M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bişr el-Hâfî 2

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzu billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm.

Elhamdü li'llâhi hakka hamdihî. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emma bâ'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin Tabakâtu's-sûfiyye adlı kıymetli ve sevimli eseri on bölümden meydana gelmiş. Her bölümde on tane evliyâullahtan, sûfîlerin büyüklerinden, geçmişlerden bir mübarek zâtı anlatıyor.

Birkaç tanesini okuduk, Bişr-i Hâfî hazretlerindeyiz, onu okumaya devam edeceğiz. Salihlerin anıldığı yere rahmet indiğini bildiğimiz için ve bu mübarek zâtlar Allah'ın rızasını kazanmak yolunda çok çalışmış, yüksek kimseler oldukları için bunların sözlerinden, hayatlarından istifade ederiz, biz de örnek alırız diye okuyoruz. Ruhları şâd olsun diye okuyoruz.

Peygamber Efendimiz'den hocamız Mehmed Zahid-i Bursevî'ye kadar gelmiş geçmiş bütün pîrlerimizin, turuk-u aliyye silsilemiz mensubu sâdâtımızın, meşâyihimizin, halifelerinin, müritlerinin, bu terceme-i hallerini okuduğumuz mübareklerin ruhlarına; bu kitabı yazan Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin ruhuna, içinde ismi geçen mübareklerin ruhlarına; bu dersi okuduğumuz şu Mustafa Selami Efendi tekkesinin bânisi Mustafa Selami Efendi'nin ve çevresinde medfun bulunanların ruhlarına; bu beldeyi Efendimiz'in işaretiyle fethetmek üzere gelmiş olan sahâbe-i kirâmın meşhurlarından Ebû Eyyûb el-Ensarî ve İstanbul'da medfun bulunan diğer sahâbe-i kirâm rıdvanullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazerâtının ruhlarına; civarda medfun bulunan meşhur şahısların, evliyâullahın, Abdulehad-i Nûrî hazretlerinin ruhuna; uzaktan yakından bu derse iştirak için gelmiş siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ruhlarına; fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına; sâir mü'minîn ü mü'minâtın ruhlarına, dereceleri üzere bizden birer hediye-i Kur'âniye olsun diye, bir Fatiha, 11 İhlâs-ı şerîf okuyup öyle başlayalım.

Horasanlı mutasavvıflardan, sûfîlerden birisi, çeşitli bilgileri geçtiğimiz derslerde okuduk Eserin 43. sayfasından okuyoruz.

Haddesenâ Hasanü'l-Mesûhiyyu kâle: Reânî Bişrü'bnü'l-Hârisi yevmen bâriden ve ene erteidü mine'l-berdi fe-nezara ileyye ve kâle.

Hasan el-Mesûhî isimli şahıs, meşâyih-i sûfiyenin büyüklerinden imiş. Bişr-i Hâfî hazretleriyle görüşmüş. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri bundan rivayetlerde bulunmuş. Birçok meşhur şahısla arkadaşlığı var.

Lem yekün menzilün ye'vî ileyhi. Barınacağı bir evi yokmuş, mescitte kalırmış, bu mübarek. İnnemâ kâne ye'vî ilâ mescidin bi-bâbi'l-künas. Râvi, bu vakayı nakleden şahıs, süpürgelerin konulduğu kapının yanında, mescitte orada kalırmış. Demek ki zahid, dünyaya metelik vermeyen, kendini âhirete tahsis etmiş kişilerden biri. Diyor ki;

Reânî Bişrü'bnü'l-Hâris. "Bişr-i Hâris beni gördü." Yevmen bâriden. "Soğuk bir günde." Ve ene erteidü mine'l-berd. "Ben soğuktan zangır zangır titriyorken Bişr-i Hâris hazretleri beni gördü." Fe-nazara ileyye ve kâle. "Şöyle bana bir baktı, şu şiiri okudu." Bişr-i Hâfî hazretleri onun o haline bakıp bir şiir okumuş.

Kat'u'l-leyâli mea'l-eyyâmi fî halakın

Ve'n-nevmü tahte rivâki'l-hemmi ve'l-kalaki

Ahrâ ve ecderu bî min en yukâle ğaden

İnnî'l-temestü'l-ğınâ min keffi muhteliki

Kâlû: Radîtü bizâ? Kultü: El-kunu'u ğınâ

Leyse'l-ğınâ kesrati'l-emvâli ve'l-veraki

Radîtu billâhi fî usrî ve fî yusrî

Felestü eslükü illâ vâdihi't-turûki.

Bu şiirin mânasını vermeye çalışalım.

Kat'u'l-leyâli mea'l-eyyâmi. "Geceleri geçirmek gündüzlerle beraber." Fî halakın. "Yıpranmış elbiseler içinde gündüzleri geceleri kat etmek, yani geçirmek."

Mesafe kat etmek, yürümek demek. Kat' etmek, kesmek demek de, geceyi gündüzü kat' etmek, yani geçirmek o zamanları.

Nerede geçirmek?

Fî halakın. "Yıpranmış elbiselere bürünmüş bir vaziyette geceyi gündüzü geçirmek."

Ve'n-nevmü tahte rivâki'l-hemmi ve'l-kalaki. "Üzüntü ve sıkıntı kemerinin altında uyumak."

Şâirâne bir üslupla eski elbiseler giyip sıkıntılar çekmek demek istiyor.

Ahrâ. "Daha layıktır." Ve ecderu bî. "Daha uygundur bana, daha şayan-ı tercihtir." Min en yukâle ğaden. "Yarın şöyle denmesinden bu, böyle yaşamak benim için daha uygundur."

İnni'l-temestü'l-ğınâ min keffi muhteliki. "Ben zenginliği muhtelik bir kimsenin elinden umdum, rica ettim, durumuna düşmekten daha iyidir."

Muhtelik; güzel elbisesi olan, mucid mânasına gelen bir kelime.

Bundan neyi kastediyor?

Zenginliği ben muhtelik bir insanın avucundan umdum, durumuna düşmekten, eski elbiseler içinde üzüntülerin ve sıkıntıların kemeri altında yatmak benim için daha iyidir.

Kâlû: Radiytü bizâ. "Dediler ki; ‘Sen buna razı mısın? Yani bunu kâfi görüyor musun? Buna gönül rızasıyla boyun veriyor musun?'"

Kultü: El-kunu'u ğınâ. "Ben onlara cevap olarak dedim ki; ‘Kanaat zenginliktir.'"

Leyse'l-ğınâ kesrati'l-emvâli ve'l-veraki. "‘Zenginlik malların, gümüşün, paranın çok olması değildir; insanın kanaatkâr olması zenginliktir.' dedim."

Radiytu billâhi fî usrî ve fî yusrî. "Zenginliğimde fakirliğimde, sıkıntımda sevincimde Allah'tan hoşnut oldum."

Beni zengin de yapsa, genişlikte de olsam memnunum; fakir de olsam, sıkıntıda, darlıkta da olsam memnunum.

Fe-lestü eslükü illâ vâdihi't-turuki. "Yolların en aşikâr olanından başka bir yola gitmem ben, dosdoğru tutturduğum yolda yürürüm."

Şiir bütünü itibariyle insanın sıkıntıya vesaireye uğraması hakkında. Soğuktan tir tir titreyen bir kimseyi gördüğü zaman, "Kanaatkârâne, dervişâne, fakirâne yaşamak benim için daha iyidir. Ben Allah'ın bana nasip ettiği her halden hoşnutum, razıyım." mânasına gelen şiiri okumuş. Ona demiş oluyor ki;

"Evet, sıkıntı çektiğini görüyorum, soğuktan titriyorsun, sıcacık bir yuvada değilsin, rahat değilsin görüyorum; ama derviş olan insan sıkıntıda da sevinçli günde de, zenginlikte de fakirlikte de, varlıkta da yoklukta da Allah'tan hoşnut olur. Bolluk olduğu zaman hoşnut olup da, darlık olduğu zaman keyfi kederi kaçmaz, her halde hoş olur."

Kardeşimiz de şöyle terceme etmiş:

Gece gündüz ayrı kalmak tenhada,

Ve uyumak elem dolu odada,

Yani şu sözden daha hoştur bana,

Meylettim geçici bir avuç mala.

Kanaat etmek zenginliktir derim,

Zenginlik mal çokluğu değil bildim,

Darlıkta, bollukta Hak'tan razıyım,

Elbet yolun güzeline tâbiyim.

Yakın bir mâna ile böyle söylemiş oluyor.

Tabi Bişr-i Hâfî'nin parası olsaydı yardım ederdi. Sıcak bir yeri olsaydı onu da çağırırdı, "Gel burada titreyip durma." derdi. Demek ki zavallılar ne sıkıntılar çekiyorlar.

Biz şimdi bolluk içindeyiz. Çeşit çeşit giyimlerimiz var. Ne kadar yoksul gibi görünsek de memleketimizde yine bolluk; üretim bolluğu, meyve bolluğu, sebze bolluğu var. Kamyonlar getiriyor, fabrikalar çalışıyor, kumaşlar dokunuyor. İnsan çıplak kalmıyor, ucuz bir şey bulabiliyor. Ayağı yalın ayak kalmıyor, herkes bir şey giyebiliyor. Ama lastik, ama kaliteli bir şey. İyi kötü herkes bir şey yiyebiliyor, elhamdülillah.

Ama eskiden insanlar neler çekmişler. Bu şiirde ve bu nakledilen olayda biraz anlıyoruz. Biraz daha ileride başka misaller de gelecek galiba. Oradan da bu eski insanların günlerce aç kaldıklarını, bu evliyâullahın nice sıkıntılı hayat sürdüklerini daha iyi anlayacağız. Bizim bu nimetlerin karşısında gece gündüz Allah'a şükredip Elhamdülillah, Eşşükrü lillâh deyip şükran duygusu içinde ibadet ve taatte bulunmamıza sebep olması lazım bu manzaraların.

Ve bi-isnâdihî kâle: Semi'tü Bişran yekûl. Aynı şahs-ı muhterem, hani evi olmayan, mescidin süpürgelik kısmında, kapısının yanında yatan o zât-ı muhterem Bişr-i Hâfî hazretlerinin şöyle dediğini rivayet etmiş.

el-Mutakallibu fî cûihî ke'l-müteşahhiti fî demihî fî sebîlillâhi. Ve sevâbuhu'l-cennetu. "Açlıkta oradan oraya kıvranan, açlığı içinde rahat edemeyip o tarafa bu tarafa dönen kimse, Allah yolunda cihat edip de yaralanıp, vurulup, yere düşüp kanları içinde çırpınan insan gibidir. Sevabı da cennettir."

Açlıktan, çare yok, otları yemişler.

Ankara'da, Allah rahmet eylesin, çok sevdiğimiz bir Mehmet Amca vardı. Ruslar Bayburt taraflarına hücum etti diye, kalkmışlar oralardan Ankara'ya doğru gelmişler. Ama 30 küsur kişi çıkmışlar, öle öle herkes, yolda üç kişi kalmış. Allah insanı huzurdan mahrum etmesin. Bu rahatlıklar elden gitmeyince, insan bunların ne kadar kıymetli olduğunu belki anlayamayabiliyor. "Otların her çeşidini yedim." diyor. "Dikenlisini, sütlüsünü, ısırdığı zaman acı suyu çıkan, hepsini yedim. Ağzımın şuraları yara oldu." diyor. Yiyecek bulamamış.

Tabi her sıkıntının, her zahmetin bir mükâfatı vardır. "Böyle açlığında kıvranan insan, savaşta yaralanmış düşmüş, kanı içinde çırpınan mücahit gibidir. İkisi aynıdır ve bu açlık çeken kimsenin mukafatı cennettir." diyor Bişr-i Hâfî hazretleri.

İnnemâ yuveffe's-sâbirûne ecrahüm bi-ğayri hisâb. "Sabredenlerin ecri sevabı bi-gayri hisaptır, çok fazladır."

İnnellâhe mea's-sâbirîn. "Allah sabredenlerle beraberdir." gibi âyet-i kerîmeler bu mânayı teyit ediyor. İnsan sabrederse, bunun Allah'tan geldiğini bilirse mükâfatı büyük olur. Sabredemezse, itiraz ederse, ileri geri konuşursa sevabı kaçar.

Ve bihî kâle: Semi'tü Bişran yekûl. Yine aynı zât-ı muhterem, o mescitte yatan kişi demiş ki; "Bişr'in şöyle dediğini de duydum."

Heb enneke lâ tehâfu veyhake elâ teştâk?

Sözleri aslında Arapçasıyla okuyorum, Arapça bilenler zevk alsın ve yazsın diye. Bunlar tasavvufî atasözleri gibi. Bunların Arapçalarını da muhafaza etmeye, ezberlemeye çalışmak lazım.

Bişr-i Hâfî buyurmuş ki;

Heb enneke lâ tehâf. Heb, burada "Tutalım ki, farz edelim ki" mânasına. "Farz edelim ki, haydi Allah'tan korkmuyorsun." Veyhaka. "Yazıklar olsun sana. " Elâ teştâku? "İştiyak da mı duymuyorsun?"

O her türlü güzelliği yaratan, her türlü kemalâta sahip, o kadar güzeller güzeli, her güzelliği yaratan Allahu Teâlâ hazretlerine bir şevk duymuyor musun?

İnnellâhe cemîlun yuhibbu'l-cemal. "Allah güzeldir, güzelliği sever."

Lehü'l-esmâü'l-hüsnâ. "En güzel isimler O'nundur."

"O zât-ı Âlâ'ya hiç iştiyak duymuyor musun? Tutalım ki korkmuyorsun, korku tarafın yok; iştiyak da mı duymuyorsun be? Yazıklar olsun sana!" diyor.

İnsan biraz dikkatli bir şekilde düşünürse; bu gülü kim yarattı? Bu güllere bu renkleri kim verdi? Yaprağındaki o düzgünlük, o zarafet, koku. Sümbüller, deniz, balıklar, çiçekler, kuşlar, kuşların o güzel sadaları, gökyüzü, güneş, ay, mehtap, yağmur, bitkiler, meyveler, tatlılar, tuzlular, ekşiler… Bu muazzam bir sanat, bu harika bir şey! Etrafımızdaki olaylara biz alışmışız da hayret duygusunu kaybetmişiz. Herbiri hayret edilecek ve hayran olunulacak şeyler. Güle, sümbüle, bülbüle, mehtaba, ışığa hayret etmek lazım. Her şeye, kâinatta hayran hayran bakmak lazım. Allahu Teâlâ hazretlerinin sanatının eserleri. Burası, kâinat müze gibi, güzel sanatlar müzesi gibi. Bunları yaratan Allah.

Kudretin sahibi, her türlü kemâlâtın sahibi, yok mu bir merakı insanın buna? Yok mu onu bir görmek istemek? Hani Yunus Emre'nin dediği gibi;

İşitirem sözünü,

Göremezem yüzünü.

Yüzünü görmekliğe,

Canım veresim gelir.

İnsanda böyle bir merak yok mu? Ya nerede bu, şimdi görsem acaba "N'olakim görsem cemalin" diye insanda bir iştiyak olması lazım, onu bildiriyor.

Yine uzun rivayet zincirinden sonra:

Haddesenâ Abdullahi'bnü Hubayk, kâle: Kâle Bişr. Bu en son şahıs Abdullah b. Hubayk demiş ki; "Bişr şöyle söyledi."

Erbaatun rafaahumullâhu bi-tıybı'l-mat'am. Vüheybi'bnü'l-Verd, İbrahimü'bnü Edhem, Yûsufü'bnü Esbat ve Sâlimuni'l-Havvâs.

Tanıdığı dört kimsenin ismini söylüyor Bişr-i Hâfî hazretleri. Diyor ki;

"Şu dört kişi vardır ki Allah bunları temiz, pak, helal yiyecek yemeleriyle mânevî bakımdan yüksek mertebelere çıkarttı."

Birisi Vüheybi'bnü'l-Verd isimli şahısmış. Aşağıda bir bilgi var. Peygamber Efendimiz'in kabilesi olan Kureyş kabilesinden imiş. Mekkeli demek ki. Ebû Osman el-Mekki. Künyesi Ebû Osman'mış. ez-Zâhid. Zühd ü takvâ sahibi bir mübarek.

Yervî an Atâ ve cemâah. "Atâ'dan ve diğer bazı insanlardan rivayetlerde bulunmuş bir kimse. " Ve yervî anhü Fudayli'bni İyâd. "Bu mübarekten Fudayl rivayette bulunmuş."

Hem silahşör, hem zengin, hem sanatkâr, hem şair, hem hadisçi olan meşhur İbnü'l-Mübarek ondan rivayet etmiş.

Ve kâle anhu İbnü'l-Mübârek: Kâne yetekellemü ve dumûahû takdur. İbnü'l-Mübarek onu şöyle anlatmış; "Konuşurdu, gözlerinden yaşlar aka aka konuşurdu."

Öyle hassas bir insan ki gözleri şıpır şıpır, şıpır şıpır gözyaşları dökerken konuşurdu.

Ve kâne sikaten. "Güvenilen sağlam bir insandı."

Sözü sağlam, sözü senet olan, rivayetleri sahih olan bir kimseydi.

Mâte senete selâse ve hamsîne ve mie. "Hicrî 153 senesinde vefat etti."

Miladî hangi sene eder?

153'ü 36'ya böleceğiz, 5 diyelim. 153'ten 5'i çıkartacağız. Çünkü her 36 senede bir sene fark yapıyordu; 148. 622'ye 148'i ekleyeceğiz. 622'de hicret etmişti Peygamber Efendimiz. Demek ki aşağı yukarı 770 miladî yıllarında vefat etmiş.

Demek ki çok güvenilir bir insanmış. Ağlayarak konuşan, hassas bir mübarek, âşık-ı sâdık kimseymiş. Birçok kimse kendisinden söz rivayet etmiş.

Mânevî derecesinin yüksekliğine Bişr-i Hâfî hazretleri de hayran.

"Dört kişi temiz gıdayla mânevî dereceleri buldular, yükseldiler. Birisi Vüheyb ibnü'l-Verd." diyor.

İkincisi İbrahimü'bnü Edhem.

Bunu tanıyoruz. Geçtiğimiz derslerde hayatını okuduk. Belhî idi, hükümdar ailesinden idi, gündüz çalışır gece ibadet ederdi, çalıştığından kazandığı parayı da götürür arkadaşlarına infak ederdi. Alnının teriyle kazandığı için kazancı helal, onun için Bişr-i Hâfî ona hayran.

Üçüncüsü, Yûsufü'bnü Esbat.

Bu da hayatı ileride anlatılacak olan birisi.

Ve Salim el-Havvâs.

Bu da dördüncü şahıs. Ehli Şam'dan imiş, salahı galip bir kimse imiş.

Dört kişinin helal lokma yemesini methediyor Bişr-i Hâfî, "Ondan yükseldiler." diyor.

Biz dervişiz, erbâb-ı tarikatiz; tamam, bu tasavvufun, tarikatin aslı esası, temeli ne?

Helal lokma.

Neden?

Peygamber Efendimiz, "İnsan bir lokma haram yese ondan bir et hâsıl olur, o et de ancak ateşle yanarak temizlenir." buyuruyor.

İnsan haram yedi mi mutlaka cehenneme girecek, yanacak. Haram yedi mi feyzi kapanır, kalbi kararır, 40 sabah ibadeti kabul olmaz, felakete uğrar.

O halde insan hakiki derviş, Allah'ın sevgili kulu, evliyâ olmak, âhirette cenneti kazanmak, yüksek mertebe kazanmak istiyorsa neye dikkat edecek?

Lokmanın, paranın helal olmasına. Onun için hepimizin bu konuda olanca titizliği göstermemiz şart.

"Efendim feyiz alamıyorum, mâneviyatımda eksiklik hissediyorum. Gençliğimdeki duyguları şimdi yaşayamıyorum. Gençliğimde daha iyiydim, günden güne daha iyi olacakken gittikçe daha beter oluyorum."

Lokma. Lokma insanı mahvediyor.

Bazı arkadaşlara bakıyorum, yüreğimi tutuyorum. Kazancında mesela bir arkadaşıyla ortaklık yapmış, o ortağı bana hoca olduğum için geliyor ondan şikâyet ediyor.

Eyvah! Ortağı memnun değil. İşler düzenli değil. Ondan sonra bakıyorum o arkadaştan kötü haberler gelmeye başlıyor.

Neden?

Kazancı bozuldu, ortaklığın tadı kalmadı, ortaklar memnun değil, kazancın sâfiyeti bozuldu. Nasihat ediyorsun, duyuyor veya duymuyor, anlıyor veya anlamıyor, ondan sonra bakıyorsun dervişliği de bozuluyor, camiye gelmemeye başlıyor. Bakıyorsun raydan çıkmış, sapıtmış, şaşırmış.

Neden?

Lokmadan.

Bazen de insanlar neden şaşırıyor?

Dikkat ediyorum, benim dikkatimi çekip de hatırımda kalanlardan birisi gıybetten, dedikodudan.

Oturuyorlar; gıybet dedikodu, gıybet dedikodu, gıybet dedikodu… Ondan sonra keyifleri kaçıyor, durumları bozuluyor, dengeleri bozuluyor. Bakıyorsun dervişlikten nasipsiz insan durumuna geliveriyorlar.

Onun için lokmanın helal olmasına dikkat edelim, günahlardan kaçınalım. Haram lokmalar ve günahlar zehir gibidir, insanı mahveder. Asit gibidir; insanın içini, mâneviyatını tahrip eder. Günahlardan kaçınacağız, haramlardan sakınacağız.

Nedir bunun aslı kısaca?

Takvâ ehli olacağız. Sakınan, çekinen, titiz bir müslüman olacağız.

"Yapamıyoruz hocam işte."

Yapamıyorsan da derviş olamazsın.

Ele geleni yersin,

Dile geleni dersin,

Böyle dervişlik mi olur?

Sen derviş olamazsın. diyor, Yunus öylelerine hitap ediyor.

Madem Bişr-i Hâfî hazretleri bu dört kişiyi methetmiş, aman biz de, oradan ibret alalım, lokmamızın helal ve güzel olmasına dikkat edelim.

Haddesenâ Muhammedü'bnü'l-Müsenne'bni Ziyâd, kâle: Semi'tü Bişran yekûl.

Bu Muhammedü'bnü'l-Müsenna b. Ziyad, Bişr-i Hâfî hazretlerinin şöyle söylediğini nakletmiş.

Şâtırun sahiyyun ehabbu ileyye min kâriin leîmin.

Önce bu adam, mübarek kimmiş, onun hayatını okuyalım.

Salihlerden idi. Bişr'in arkadaşlığını yaptı. Ondan bazı sözlerini nakletti, ezberledi.

Ve hüve sadûkun. "Doğru sözlü bir insandı, iyi bir râviydi." Mâte senete sittîne ve mieteyn. "260 hicrî senesinde öldü."

Şâtırun sahiyyun ehabbu ileyye min kâriin leîmin.

Şatara fiilinden geliyor, birkaç mâna var. Birisi hayasız, ahlâksız; iyi terbiye görmemiş, aşağı tabakadan insan mânasına geliyor. Bir beldenin ayak takımı olanlara "Şuttar" derler.

Şâtırun sahiyyun. "Aşağı tabakadan, ayaktakımından ama cömert bir adam." Ehabbu ileyye. "Bana daha sevimlidir." Min kâriin leîmin. "Kötü huylu, alçak tabiatlı, cimri bir din adamından, hafızdan, hocadan bana daha sevimlidir." diyor Bişr-i Hâfî hazretleri.

Cömertlik güzel bir huy. "Aşağı tabakadan cömert bir insan, mesleği itibariyle asaletli bir meslekten olup da huyu kötü olan bir insandan daha iyidir, benim nazarımda." diyor. Cömertliği methediyor, cömertliğin güzel olduğunu ifade ediyor. Hakikaten hadîs-i şerîflerde de öyledir. "Cömert cennete yakındır, cimri de cehenneme yakındır."

Cömertlik güzel bir sıfattır.

Cömertlik, insanın başkasına âlicenap davranması, bir şeyler vermesi, bağışta bulunması mânasına geliyor, üç şekilde oluyor:

1. Mal cömertliği; parası var, çıkartıyor veriyor.

2. Ten cömertliği; beden hizmet ediyor, imkânı var, hizmetine koşturuyor. Hizmet edilecek bir kimse diye ihtiyara, yoksula, dula, hocaya, babaya, akrabaya bedenen hizmet etmek; ten cömertliği.

Malca hizmet etmek, mal cömertliği; bedence hizmet etmek, ten cömertliği.

3. Can cömertliği; Sevdiği insan için icabında canını feda ediyor.

Cömertlik iyi bir huydur. Bir müslümanın bir müslümana âlicenap davranması, eliaçık davranması, onun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde olması, parasından pulundan, imkânından ayırması, vermesi güzel bir şeydir. Fukarânın gönlünün alınması, sevindirilmesi güzel şeydir.

"Ben aşağı tabakadan cömert bir insanı; hoca, hacı, hafız, makbul din adamı olup da tabiati kötü, cimri, pinti olan insandan daha çok severim, o bana daha sevimlidir." buyurmuş.

Semi'tü Ebâ Bekrin ebne Affâne kâle: Semi'tü Bişr ebne'l-Hârisi yekûl. İnnî le-eştehi'ş-şevâ' münzü erbaîne seneten fe-mâ safâ lî dirhemuhû.

Ebu Bekir b. Affan, Bişr-i Hâfî'nin şöyle bir söz söylediğini rivayet etmiş.

Bu kısımda Ebu Bekir b. Affan hakkında geniş bir bilgi yok. Bişr-i Hâfî şöyle dermiş:

İnnî le-eştehi'ş-şevâ'. "Ben kızartmayı, kebabı canım çekiyordu, istiyordum. " Münzü erbaîne seneten. "40 seneden beri." Fe-mâ safâ lî dirhemuhû. "Fakat onun parası bir türlü bana gelmedi."

40 yıl kebap istemiş ama bir kebabın parası kendisine denk gelmemiş, eline nasip olup da geçmemiş. Zamanlarını böyle geçirmişler.

Biz günde üç defa yiyoruz. Bazen aralarda misafirliğe vesaireye gidersek, oralarda da çayın yanında pasta, pastanın yanında börek, böreğin yanında çörek, yatsıdan sonra şu, bilmem nereden sonra bu. Onları da hesaba katmıyoruz, onlar ekstra sayılıyor. Ne kadar farklı!

Haddesene'bnü Ebi'd-Dünya kâle: Kâle raculün li-Bişrin.

İbn Ebi'd-Dünya ki meşhur bir alimdir, -hadisçidir, hadis kitabı yazmıştır- nakletmiş. Bir adam Bişr-i Hâfî hazretlerine dedi ki:

Lâ edrî bi-eyyi şey'in âkülü hubzî? "Bilmiyorum ki elimdeki yalın ekmeği neyle yiyeceğim?"

"Katığım yok." demek istiyor. "Elimdeki sade ekmeği bilmem ki ne ile yiyeyim?"

Belki böyle sorarak, "Varsa bir katığın ver." demek istedi. Veyahut "Hangi katık sevaplıdır?" diye ondan da sormuş olabilir.

Fe-kâle. Bişr-i Hâfî de ona şöyle demiş: Üzkürü'l-âfiyete. "Afiyeti hatırına getir." Vec'alhâ idâmeke. "Onu kendine katık yap."

"Afiyeti zihninden düşün, sonra ekmeğe katık yap ye." demiş. Tavsiyesi böyle olmuş.

Rahmetli bir doktor tanıdığımız vardı. "Çay üç türlü içilir. Bir, içine şeker koyarsın, şeker katılarak içilir. Bir, şekeri ağzına alır yudumlarsın, kırtlama içilir. Bir de gözleme vardır." derdi.

"O nedir?" diye soranlara;

"Şekeri karşıya koyarsın, bir ona bakarsın bir içersin." derdi.

Bunun dediği de biraz ona benziyor. "Afiyeti düşün, basit katıksız ekmeğe onu katık yap, onu öyle ye." demiş.

Katık bulamamış çoğu, yoksulluğun derecesini gösteren bir tablo. Bir kısmı da, olsa da fazla katığa iltifat etmemiş; sade bir yaşamı tercih etmiş. Nefsi kabarmasın, şımarmasın diye iltifat etmemiş.

Kâle'l-Kâsımü'bnü'l-Münebbih semi'tü Bişran yekûl. Kasım b. Münebbih isimli şahıs, Bişr-i Hâfî'nin şu sözünü duymuş, naklediyor.

İn lem tuti' felâ ta'si. "Allah'a itaat etmiyorsan, hiç olmazsa âsî de olma."

Tam kulluk yapamıyorsun, ibadet taat yapamıyorsun, bari günaha girme, günah işleme.

Diğer rivayet aynı isnatla, aynı kanaldan gelmiş.

Ve bi-isnâdihî, kâle: Semi'tü Bişran yekûl. Aynı şahıs "Bişr-i Hâfî'nin şöyle dediğini işittim." diyor.

Ene ekrahü'l-mevte ve lâ yekrehü'l-mevte illâ murîbun. "Ben ölümden korkuyorum, hâlbuki ölümden ancak şüphesi olan korkar." demiş.

Kendisi itiraf ediyor. "Ölümden korkuyorum, ama benim bu korkmam iyi değil. Demek ki benim durumum iyi değil, kötü insanmışım, tereddüdüm varmış ki ölümden korkuyorum. Çünkü ancak ölümden sonra başına ne geleceğinden şüphesi, tereddüdü olan insan korkar. İyi şey gelecek diye bilen insan korkmaz. Veya cennete imanı olan insan, mü'min cennete gidecek diyen insan korkmaz. Madem korkuyorum, demek ki kendimde kusur var." diye kendisini kötülüyor. Kendisinin halini söylüyor.

Bu hususta âyet-i kerîmeler de var. İnsanoğlunun tabiatında var. İnsanoğlu yaşamayı seviyor. Bütün mücadelesi ve sevk-i tabiileri yaşamak, yaşamını korumak üzerine kurulmuş. Yemesi, mücadelesi, savunması, hücumu ondan. Arslanın saldırması, geğiyin kaçması ondan. Arslan yemek yiyip de hayatını devam ettirmek istiyor. Geyik de pençesine düşmeyip kurtulmak istiyor. Bütün mücadele bunun üzerine kurulmuş.

Tabi insanın yaşama arzusundan sıyrılıp da ölümü sevecek bir hale gelmesi, yüksek bir durum. İnsanın ölümü sevebilmesi kolay bir şey değil.

Mesela Mevlânâ ölümü için "Şeb-i Arûs", "Düğün-bayram gecesi, düğün-dernek gecesi" diyebiliyor. "Ben öldüğüm zaman benim için ağlamayın." diyebiliyor. "‘Elveda elveda!' demeyin, ayrılığa gitmiyorum, kavuşmaya gidiyorum. ‘Yazık yazık!' demeyin, güzel bir şeye kavuşan insana niçin yazık densin?" diye sözler söyleyebiliyor.

Bazı insan her gece yatarken -okuduk kitaplardan ki- "Yâ Rabbi, bu gece bari canımı al ki Muhammed-i Mustafâ'ya kavuşayım." diye dua edermiş. Böyleleri var. Biliyor ki âhirette Resûlullah'a, dostlara kavuşacak, o zaman ölümü istiyor.

"Ben ölümden korkuyorum."

Demek ki ölümden, şüphesi olan insandan başkası korkmadığına göre, "Vay, benim vaziyetim fena!" demiş oluyor, Bişr-i Hâfî. Bizim artık kendi kendimizi ölçmemiz, değerlendirmemiz gerekiyor. Büyükler böyle derse, onlara göre bizim ölçmemizi nasıl yapmamız gerektiğini siz düşünün.

Ve bihî kâle Bişrun. Yine aynı rivayet kanalıyla, yine aynı şahıstan nakledilmiş ki; Bişr-i Hâfî şöyle buyurmuş:

Hubbuke li-mâ'rifeti'n-nâsi re'sü mahabbeti'd-dünyâ. "İnsanların seni bilmesini istemen, insanlar arasında tanınmak, bilinmek, meşhur olmak isteği; işte bu dünya sevgisinin ta kendisidir, başıdır."

İnsanlar tarafından beğenilmek, sevilmek, bilinmek istemek, işte bu hubb-u dünyanın başıdır.

Hubbu'd-dünya nedir?

Dünyayı sevmek, tasavvufta dervişin en büyük imtihanıdır.

Hubbu'd-dünya re'sü külli hatîetin.

Her hatanın başı dünya sevgisi olduğundan, derviş onunla mücadele eder.

"Ben dünyayı sevmiyorum." diyebilirsin ama insanların seni bilmesini, sevmesini, alkışlamasını istiyor musun? Hoşuna gidiyor mu böyle bir şey olduğu zaman?

"Hoşuma gidiyor."

Demek ki sen dünya sevgisinin içindesin, kurtulamamışsın demektir. Bu onun delili ve emaresi oluyor.

İyi müslüman nasıl olacak?

Ve lâ yehâfûne levmete lâim.

İyi müslüman, kınayanın kınamasından korkmayacak.

Birisi beğenmiş ötekisi beğenmemiş, alkışlamış, kızmış, tenkit etmiş vesaire; onlara aldırmayacak. Allah seviyor mu sevmiyor mu, ona bakacak. Kınayanın kınamasına aldırmadan yapması gereken işi yapacak. Kılık kıyafeti İslâmî olacak, isterse başkaları beğenmesin. Sözü İslâmî olacak, isterse bazıları hoşlanmasın. Davranışı İslâmî olacak, yaptığı işler İslâmî olacak, isterse bazı kimseler darılsın, gücensin. Her şeyi Allah rızası için İslâmî olarak yapmaya gayret edecek.

Kâle İbrahimü'l-Harbiyyu. İbrahim-i Harbî isimli râvi demiş ki;

Semi'tü Bişre'bne'l-Hârise yekûl. "Bişr-i Hâfî'yi şöyle duydum, şöyle söylüyordu."

Rivayet eden şahsı aşağıda uzun anlatmış. İbrahim-i Harbî isimli şahıs 298 senesinde doğdu. İlimde önder idi. Zühtte başkan idi. Fıkhı çok iyi bilen bir kimse idi. Ahkâmı çok iyi bilirdi, hadisi çok ezberlemişti. Kusurları, hataları çok iyi teşhis edebilirdi . Edebe sahip bir kimseydi. Çok güzel vasıflarla methediyor. Allah şefaatine erdirsin.

Cemmaan li'l-lugati. Çok da diller bilirmiş veya Arapça'nın çok kelimelerini, nadir kelimelerini bilirmiş mânasında. Çok kitaplar yazmış, kıymetli eserler yazmış. Annesi Beni Talum kabilesindenmiş. Dayıları Ensarî'ymiş. 22 tane evi varmış, bunların hepsini satmış ve hadis öğrenmek için sarf etmiş. Öteki adamın hiç evi yoktu, caminin süpürgeliğinde yatıyordu, bu alimin de 22 tane evi varmış. Bu da hadis ilmini elde edeceğim diye 22 evi satmış harcamış. 285 senesinde, Zilhicce ayında Bağdat'ta ölmüş. İbrahim-i Harbî, bu anlattığımız kimse rivayet ediyor ki, Bişr-i Hâfî şöyle demiş:

Bi-hasbike enne kavmen mevtâ tahye'l-kulûbu bi-zikrihim ve enne kavmen ahyâe taksu'l-kulûbu bi-rü'yetihim.

Güzel bir edebî cümle söyledi.

"Sana ibret almak için kâfidir, yeter ki; bazı ölmüş insanlar var, onların anılmasıyla gönüller canlanıyor."

Biz şimdi vefat etmiş bazı kimseleri anıyoruz, zevk duyuyoruz, mest oluyoruz, ibretler alıyoruz. Bizim işimize geliyor. Uygun oluyor bu söz. Bu sana ibret almak için yeter ki; bazı ölmüş insanlar var, onlar anıldığı zaman anıldığı yerde ananların kalpleri canlanıyor, ihyâ oluyor. Buna mukabil;

Ve enne kavmen ahyâe… "Bir de diri bazı insanlar var, görüldüğü zaman kalpler kasvetleniyor."

Öyle insanlar da var baktığın zaman, yanında olduğu zaman kalbine kasvet çöküyor. Subhanallah! Bunlar ölüler, ölü olmasına rağmen anıldığı zaman kalpler diriliyor. Bunlar diri, diri olmalarına rağmen görüldüğü zaman insanı kasvet bağlıyor. Ne ibretli bir şey! Tabi salih insanlar anıldığı zaman kalpler dirilir, fasık facir insanlar da görüldüğü zaman hakikaten insana kasvet gelir. Güzel, edebî bir cümle.

Ve bihî kâle. Yine İbrahim-i Harbî'den gelen rivayetle, kanalla şöyle buyurmuş Bişr-i Hâfî:

el-Halâlu lâ yahtemilu's-serafe. "Helal mal israfa gelmez, israf olmaz, boşa gitmez."

Bizim memlekette bir söz var; "Helal mal yabanda kalmaz." derler.

Koyun, keçi, sığır, sürü döndü, senin koyunun, keçin nerede?

Yok. Kurt yedi, gelmedi.

"Helal mal yabanda kalmaz." derler. Bu söz onu andırıyor.

el-Halâlu lâ yahtemilu's-serafe. "Helal, israfa mütehammil değildir."

Helalde israf olmaz. Her şey yerli yerince gider, israf olmaz. Haram oldu mu hop oraya gider, hop buraya gider; para elde kalmadı, bir işe de yaramadı, oluverir. Nereye gittiği belli olmaz.

el-Hasanü'bnü Âmrini's-Sübey'i -veya Sebi'i- yekûlu: Semi'tü Bişran yekûl. "Bişr-i Hâfî'nin şöyle dediğini duydum." demiş.

Bî dâun mâ lem uâlic nefsî lâ etefarrağu li-ğayrî, fe-izâ âlectü nefsî tefarrağtu li-gayrî mâ absaranî bi-mevdıi'd-dâi ve mevdıi'd-devâi in eânenî minhu bi-maûne. Sümme kâle: Entüm ed-dâu! Erâ vücûhe kavmin lâ yehâfûne mütehâvinîne bi-umûrihi'l-âhireti.

Bişr-i Hâfî bir sohbetinde, konuşmasında demiş ki;

Bî dâun. "Benim hastalığım var. Hastayım ben. " Mâ lem uâlic nefsî. "Nefsimi bu hastalıktan tedavi etmedikçe." Lâ etefarrağu li-ğayrî. "Başkasına faydam olmaz, başkasına vakit ayıramam, meşgul olamam." Fe-izâ âlectü nefsî. "Bu hastalığı tedavi ettiğim zaman." Tefarrağtu li-gayrî. "O zaman başkasına yardım edecek bir imkâna sahip olurum. Başkasına faydam olacak zamanı, imkânı o zaman bulurum."

Tasavvufta da böyledir. Derviş tasavvufî terbiyeyi görür, halvetlere girer. Nefsi ıslah olduktan, terbiye aldıktan sonra hocası onu irşat için bir başka yere gönderir. "Sen de kalk falan yere git. Oranın halkına Allah'ın emirlerini anlat."

Neden?

Kendini terbiye etti, ıslah etti; ondan sonra başkasına faydalı hizmetler yapar. Ama kendisinde hastalık varken başkasına faydası olmaz.

Mâ absaranî bi-mevdıi'd-dâi ve mevdıi'd-devâi in eânenî minhu bi-maûne. "Eğer bana bir yardım gelir de yardımcı olmazsa, ben hastalık nerede deva nerede, göremem."

"Yardım gelirse hastalığın, devanın nerede olduğunu o zaman anlayabilirim." dedi.

Sümme kâle: Entüm ed-dâu! "Sizsiniz hastalık!" "Hastalık dediğim, hastalıktan kastım sizlersiniz. " Erâ vücûhe kavmin lâ yehâfûn. "Bakıyorum bazı insanların yüzlerine ki Allah'tan korkmuyorlar. " Mütehâvinîne bi-umûrihi'l-âhireti. "Âhiret işlerini hiç ciddiye almıyorlar, gevşek gevşek davranıyorlar."

İşte hastalık bu. Hastalığın, muhatapları olduğunu söylemiş oluyor.

Semi'tü Abbase'bne Dihkan yekûl: Küntü inde Bişrin. Abbas b. Dihkan isimli şahıstan rivayet edilmiş ki şöyle söylemiş.

Küntü inde Bişrin. "Ben Bişr-i Hâfî'nin yanında meclisindeydim." Ve hüve yetekellemü fi'r-rıdâ ve't-teslim. "O, tasavvuftaki rıza ve teslimiyet makamını anlatıyordu ihvana."

Rıza nedir?

Allah'ın kaza ve kaderine razı olmak.

Teslim nedir?

Allah'ın hükmüne teslim olup itiraz etmemek. "Ne yapalım, Hakk'tan böyle nasipmiş." deyip teslimiyet göstermek demek. Bu konuda konuşup duruyormuş.

Fe-iza hüve bi-raculün mine'l-mutasavvıfa. "Birden mutasavvıflardan bir adam belirdi, peyda oldu. " Fe-kâle lehü: Yâ Ebâ Nasr! Bişr-i Hâfî'ye hitap edip demiş ki; "Ey Ebû Nasr!" İn kabadta an ahzi'l-birri min yedi'l-halkı li-ikâmeti'l-câhi. Fe-in künte mütahakkıken bi'z-zühdi munsarifen ani'd-dünyâ fe-huz min eydîhim li-yemtehiye câhuke indehüm; ve ahric mâ yu'tûneke ile'l-fukarâi; ve kün bi-akdi tevekkül te'huzu kuvveteke mine'l-ğayb.

Bişr-i Hâfî büyük bir zât, vaaz ediyor; ashabını toplamış, rıza ve teslimiyet makamından bahsediyor. Bir başka mutasavvıf kalkmış ona söz söylüyor. Nasihat yollu bir şeyler söylemiş.

Bakalım ne demiş?

"Ey Ebû Nasr!" demiş.

Bişr-i Hâfî'nin künyesi Ebû Nasr. Biliyorsunuz Araplarda isim kullanılmaz. Asaletli kimselerle konuşurken künyesiyle hitap edilir. "Yâ Bişr!" dese ismiyle hitap etmiş olacak, "Yâ Es'ad" demiş gibi. Ama öyle demiyor, "Ey Ebâ Nasr!" diyor. "Ey Nasr'ın babası." demek. Nasr diye bir oğlu var, o isimle hitap ediyor.

İn kabadta an ahzi'l-birri min yedi'l-halkı li-ikâmeti'l-câh. "Halk sana sadaka, hediye gibi bir şey getirip vermek istediği zaman kendini tuttun."

Kendi makamını ayakta tutmak için o verilen iyiliği almıyorsun.

İn künte mütahakkıken bi'z-zühdi. "Eğer sen dünyaya metelik vermeyen, hakiki zühd sahibi bir kimse olsaydın böyle yapmazdın."

Ya nasıl yapardın?

Munsarifen ani'd-dünyâ. "Mevkiyi de gözüne almazdın."

Mevkini makamını, itibarını korumak için verilen şeyi almama durumuna düşmezdin, alırdın.

Fe-huz min eydîhim. "Al onların verdiği sadakayı veya hediyeyi." Li-yemtehiye câhuke indehüm. "Onların nazarında mevkin silinsin."

"Aa, bizden bir şeyler alıyor işte canım." filan diye yani gözlerinden düş onların.

Ve ehric mâ yu'tûneke ile'l-fukarâ. "Sonra da o aldığını götür fakirlere ver."

Böylece mevki makam da silinmiş olur, gene de hayrını yapmış olursun.

Ve kün bi-akdi tevekkül. "Tevekkül bağına bağlan." Te'huzu kuvveteke mine'l-ğayb. "Rızkını gaybdan alırsın." diye böyle bir nasihat etmiş.

Kesik kesik söyledim, bilmiyorum anlaşıldı mı?

Rıza ve teslimiyet makamından bahsederken kalkmış; yâ Ebû Nasr, sen sana birşey verildiği zaman almıyorsun. Ama yanlış yapıyorsun. Bence, bunu kendi mevkiini, itibarını korumak için yapıyorsun. Bu gerçek mutasavvıfın hali değil. Sen gerçek zahid isen, hakikaten dünyaya metelik vermeyen bir kimse idiysen öyle yapmamam lazımdı. Sana verileni al. Halkın nazarında itibarın silinsin. Mutasavvıfa, zühde daha uygundur. Ondan sonra aldığını da gene istiyorsan yeme. Zahidsen fakirlere ver. Böyle yapman daha iyidir, gibi bir nasihat vermiş. O zaman gaybdan sana Allah rızıklar verir diye de söylemiş.

Fe'ştedde zâlike âlâ ashâbi Bişr.

Bişr-i Hâfî büyük bir mutasavvıf. Onun da etrafında toplanan insanlara, müritlerine, onlara çok ağır gelmiş. Birisinin kalkıp da böyle, bu yolda bazı nasihatte bulunması o ashabına ağır gelmiş.

Fe-kâle Bişrün. O adam böyle söyleyince Bişr-i Hâfî de ona cevap olarak demiş ki; İsma' eyyühe'r-racülü'l-cevâb. "Ey adam, senin teklifine karşı benim cevabımı benden dinle. " el-Fukarâu selâsetun. "Fakirler üç zümre halindedir, üç cinstir."

Fukarâ, yani mutasavvıf fukarâ, zahid, âbid. Bu derviş olan fukarâ üç çeşittir

1. Fakîrün lâ yes'el. "Bir kısmı fukarâdır, fakirdir, derviştir, istemez." Ve in ûtiye lâ ye'huz. "Verilse de almaz."

Tam biz şeytanı taşladık. Mina'da yanımıza Pakistanlı birisi geldi. Bizimle tatlı, yumuşak yüzle konuştu. Fukarâ tavırlı. Bizim arkadaş cebinden para çıkarttı, ona sadaka vermek istedi. "Yok, ben para filan istemem, bende daha çok para. İsterseniz ben size vereyim." dedi. Parada pulda gözü yok. Bazı fakir vardır dilenmez, istemez, verilirse de almaz.

Fe-zâke mine'r-rûhaniyyîn. "Bu, ruhânîler zümresindendir." İzâ seelellâhu a'tâhu. "Allah böylesine istediği zaman verir." Gökten sofra indirir böylesine. Ve in kaseme alellâhi le-eberra kasemehû. "Bir şey için Allah'a yemin etse, Allah yemini doğru çıksın diye o işi öyle yapar."

"Vallahi yarın yağmur yağacak, yarın kar yağacak." dese mesela; Allah yemini doğru çıksın diye yarın kar yağdırır. Çünkü ruhâniyyîn zümresinden, mertebesi yüksek, Allah'ın sevgili kulu.

Temmuz'da, Ağustos'ta kar yağar mı?

Yağdırır mesela.

Bu birinci sınıf; istemiyor, verilirse de almıyor.

2. Ve fakîrün lâ yes'el. "Fakirdir, derviştir, yani mutasavvıftır; istemez, dilenmez." Ve in ûtiye kabile. "Ama istemeden verilirse o kabul eder." Fe-zâke min evsatı'l-kavm. "Bu, kavmin, yani mutasavvıflar, dervişler zümresinin, en mutedil, ortasında olandır. " Akdühü't-tevekkül. "Tevekküle bağlanmıştır. " Ve's-sükûnü ilellâhi teâlâ. "Allahu Teâlâ hazretlerine sükuna yapışmıştır. " Ve hüve min men tudau lehü'l-mavâidü fî hazîrati'l-kudsü. " Böylesine Allahu Teâlâ hazretlerinin nezd-i ilâhîsindeki hazire-i kudste sofralar kurulur. Yani istemiyor, verilirse alıyor.

Neden alıyor verilirse?

Çünkü Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var. Abdullah b. Ömer'e bir keresinde bir şey vermiş. "Al onu." demiş.

"Yâ Resûlallah, benim ihtiyacım yok, daha muhtaçlara ver."

"Bana bak delikanlı." demiş Peygamber Efendimiz, "Sen istemediğin halde sana bir şey verilirse al." demiş. İşte dervişlerin ikinci kısmı budur. Onu da anlatmış, onun da mükâfatını söylemiş.

3. Ve fakîrün. "Yine derviştir, fakirdir." İ'tekade's-sabr. "Sabra sarılmıştır. " Müdâfeate'l-vakt. "Yok, aç susuz vaktini geçirmek için sabra sarılmıştır. " Fe-izâ tarakathu'l-hâce. "Artık ihtiyaç gelir de küt diye çarparsa, iyice bıçak kemiğe dayanırsa. " Harace ilâ abîdillâh. "Çıkar Allah'ın kullarının bulunduğu tarafa, yani halka. " Ve kalbühû ilellâhi bi's-suâli. "Ama kalbi Allah'a bağlıdır."

Gerçi insanlara doğru gidiyor, bir şey isteyecek ama kalbi Allah'a bağlı.

Fe-keffâretü mes'eletihî sıdkuhû fi's-sual. Onun istemesi günah aslında. "Ama istemesine kefaret, isteğindeki sadıklığıdır."

Allah'tan istiyor aslında. Beklediği Allah'tan. İşte o sıdk-ı sadâkatinden dolayı onun istemesi günah değildir. İşte bu da bir çeşit.

Üç çeşit derviş var:

Birincisi; istemez, verilince de almaz. O, ruhânîler zümresindendir.

İkincisi; istemez, verilirse de alır. Bu da kavmin mutedil, yani en uygun tipidir. Tevekküle sarılmıştır. Ona Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda ikram sofraları kurulacak.

Üçüncüsü de; aslında yokluğa, açlığa, sıkıntıya, fakirliğe, acıya, hastalığa sabreder ama iyice bıçak kemiğe dayanınca çıkar. Ama yine kalbi Allah'ta, Allah'tan istiyor. İnsanların yanlarına gidiyor ama kalbi Allah'ta. Bunun istemesi günah değildir. Bunu istemesine kalbindeki niyetinin halisliği, sıdk-ı sadâkati kefaret olur.

Üç çeşit olduğunu böyle söyleyince, o kalkıp da Bişr-i Hâfî'ye nasihat eden kimse;

Fe-kâle'r-racülü radiytu radıyallâhu anke. "Tamam, razı oldum cevabından. Allah senden razı olsun." demiş.

Allahu Teâlâ hazretleri bu büyüklerimizin o mârifetinden, o ahvâlinden, o makamâtından, o ârifliklerinden, o güzel huylarından istifade edip Cenâb-ı Hakk'ın razı olacağı hale gelmeyi, sevdiği kul olmayı cümlemize nasip eylesin. Yolunda dâim, zikrinde kâim eylesin. Cümlemizi cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Çıkmışız ortaya veya düşmüşüz bir yola, biz de dervişiz diye. Bağlanmışız Hocamız'a. Siz de bize bağlanmışsınız. Ama bu iş, dervişlik denilen şey, görüldüğü gibi -okuyoruz kitaptan, mahsustan, özellikle okuyoruz- basit bir iş değil, ince bir işmiş. Bu dervişliğin köklü bir an'anesi, mâzisi varmış. Çok büyük zâtlar gelmiş geçmiş; ne derin düşüncelerle, tefekkürlerle ne ince hayatlarını sürmüşler. Görmüş oluyorsunuz.

Allah bizi de mârifetullaha, muhabbetullaha, aşkullaha erdirsin. Cennetiyle cemaliyle cümlemizi cümlenizi müşerref eylesin.

Sayfa Başı