M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Süleyman ed-Dârânî 2

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Cumanız mübarek olsun.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine erdirsin. Sevdiklerinizle beraber âhirette, cennette Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin.

Biliyorsunuz, en çok Allah'ı sevmemiz lazım. Çünkü her şeyimiz O'ndan; varlığımız O'ndan, imanımız, haysiyetimiz, şerefimiz, mutluluğumuz, yediğimiz-içtiğimiz nimetler, teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su… her şey! Her şey O'nun bize lütf u ihsanı olduğu için en çok Allah'ı sevmemiz lazım. Çünkü her yönden en güzel olan Allahu Teâlâ hazretleri.

Her sıfatı en güzel! Onun için O'nun sıfatlarına el-Esmâü'l-Hüsnâ diyoruz.

Hüsnâ; ahsen kelimesinin müennesi, "en güzel sıfatlar". Hiçbir varlığın sıfatıyla kâbil-i mukayese değil. Mukayese edilmeyecek derecede hepsinden üstün ve güzel. Her sıfatı güzel. Her türlü yönden en güzel…

Her türlü güzeli de yaratan Allahu Teâlâ hazretleri olduğundan nerede bir güzel görseniz Allah'ı hatırlamanız lazım! Güzel bir çiçek, güzel bir koku, tepeden tırnağa çiçek açmış bir ağaç, bir manzara, bir tatlı meyve, bir güzel manzara… Her şey Cenâb-ı Mevlâ'nın güzelliğini ilan ediyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi kendisini bilen, mârifetullahına eren, muhabbetullahına yükselen kullarından eylesin.

Biliyorsunuz; bilmeden sevilmez. Sevilse de sevgi tamam olmaz! Önce mârifetullah lazım; insanların Mevlâ'sını, Rabb'ini, Allah'ı bilmesi lazım. Doğru bilmesi lazım… Çünkü doğru bilmediği, yanlış bilgilerle kafasını doldurduğu zaman makbul olmuyor. Allah sevmiyor. Kendisini doğru bilmeyen, doğru inanmayan, kendisine doğru veçhile itikat sahibi olmayan kimseleri sevmiyor. Müşrikleri, kâfirleri, sapıkları sevmiyor. Onun için imanın, itikadın Allah'ın istediği veçhile olması lazım. O da Kur'ân-ı Kerîm'de, dinimizin ahkâmı içinde, güzel din kitaplarımızın içinde güzel güzel anlatılmış.

Allah'ı seven Allah'ın her şeyini sever! Sevenin her şeyi sevilir, her şeyi güzel olduğu için… Allah'ı seven insanlar Resûlü'nü de sever. Allah'ın gönderdiği Kur'ân-ı Kerîm'ini de sever. Dinini de sever. Dininin ahkâmını da sever; ağır da olsa hafif de olsa, kendisinin hoşuna da gitse gitmese de, anlasa da anlamasa da Allah'ın ahkâmını da sever. Emirlerini yasaklarını sever. Ef'âlini sever; Allahu Teâlâ hazretlerinin yaptığı, kudretinin âsârı çevrede olan biten her şeye bakar: "Neylerse güzel eyler!" diye neylemişse onu da sever. Takdirini sever.

Takdir birkaç mânaya geliyor.

Bir şeyi çok beğenmek hayran olmak gibi "Ben onu çok takdir ettim." gibi kullanıyoruz ama burada benim anlatmak istediğim kader! Yani Allah'ın kaderini de sever. "Mevlâm kaderi böyle yazmış." der, kaderine de razı olur, onu da sever.

Likâsını da sever. Likâ da iki mânaya geliyor.

Bir; mülâkat, karşı karşıya gelmek, huzuruna varmak mânasına geliyor. O'na kavuşmak… Mü'min Allah'a kavuşmayı sever. Sevdiği için;

N'ola kim görsem cemâlin

der ve kavuşmayı sever.

Likâ; yüzü mânasında, vech mânasında da kullanılıyor. Hatta mesela mehlikâ derler; ay yüzlü, çehresi ay gibi olan demek. Likâyı yüz mânasında da kullanıyorlar.

Allahu Teâlâ hazretleri mahlûkatına benzemediği, leyse ke mislihi şey'ün olduğu için… Biz şimdi onun veçhini bilemiyoruz ama mü'min kulları âhirette, cennette ayın on dördünü görür gibi Mevlâ'yı görecekler; izdihamsız, engelsiz herkes Cenâb-ı Rabb-ü'l-İzzet'i görecek. [Mevlid'de;]

Âhirette öyle görür ümmeti dediği gibi...

Her şeyini sever.

Üzerinde durmak istediğim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in doğumu olduğu için Resûlü'nü sevmek konusunu anlatmak, sözü oraya getirmek istiyorum.

"Allah'ı seven Resûlü'nü de sever!" dedim. Bunun hakkından Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme de var. Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Bismillahirrahmanirrahim. Kul in küntüm tuhibbûnallâha fe'ttebiûnî yuhbibkümullâhi ve yağfirleküm zünûbeküm vallâhu ğafûru'r-rahîm. Sadakallâhu'l-azîm.

Ehl-i Kitab'dan daha önce kendilerine peygamber göndermiş, kitap göndermiş olup da sonradan peygamberlerinin öğrettiklerini unutmuş veya ellerindeki kitabın âyetlerini değiştirmiş veya bazılarını unutmuş olan kendilerine kitap indirilmiş kavimler, Ehl-i Kitab...

Peygamber Efendimiz; "Ben peygamberim, âhir zaman peygamberiyim, Tevrat'ta İncil'de müjdelenen peygamberim; Musa aleyhisselam'ın, İsa aleyhisselam'ın müjdelediği peygamberim. İmana gelin, Kur'an'a tâbi olun, bana tâbi olun!" dediği zaman onlar dediler ki;

"Biz Allah'ı seviyoruz!"

Onlar; "Allah'ı seviyoruz." deyince Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'e bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

"Resûlüm! Onlara de ki; Kul in küntüm tuhibbûnallâh. ‘Eğer siz Allah'ı seviyorsanız Allah'ın size şimdi gönderdiği şu peygamberini de kabul edin, tâbi olun!'"

"Sana tabi olmazlarsa ben onları sevmem."

Fe-in tevellev fe-innallâhe lâ yuhibbu'l-kâfirîn. "Eğer senin bu davetine icabet etmez; sırt döner kalkıp giderlerse o zaman Allah da kâfirleri sevmez!" diye bildiriyor.

Demek ki Resûlü'nü sevmek imanın gereğidir, icabıdır, Allah'ı sevmenin icabıdır.

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'i seçmiş.

Mustafâ ne demek?

Seçilmiş, süzülmüş demek.

Müctebâ ne demek?

Yine aynı mânaya, seçkin olduğunu gösteriyor.

Muhtâr ne demek?

İhtiyar olunmuş, seçilmiş demek.

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'i seçmiş. Peygamber Efendimiz'i sevmiş; habîbullah eylemiş.

Demek ki güzeller güzeli! Hem yüzü güzel, hem adı güzel, hem işi güzel, hem görevini yapışı güzel.

Adı güzel kendi güzel Muhammed

Âlemlere rahmet; Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem.

Mübarek peygamberimiz âhir zaman peygamberi;

Men lâ nebiyye ba'dehû. Kendisinden sonra başka peygamber gelmeyecek olan o mübarek zât."

O sâhibü'l-kevser. "Kevser Havzı'nın sahibi." O men bi-yedihî livâu'l-hamd. "Mahşer günü Hamd sancağı elinde olan o mübarek Peygamber-i Zîşân. O nebiyyü'r-rahme şefî'ü'l-ümme. "Ümmetin şefaatçisi, rahmet peygamberi Muhammed-i Mustafâ…"

Rebiülevvel ayının onikinci gününde doğdu.

Miladî takvimin hesabı yapılıyor: Doğduğu zaman 20 Nisan'a rastlamış. 12 Rebiülevvel'de doğmuş, 20 Nisan'a rastlamış.

Bir baharda ki cihanın en güzel baharı, dünyanın en güzel baharı olmuş. Cihanın en güzel gülü açmış, en güzel çiçeği açılmış. Cihan bostanında Peygamber-i Zîşân'ımız dünyaya gelmiş. Ne kadar mühim, ne kadar güzel bir olay! Ne kadar heyecanlandırıcı bir olay!..

Bazıları yanlışlıkla Mevlüd diyorlar; "ü" ile söylüyorlar Mevlüd değil, Mevlid, "i" ile.

Neden?

Çünkü mevlüd çocuk demek; doğmuş çocuğa mevlüd derler.

Bazı bilgili kardeşlerim, duymuş olan bazı müslüman kardeşlerim hadîs-i şerîfte hatırlayacak.

Allahu Teâlâ hazretlerinin o mübarek peygamberi ne buyuruyordu?

Küllü mevlûdin yûledü ale'l-fıtrati. "Her doğan çocuk fıtrat-ı asliyye üzere doğar, fıtrat-ı asliyye üzere dünyaya gelir. Mü'min gibi, mü'min olarak dünyaya gelir." Fe-ebevâhu. "Onu yetiştiren annesi babası sonradan…" Yuhevvidânihî. "Yahudileştirirler." Ev yunassirânihî. "Veyahut hırıstiyanlaştırırlar." Ev yumeccisânihî. "Veyahut mecusîleştirirler."

Annenin babanın terbiyesi onu etkiler. Çocuk İslâm fıtratı üzere doğmuşken sonradan maalesef annesi-babası yanlış terbiye vermişse yanlış yola gider.

Bizim buradan çıkartmamız gereken bir mühim ders var: Biz de çocuklarımızı hiç olmazsa fıtrat-ı asliyyesini bozmadan yetiştirelim.

Küllü mevlûdin yûledü ale'l-fıtrati.

Çocuklarımız madem İslâm fıtratı üzere doğmuş bari fıtratını biz bozmayalım. Biz müslümanlar evlatlarımızı müslüman olarak yetiştirelim. Müslüman olarak yaşasınlar, âhirete de Allah'ın sevdiği mü'min kullar olarak gitsinler. Allah'a sevdiği kul olarak kavuşsunlar. Allah'ı seven kul olarak âşık-ı sâdık kul olarak kavuşsunlar.

Demek ki Mevlid Kandili'dir, "i" iledir; Mevlüd değildir.

Çünkü mevlüd doğan çocuğa verilen bir isim. İkisi birbirine yakın ama farklı kelimeler.

Mevlid Kandili. Mevlid, doğma zamanı demek. İsm-i zaman. Mef'il vezninde. Velâded masdarından; velede-yelidü oradan mevlid geliyor. Doğma zamanı demek. İsm-i zaman siygası oluyor. Peygamber Efendimiz'in doğma zamanı veyahut ism-i zaman aynı zamanda masdar-ı mîmî olup velâded mânasına, doğuş, Peygamber Efendimiz'in doğuşu mânasına gelir.

Arapça'da mevlid, bazen kullandığımız bu iki mânanın dışında da kullanılır, o zaman doğum yeri mânasına da gelebilir. Mesela "Falanca kişinin mevlidi Konya'dır. Falanca kişinin mevlidi Semerkant'tır. Falanca kişinin mevlidi Kahire'dir…" derler. Orada da doğma yeri mânasına geliyor.

Demek ki mevlid kelimesi doğuş mânasına gelir; doğma mânasına gelir, doğma zamanı mânasına gelir; doğma yeri mânasına gelir.

Peygamber Efendimiz'in mevlidi yani doğuşu çok mühim bir olay, çok tatlı, eşsiz, çok güzel bir olay, çok büyük bir nimet, çok büyük bir rahmet, çok büyük bir rahmetin dünyaya gelişi. Bunu bütün müslümanlar heyecanla karşılamışlardır. Onun üzerinde artık kalemlerin gitmediği yerlerde, düzyazının, nesrin yetmediği yerde şiirler yazmışlardır. Mevlid manzumeleri yazmışlardır. Heyecanlarını, duygularını o güzel manzumelerle, şiirlerle ifade etmişlerdir.

Başta Süleyman Çelebi'yi herkes hatırlıyor. Bursalı mübarek Süleyman Çelebi hazretleri. Allah şefaatine erdirsin. Cennet-mekân o mübarek zât ne kadar güzel mevlid manzumesi yazmış?! Manzumesinin özel ismi de var. Onun mevlidinin adı;

Vesîletü'n-necât. "Necat, kurtuluş vesilesi, kurtuluşa sebep olan vesile."

O kitabı yazdığı, o manzumeyi yazdığı için Allah onu sever, Peygamber Efendimiz ona şefaat eder de cehennemden kurtulur, necat bulur, onun necatının kurtuluşunun vesilesi olur diye o ismi vermiş. Allah onu kurtarsın. O vesile olsun, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Hepimiz o mübarek şair ve alim zâtı çok seviyoruz.

Daha yüzlerce kişi Türk dilinde, Arap, Arnavut, Boşnak, Fars dilinde, Pakistan'ın Urduca'sında, Kafkas dillerinde daha başka nice nice dillerde -biliyorum, bazılarını gördüm- ne kadar güzel mevlid kitapları yazmışlar?! Allah hepsinden razı olsun.

Duygular, sözlerle dinleyenlere de aşılanır. İnsan Mevlid'i okurken gözlerinden yaşlar boşanıyor. Güzel hafızlar, âşık-ı sâdıklar Mevlid-i Şerîf'i tatlı sesleriyle bölüm bölüm, bahir bahir okudukları zaman insanlar kendisinden geçiyor, ılık ılık gözyaşlarını döküyor. Peygamber Efendimiz'in o doğumunu ve [faziletlerini] anıyorlar. Tekrarlamış, hatırlamış oluyorlar. Yazanların o güzel imanları, heyecanları dinleyenlere de geliyor. Böylece Resûlullah sevgisinin kalplere aşılanmasına, ekilmesine vesile oluyorlar. Ne kadar güzel vesile! Hem kendilerinin Vesîletü'n-necâtı hem de dinleyenleri kurtardığı için onların da vesîletü'n-necâtı oluyorlar. Allah hepsinden razı olsun. "Hayra delalet eden hayrı yapmış gibi sevap kazanır." Nur içinde yatsınlar. Mekânları cennet olsun, makamları âlâ olsun.

Hepimiz çok iyi biliyoruz, cümle cihan biliyor ki iman neyle tamam oluyor?

Kelimeteyn-i şehâdeteyn ile tamam oluyor.

Eşhedü en lâ ilâhe illallâh demekle. Ve -bu yetmiyor- artı ilave;

Ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû demekle tamam oluyor.

Peki bir insan;

Eşhedü en lâ ilâhe illallâh derse sonra Muhammeden Resûlullah demezse yani Peygamber Efendimiz'in peygamberliğini kabul etmezse ne olur?

Mü'min olmaz.

Neden?

Onu Allah göndermiş. Hz. Musa'yı gönderen, Hz. İsa'yı gönderen daha adlarını bilmediğimiz nice binlerce mübarek zâtı, peygamberi, enbiyâ ve mürselîni gönderen Allahu Teâlâ hazretleri âhir zaman peygamberi olarak Muhammed-i Mustafâ'sını; seçkin Muhammed'ini, Ahmed-i Mahmud u Muhammed-i Muhtâr-ı Mustafâ'sını göndermiş, ona da iman edecek!

Neden?

Çünkü o kapıdan geçince iman bahçesine giriliyor. O kapıdan geçmezse bahçenin dışında kalınca ormanın içinde, dikenlerin arasında, kurtların canavarların arasında kalmış oluyor. O bahçeye girenler esenliğe, selamete eriyorlar.

Çünkü ona inanmadan imanın inceliklerini bilmek mümkün değil! O ilim deryası, o kenarsız umman, o Muhammed-i Mustafâ aleyhi's-salâtü ve's-selam bize neler öğretti?!..

Binlerce sayfalık hadis kitaplarını okuyun, bilmediğimiz neleri neleri öğrettiğini anlayın. Her şeyimizi ona borçluyuz. İlmimizi, irfanımızı, edebimizi, âdetimizi, örfümüzü, geleneğimizi, temizliğimizi, misafirperverliğimizi, güzel huyluluğumuzu, tatlı dilliliğimizi, sabrımızı, vefamızı, arkadaşlığımızı, dostluğumuzu her şeyimizi ona borçluyuz. Hepsini o öğretti. Onun o terbiyesine ermemiş insanların ne kadar gaddar, ne kadar hunhar, ne kadar cebbar, ne kadar cani, ne kadar azılı, azgın, sapkın insanlar olduğunu çevrenize bakarsanız hemen göreceksiniz. Farkı fark edersiniz.

Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin rahle-i tedrîsinden geçmiş insanla o terbiyeyi görmemiş insan arasında dağlar kadar fark vardır. Taşla zümrüt, yakut, elmas arasındaki fark kadar; kaldırım taşıyla ötekisi arasındaki fark kadar; toprakla gökteki yıldız kadar fark vardır!

Onun için;

Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû diyecek.

İman Resûlullah'ı kabulle tamam oluyor. İrfan da onu sevmekle kemâle erer.

"Ben müslüman oldum!.."

"Oldun ama -af edersin- ot gibi!.."

Hiçbir şeyden haberi yok, hiçbir duygusu yok. Hiç heyecanı yok. Gözü yaşarmaz, İslâm için kalbi çarpmaz. Müslüman kardeşlerine acımaz, yardım elini uzatmaz, kesenin ağzını açmaz; hiçbir hayrı yok. İrfansız! İman etmiş ama kupkuru, bomboş, tatsız tuzsuz.

İrfan ne zaman tamamlanır?

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmekle tamamlanır! İman onunla bütünleşir, iman onunla tahakkuk eder, irfan onunla, onu sevmekle kemâline erer. Onun için hepimiz Resûlullah'ı sevmeli, "Onu nasıl seveceğiz?" diye düşünmeliyiz. Sevmenin yollarını aramalıyız, bulmaya çalışmalıyız, çarelerini sormalıyız. Eczacı aramalıyız; tabîb-i müslim-i hâzık aramalıyız. Derde deva aramalıyız, hastalığa şifa aramalıyız. İnsanın "Acep ben Resûlullah'ı nasıl severim, nasıl tanırım, nasıl görürüm? Nasıl rüyama gelir? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendim'in sevgisini, iltifatını nasıl kazanırım, onun şefaatine nasıl ererim?.." diye gece gündüz bunun derdini, tasasını çekip onu araması lazım. Çok önemli bir şey!

Bir; Resûlullah sevgisi, muhabbeti, kişinin Resûlullah'ı sevecek irfan derecesine yükselmesi. Peygamber Efendimiz de tabi kendisini seveni karşılıksız koymaz. Seviyorsa Resûlullah tarafından da seviliyor demektir. Sevemiyorsa da Resûlullah tarafından sevilmeme tehlikesi bahis konusudur. Ondan da korkmak lazım!

"Benim içimde Resûlullah'la ilgili bir heyecan uyanmıyor! Salât u selâm getiriyorum ama hiç… Başkalarına bir bakıyorum da nasıl ılık ılık gözyaşı döküyorlar, nasıl âh u enîn ediyorlar, nasıl seviyorlar?.. Birilerini duyuyorum da ne güzel rüyalar görmüş, anlatıyor. Ağzımın suyu akıyor, hayran oluyorum. Bende hiç öyle şeyler olmuyor…"

Sende o şeyler olmuyorsa onun sebebini araştırmak lazım. Çünkü kalp temiz olmayınca Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de teveccüh etmez. Kalp temizlenecek ki insanın gönlüne, kalbine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in muhabbeti gelsin. Onun için kendisinde bir kusur olduğundan… Ya bir günah işliyordur ya bir harama bulaşmıştır, kendisini temizlememiştir ya bir edepsizliği vardır; ondan oluyordur. Çok ağlayacak, yalvaracak, tazarru ve niyaz edecek de o durumdan kendisini kurtaracak. Hatasını anlamaya çalışmalı, kurtulmaya çalışmalı, affettirmesinin affedilmesinin yollarını bulmaya çalışmalı!

Resûlullah'ın bir insanı sevmesi nasıl hâsıl olur?

Bir; ona inanmakla.

Resûl"e inanmayan Allah'ın Resûlü Muhammed-i Mustafâ'yı tanımayan ne olur?

İki cihanda hüsrana uğrar, bedbaht olur, ziyan eder. İki cihanı kara olur, kararır.

Neden?

Yunus Emre'mizin;

Sana inanmayan gider imansız

dediği gibi
ona inanmayan imansız göçüverir, mahvolur perişan olur.

Önce Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e inanacak, sonra salât u selâmı çok edecek. "Yâ Resûlallah! Sana salât u selâm olsun, yâ Resûlallah selamımı sana arz ederim. Ey bâd-ı sabâ, o tarafa doğru esersen selamımı Resûlullah'ın ravzasına iletiver…" diye salât u selâm gönderecek.

Neden? Onun faydası ne?

Çünkü Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde bildirmiş ki bir insan Peygamber Efendimiz'e salavat getirirse o salavât-ı şerîfeyi melekler Peygamber Efendimiz'e anında tebliğ ederler. "Yâ Resûlullah! Falanca diyardan falancanın oğlu filanca ve yahut filancanın kızı falanca hanım sana salât u selâm etti…"diye bildirirler.

Peygamber Efendimiz kendisine salât u selâm edeni bilir. O da selama selam verir. Çünkü selama selam vermek İslâmî âdâbtandır.

Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl buyruluyor?

Bismillahirrahmanirrahim.

Ve izâ huyyîtüm bi-tahiyyetin. "Ey mü'minler! Bir selamla selamlandığınız zaman…" Fe-hayyû bi-ahsene minhâ. "O selamdan daha güzel bir karşılıkla o selamı selamlayın, selamın cevabını verin!"

Mesela es-Selâmu aleyküm demişse;

Ve aleyküm selâm ve rahmetullâhi ve berakâtüh deyin, bir güleç yüz, tatlı dil ekleyin, birkaç kelime daha ilave edin…

Ev mislihâ. "Ve hiç olmazsa ve aleyküm selam deyin!"

Hiç olmazsa karşılık verin. Sırtınız dönük, cevapsız bırakmayın! Kimisi de es-Selâmu aleyküm deyince diyor ki;

"Günaydın."

Günaydın; sadece dünyada havanın güneşlik olduğunu, günün aydın olduğunu gösteriyor. Ama es-Selâmu aleyküm; "Hem dünyada hem âhirette selamet senin olsun. Selamet yurdu olan cennete gir. Allah'ın selamına er, selamına mazhar ol…" mânasına geliyor. Bunun mânası çok daha derin. Ona düşmanlık olur mu?!

Ben Almanya'da, Münih'de bulunduğum sırada orada Almanlar'la karşılaşıyordum, hoşuma da gidiyordu. Hiç tanımadıkları halde selam veriyorlar grüss got; "Tanrının selamı üzerine olsun." diyorlar. Tanrının selamı deniyor.

Almanya'nın da bazı yerlerinden Prusya taraflarında, Hannover taraflarında filan onlar da gutten tag derlermiş. "Gün aydın olsun." diye laik bir selam oluyor. Dinî tarafı olmayan bir selam oluyor. Ama Bavyeralılar daha dindar. Onlar grüss got; "Tanrının selamı olsun." diyorlar. Ötekiler "Gün aydın olsun." diyorlar. Biz o oyuna düşmeyelim! Mânevî tarafı, derinliği olan şeyi söyleyelim.

Ve izâ huyyîtum bi-tahiyyatin fe-hayyû bi-ahsene minhâ ev ruddûhâ. "… Yahut da onu aynen iade ediniz!" diye emir olduğundan Peygamber Efendimiz'e de salât u selâm getiren Peygamber Efendimiz'in salatına, selamına mazhar olur.

Resûlullah der ki; "Bak şu yüzü kara ümmetim! Yüzü kara ama yine beni sevdi de selam gönderdi. Hadi ona da selam olsun!" deyiverir.

Onun için ne yapacak?

Peygamber Efendimiz'e salât u selâmı çokça getirecek.

es-Selâtu ve's-selâmu aleyke yâ Resûlallah diye Cuma günlerinde Fatih camiinin minarelerinden nasıl kulaklarımızda çınlıyor? O hafız kardeşim, güzel sesli hafız kardeşlerimiz ne kadar güzel salât u selâm getiriyorlar?.. O Fatih camiinden salât u selâmlar, o güzel şeyler cuma günlerinde b ütün Haliç'e, bütün Fatih, bütün Beyoğlu hatta belki Üsküdar'a kadar gidiyor. Ne kadar güzel oluyor!

Salât u selâm getireceğiz bunların birtakım sırları var, bunlar esrarengiz şeyler. Salât u selâm getirdikçe maksut hâsıl olacak.

Üçüncü mühim nokta nedir?

Sünnetine uymakla olur! Peygamber Efendimiz'in sünnetine uyan Peygamber Efendimiz'in sevgisine mazhar olur. Sünnetini çiğneyen Peygamber Efendimiz'i kırmış olur, Peygamber Efendimiz'i darıltmış olur. Peygamber Efendimiz'i darıltan insan iflah olmaz. Onun için Peygamber Efendimiz'in sünnetini sevmek ve sünnetine uymak lazım.

Bu devirde sünnetini çiğneyenler çoğalmış. Çünkü dini bilmeyenler çoğalmış. Çünkü gidiyor; başka diyarlarda okuyor, başka okullarda, kolejlerde okuyor. Onlar ona hıristiyanlığı sevdiriyorlar da İslâm'ı sevdirmiyorlar. Öyle yetişiyor. Başka havalarda boş sevgilerle yetişiyor, boş heveslerle yetişiyor. Onun için bilmiyor. Bilmeyince de sünnet-i seniyye uygulanmıyor. Uygulanmayınca da bu memleketin bereketi kaçıyor. Uygulanmamasından dolayı, sünnete muhalefetten dolayı bereket kaçıyor.

Ümmetin fesada uğradığı zamanda, bozulduğu zamanda Efendimiz'in sünnetine sarılmak ve onu ihyâ etmek çok sevap. Ona yüz şehit sevabı verilecek. Bir değil, iki değil, on değil yirmi değil; yüz şehit sevabı verilecek!

Peygamber Efendimiz; "Ümmetimin fesadı zamanında benim sünnetime sarılan ihyâ eden kişilere yüz şehit sevabı var!" diye buyuruyor.

Men ahyâ sünnetî inde fesâdi ümmetî fe-lehû ecrü mieti şehîd.

Efendimiz'in sünnetini ihyâ edenler, diriltenler, uygulamaya başlatanlar yüz şehidin sevabı kadar büyük sevaplar kazanacak.

Düğün yapmakta sünnet var, yemek yemekte sünnet, evlenmekte sünnet, ticarette sünnet, günlük yaşamda sünnet, arkadaşlık münasebetlerinde, selamlaşmada sünnet var, her şeyde sünnet-i seniyye neyse onu yapmak lazım. Efendimiz'in âdetine, Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine uymak lazım. Sünneti ihyâ edince Resûlullah sever, Allah da sever.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz'in sünneti nedir? Sünneti veçhile yaşamak, sünnet-i seniyyesine uymak nasıl mümkün olur? Hocalardan bunu öğrenin, bunu sorun!

"Ben Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun yaşamak istiyorum, sünneti nedir? Bunu bana anlatın." deyin. Bu konuda Peygamber Efendimiz'in hayatını anlatan, âdetini, yaşam tarzını, şemâilini, hadîs-i şerîflerini anlatan ne kadar güzel kitaplar var?! Onları okuyun sünnet-i seniyyeyi ihyâ edin.

Bir de Resûlullah en çok kimi sever?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ümmetine hüsn-ü hizmette bulunanı sever. Ümmetine güzel hizmet edenleri, hizmeti güzel yapanları, hizmet vazifesini yerine getirenleri sever. Onun için ümmetine güzel hizmet etmeye çalışalım.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Hepimiz Ümmet-i Muhammed'e rahm edelim. Acıyalım, umumî olarak rahm edelim. Ne kadar acınacak kişiler var?! Hem müslüman hem fakir, hem müslüman hem geri, hem müslüman hem mazlum, hem müslüman hem mağdur, hem müslüman hem maktul, mahpus... Ümmet-i Muhammed her yerde; Balkanlar'da, Kosova'da, Sırbistan'da, Bulgaristan'da, Romanya'da, Rusya'da, Kafkasya'da, Orta Asya'da, Keşmir'de, Hindistan'da, Afrika'da, Cezayir'de vs. umumî bir hücuma mâruz, hatta Türkiye'de…

İslâm hücuma mâruz; din düşmanları İslâm'a saldırıyor. İslâm'ı kötülemeye çalışıyor, müslümanı İslâm'dan ayırmaya çalışıyor. İslâmî eğitimin devam etmesi lazım, Ümmet-i Muhammed'in müslüman olarak yetişmesi lazım. Her müslümanın Ümmet-i Muhammed'in imdadına koşması lazım. Ümmet-i Muhammed'in lehine olan her şeyi yapması lazım. Kosova'ya yardım etmemiz lazım, Arnavutluğa, Bosna'ya, Çeçenistan'a yardım etmemiz lazım, Özbekistan'a, Tacikistan'a, Azerbaycan'a, Kuzey Irak'a… her tarafa yardım etmemiz lazım.

Keşke bin tane canımız olsaydı her canımızla bir kere bir tane müslümana feda olsaydık! Her yerde müslümanların dertleri, sıkıntıları var. Ümmeti Muhammed'e acıyan;

Allahümme'r-ham ümmete Muhammedin rahmeten âmme. "Ey Allah'ım! Ey Mevlâm! Ey Rabbim! Ümmet-i Muhammed'e umumî olarak rahm eyle yâ Rabbi! Yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed'e acı…" diye dua etmek en kıymetli dua oluyor.

Peygamber Efendimiz hadîsi şerifinde en kıymetli duanın,

Allahümme'r-ham ümmete Muhammedin rahmeten âmme demek olduğunu bildiriyor.

Ümmeti seveceğiz, ümmetin derdiyle dertleneceğiz. Ümmetin dertleriyle dertlenmeyen gerçek müslüman değildir! Her müslümanın derdi bizim derdimizdir. Ümmet-i Muhammed rahat etmedikçe Türkiye'de rahat içinde oturmayacağız, rahat etmeyeceğiz. Köşkün içindeyken bile rahat etmeyeceğiz. Zenginlik içinde refah içindeyken bile rahat etmeyeceğiz. Ümmet-i Muhammed'e her yönden faydalı olmaya çalışacağız, yardımcı olmaya çalışacağız, onları mutlu etmeye çalışacağız.

Amerika'dan, Avrupa'dan herkes harıl harıl çalışıyor. "Afrika'nın falanca ülkesine filanca yoksula yardım edeyim…" diye eski çamaşırları topluyorlar, yıkıyorlar, ütülüyorlar, götürüyorlar, veriyorlar. Bilmem çocukların yetişmesi için gıda yardımı yapıyorlar. Avrupalılar ellerinden gelen çeşitli şeyleri yapıyor. Ondan sonra da Hırıstiyanlığa çekmeye çalışıyor. Kendi dinlerini öğretmeye çalışıyor. O zaman durum daha fena oluyor. Çünkü insanın imanının gitmesi en büyük felakettir.

Burada arkadaşlarla konuşuyorduk. Adanalı kardeşlerimiz var; "Geçmiş olsun!" filan dedik, konuştuk, dertleştik telefonlar açtık. Oradan bize telefonlar geldi. "Allah ölenlere rahmet eylesin, kalanlara sabr-ı cemîl ihsan eylesin…" dedik. Siyasîler oraya gitmişler de oradakiler de siyasîleri kabul etmemişler, kovmuşlar. "Gidin! Siz oy için geliyorsunuz! Gidin, sizi istemiyoruz…" filan demişler.

Ben üzüldüm, böyle diyenlere de üzüldüm. Dedim ki; "Keşke öyle söylemeselerdi, şöyle söyleselerdi: ‘Evet, bu zelzele bizim için bir büyük acıdır ama bizim için en büyük acı dinimizdeki zelzeledir, dinimize yapılan darbedir, dinimizin engellenmesidir. İmanımıza göre yaşamanın engellenmesidir. Başımı örtmem, ibadetimi yapmam, sakalımı bırakmam sünnet-i seniyye olarak, farz, vacib, müstehab olarak neyse, dininin gereği olarak yaptığım şeyleri yapamamak, onların engellenmesi zelzelelerin, felaketlerin en büyüğüdür! Bize yardım etmek istiyorsanız bizim canımız ancak o zaman rahat eder. Lütfen bize o hususlarda yardım edin…' diye söyleselerdi de ‘Geçmiş olsun!' diye onların yanına gelenleri kovmasalardı."

O davranışları biraz hoşuma gitmedi. Acıları varsa bile böyle söyleselerdi. Başörtüsünün engellenmesi, başörtülü kızımın okuldan atılması bizim için daha büyük zelzeledir!" desinler de derdini anlatsınlar.

Gazetede, bizim Sağduyu gazetemizde okudum: Mübarek mücahit kızlarımız Ankara'ya kadar o beyaz yürüyüşü yapmışlar. Meclis başkanı Hikmet Çetin'le görüşmüşler. Hikmet Çetin Bey;

"İşin bu kadar vahim olduğunu, bu kadar derin boyutlarda olduğunu bilmiyordum!" demiş.

Kızları takdir de ettim. Duyulmayan şeyleri duyuruyorlar.

Muhterem kardeşlerim!

Sonradan da düşündüm, hakikaten bazı kimseler duymamış olabilir. Çünkü bir gazeteye alışmış olan insan o gazetenin tutumuna göre şartlanıyor. Onun verdiği bilgilere göre düşünüyor onun vermediği bilgilerden haberdar olmuyor.

Bazıları da diyorlar ki;

"Çeşitli gazeteleri alalım da çeşitli fikirlere sahip olalım…"

Ama beş tane aynı zihniyeti temsil eden hatta aynı şirket tarafından neşredilmiş gazeteyi alınca gene bir fikri dinlemiş oluyor, öteki fikri duymamış oluyor. Bence insan zıt fikirleri savunan kimseleri takip ederse gerçekleri o zaman belki daha iyi görür.

Demek ki en yetkili, en bilgili yönetimin en yükseğinde olan insanlar duymamış olabiliyor. O bakımdan kızlarımızı takdir ettim. Mâşaallah duyurmuşlar. Gazetelerin yapamadığı duyurma işini yapmışlar. Allah razı olsun. İnşallah dinleyenler de mucibince hareket ederler de zulümleri engellerler.

Ama ümmete hizmet etmek, her yönden hizmet etmek lazım. En büyük hizmetin de din konusunda olduğunu da belirtmek için bu sözleri söylüyorum. Bir insan aç kalabilir, açlıktan ölebilir; Allah o zaman onu cennetine sokar. Peygamber Efendimiz "Fukaralar zenginlerden daha önce cennete girecek!" diyor. Zelzelede ezilip ölebilir şehit olur, zelzelede ölen bir çeşit şehittir. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde bildiriyor. Bunlar bir şey değil! Harpte ölen şehittir! Kosova'da ölen şehittir, Bosna'da ölen şehittir, Çeçenistan'da ölen şehittir. Bunlar bir şey değil! Ama iman gittiği zaman ebedî hayat gidiyor. Asıl felaket odur. İmandan mahrum kalan bir insanın âhireti mahvoluyor. En büyük felaket o!

Onun için Allah'ın en çok sevdiği şey, Peygamber Efendimiz'in de en çok razı olacağı şey ümmetine güzel hizmet etmektir, ümmetine güzel müslüman olması için çalışmaktır. Gazeteyse gazete çıkarmaktır, radyoysa radyo yayını yapmaktır, televizyonsa televizyon yayını kurmaktır. Uluslararası, ulusal, bölgesel, yöresel neyse kitap neşretmekse kitap neşretmektir, mektep açmaksa mektep açmaktır, yazları değerlendirmektir…

Hatta her meclisi, her sohbet meclisini değerlendirmek lazım. Her sohbet meclisinde Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinden birkaç hadîs-i şerîf okumalı, salât u selâm getirmeli, birkaç âyet okumalı, Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını, Peygamber Efendimiz'in şefaatini kazanmaya çalışmalı.

Diliyorum ki bu Mevlid Kandili müslüman kardeşlerimizin gönlünde muhabbet-i Resûlullah, aşk-ı Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'i arttırmaya vesile olur. Peygamber Efendimiz'in sevgisini, rızasını, şefaatini kazanmaya sebep olur.

Allahu Teâlâ hazretleri kandillerinizi mübarek etsin. Nice nice mübarek günlere sağlıkla, esenlikle, şenlikle, mutlulukla erişmenizi nasip etsin. Allahu Teâlâ hazretleri hepinizden razı olsun. Hepinizin duasını beklerim; ben de size dualar ediyorum. İki cihanda aziz olun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı