' diyor. Eskiden ''Efendi'' denirdi. Adam da karısının ismini seslenmeyi, nezakete ve edebe aykırı sayardı. Aşağıdan kapıyı çalardı, ''bana bak'' diye seslenirdi. Hanımının adı yok mu? Var ama söylemezdi çünkü söylese öbür taraftan duyulacak; ''Ayşe, Zübeyde, Fatma.'' diye adı öğrenilecek. Eskiden; ''Senin hanımının adı nedir?'' denmezdi. Böyle bir takım incelikler vardı. Şimdi her şey unutuldu. Ama biz hocayız, kitaplar dinimizin kitapları, siz de Allah'ın yolunda yürümek isteyen bir cemaatsiniz. Salât u selâm getireceğiz. Bu işte kâr var.

İbn Ömer radıyallahu anh demiş ki; '' Kalk çarşıya gidelim.'' Arkadaşı da demiş ki; ''Ey Ömer'in oğlu Abdullah! Ben senin huyunu bilirim, çarşıyı pazarı sevmeyen bir insansın. ‘Orada yalan yere yemin ediliyor, eksik tartı oluyor, mallar hileli satılabiliyor, şeytanın dolaştığı yer.' gitmek istemezsin. Söyle bakalım ne maksatla çarşıya pazara gidelim diye teklif ediyorsun? Kalbindeki asıl niyetini söyle.'' Mübarek mütebessim, demiş ki: ''Yahu orada çok insan vardır; görürüz, selam veririz, sevap kazanırız.'' Sokakta gitse bir kişiye, iki kişiye rastlayacak; çok değil. Çarşıya gitse insan kaynıyor. es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah, es-selâmü aleyküm ve rahmetullah, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah, es-selâmü aleyküm ve rahmetullah… Sevap kazanacak, onu düşünüyor.

Talebeleri anlatıyorlar. Konya'da Veyiszâde merhum varmış; evliyâullahtan mübarek bir kimse. Sınıfta bir tanesi tereddüt etmiş de ''Evliyâullahtan mı, değil mi?'' diye kalbinden bir şeyler geçirmiş. Ne geçirdiyse hemen ona doğrudan doğruya hitap ederek bir şeyler söylemiş. Gönlünden geçeni Allah kendisine bildirdiği için ''öyle düşünme'' diye direk uyarmış. O mübarek çarşıya girermiş; ona selam verir, buna selam verir öyle yürürmüş. Sevap olduğu için yapıyor. Selam muhabbeti getirir; tanışmayı, konuşmayı, arkadaşlığı getirir. O muhabbetten de birlik beraberlik ve nice nice güzel sonuçlar hâsıl olur.

Onun için, Peygamber Efendimiz'in adı anıldığı zaman salât u selâm edeceğiz. Sokakta karşılaştığımız zaman bile biz birbirimize selam veriyoruz. O bizim başımızın tâcıdır. Canımız feda olsun. Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! ''Anam, babam ve canım sana feda olsun ey Allah'ın Resûlü!'' diye konuşurlarmış. Peygamber Efendimiz'e hitap eden, onunla konuşan muasırları; sahabe-i kirâm; Bizim için de öyle. Canımız feda olsun!

Canım fedâ olsun senin yoluna,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Şefaat eyle bu kemter kuluna,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Mü'min olanların çoktur cefâsı,

Âhirette olur zevk ü sefâsı,

Onsekizbin âlemin Mustafâ'sı,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed. Ne güzel! Allah bize Resûlullah Efendimiz'e saygıyı, sevgiyi bahşeylesin, ona salât u selâmda kusur ettirmesin, şefaatine nail eylesin. Peygamber Efendimiz; ''Bana salât u selâm getirmek sıratta kişiye nur olur. Kim Cuma günü bana seksen kere salât u selâm ederse onun seksen yıllık günahı bağışlanır.'' buyuruyor O halde defterimizin bir kenarına yazalım, aklımıza iyice yerleştirelim. Cuma günü demek Resûlullah'a salât u selâm günü demektir. Cuma günü oldu mu Efendimiz'e salât u selâmı ziyade eyleyelim, arttıralım. Madem bu hadîs-i şerîfte seksen rakamını söylemiş, o zaman doksan dokuzluk tesbihimizden fazlalıklarını ayıralım, oradan seksen defa salât u selâm çekelim de, bu hadîs-i şerîfi uygulamış olalım. Çünkü insan duyduğunu yapacak, bildiğini uygulayacak, ilmi ile amel edecek ki sevaplara nail olsun. Rabbimiz Teâlâ bizi Peygamber Efendimiz'i seven ve Peygamber Efendimiz tarafından sevilen bir ümmet olmaya muvaffak eylesin.

Bir insan Peygamber Efendimiz'i seviyor. Ne yapacak? Sünnetine uyacak, sünnetini tatbik edecek, emirlerini tutacak, buyruğuna riayet edecek. Efendimiz'in zamanında, sağlığında;

Lâ terfeû asvâteküm fevka savti'n-nebiyyi. ''Sesinizi Resûlullah'tan fazla dikleştirip yükseltmeyin.'' diye âyet-i kerîmede emir olunduğu için bu günün bile ârif ve edepli insanları Medine-i Münevvere'de fıs fıs konuşurlar, yavaş yavaş konuşurlar. Çünkü orası Resûlullah'ın şehri.

Sakın terki edebden kûy-i mahbûb-ı Hudâ'dır bu.

Burası, Allah'ın sevgilisinin yeri. Burada edebe riayet edilmeden olur mu? Şair; ''Edebe riayet etmemekten sakın.'' diyor. Orada öyle sessiz sedasız, boynu bükük, edebe riayet ederek dururlar. Rabbimiz, Resûlullah Efendimiz'e öyle candan sevgi ve saygı duymayı cümlemize nasip eylesin! Sünnetine uyacağız, sözünü tutacağız, tavsiyesine riayet edeceğiz, hatırını sayacağız, saygımızı yüksek derecede tutacağız. Resûlullah Efendimiz'e saygı olmazsa, sevgi olmazsa, insan bir adım ileri gidemez, tepetaklak aşağı gider. Baş aşağı, beyni üstü taşlara, kayalara düşmüş gibi olur. '' Ben Allah'a inanıyorum.'' Eğer Allah'a inanıyorsan Resûlü'ne tabi ol! O, Allah'ın elçisi. Allah'a inanmanı bizim başımıza mı kakıyorsun?

İnanıyorsun iyi, inanıyorsun peki. Allah sana doğrudan doğruya vahiy mi gönderdi? Hayır! Sen vahye layık mısın? Değilsin! Vahiy gelse tahammül edebilir misin? Edemezsin, deve bile çöker! Resûlullah Efendimiz devenin üstüne binmişken vahiy geldiği zaman devenin ayakları bükülür, yere çökerdi. Vahye tahammül edemezdi. Sen nerede, doğrudan doğruya Allahu Teâlâ hazretlerinden emir almak nerede? İşte elçisi, sana göndermiş. Allah'ın emirlerini, yasaklarını sana getiren peygamberi. Niye dinlemiyorsun!

''Ben Allah'ı severim.'' Yalan!

Lev kâne hubbüke sâdıkan le eta'tehû. ''Sevgin gerçek olsaydı ona itaat ederdin.''

İnne'l-muhibbe li-men yuhibbu mutîu. ''Kişi sevdiğini eğer gerçekten seviyorsa ona uyar.''

''Kalk gidelim!'' ''Baş üstüne!'' der.

''Gel ölelim!'' ''Baş üstüne!'' der.

Bizim Mustafa Feyzi Efendi -hocamızın hocası- hocamızın feyz aldığı kimsenin erkek kardeşi müftü imiş. Tekirdağ'da bizim bir hacı amcamız vardı, caminin alt sokağında otururdu. Sabahları cemaati yakalayıp yakalayıp, toplayıp toplayıp kahvaltıya götürürdü. Hayırsever kimseydi. Nur içinde yatsın, cümle geçmişlerimizle beraber. İki kişi onu ziyarete gitmiş; bu bizim mübarek Müftü Efendi dürüst -eski zaman müftüsü- Osmanlı müftüsü, muttakî.

Bu hikâyeyi anlatan Fazıl amca; ''Ben, peynir yapmak için onların köyünden süt alırım. Onların köyünün sütü farklıdır. Ne yağı alınır, ne kaymağı alınır.'' diyor. Çünkü dürüst. Dürüst insan çevresine de tesir ediyor, etrafı da dürüst ediyor. O Müftü Efendi'ye gitmişler. ''Baktım, misafir odasının iki kapısı var. Bir kapısı içe açılıyor, bir kapısı dışa açılıyor. ‘Bu nedir?' dedim.'' diyor. Müftü Efendi misafirsiz yemek yemezmiş. Evine misafir gelmezse kendisi misafir aramaya çıkarmış. Han odalarını, bekâr odalarını dolaşırmış; ''Kalkın bizim eve gidelim, yemeği beraber yiyelim.'' dermiş. Orada yemek arkadaşı bulur, eve getirir, öyle ikram edermiş.

Cömert; Allah'ın emrettiği ahlâkı içine sindirmiş, has müslüman, halis müslüman, gerçek müftü, hakiki din adamı olmuş mübarek bir insan. Konuşmuşlar, sohbet etmişler. Kapıdan dışarı çıkarken o iki ziyaretçiden bir tanesine; ''Sen biraz gelsene buraya.'' demiş. Birisini çağırmış, ötekisi orada duruyor. Orada duran Fazıl amcanın babası, giden başkası. Müftü Efendi ile fısır fısır bir şeyler konuşmuşlar, o şahıs ''baş üstüne, hay hay'' demiş. Ondan sonra vedalaşmışlar, ayrılmışlar. Bizim Fazıl amcanın babası;

''Müftü Efendi ne söyledi?'' diye sormuş.

''Bir şeyler söyledi ama aramızda, ikimizle ilgili. Seni ilgilendiren bir şey değil. İlgilendirseydi, seni de çağırırdı.'' demiş.

''Canım olur mu, merak ettim söyle.''

''Söylenecek bir şey değil. Söylenecek bir şey olsaydı söylerdim.''

''Yok, söyleyeceksin!''

''Söyleyemem.''

''Allah aşkına söyle.'' demiş, zorlamış. Ne demiş Müftü Efendi? Müftü Efendi ötekisini çağırıp berikisini bırakmaz ama iş çağırdığı kimse ile ilgili. Ne demiş? Hiç tahmin edemezsiniz. Demiş ki;

''Biz seninle çok eskiden beri ahbâbız, candan arkadaşız. Nice günlerimizi beraber geçirdik, hiç birbirimizi kırmadık; ben senden memnunum, sen benden memnunsun. Bize şimdi Allah'ın emri vâki olacak, Perşembe günü âhirete göçeceğiz. Hadi gel, oraya da beraber gidelim.''

Bunu mesela Pazartesi günü konuşuyorlarsa veya Salı günü, iki üç gün sonrası için ''Perşembe günü biz inşaallah âhirete gideceğiz.'' diyor.

E mübarek insan, Sapanca'dan İstanbul'a, Adapazarı'na mı gidiyorsun?

''Emir geldi, Perşembe günü âhirete gideceğiz. Seninle de ahbabız gel beraber gidelim.'' demiş

Fazıl amca diyor ki;

''Vallahi ikisi aynı günde öldü.''

Şu hale bak yahu! İnsan; ''Benim işim var; çocuğumu evlendireceğim, tarlamda mahsulüm var, onu satayım da borcumu ödeyeyim.'' vesaire bir şeyler söyler. Arkadaşlığa bak! Arkadaşının ricasını kırmıyor. Hangi konuda? Âhirete göçüyorlar. Ne var yani?

Dünyada ne bulduk ki, ölümden kaçılsın.Böyle demiş şair.

Dünyada Allah bize çok nimetler verdi ama âhiret daha güzel olduktan sonra insan dönüp dünyaya bakar mı?

Cennetin ucunu gösterseler, kokusunu koklatsalar insanın bu dünyada kararı kalır mı?

''Eğer cennet hurilerinden bir huri, küçük parmağının ucunu dünya ehline gösterse, bütün yerler gökler nur içinde kalırdı.'' diyor hadîs-i şerîfte.

Bir tanesi hurisini rüyada görmüş; ''Ne zaman geleceksin? Özledim seni.'' demiş. Adamın kararı gitmiş, bu dünyada ağzının tadı kalmamış. Allah iman selametliği nasip etsin. İman güzel şeydir; mü'min-i kâmil olmak, Allah'ın sevgili kulu olmak güzel şeydir. Ölüm hiçbir şeydir. Mü'min için ölüm, dostun dosta kavuşmasıdır, düğün gecesidir. Şeb-i arustur. Ölüm nedir? Şeb-i arustur. Onun için dedelerimiz, bir gül bahçesine girercesine şu kara toprağa girmiş.

Neden?

Arkasında şehitlik var, cennet var. Cenneti hisseden, cennete şevk duyan insan bu dünyaya bakar mı?

Bu dünyaya aldanır mı?

İşte onlar mü'min. Onlar mü'min de, bizler neyiz bilmem. Allah bizleri de mü'min-i kâmil eylesin. Resûlullah'ı seven salât u selâm getirir. Salât u selâmı yapan sünnetine uyar, ümmetine de hizmet eder; ''Bunlar da benim Peygamberimin ümmeti.'' der. Ümmetine de şefkat gösterir.

Şimdi ben geçen haftalarda burada şu kürsüden; ''Bizim kiracı, kirayı vermiyor. Seksen bin liralık yerde dört bin liraya oturuyor.'' diye yakındım, söyledim. Akşam abim bana; ''Sana yakışmaz sen hocasın. Allah her şeyi bilmiyor mu?'' diyor. ''Biliyor.'' ''Sen onu söylemeyeceksin, sen onu affedeceksin.'' diyor. E yani öbür tarafta yetmiş altı bin lira varken insan kolay da affedemiyor. Sabahleyin de açtım hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bir kavme çok üzüldüğü için, yaptıkları kusurlardan dolayı fevkalade üzüntüsünden dolayı, onlara aleyhte dua etmiş, kunut etmiş. Namazın içinde duada bulunmuş. Cebrail aleyhisselam gelmiş, devam etmemesini söylemiş. ''Yâ Resûlallah! Sen lânet edici bir Peygamber olarak gönderilmedin, rahmet olarak gönderildin.'' demiş. İşte biz onun ümmetiyiz. Affedebilirsek ne mutlu! Allah kusurlarımızı affetsin, cümlemize güzel huylar nasip eylesin!

es-Sıyâmu ve'l-Kur'ânu yeşfeâni li'l-abdi yevme'l-kıyâmeti yekûlü's-sıyâmü: Yâ rabbî innî mena'tühü't-taâme ve'ş-şehevâti bi'n-nehâri fe-şeffi'nî fîhi. Ve yekûlü'l-Kur'ânü: Rabbi mena'tühü'n-nevme bil-leyli fe-şeffi'nî fîhi fe-yüşeffe'âni.

Revâhu'l-Beyhâkiyyu an İbni Amr radıyallahu anhümâ. ''Bu hadîs-i şerîfi İbn Amr radıyallahu anhümâ rivayet etmiş, Beyhakî kitabında yazmış. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

''Oruç ve Kur'an kıyamet gününde kula şefaat edecek.''

es-Sıyâmü ve'l-Kur'ânü yeşfeanî li'l-abdi yevme'l-kıyâmeti. Kime? Orucu tutan, Kur'an'ı okuyan kimseye şefaat edecekler. Yekûlü's-sıyâm. ''Oruç diyecek ki;'' Yâ Rabbi! ''Ey Rabbim!'' İnnî mena'tühü't-taâme ve'ş-şehevâti bi'n-nehâri. ''Ben oruç olarak onu gündüz yemek yemekten ve şehvetlerini icra etmesinden alıkoymuştum.'' Fe-şeffi'nî fîhi. ''Ben şimdi ona şefaat ediyorum, benim şefaatimi kabul et. Beni ona şefaatçi olarak lütuf buyur; müsaade et, ona şefaat edeyim.''

Ve yekûlü'l-Kur'ân. ''Kur'ân-ı Kerîm diyecek ki; Rabbi! ''Yâ Rabbi!'' Mena'tühü'n-nevme bi'l-leyli. ''Geceleyin ben onu uyku uyumasından alıkoydum, men ettim. Kur'an okuyacak diye uyku uyumadı.'' Fe şeffi'nî fîhi. ''Müsaade et de ona şefaatçi olayım, benim ona şefaatçi olmama izin ver.'' Fe-yüşeffe'âni. ''Allahu Teâlâ hazretleri oruca ve Kur'an'a o kişi hakkında şefaat salâhiyeti verecek, şefaatlerini muteber sayacak ve o kulu affedecek.''

Muhterem kardeşlerim!

Sıyam, savm gibi oruç tutmak mânasına mastardır; Kur'an da ğufran kelimesi gibi fu'lan vezninde mastar olur, kıraat mânasına da gelir. Kur'ân, bir mushaf mânasına gelir; 114 sûreyi ihtiva eden, altı yüz küsur sayfalık, otuz cüzlük mukaddes kitap mânasına gelir. Bir de kıraat mânasına gelir. Arapça'da, fu'lan vezninde mastar olur. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyurmuştur ki; -delil olarak söylüyorum- Zeyyinü'l-Kur'âne bi asvâtiküm. ''Kur'an'ı sesleriniz ile ziynetlendiriniz.'' Birkaç kitapta okudum, ulemâ; ''Bu ne demek?'' diye düşünmüş, bocalamış, terlemişler. Tabii sezgi ve akıl. Akıl akıldan farklı oluyor. İzah etmeye gayret etmişler. İnsan Kur'ân-ı Kerîm'i sesiyle nasıl ziynetlendirir?

Olur mu? ''Kur'an tepeden tırnağa kendisi süs, ziynet ve nur. Onu sesiyle nasıl ziynetlendirecek?'' diye izahta biraz zorlanmışlar. Aslında izahı çok kolay. Kur'an, okumak mânasına mastardır. Zeyyinû kırâateküm bi-asvâtiküm demek, ''Okumanızı, Kur'ân-ı Kerîm kıraatinizi; sesinizi nağmeli yapmak suretiyle süsleyin; düz okumayın. Kur'ân-ı Kerîm'in okunması hitabet gibi, kaş çatarak ve düz, nesir tarzında değil.

Artık sesinin kabiliyetine göre insan onu nağme ile makam ile okuyacak. Ama tabii tegannî nağmesiyle değil, yani şarkı, türkü, eğlence nağmesiyle değil de, asil bir nağme ile okuyacak. Elhân ile okuyacak. O zaman daha mübarek oluyor, insanın tüyleri diken diken oluyor. Kur'ân-ı Kerîm tesir ediyor, gözler yaşarıyor, kalpler yumuşuyor, insanın aşkı şevki artıyor. Âyet-i kerîmeleri okuduğu zaman mü'minin hali budur. İnsanın gözlerinden inci gibi yaşlar dökülüyor. İşte bu Kur'an ekseriya gece okunuyor. Niçin gece?

Gündüz olduğu zaman gürültü olur, insan olur, ses olur, gösteriş olur; şöhret olabilir. Kur'ân-ı Kerîm'i gece okurlardı.

Ekımi's-salâte li-dülûki'ş-şemsi ilâ ğasaki'l-leyli ve Kur'âne'l-fecri. İnne Kur'âne'l-fecri kâne meşhûdâ.

Geceleyin Kur'ân-ı Kerîm okurlardı.

Nasıl okurlardı? Mum mu vardı, elektrik mi vardı?

Ezberlerlerdi! Allah'ın kelamı kendilerine nâzil olmuş, dururlar mı? Ezberlerlerdi. Ezberlerinden okuyabildikleri kadar okurlardı. Elhamdülillah bizim memlekette o aşk ve şevk vardır. Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan, ezberleyen çok. Allah celle celâlüh bizlere de o aşkı şevki versin, inşaallah biz de Kur'ân-ı Kerîm bilgimizi, ezberimizi, hıfzımızı ziyadeleştirelim. Gündüz oruç tutuyor, gece Kur'an okuyor. Kur'an okuyor, mânasını anlıyor. Âyet-i kerîmelere göre tedbirini alıyor, halini değiştiriyor.

Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri Kur'ân-ı Kerîm okuyormuş, orada cihad âyet-i kerîmesi gelince;

''Getirin benim zırhımı, okumu, mızrağımı, kılıcımı.'' demiş.

''Dede, sen yaşlandın, Resûlullah Efendimiz'e mihmandarlık eylemiş bir kimsesin. Onun akrabasından, dayızâdelerindensin, sahabedensin. Peygamber Efendimiz'in sağlığında ona hizmet eyledin. Artık yaşlandın, cihad zor bir iştir, senin yerine biz yaparız.'' demişler.

''Bu âyet-i kerîmede ihtiyarlar müstesna diyor mu? Demiyor! Verin öyleyse kılıcımı zırhımı.'' demiş. İstanbul'un fethi için yola çıkan orduya katılmış. İstanbul nerede, Medine-i Münevvere nerede? O mesafeler uçak yokken, otomobil yokken, develerle, tabanlarla nasıl aşılır? Ordular ağırlıklarıyla ta Medine-i Münevvere'den veya Şâm-ı Şerîf'ten, Dımaşk'tan, Halep'ten nasıl olur da, oraya kadar gelirler. Düşman topraklarından geçecek, düşman denizlerinden geçecek. Oralar henüz İslâm beldesi değil. Niye kendilerine yakın beldeleri fethetmeye çalışmamışlar da gitmişler İstanbul'u fethetmek için uğraşmışlar?

Aklımızın erdiği nispette birkaç sebep düşünebiliriz.

Bir; Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde buyuruyor ki; Fe-kâtilû eimmete'l-küfr. ''Küfrün imamlarıyla, önderleriyle mukâtele edin; işe tepesinden başlayın.'' Sivrisineğin bataklığını kurutun. Bataklığı kurutmadıktan sonra tek tek sivrisinekleri yakala; kanadını kuyruğunu yol, öldürür. Yeterli mi? Sivrisinek tek tek yakalanmakla baş edilir mi? Bataklığını kurutacaksın ki sivrisinek zarar vermesin. Küfrün başlarını yok edeceksin ki kuyruğu olmasın. Merkezini alacaksın ki kenarı ona tâbi olsun. Büyük bir metot. Hiç bu metottan bahseden yok! İnsan Kur'ân-ı Kerîm'i okudu mu nice nice ibretler alır.

İmam Şâfiî hazretleri yatsı namazından sonra başını bir eğmiş, gözünü kapamış; saatler geçtikten sonra kalkmış, sabah namazına gitmiş. Abdesti var. Uyumadı ki gözünü kapattı. ''Şu âyet-i kerîme'den elli tane hüküm çıkarttım.'' demiş. Bütün gece tefekkür, tefekkür, tefekkür… Lâ ibâdete ke't-tefekkür. ''Tefekkür gibi ibadet olmaz!'' İnsan her şeyi tefekkür ile buluyor.

Bizim tarafların bir halk tabiri vardır: ''Pınarı başından avlamak'' derler, yani işi başından tutmak. Pınarı başından tutarsan orası temiz olur, aşağıları belli olmaz. Çamaşır yıkanır, sular bu tarafa doğru kirlenir. Kaynağından, işi ta tepeden halletmek gerekiyor. Bu esasa göre de bizim İslâm için Avrupa'ya, Amerika'ya gitmemiz gerekiyor. Onlara İslâm'ı öğretmemiz gerekiyor. Rusya'ya, Moskova'ya, Çin'e gitmemiz gerekiyor. Adamlar Coca Cola, Pepsi Cola satmak için gidiyorlar. Bizim de İslâm için çaresini bulup gitmemiz gerekiyor. Çünkü merkez orası. Nasıl Medine-i Münevvere'den kalkmışlar; İstanbul'u fethetmeye yeltenmişler, teşebbüs etmişler, ecir kazanmışlar. Başaramamışlar, başaramamışlar, başaramamışlar.

Allah Fatih Sultan Mehmed Han aleyyihi'r-rahmetü ve'l-ğufrân, cennet mekân'a nasip etmiş, o fethetmiş. Orayı fethetmiş ondan sonra Roma'yı fethetmek için ordu hazırlamış. Roma'ya Konstantiniyye-i Kübrâ derler; İstanbul'a Konstantiniyye-i Suğrâ derler. Padişah; ''Ordu hazırlansın.'' diye emreylemiş, ferman eylemiş. Bir takım kimseler merak ediyorlar. Padişah nereye gidecek? Bir tanesi yaklaşmış;

''Devletlüm, şevketlüm acep sefer ne yanadır?'' Bir iki sefer daha sorulunca;

''Bak!'' demiş Fatih Sultan Mehmed cennet mekân Allah rahmet eylesin. ''Nereye gittiğimi şu sakalımdaki kıllardan bir tanesinin bildiğini hissetsem o kılı koparır, şamdanda yakarım.''

Ne ibretler! Başarının şartı, yapacağın şeyi sessiz, gizli yapacaksın; belli etmeyeceksin.

Peygamber Efendimiz, Medine-i Münevvere'den bir müfreze çıkarıyor. Müfrezenin başkanına bir mektup veriyor.

''Bu mektubu üç gün gittikten sonra filanca hurmalıkta açacaksın.''

Neden?

Mektubu orada açarsa karısına, kızına söyler, birisi görür, yandan bakar, omuzunun arkasından bakar. ''Benim mektubuma sen niye bakıyorsun?'' Bakar işte, arkadaştır. Böyle olmasın.

''Bu mektubu al, koynuna koy, üç gün yürü filanca istikametteki hurmalıkta aç, talimatımı orada gör.''

Nerede bu edepler, nerede biz?

Ebû Eyyûb el-Ensârî kalkmış oraya gitmiş. Neden? Allah'ın âyetlerini okudu, Allah'ın emrini aldı; ''O'nu dinlemek, duyduğu şeyi tatbik etmek için'' gidiyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bize de Kur'ân-ı Kerîm'i böyle okumak, okuduğunu anlamak, anladığını dinlemek ve uygulamak nasip eylesin!

''Bir hafıza ömründe göremeyeceği kadar külliyetli para verdim, ömründe yemediği yemekleri yedirdim; okuttum.'' diyor birisi. İyi yapmışsın, Allah kabul etsin ama kendin oku. Kur'ân-ı Kerîm ''Bizzat kendin uygulayasın.'' diye indi. Senin için indi. Sen anlamazsan, sen okumazsan olur mu? Kur'ân-ı Kerîm'in yüzüne baksan bile sevap ama asıl murat, asıl maksat mânasını anlayıp anladığını da tatbik etmendir. Hayatında onun sana önder olmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm'in emrine uymandır. Adam hacı olmuş, sakalı var, boynunda kravat, başında fötr, ''Ben şeriati istemem.'' diyor.

Ne istersin beyzadem?

Fırında hazırlatalım, fabrikaya sipariş edelim. Ebadını, rengini söyle istediğin şekilde boyayalım.

Böyle Müslümanlık mı olur?

''Kur'ân-ı Kerîm ve oruç kıyamet gününde insana şefaat ederler. Oruç der ki; ‘Yâ Rabbi! Ben bunu gündüz yemek yemekten ve şehvetlerinden alıkoydum, men ettim, tuttum. Şimdi bana müsaade eyle, ona şefaat edeceğim!' Kur'ân-ı Kerîm de; ‘Ben onu geceleyin uykusundan alıkoydum, müsaade et ona şefaat edeyim, yâ Rabbi!' der; ikisine de şefaat hakkı verilir, onlar da şefaat ederler.'' Gündüz oruç tutan, gece Kur'an okuyan kişi, Kur'an'ın ve orucun şefaatiyle cennete girer. Demek ki geceleri yanık yanık Kur'ân-ı Kerîm okurlarmış. Demek ki düşüne düşüne sabahı ederlermiş, seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar ederlermiş.

Ya bizler ne yaparız?

Yirminci yüzyılın çok akıllı müslümanları. Çünkü onlar çöl adamıydı! Bizler medeni adamlarız, çok bilgiliyiz.

Bizler ne yaparız? Bizler medeniyetin en son harikası olan televizyonun başında on iki'ye, bir'e kadar; bayrak göndere çekilinceye, İstiklal Marşı çalınıncaya kadar bekleriz. Sonra yatarız. Yattığımız zaman ne sahur vakti ne seher vakti; ne tevbe ne istiğfar; ne sabah ezanı, ne güneşin doğması; hiçbirinden haberimiz olmaz. İstanbul'da birisi benden randevu istedi. ''Saat 11'de gelsin.'' dedim. ''Hocam onun mesleği şu; ikiden önce uyanamaz, gelemez.'' dedi.

Evimizde, bahçemizde beslediğimiz iki tane mahlûk var çevremizde; birisi horoz, diğeri tavuk. Onlar hava karardı mı hop tüneye çıkarlar, kümese girerler. Ondan sonra seher vaktinde -mübarek ayarı nereden yapılıyorsa- horozlar ötmeye başlar. Ne yatarsınız! Kalksanıza mübarekler! Efendi seslenir seslenir, kalkan kalkar, ibadet eder, tesbih çeker, Kur'an okur. Bir de hırsız gelmesin diye köpek besleriz. O da seher vaktine kadar, sabaha kadar havlar, havlar, havlar ondan sonra yorulur, biter, yatar. Sabah vaktinde hangi vakitte kalkacaksa kalkar. Şimdi insanlar bir acayip oldu. Geç vakte kadar yatıyorlar.

Bir arkadaşımız vardı, rahmetli oldu. Bir fabrikada kimya yüksek mühendisiydi. Biz konferans verdik; gece on iki, bir oldu. Bizi evinde misafir edecek, apartmanına gidiyoruz. Baktım orada ışıklar yanıyor.

''Komşularınız hâlâ uyumamış.'' dedim.

''Bunlar sabah namazına kadar poker oynarlar, ondan sonra yatarlar.'' dedi.

''Bunların devlet hizmeti yok mu?'' dedim.

''Var.'' dedi. Sabaha kadar poker oynayan müdür mesaiye riayet edebilir mi? Kim bilir kaçta gidecek? Ama hesap sorulmaz. Müslüman namaza gideceği zaman; vazife kutsaldır, mukaddestir! Hepsi müftü!

es-Sadakatü alâ vechihâ ve'stınâu'l-ma'rûfi ve birrü'l-vâlideyni ve sılâtu'r-rahimi tuhavvilü'ş-şakâe saâdeten ve tezîdu fi'l-umuri ve taki masârie's-sûi.

Bugün gelen değerli kardeşlerimizden bir tanesi anlatıyor. Bir takım arkadaşları arazisinde misafir etmiş. Onlar da tabii yatmışlar, kalkmışlar. Ezan vakitlerinde ezan okumuşlar; saf bağlamışlar, namaz kılmışlar. Galiba geçen hafta okumuştuk; ''İnsan bir arazide ezan okur da namaz kılarsa sevabı elli kat oluyor.'' Kurtlar, kuşlar, insanlar, cinler duyuyor. Melekler bile iştirak ediyor, namaz kat kat sevap oluyor. Birisi gelmiş buna şikâyet ediyor.

''Yahu senin misafirler ezan okuyorlar.''

''Okurlar. Yasak mı? Ezan okumakta bir mahzur mu var? Sen Merih'ten mi geldin? Türkiye'de ezanların okunduğunu bilmez misin?'' demiş.

Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli. Böyle demiş şair.

Onu da meclis İstiklâl Marşı olarak kabul eylemiş, çıkaralım mı şimdi? ''Lütfen şu satır İstiklal Marşı'ndan çıkarılsın.'' Öyle mi diyeceğiz? Ezan okumuş! ''Bir de saf bağlıyorlar namaz kılıyorlar!''

Ne yapsınlar, darmadağın mı kılsınlar veya kılmasınlar mı?

Ne var bunda?

Bizim dedelerimiz, babalarımız, ecdadımız namaz kılardı, bu memlekette herkes namaz kılardı. Ramazan oldu mu Ermeniler, yahudiler bile bize hürmet ederlerdi de karşımızda alenen yemek yemezlerdi. ''Müslümanların oruç zamanıdır, sen niye dışarıda ekmek yedin?'' diye çocuklarının kulaklarını çekerlerdi. Eskilerin gayrimüslimleri bile bir edepliydi. Şimdi müslüman gelmiş, bizim arkadaşa dert yanıyor. ''Arazinde misafir ettiğin kardeşler ezan okuyorlar, namaz kılıyorlar.''

Suç mu?

''Git haber ver. Jandarma var, polis var; şikâyet et!'' demiş.

Biz seni kime şikâyet edelim?

Senin halin ne olacak?

es-Sadakatü alâ vechihâ. ''Usulüne uygun bir tarzda verilmiş olan sadaka.'' Va'stınâu'l-ma'rûf, ''Aklın ve şeriatin hoş gördüğü işi yapmak; hayırlı amel, hayrât hasenât yapmak.'' Ve birrü'l-vâlideyn. ''Anne babaya iyi evlatlık yapmak, hizmet etmek, hürmet etmek, iyilik yapmak.'' Ve sılatü'r-rahim, ''Akrabaya göz kulak olmak, ziyaret etmek, ihtiyaçlarını gidermek.'' tuhavvilü'ş-şakâe saâdeten. ''İnsanın şakîliğini saidliğe döndürür.'' Eğer o kişi eşkiyâ, şakîler zümresine yazılmışsa onu döndürür. Allah, böyle yapanı saîdler, mutlular zümresine yazdırır. Ve tezîdü fi'l-umr. ''Ve ömrü ziyadeleştirir, arttırır.'' ve taki masârie's-sûi. ''Ve kişinin bir takım kötü şeylere maruz kalıp da devrilmesini engeller, o kişiyi korur.'' Bu koruyan şeyler neymiş, bir daha söyleyelim. es-Sadakatü alâ vechihâ. ''Usulüne uygun verilmiş olan sadaka.'' Va'stınâu'l-ma'rûf. ''İyilik yapmak.'' Ve birrü'l-vâlideyn. ''Ana babaya hürmet, izzet ve ikram.'' Ve sılatü'r-rahim. ''Akrabayı koruyup gözetmek.'' Bunlar; insanın şakîliğini sildirir, şakîliğini saidliğe döndürür, ömrünü arttırır ve kötü durumlara yuvarlanmaktan kurtarır.

es-Sadakatü alâ vechihâ. ''Usulüne uygun sadaka.'' İnsan bazen sadaka verir, günaha girer.Neden?

Lâ tübtılû sadakâtiküm bi'l-menni ve'l-ezâ. Minnet eder, başa kakar, ezâ verir, sadaka verdiği insana, ''illallah'' dedirtir. Sadakası boşa gider, berbat olur, hatta günaha girer. Sadakayı usulüne uygun verecek, sessiz verecek, kalbini gözetecek; karşı tarafın haysiyetini, onurunu rencide etmeyecek, bekletmeyecek.

Matlu'l-ganiyyi zulmün. ''Zenginin vereceği hayrı vermekte gecikmesi, kapısında dilenciyi bekletmesi, iyiliği geç yapması zulümdür.''

Çarçabuk yapsana be adam! Yapmıyor. Ondan sonra herkesin içinde;

''Gel buraya Hasan Efendi!'' ''Buyur ağam! Ne var?'' ''Al şu parayı; benden sana sadaka olsun, hediye olsun.'' Adam kıpkırmızı kesiliyor; almasa karşısındaki ağa, alsa mahvoluyor, ''Etraftan herkes duydu.'' diye utanıyor; ezâ. Veyahut; ''İşte bak gör, ben ağayım, bunu sana veriyorum. Bundan sonra bir emrim olursa ona göre yap.'' demeye getiriyor. Sadakayı usulüne uygun verecek, gelişigüzel değil, edebine uygun olacak. ''Şöhret olsun'' diye vermeyecek. ''Ben bir cami yaptırırım, caminin şadırvanını, minaresini yaptırırım ama köşesine adımı yazdıracaksın. Cami yaptırırım ama camiye benim adımı vereceksin.''

Ankara'da mahallemizde cami yapacağız, paramız yok. Herkes birazcık koyuyor, yetmiyor. Bir zengin hanım duyduk. Ankara'nın tanınmış müftüleri, vaizleri ile bir heyet kalktık, ona gittik. Vaiz Efendi kadına dedi ki;

''Hacı teyze, bak cami yapmak çok sevaplıdır. Bu camiyi sen yap, biz camiye senin adını verelim.'' Kadın dedi ki;

''Aman evladım! Benim isimle, şöhretle ilgim yoktur. Parayı vereceğim ama ismim hiç ziyade olmasın, Allah bilsin kâfi.''

''İyilik yap, denize at balık bilmese de Hâlık bilir.'' Yaradan bilir. Sen hiç kimse görmeden bir iyilik yapsan Allah görmüyor mu? Bilmiyor mu?

Karanlıkta versen sevabı yazılmayacak mı? Yazılır! Usulüne uygun, gösterişsiz, riyâsız, zarif, iyi bir tarzda vermek gerekiyor.

Neyzen Tevfik'e birisi koşmuş;

''Efendim, siz düşürdünüz galiba, buyurun.'' demiş, bir altın lira vermiş. Altın, epeyce bir para. Neyzen Tevfik altını almış eline; bir altına bakmış, bir onu veren kimseye;

''Yere düşen para değil, sizin kalbiniz bu.'' ''Altın gibi kalbiniz var.'' demek istiyor.

Usulüne uygun vermek, usulüne uygun yapmak gerekiyor. İhtiyarın birisi abdesti yanlış alıyormuş. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimiz bakmışlar ki abdesti yanlış alıyor, beceremiyor. O abdestle namaz olmaz. Gitmişler;

''Amca biz iki kardeşiz, hangimizin abdest alması doğru, bir bakıver, incele.'' demişler. Birisi bir güzel abdest almış, sünnet-i seniyyeye uygun her şeyiyle, gayet güzel; adam dikkatle gözlüyor. Ondan sonra ötekisi gayet güzel abdest almış.

''Söyle bakalım, hangimizinki daha doğru?'' Gülmüş;

''İkinizinki de doğru, benimki yanlış.'' İşte bu zariflik, çok güzel.

Sahabeden bir zâta soruyorlar;

''Galiba siz yaşıtmışsınız; yaşlarınız, doğumlarınız yakınmış. Resûlullah mı büyük, sen mi büyüksün?'' Diyor ki;

''Resûlullah benden büyük ama ben ondan biraz yaşlıyım.''

İnsan ârif oldu mu, kibar oldu mu, zarif oldu mu sözü de güzel söylüyor. Allah bize o kibarlıktan, o zarafetten ihsan eylesin!

Sadaka da usulüne uygun verilecek, kibarca verilecek. Usulüne uygun, lâyık-ı veçhile verilmiş olan bir sadaka çok makbuldür. İyilik yapmak, va'stınâu'l-ma'rûf. Ma'ruf; aklın ve şeriatin beğendiği, tahsin ettiği, hoş gördüğü işler demek. Cami yapmak iyidir; yap. Köprü yapmak iyidir; yap. Çeşme yapmak iyidir; yap. Dula, yetime bakmak iyidir, yap. Değil mi?

Akıl ve şeriat bu gibi şeylere ''güzel'' demiş. Sorulursa ''Tamam, iyidir; yap.'' diyoruz. İşte Arapça'da bu çeşit şeylere ma'ruf derler. Emr-i ma'ruf nehy-i münker iyi şeyleri yaptırmaya çalışmak, kötü şeyleri yaptırmamaya çalışmak da farzdır, hepimizin boynuna borçtur. Müslümanların vazifesidir. Va'stınâu'l-ma'rûf, iyi olan şeyleri yapmak, sadaka ve hayır yapmak. Tabi sadaka parayla, malla oluyor. Hayr da çok çeşitli şekillerde oluyor. Bin bir türü çeşidi vardır. Karşındakine bir iyilik yapacaksın. Çarşıdan-pazardan filelerini doldurmuş gelen yaşlı bir insanın yükünü taşımak da bir iyiliktir. Bir âmâ caddenin bir ucundan öbür tarafına gidemiyor; gitmesini sağlamak iyiliktir.

Medine-i Münevvere'de âmânın birisi geldi, bir şeyler söyledi. Kime söylediyse anlamadı, olmadı. Benim yanımdaki kardeşime söyledi, o anladı. ''Peki'' dedi. Koluna taktı, götürdü. On beş, yirmi dakika epeyce bir zaman uğraştıktan sonra geldi. ''Derdi neymiş?'' dedim. Dili de anlaşılmıyordu. ''Abdest alma ihtiyacı varmış, götürdüm. Ondan sonra ‘Beni yine öteki yere götür. Ben orayı bilmiyorum ancak sen götürürsün' dedi, götürdüm.'' dedi. Bu da bir iyiliktir. Çok çeşitleri vardır; bir toplantıda arkadaşının aleyhinde konuşuluyor, sen de kalkıyorsun onu müdafaa ediyorsun. ''Yok öyle demeyin, bir kere bu gıybettir, sonra o kardeşimiz iyi bir insandır, sizin söylediğiniz gibi değildir.'' diyorsun, bu da bir iyiliktir. Demek ki iyiliklerin çeşitleri çok. Usulüne uygun verilmiş sadaka ve yapılmış olan bir iyilik.

Ve birrü'l-vâlideyn. ''Anne ve babaya itaatkâr, hizmet ve izzet eyleyen bir evlat olmak.'' Anne ve babasının etrafında pervane gibi dönüyor. Annesi babası kendisinden memnundur. ''Evladım! Allah razı olsun.'' diyor; baktıkça gözlerinin içi gülüyor.

Ve sılatü'r-rahim. ''Akrabaya ziyarette bulunmak.'' tuhavvilü'ş-şakâe saâdeten. ''İnsanın şakîliğini, saîdliğe döndürür.''

İnsanlar iki gruptur; bir kısmı şakîdir bir kısmı da saîddir. Şakî; ''Âsi, günahkâr, Allah'ın sevmediği, cehennem yolcusu kimse.'' demektir. Saîd; ''Allah'a mutî, Allah yolunda gidip cennete girecek kimse.'' demektir. Birisi ehl-i saadet, birisi ehl-i şakâvet. Hatta Beraat gecesinde şöyle dua ediliyor:

''Yâ Rabbi! Benim adımı şakîler divanına yazdıysan, şu Beraat gecesinde benim adımı bu divandan sil, bu defterden sil; beni saîdler defterine yaz. Bundan sonraki ömrüm senin mutlu kulların, saîd kulların zümresinden olarak yaşamakla geçsin.''

Bu dört şeyi yapanın hali şakîlik ise saîdliğe dönüyor. Bilmiyoruz ki Rabbimiz bizi hangi divana yazmıştır. Evet şu anda namazdayız, camideyiz ama korku da var ümit de var; beyne'l-havfi ve'r-recâ. Kimse âkıbetinden emin değil. Kimse Allah'tan ümit kesmeye de mezun değil, izin yok. Ümit kesemeyiz ama güvenemiyoruz da. ''Ben cennete giderim canım. Allah beni cennete sokmayacak da kimi sokacak?'' Böyle diyen edepsizler var.

Edepsiz. Edepten, hayâdan mahrum. Seni cehenneme atar, senin hiç beğenmediğin bir insanı cennete sokar, bilemezsin ki. Ne biçim laf bu. Edepsizliğinden darbeyi yersin.

''Ben bunca ibadet ettim.''

Kim bilir nasıl ettin? Bakalım makbul mü, beş para eder mi, işe yarar mı?

Allah'ın istemediği durumda olabiliriz. Burada bize bir anahtar veriliyor. Eğer biz şakîler divanında kayıtlı kullar isek -Allah etmesin, inşaallah saîdler divanına yazılı kimselerizdir- kurtuluşun reçetesi veriliyor.

Ne yapacağız?

Sadaka vereceğiz, malımızın fazlasından hayır hasenât yapacağız. Ondan sonra iyilik yapacağız, her tür iyiliği yapmaya koşturacağız. Sonra ana babamıza izzet-ikram edip hürmet edip onların hayır duasını alıp ana babasına iyilik yapan hayırlı evlat zümresine girmeye bakacağız. Sonra akrabayla alakayı devam ettireceğiz, küsmeyeceğiz, darılmayacağız. O gelmezse de biz gideceğiz. Zor da olsa yapacağız, yapmaya çalışacağız.

Rabbimiz, bu güzel hayırları yapmayı bizlere nasip eylesin! Eğer adımız -Allah etmesin, muhafaza buyursun- şakîlerden yazılmış ise oradan silsin. Rabbimiz cümlemizi saîdler zümresine dâhil eylesin.

Bi-hürmeti esmâihi'l-hüsnâ ve bi-hürmeti habîbihi'l-müctebâ ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtihâ.

Sayfa Başı