M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 346.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitabi kitabullah. Ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi vesellem. Ve şerra'l-umûri m uhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalaleh ve külle dalaletin fi'n-nâri.

Ve bi's-senedi'l-muttasili ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.

Le-en ek'ude me'a akvâmin yezkûrûnellâhe min ba'di salâti'l-fecri

Bundan evvelki dersimizde geçen bir hadisi gene hatırlatmak isterim ki:

Küllü naîmin zâilün. "Bütün nimetler bir gün elden gidecektir."

Ne kadar büyük nimetlere mazhar olunursa olunsun bir gün o nimet elden gidecek.

İllâ nâ'îme ehli'l-cenneti. "Ama ehli cennetteki nimete zeval yoktur."

Güzel bir derstir bu. Bu eldeki nimetlere güvenip kalmak doğru değildir. Dedelerimiz, babalarımız gözümüzün önünde nasıl bırakıp gitti iseler biz de böyle bırakıp gideceğiz. Onun için bugünkü nimete önem vermek akılsızlık alametidir. Asıl nimet ebedi kalan nimete derler. Elden çıkacak nimete nimet demezler. O muhakkak elden çıkacak ama öteki ehli cennetin nimeti daimidir. Herkese daimi. Demek ki o nimeti ele geçirmenin çaresine bakmak lazım.

Ve küllü hemmin munkati'un. "Her dert bela musibet bir gün biter."

Ne kadar çekilemeyecek acılar da olsa bakarsın bir gün elini eteğini toplamış gitmiş.

İllâ hemme ehli'n-nâri. "Yalnız cehenneme gideceklerin derdi belası bitmez."

Bu da böyle. İki şey var: Biri cennet nimetlerine mazhariyet, birisi de Allah esirgesin cehenneme gitmek. Biri de dünya nimetlerini ele geçireyim diyerekten cehennemi ihtiyar etmek elbette hiçbir aklın işi değil.

Bugün okuyacağım ders çok önemlidir. Bir müslümanın sabah namazından sonra yapacağı ibadetlerin faziletinden bahseder. Sabah namazından sonra; namazda değil, namazın fazileti ayrı. Namaz bittikten sonra işrak vaktine kadar yapılan vazifenin fadâilini bahseder.

Diyor ki:

Le-en ek'ude. "Kişinin oturması." Me'a akvâmin. "Bir kavimle ki, bir cemaatle ki." Yezkûrûnellâhe. "O cemaat Allahu Teâlâ'yı zikrediyorlar."

Zikrin çeşitleri vardır. Namaz kılmak zikirdir, Kur'an okumak zikirdir, tesbih çekmek zikirdir, hutbe zikirdir, vaaz u nasihat zikirdir. Hep bunlar zikrin içerisindedir. Hangisi olursa olsun bir kavim bunlarla beraber bunlardan birisini yapıyor; gerek vaaz olsun, gerek tesbih olsun, gerek Kur'an okumak olsun bunların arasına oturursa…

Min ba'di salâti'l-fecri. "Namaz kıldıktan sonra."

Namazını kıldı. O namazı kıldıktan sonra fazladan oturuyor böyle.

Ne kadar?

İlâ en tetlu'a'ş-şemsü. "Güneş doğuncaya kadar oturuyorlar."

Buna işrak vakti kadar diyorlar. İşrak yani güneş doğduktan 45 dakika sonraya kadar. Yarım saat, 45 dakika veya bir saate kadar olan bir vakte kadarki camisinde namaz kıldığı yerde bir kavimle beraber ibadetle meşgul oluyor, tek başına değil. Evinde yaparsın başka. Fakat bu; grupla beraber, cemaat ile beraber. Böyle yaparsan;

Ehabbu ileyye min en u'tika erba'ate min benî ismâîle diyetü külli raculin minhümü'snâ aşere elfan. "Bu bana o kadar sevgilidir ki diyor senin sabah namazını kıldıktan sonra mescidinde oturup da şöyle işrak vaktine kadar bir ibadetle meşgul olup, işrak namazını kılmayı söylemiyor burada ama o da var başka yerde, iki rekat da işrak namazını kılarak camiden çıkmaklığın benim için o kadar sevgilidir ki; senin İsmail aleyhisselam'dan dört kölenin azadını yapmışçasına… Her bir kölenin de diyeti 12.000 köleye mal olur."

Dört kere 12.000 köle, 48.000 köle. 48.000 köleyi azat eden bir insana ne sevap verilirse, ondan daha sevgilidir bana kulum sabah namazından sonra bulunduğu mesciddeki kavmi ile beraber zikrullah ile meşgul olması.

Bunu aklımızla hükmetmeye imkânı yok.

Çünkü 48.000, 50.000 kişinin bugünkü diyeti biner liradan olsa 48.000 ne kadar olur?

Kırk sekiz milyon olur.

"Bir kişinin sabah namazından sonra böyle yarım saat zikrederek oturup Allah deyişi 48 milyon bir parayı vermekten, tasadduk etmekten daha hayırlıdır."

Bu ne kadar sevgili bir şey ki Cenâb-ı Peygamber bize bunu teşvik ediyor. Bunu yapın.

Niçin?

Gönüllere Allahu Teâlâ'nın rahmeti indikten sonra o gönlün sahibi başka bir şeye benzemez. Elli bin değil de 100 bin tane köle azâd etsen Allahu Teâlâ'nın rahmetine mazhariyet hepsinden daha büyüktür.

Bir akıllımız der ki:

"Hocaefendi [böyle] diyorsun ama, Hayru'n-nâsi enfe'uhüm li'n-nâsi. 'Nasın hayırlısı insanlara hayırlı olandır.' 100 milyon 10 milyon liranın tasaddukuyla bu kadar insana faydalı olabilmek daha hayırlı dururken sen camide otur da yarım saat içerisinde bu kadar sevabı al. Olur mu bu da?"

Allah'a söyle onu yahut Resûlullah'a söyle: "Yarım saatlik bir ibadet ettiğinde nasıl veriyorsun bu kadar sevabı bu adama?"

Lâ yüs'elü ammâ yef'alü. "Allahu Teâlâ hiçbir şeyden mesul değildir."

Ufacık bir ibadete büyük hazinelerinden hemen sevaplar ihsan eder. Aklımızla bunu 1000 akıldır diyenlere cevap ki insanın aklı ile bunu ölçmeye kudretimiz yetmez. Bize düşen Peygamberimiz'in sözüne ittiba, Allah'ımızın sözüne ihtiramdır.

"Ama orada çok hayır varmış canım oraya ben o hayırları harcarım da sabahleyin de kalkar işime giderim."

Evet gidersin de ona kimse bir şey demez. Bu ehabbe oluyor, "bana daha sevgilisi."

Bu daha iyi ama daha sevgilisi senin kendini evvela ıslaha kabiliyet getirip de Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine mazhariyetindir. Ondan ne büyük bir hayırlar doğacak. Senden ne büyük hayırlar doğacak. Dört milyonun değil 400 milyonun üzerinde senden hayırlar doğacak.

Ama senin içerin nurlanmadıktan sonra, rahmet-i ilâhiyyeye mazhar olmadıktan sonra bu sevaplar sana ne yapar ya?

Onun için aklımızla ölçersek zarar ederiz. Çünkü dinimiz aklî değil naklîdir.

Dinimiz aklî değil naklîdir!

Hz. Ali efendimizin bir sözünü söylersem [daha iyi anlaşılır zannederim.] Hz. Ali efendimiz diyor ki:

"Eğer din akıl ile olsaydı mesh verirken ayaklarımızın altını silmek lazımdı." diyor.

Akıl onu îcâb eder. Mesh yerlerde sürünüyor altı kirleniyor. Madem ki camiye gireceğiz evvela altını temizleriz onun ondan sonra gireriz camiye. Halbuki üstüne veriyoruz.

Niçin?

Naklen bize böyle geldi. Peygamber böyle yaptı, biz de öyle yaparız. Demeyiz ki altındansa üstünü silmekte ne mana var?

Binâenaleyh buna dikkat etmek lazım ki din aklî değil. Senin aklın ister ersin ister ermesin. Senin aklın ermiyor diye din yolunu değiştirmez. Dinin yolunu gösteren Allah celle ve alâ ve onun Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem. Bize düşen vazife bu ikisine de ittibadan ibarettir.

Şimdi diyor ki;

Sen sabah namazını kıldıktan sonra bir kavimle beraber, cemaatinle beraber oturup da işrak vaktine kadar Kur'an oku. Başka bir kitap oku, başka bir eser oku ama oku. Yani ibadetle meşgul ol, zikrullah ile, tesbihle yahut vaaz u nasihat ile meşgul ol bu sevabı al.

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, "Bu bana daha sevgili." diyor.

Niçin?

Kim bilir bunun altında aklımızın ermediği ne hikmetler vardır onun. O hikmetler için teşvik ediyor Cenâb-ı Peygamber bizi.

Bakın şimdi:

Ve le-en ek'ude me'a ekvâmin. "Gene bir kavimle oturuyoruz ki." Yezkûrûnellahe. "Onlar da zikrediyorlar." Min ba'di salâti'l-asri. İkindi namazından sonra."

Şimdi bu bizim bu halimiz zikir hâlidir. Zikrediyoruz Allah'ı. Ama Allah Allah... demiyoruz. Ama Allahu Teâlâ'nın ve Resûlü'nün sözlerini naklediyoruz. Bu da zikirden ibaret.

"Bu zikir olunca öyle bir kavim ki ikindi namazından sonra böyle bir kavimle beraber sen de oturuyorsun."

Yani namazı kılıp da gitmenin zararı, namazı kıldıktan sonra böyle bir söz dinlemenin Allah ve Peygamber sözünden söz dinlemenin fadâili hakkında çok büyük teşvikler vardır. Eğer bu insanlar kendi başlarına kalsalar hiç ahireti bulamazlar, Allah'ı da bulamazlar. Allah'ı bulup Resûlullah'ı bulup O'nun rızasını kazanmanın gereklerinden birisi yegane;

ed-Dînü en-nasîhatü. "Din nasihat ile kaimdir, bilen bilmeyene söyleyecek."

Bu da tabii toplulukla olacak.

Onun için böyle toplu olarak hareket eden [çok sevap kazanır.]

"Bunu yalnız başına da yapsam olmaz mı olmaz?"

Olmaz.

Le-en ek'ude me'a ekvâmin. Akvâm, kavimler demek, cemaat demek.

Ne zamana kadar?

İlâ en teğrube'ş-şemsü. "Güneş batıncaya kadar."

Hz. Allah celle ve ala:

Ve sebbihûhu bükraten ve esîlâ.

Bukrah, sabah; asîl, akşam üzeri.

"Sabah ve akşam üzerinde tesbih edenleri Cenâb-ı Hak seviyor ve teşvik ediyor bizleri böyle sabah ve akşamda Allahu Teâlâ'yı tesbih edenlerden olun." diyor.

Çünkü bulunduğunuz bu âlem sizin mekanınız değil. Siz burada muvakkatsınız. Burada benim rızamı kazanıp benim daha güzel bir memleketim, bir âlemim var o âlemin adı cennettir. Orada daha müreffeh bir hayat var. Hastalıksız, dertsiz, belasız, musibetsiz. Hiçbir meşakkatsiz yemekler, ekmekler hazır. Her zevkin istediği her şey mevcut. Hiçbir külfet yok. Böyle bir yere buradaki imtihanınızı kazandıktan sonra nail olabilirsiniz. Eğer bu dâr-ı imtihan olan dünyanızı dünya gafletine dalaraktan, binalar yapacağız, servetler biriktireceğiz, şöyle müreffeh bir hayat yaşayacağız diyerekten onu kaybederseniz; en büyük zarar sizin için hâsıl olur. En büyük zarar! Çünkü büyük nimeti kaçırdınız elinizden, maazallah. Sonra en büyük felakete de düşmek var. Nimeti kaçırmak başka bir de daha acısı olan cehennemin içine düşmek başka.

Allah gafletten uyandırsın. Bu dâr-ı imtihan olan dünyada Allahü Teâlâ'nın rızasını kazanmaya muvaffak olan bahtiyar, sevgili kullarının arasına cümlemizi kabul buyursun.

Onun için aslında bu sene çok korktum ben. Şimdi hacılık kolay bir şey. Paran oldu mu cebinde üç saatte oradasın üç saatte de buradasın.

Eski dedelerimizin gittiği gibi develerle üç ayda gidip gelsek kaç kişi gider oraya?

Pek az kimseler gider. Gençler gidebilir ancak.

Bizim gibi yaşlılara hiç mümkün olmaz bu. Biz orada da mesela Allahu Teâlâ bugün çok çeşitli nimetler halketmiş onlardan da istifade ederekten kolay oluyor. Fakat Allahu Teâlâ'nın rızasını kazanmaktır maksat. Maksat, Allahu Teâla'nın rızasını kazanmak, kamil bir insan, kamil bir iman ile buradan göçmektir. Hacları da ona vesiledir çünkü tesâferû diyerekten Cenâb-ı Peygamber bize seferi bahseder. Çünkü gezmek, görmek insanı uyandırır, birçok intibahlara vesile olur.

Ve onun en güzeli hacdır. Gidersin, bazen kötü görürsün bazen tatlı görürsün bazen iyi görürsün ama kendini de ona göre bir ayarlarsın. Bunlar bende de var dersin, kusurları şey yapmaya çalışır insan. Gittikçe de 1, 2, 3... derken bakarsın bir kerede iyi güzel bir insan olursun.

Bu da gene 12 bin kölenin azad etmiş olmasına bedel olaraktan bana daha sevgili diyor, ikindi namazından güneş batıncaya kadar yani akşam namazına kadar ibadet ile camisinde ama kavimle beraber, cemaatle beraber oturan insanlar bu devlete nail olur.

Bunu kütüb-ü sitte var ya Nesâî, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Buharî, Müslim. Bunlardan bu Ebû Dâvud denilen zat Hz. Enes''den böyle rivayet etmiş.

İkinci bir hadisinde gene Ahmed b. Hanbel ile Taberânî Ebû Umâme'den naklediyor. Aynı hadistir, aynı lafızlarladır fakat bazı kısımda değişiklikler var içerisinde. Bu da aynı ifadeyi ifade etmiştir.

Bunu da okuyayım:

Le-en ek'ude ezkurullâhe min tulû'i'l-fecri ilâ tulûi'ş-şemsi,

O aradaki fark, onu bununla tabir etti bak.

Ukebbiruhû. "Cenâb-ı Hakk'ı tekbîr eder." Ve ahmeduhû. "Cenâb-ı Hakk'ı tahmîd eder." Ve uhelliluhû. "Cenâb-ı Hakk'ı tehlîl eder."

Bu dört vazife: Tekbir, tahmîd, tehlîl ve tesbih. Yani Allahuekber, elhamdülillah, lâ ilâhe illallah ve sübhanallah. Böyle yapıyor. Bunun bu hareketi;

Ehabbu ileyye min en u'tika rakabeten min veledi ismâîle. Ve le-en ezkurellahe min ba'di salâti'l-asri ilâ en teğîbe'ş-şemsü, ehabbu ileyye min en u'tika erbeâ rikâbin min veledi ismâîle.

Gene aynı tabirle ikindiye kadar, ikindiden de akşama kadar tekbir, tahmid, tehlil ve tesbih ile uğraşmak.

Bunların fadâilini dedim ya bizim aklımız ölçmeye kâfi gelmiyor. Ancak içimize ne zaman nur-u ilahi iner, o nur-u ilahi ile o zaman anlarız bunların manasını. Şimdi anlamaya gücümüz yetmez çünkü herhangi bir köre buna yeşildir buna da kırmızıdır dersen kör ondan bir şey anlamazsın, kördür. Ne zaman ki körün gözü açılır, "Hah, buna yeşil buna da kırmızıdır derler" [dediğin zaman] anlarsa, işte bizim de gönüllerimiz kördür şimdi anlamayız, hep kendi aklımıza vururuz işi. Gözümüz açıldı mı da gönül gözüdür o yani Allahu Teâlâ'nın rahmetine mazhariyet olur. Gönüle açılır, o zaman anlarsın ki tesbîhin manası neymiş, tekbirin manası neymiş, Allah'a yönelmenin manası neymiş, Allah'la beraber olmanın manası neymiş...

Allah ile olabilmek ne büyük devlet acaba aziz kardeş?

Sana deseler; seni reis-i cumhur istiyor, onun yanında iki saat, bir saat ona misafir olacaksın. Sana ikram edecek, izzet edecek. Ne seviniriz ya!

Ne var?

Reis-i cumhur bizi davet etmiş yahu ben böyle bir adamım be. Beni çağırmış hatta başbakan çağırsa yahut bakanlar çağırsa, "Ben onunla sohbet ettim." diye onunla da övünür dururuz.

Ya Allah ile ülfet, Allah ile ünsiyet, Allah ile muhabbet, Allah ile birlik ne demek yani?

Kâinatın varlıkların sahibi!

Allah cümlemizi gafletten uyandırsın da ömürlerinden istifade eden, rızasını kazanmaya çalışan kullarından eylesin cümlemizi inşallah.

Yine buyuruyor;

Le-en üşbi'a mücâhiden fî sebîlillahi.

Allah Allah! Bakınız ne kadar şâyan-ı dikkat.

Bir mücahit düşman karşısına askere gidiyor. Kardeşi de geçiriyor: "Uğurlar olsun kardeşim. Allah sana sabırlar versin, kuvvetler versin, metanet versin, ömrün uzun olsun. İnşallah gazi olarak dönersin gelirsin yahut şehit olursun..." neyse onu teskin ediyor, geçiriyor.

Ben bir gün bir yerde misafirdim de başladı gür gür gür silahlar atılıyor. Dedim;

"Ne var yahu?

Dediler ki;

"Bizim oğlan askere gidiyor. Askere giderken bizim ananemiz, âdetimiz; askeri böyle teşyî ederiz. Şimdiden daha silah sesine alışsın."

Gür gür, gür gür ne çok silahlar atılıyor. Hoşuma da gitti. Demek ki daha giderken onu alıştırıyor cemaat. Şimdi biz de geçiriyoruz böyle askeri, adettir ya, anası babası akraba-i taallukatı, uğurlar olsun evladım diyerekten geçirirler.

Bu geçirmenin fisebilillah askere giden bir adamın bu geçirme uğurlamanın mükâfatı olaraktan:

Ve ekfîyehü alâ rahlihî. "Onun gidişinde ona da bazı yardımlarda da bulunuyor."

Mesela şimdiki gibi bir devlet himayesinde değil askerlik. Şimdi askerlik devlet himayesinde. Bunu her sene devlet temin ediyor. Ama o zaman öyle değil. Senin atın, araban, silahın, yemeğin içmeğin kendinden. Onun için herkesin de buna gücü yetmez, eşinden dostundan da yardımlar olurmuş.

Alâ rahlihî ğadveten ev ravhaten.

Ğadve; sabah vakti, ya da ravha; ikinden sonraki olan vakit.

"Bu sabah vakti veya ikindiden sonra bu iki vakit de böyle bu vazifeyi yapmak." Ehabbu ileyye min'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Bu bana, o kadar sevgilidir, o kadar sevgilidir ki bu dünya ve dünyanın içinde neler varsa bana hepsinden daha sevgili; böyle bir askeri giderken teşyî edivermek."

Ona cesaret, metanet vererekten; "Korkma evladım, şehit olursan merteben böyle olur, gazi olursan şöyle olursun, böyle olursun." diyerekten güzel şeylerle onu yoluna yollamak. Bu aynı zamanda da diyor hem yollamakla beraber kendisinin böyle gezmek değil düşmana karşı böyle canını da feda edercesine yılmadan gidebilmenin ne büyük bir devlet olduğunu tabii bu teşyî edene böyle olur da gidene ne olacak kim bilir. Onun için Allah yolunda işte mücahitlik büyük.

Geçenki dersimizde zannedersem böyle bir şey geçti. Yalnız burada askeri geçiriyoruz tabii biz böyle bir mükafat alıyoruz. Velev ki bir harbe de gittik şehit de olduk büyük mükâfatlara da nail oluruz. Yahut gazi olarak döndük, yaralandık yaralanmadık, geldik; büyük bir mükafat alacağız fakat bugünki dersimizde gene cuma dersimizde geçmişti ki bu da çok şayân-ı dikkat:

Kem mimmen esâbehü's-silâhu. "Çok insanlar vardır ki silah değmiştir kendilerine; kurşun, mermi, bıçak, hançer, bomba neyse isabet etmiş." Leyse bi-şehîdin. "Fakat şehit de olamamış."

Şehitlik imanın nimetidir.

Gavurlar da ölüyor, gavuralara şehit mi diyeceğiz şimdi?

Ölen gavurlara da şehit mi diyeceğiz?

İman ile şehitlik sahibi olur, imanı yoksa şehit değil.

Onun için müslümanlara bugün en büyük vazife o imanın muhafazasıdır, o imanı elde tutmaktır. Yoksa böyle benim adım Mehmet demekle iş olmaz.

O imanın sahibi ki bak:

Kem mimmen esâbehü's-silâh leyse bi-şehîdin. "Hakiki şehit değildir." Ve lâ hamîdin. "Makbul, kıymetli, sevimli bir ölüm de değildir." Ve kem mimmen kad mâte alâ firâşihi. "Ne kadar bahtiyarlar vardır ki yataklarında ölürler." Hatfe enfihî. "Ama burnu kanamadan, hiçbir sıkıntı çekmeden yatağında vefat etmiştir."

Yatağında vefat eden ne bahtiyarlar vardır ki:

İndellahi sıddîkun şehîdün. "İndi-i ilahîde hakiki sıddîk ve hakiki şehitlik mertebesine nail olurlar."

Nasıl anlayacağız şimdi bunu, aklımız nasıl karşılayacak bizim?

Yatağında rahat rahat ölsün de öteki şehit olamasın da bu hakîki şehit olsun.

Aklımız keser mi bunu?

Kabul etmez aklımız.

Ama bize düşen inançtır: Allahım, Peygamberim ne dediyse; âmennâ billâhi.

Ebû Zer hazretlerinin rivayetidir.

Allah cümlemizi böyle mübarek ölümlerle ahirete göçen, kemal-i iman ile cennetine kabul buyursun inşallah.

Ama bakınız İslamiyet ne kadar güzel şeylerdir.

Allah cümlemize intibahlar nasip etsin yalnız.

Ahh, Ahh!..

Le-en yemnaha'r-raculu ehâhu arzahû. "Bir kişidir ki o kişi yerini kardeşine hediye ediyor."

Yerini, arazisini kardeşine hediye ediyor. Atiyye, ihsan. "Kardeşim burasını ek biç mahsulü senin olsun." diyor.

Hayrun lehû min en ye'huze aleyhâ harâcen ma'lûmen.

"Ben sana burasını veririm ama burası 5 dönüm, 10 dönüm. Bunun kıymeti şimdi aylık yahut senelik neyse 5000 lira 10000 lira. Bunu verirsen burasını sana veririm."

"Yok [böyle değil de,] 'Bu sana atiyyedir, ikramımdır. Burasını ek-biç; mahsulünü de evine hayırla afiyetle al götür' diyebilmek." Hayrun lehû. "Onun için ne kadar ne kadar hayırlıdır."

O kişi için ondan o parayı alıp da bir şeyine harcamaktansa, ona dikkat ediniz, insanların ihtiyaç sıralarında böyle bir ihsanda mükâfatda bulunmanın ne kadar hayırlı olduğunu Cenâb-ı Peygamber bize teşvik ediyor, böyle yapınız diyor. Paralarınızı biriktirin de müslümanların fukaralarını kıvrandırın demiyor. "O ölürse bana ne?" demiyor. Azisinden bir kısmını bir müslümanın refah-ı haline vesile olsun diyerekten ona hediye ediyor.

Bu müslümanlar Medine-i Münevvere'ye geldikleri vakitte, darlık zamanlarında çok büyük bir yardımlaşma olmuş. Duymuşsunuzdur bunu; ilk müslümanlar mallarını vermişler, canlarını da evlerini de vermişler. Gel sen beraber oturalım demişler, yemeğini içeceğini beraber yapmışlar. Öz kardeşten daha kıymetli olmuş birbirine. Biz de öyle kardeşiz.

Öyle kardeş olduğumuz halde bugün hakikaten bir ferah var dünyada ama ne kadar zarurette olanlar var biliyor muyuz acaba?

Bugün mesela hacca giderken bakıyoruz ki birçok kimseler 15 bin, 20 bin lirayı harcamaya korku gelmiyor, harcıyor. Var varlığı. Ama olmayanı da hatırlamak lazım. Bugün ekmek bulamayan, zaruret sahibi nice kimseler var aramızda kim bilir. Onca kusurlarımızdan birisi de kendimizin birbirimizi bilmeyişidir.

Geçen gün Pakistanlılar kardeşler geldi, burada bir konuşma yaptılar, utandık biz.

Pakistan neresi?

Buraya kadar gelmiş ve buradan da ta Amerika'ya kadar gidecek adamlar. Grup grup insan; hepiniz de biliyorsunuz bunları. Bu bizim vazifemizdir diyor, ömrümüzde dört ay böyle dış memleketlerde seyahat edeceğiz. Ve onlardan gördüğümüz iyilikleri alacağız ve bilgimiz varsa onlara da bildireceğiz. Onun için gezeriz böyle dünyayı ve çok da faydaları da oluyor.

Bu sefer 45 grup çıkmışlar. Bir grubu bize, Yunanistan'a, Acemistan'a, doğuya, hatta Polonya'ya gidiyorlarmış. Dedim;

"Polonya'da ne yapacaksınız yahu? Orası Rus idaresinde binâenaleyh sizi orada konuşturmazlar, söyletmezler bir şey yapmazlar. Ne işiniz var orada?"

"Bizim orada görünmemiz kâfi." dediler. "Görünmemiz, orada gezeriz, sokaklarda namaz vakti geldi mi bir yerlerde duruyoruz biz de, bir şey diyemezler seyyahız. Namazı da kılarız oradaki müslümanlar bizi görür bizden cesaret alır. Bunun tertibi için gidiyoruz oraya kimseden de 10 para istemeyiz orada, hep kendi kesemizden yiyeceğiz." diyor.

Bu fedakârlığı yapmakta da güçlük çekmiyorlar. Sonra diyorlar ki;

"Biz her ay üç günümüz vardır mahallede, üç gün komşu camilerimize gideriz. Mahallemizdeki komşularımıza gideriz, köylerimize de gideriz, muhabbetler ederiz, bilişiriz, tanışırız…"

Bayıldım adama ben. Dedim ki;

"Amca sen bizim kusurumuza bakma, biz cemaatimizi bile bilmiyoruz daha. Cemaatimizi bilmiyoruz o da beni bilmez. Allahuekber der, durur namazı kılar bitirir gider."

Birbirimize ülfetimiz yok, ünsiyetimiz yok, bağlılığımız yok, bir şeyimiz yok. Böyle müslümanlık ne kadar kuru bir şey, kuru bir ağaç gibi.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Tabii işte bu neden biliyor musunuz?

Rahmet-i ilahiyeye mazhariyetimizin eksikliğinden. Rahmet-i ilahiyeye mazhar olsak dünya bir tarafa biz bir tarafa. Biz birbirimize böyle [sevgi ile sarılamıyoruz.]

Pakistanlıların sarılmalarını sen hiç gördün mü bilmem?

Böyle bir sarılıyorlar sanki pehlivanların birbirlerinin kemiklerini kıracakmış gibi birbirini sıkıyorlar böyle saatlerce de böyle duruyorlar, içleri birbirine kaynıyor. Ondan sonra öpüşüyorlar, koklaşıyorlar. Bunların hiçbirini biz yapamıyoruz.

Allah affetsin.

Gene ikramlardan birisi de; böyle arazisini bedava olaraktan kardeşine hediye etmenin mükâfatını beyan ederken, hayrun lehû derken apartman sahiplerine bir şey demeyecek mi acaba Peygamber?

Çiftçilere dedi de, bir apartmanı, iki apartmanı, üç apartmanı var. Bunun her birisini 10 kat, 20 kat birisi var.

Bunun niçin bir katını iki katını fukaralara yahut umumi hayırlara vermez?

Bunların mesuliyeti onlara ait. Memleketin kalkınması ancak zenginlerin bu hayırlara iştirakiyle olur.

Fukara ne yapsın zavallı?

Bir canı var, icabında onu da verir ama canlıların da kudreti ilâhiyeye hürmet etmesi lazım.

Bakın şimdi:

Le-en ehruse selâse leyâlin murabitan min verâi beydati'l-müslimîne ehabbu ileyye min en tusîbenî leyletü'l-kadri fî ehadi'l-mescideyni: el-medîneti ev beyti'l-makdisi.

Murâbıt, İslâm hududunda yani hudutlarda düşmanın içeriye gelmemesi için bir kişiye nöbet verilir. Asker.

"Bu ister nöbet halinde olsun [ister normal asker olsun, burada bulunmak] Beyti'l-makdis'te veya Medine-i Münevvere'de leyle-i kadre erişmiş bir insanın şeysinden daha iyidir, daha sevimlidir."

Gene buyuruluyor ki. Bakınız çok dikkate şayan durumlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sözleri kadar güzel söz dünyada yoktur. Birincisi Allahü Teâlâ'nın kelâmı, ikincisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek sözleridir. Öğrenilecek bilgi bundan ibaret, ondan da nasibiniz varsa.

Bak şimdi:

Le-en yemtelie cevfü ahadiküm kayhan hayrun lehû min en yemtelie şi'ran.

Le-en yemtelie. "Dolması." Cevfü ahadiküm. "Birinizin içinin dolması." Kayhan. "İrinle dolması."

İrinle doldurmuş içerisini.

"İçini irinle doldurmuş insanın hali." Hayrun lehû. "Ona daha hayırlıdır." Min en yemtelie şi'ran. "Şiir ezberliyor. Şairlik. Şiir inşâd ediyor yahut inşâd edilmişleri söylüyor."

Manzum kelamlar, şairlerin söyledikleri manzume sözler.

Ravilerini okuyayım teberrüken: Ahmed b. Hanbel, Buharî İbn Ömer'den; Ahmed b. Hanbel, Müslim Ebû Saîd'ten; Taberânî, Tirmizî Sa'd'ten; Taberânâ Ebu'd-Derdâ'dan.

Şiirde ne var?

Şiir güzel bir sözdür, insana hikmet sözleridir, insanın içini açar, karşısındaki dinleyene de çok güzel dinlettirir kendisini. Edebiyatın bir parçasıdır.

Şimdi Cenâb-ı Peygamber buyuruyor ki:

"Onlarla meşgul olman, onları içine doldurmandan içine irin doldurman daha iyidir."

İrinle içini doldurman daha iyidir onunla meşgul olmaktan. Çünkü öteki Allah kelâmıydı onu bıraktın. Berikisi Resûlullah'ın kelamıydı onu bıraktın. Kırk tane hadisi ezberlesen ulemadan olaraktan cennetin kapısını açarsın. Öte taraftan onlarla uğraşıyorsun da şairane sözler şey yapacağım diye de hayalinde belirttiğin birçok sözleri dile getirip de herkesi o romancıların çok hoşuna gider onlar. Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de yapmadığı sözlerdir. Onlarla uğraşmaz o.

Bizim hocamız vardı ya Celal Hocamız. Burada vaaz ederdi o da bize. Rahmetlik oldu.

Allah rahmet eylesin.

Hadi ruhuna bir Fâtiha okuyalım.

Bu hocaefendi malum imam hatip okulunu müdürüydü diye hatırlıyorum. Edebiyat hocasıdır, çok iyi bilir. Ama sonra gençlik elden gittikten sonra, "Ah!" dedi, "Dünyayı da meşgul olacağıma keşke tek Kur'an'ım ile meşgul olsaydım." Bunu da itiraf etti. Ama iş işten geçmişti tabii.

Onun için bu gibi şeylerle meşgul olmaktansa ama Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in zamanı saadetlerinde de şairler vardı.

Yine ikinci bir hadîs-i şerîfte;

Le-en yemtelie cevfü'r-raculi kayhan ev demen

Burada hem irin hem kan olarak nitelendi. Bugün de böyle oluyor ya; birisini ya metheder yahut zemmeder. Methederse göklere çıkartır, zemmederse yerin dibine batırır. İşledikleri bu. Parayı verdin mi seni göklere uçururlar, vermedin mi yerin dibine batırırlar. Sözlerine itimat olmaz. Onları istedikleri gibi otlayan şeylere benzetmişler. Nerede güzel bir yer olursa oradaki otlaklardan istifade eden kimselere derler ki makbul değildir.

Ve lâ şekke hicvühû aleyhisselam küfrün. "Halbuki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in aleyhinde böyle bir incitici söz söylemek küfürden ibarettir."

Küfür olur yani söyleyen gavur olur. Peygamber'in aleyhinde bir konuşma yapıyor adam. Birisinden para alacak yahut birisinin gözüne girecek, ondan dolayı Pepeygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in aleyhinde böyle bir konuşma yaparsa İslam'dan çıkar gider. Halbuki;

İnne'ş-şi'ra câizün izâ halâ ani'l-kizbi ve'r-riyâi. "Şair sözünde yalan olmazsa caizdir."

Caizliği onu bunu bellemek değil ama. Caizdir caizliğine fakat onunla meşgul olmak bir de riya. Şuna buna kendimi beğendireyim diyerekten yapılan konuşmalar hiç bir zaman makbul konuşmalar değildir.

Âfâtü'l-medhi ve'l-istiksâri minhü. "Hem nefsin âfetleri vardır hem de onunla meşgul olmanın âfetleri vardır."

Baktılar ki Kur'an-ı Azimüşşan nazil oldu, şairler hakkında âyet-i kerîme indi;

Elem tera innehüm fî külli vâdin yehîmûne ve ennehüm yekûlûne mâ lâ yef'alûne.

Böyle olunca Abdullah b. Revaha, Sa'd b. Malik ağlaya ağlaya Resûlullah'a geldiler;

"Yâ Resûlallah! Ne olacak bizim halimiz?"

Âyet nazil oldu;

İllellezîne âmenû ve amilu's-sâlihâti.

"Yok!" dedi, "Sizin için değil. İman ve amel-i salih işleyenler için değil, imansızlar için."

Allah müslümanları cennette güzel kılsın.

Şimdi bir tane daha:

Le-en ted'uve ehâke'l-müslime. "Müslüman bir kardeşini davet ettin."

Hatalarımızın en büyüklerinden birisi de davet etmemek. Kardeşiz, hepimizin birbirine karşı bir iltifatı, bir sevgisi lazım. Bu sevgi iltifat alameti olaraktan "buyurun bu akşam bize" diyebilmektir. Yoksa sadece:

"Selamünaleyküm kardeşim,

Aleykümselam kardeşim!

Nasılsın iyi misin?

İyiyim çok şükür sen de iyi ol, şöyle oldu, böyle oldu…

Bunlar gelir geçer şeyler. Muhabbetin esası birbirlerinin evlerine girer, otururlar, yerler içerler, konuşurlar görüşürler, birbirini iyi tanırlar.

İyi tanıyor, başka türlü gider mi?

Bak şimdi ne diyor bak!

Le-en ted'uve ehâke. "Sen kardeşini davet ediyorsun." el-Müslime. "Müslüman bir kardeşini davet ediyorsun." Fe tüd'imehû. "Ona yemek yediriyorsun."

Bir lokma da olsa, bir incir tanesi, bir üzüm tanesi, bir zeytin tanesi, neyse… Bir şey ikram ediyorsun ona ama evinde yahut bir yerde yediriyorsun.

Ve teskıyehû. "Ona bir bardak su veriyorsun, bir kahve veriyorsun, bir bardak çay veriyorsun."

A'zamu li-ecrike min en tetesaddeke bi-hamsetin ve aşrîne dirhemen. "Bir kardeşini evine çağırıp ona bir lokma, bir bardak çay, su, bir şey ikram etmesi,tam 25 dirhem ağırlığındaki bir parayı tasadduk etmekten daha hayırlıdır."

Demek ki siz birbirinizin evine gidin, birbirinizi bilin. Şimdi bana soruyorlar ki;

Ahmet Bey'i biliyor musun?

Evet, biliyorum. Camideki biri.

Nerededir evi?

Vallahi bilmem kardeşim.

Kaç senedir burada imamsın?

On onbeş senedir buradayız ama.

Hay Allah Allah! Sen 10 -15 senedir buradasın da Ahmet Bey'in evini bilmiyorsun ha?

Her gün de arkanda namaz kılıyor ya senin.

Allah Allah!..

Bak şimdi sana daha bir acayibini söyleyeyim.

Kiliseye katolik bir adam gelir gidermiş. Bir gün papaza demişler ki;

"Filan katolik zıbardı [öldü], kaldır cenazesini."

Papaz bakmış;

"Ha!" demiş, "Bu katolik filan zamanda bir protestan ile evlendi, bu bizim kilisede kaldırılmaz. Nereye götürürseniz götürün cenazesini. Bizim kilise bunu kaldırmaz." demiş.

Yani biz böyle değiliz elhamdülillah. Onların âdeti ananelerini istemeyiz tabi fakat cemaatini nasıl tanıyor. Cemaatini nasıl tanıyor! Belki kiliseye girmiş girmemiş o başka da papaz hepsini biliyor. Papaz orada. Fakat biz hiç birisini bilmiyoruz. Her cami imamımız da böyledir yani. Hocaefendiye sorsak cemaatin kaç tanesini tanıyorsun diyerekten, sayacağı üç beşten ibaret.

Bizim Hüdai Hoca var Ankara'da.

Allah rahmet etsin kendisine.

Hacı Bayram Veli camiinin imamı idi. Pek uzun zamanlar da Medine-i Münevvere'de mücavirlik yaptı, muhacirlik yaptı orada, sonra da geldi Hacı Bayram'a imam oldu burada.

Birisi soruyor;

"Hocaefenedi, tanımadın mı beni?"

Oğlum ne tanıyayım seni? Sen beni evine çağırdın mı hiç? Sen beni evine çağır o zaman tanırım ben seni. Şimdi nereden tanıyayım ben seni? Yolda geçen insanları bilmiyoruz ki.

Ha bunu da söyleyeyim.

Efendim sizi çağıracağız ama evimiz buna müsait değil.

Ben Bursa'da idim. Burada bir kardeşim var ona misafir geldim. Herhalde Ramazan olsa gerek. O kardeş dedi ki biz bir eve davetliyiz, seni de götürelim dedi. Gittik.

Nereye gittik biliyor musun?

Tenekeden yapılmış gecekondu bir ev. Tenekeden yapılmış gecekondu evinden bir eve girdik. Sofra olarak getirdiler bir teneke, yağ tenekesi. Üstüne de bir tahta parçası koydular. Üstüne gene ne koydularsa koydular. Tatlı tatlı yedik gittik.

Yani biz zabıta mıyız?

Ne ise halimiz, halimize göre bir buyurun demek insanlığın vazifesi yani insanlık vazifesi bunlar.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Biz bunlardan şimdi çok uzaklaştık. Çok uzaklaştık! Evimize bir misafir gelince hanımın da ödü kopuyor, bizim de ödümüz kopuyor.

Böyle müslümanlık mı olur?

Ayrıca evinde bir dirhem masraf edecek belki, bu bir dirhem masrafa karşı 25 dirhem veriyorsun dışarıda. O 25 dirhemden daha efdaldir o bir dirhemi evinde vermesi. Güzel bir şey.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Gene bir hadis:

Li-emriin mahtesebe ve aleyhi mektesebe. Ve'l-mer'u me'a men ehabbe ve men mâte alâ zinen bi't-tarîkı fe-hüve min ehlihî.

Burada bize yarayan kısmı; kişi kiminle dost ise onunla haşrolacak. Yani gerek dünyadayken ahirete gidişi gerek ahiretteki kasrı yani o ölülerin gittiği cennet evine gidenleri seviyorsa kendisi iyi değilse de oraya gidecek.

Ne güzel bir şey!

Kendisi iyi değil. İyi değil ama o iyileri sevdiği için yarın kıyamet olunca o da oraya gidecek.

Ben iyi değilim, benim kabahatim çok fakat iyileri de seviyorum.

Bu adam gece namaz kılar, gündüz namaz kılar, ibadet eder, hayr u taatte. Sevgim var ona karşı.

İşte o nereye giderse ben de oraya giderim.

Bir de insan kötüleri sever. Kendisi de iyi bir adamdır. Namazında, niyazındadır ama sevdikleri işe yaramaz. İşe yaramayan insanları seviyor. O da işe yaramayan insanlar nereye gidecekse o da oraya gidecek.

Namazı niyazı?

O ayrı mesele.

Allah kusurumuzu affetsin.

Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'-ni'mete leke ve'l-mülk lâ şerîke leke.

Bu, 1400 küsür sene evvel Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından hacılara tavsiye ettiği bir tesbihtir. Bu tesbih elhamdülillah bugün de aynı kelimelerle hiç değişmeden hacıların ağzında muntazaman Arafat'ında, Mina'sında, Kabe'sinde döner durur lebbeyk sedaları inletir oraları...

Biz şimdi Mina'daydık. Orada bir mescid var. Mescid doldu taştı. Envai çeşit insanla dolu. Baktım bir tarafa oturmuşlar, zikir çekiyorlar, zikir sesi geliyor. Oturacak yer de bulamadım. Yemenliler vardı. Onların yanlarına gittik. Onlar hakikaten yer açtılar oturduk biz oraya biz de başladık onlarla beraber, onlar da lebbeyk diyorlardı. Bir lebbeyk tekrarlıyorlardı, biz de başladık onlarla beraber. Lebbeyk lebbeyk dediler hoşlarına gitti. Biz de müsade edin de bizim de memleketimizde okuduğumuz bir dualarımız var biz de onları okuyalım.

Okuyun dediler.

Biz de o okuduğumuz duaları başladık orada okumaya. Böyle kulaklarını kabartılar dinlediler.

"Siz nereden geldiniz?" dediler.

Dedim, "Türkiye'den, İstanbul'dan geldik."

O maşallah maşallah.

Ama Allahü Teâla'nın zikrini güzel yapıyorlardı orada. Biz de onlara katıldık inşallah onlarla beraber bizi de Allahu Teâlâ rahmeti ile hayırlı yerlere gönderir.

Ve'l-mer'u me'a men ehabbe.

Bu kadar!

Ve'l-mer'u me'a men ehabbe. "Kişi kimi seviyorsa onunla haşrolunacak."

Şeytanı seven şeytanla haşrolur, Allah'ı seven Allah'la haşrolur.

Allah bizi biliyor da biz Allah'ın hiçbir zatını sıfatını bilmiyoruz.

Lebbeyk ne demek?

Onlara şimdi dedim ki;

"Yahu lebbeyk lebbeyk diyorsunuz burada ama çok hoş. Dilde kolay tabi, lebbeyk Allahümme lebbeyk... hepimiz diyoruz işte. Ama" dedim, "Lebbeyki burada diyoruz. Buradan çıktıktan sonra lebbeyk burada kalıyor. Lebbeyk burada kalıyor, halbuki lebbeyk bizimle ölünceye kadar gitmesi lazım."

Lebbeyk'in manası:

Lebbeyk. "Yâ Allah'ım!" Ecebtü fîmâ de'avtenâ. "Senin bizi çağırdığın her şeye biz icabet ettik ve geldik buraya." İcâbeten ba'de icâbetin. "Tekrar tekrar..."

Lebbeyk Allahümme lebbeyk! Lebbeyk Allahümme lebbeyk! "Lebbeyk, icabet ettim yâ Rabbi, geldim."

Ama [sadece] o gün için değil yani!

"Emrine inkiyat ettim, boynum bükük yâ Rabbi! Fermanına münkâdım." demek kolay ama yapmak lazım.

Fermanına boyun büktüm kabul ettim ama namaz vakti geliyor, gelmiyorsun. Ramazan geliyor, orucu tutmuyorsun. Başka şeyler hayırlara hasenatlara iştirak etmiyorsun.

Nasıl lebbeyk bu?

Lebbeyk diye söz veriyorsun Allah'a, "İcabet ettim senin davetine, emrine münkâdım. Boynumu büktüm geldim." Binâenaleyh bu her zaman için. Yalnız Arafat için değil ki! Arafat'ta işte müslümanlık burada kalır müslümanlık. Müslümanlık ölünceye kadar bizimle beraber yaşarsa o müslümanlığa müslümanlık derler yoksa Arafat'ta yaşamakla olmaz ki bu iş.

Le-teüddenne'l-hukuku ilâ ehlihâ yevme'l-kıyâmeti hattâ yukâde li'ş-şâti'l-celhâi mine'ş-şâti'l-karnâi nedahethâ.

Ahmed b. Hanbel'in, Müslim'in, Tirmizi'nin Ebû Hureyre'den rivayet ettiği hadis.

Hak hukuk ne demek?

Hak hukuk eğer bugün yalnız gaye getirmek, insanları aldatmaktan ibaret parayı kazanmaktan ibaretse, orada gavurlar daha mahir. Gavurlar o hususta daha mahir, güzel soyuyorlar bizi. Ama biz Müslümanız. Hak hukuka da riayet bizim şanımızdır. Müslümanlığın şanı, alameti hak ve hukuka riayettir.

Hak ve hukuka riayet etmeyen [nasıl müslüman olacak?]

Hukuk iki tane: Birisi Allahü Teâlâ'ya karşı birisi de kullarına karşı. Hem evimize karşı hem bizim beşeriyete karşı bir hak borcumuz var. O hakka riayet etmekle mükellefiz. Eğer şimdi bu hakkı yapmadık da sırf âlemi kandırarak parayı kazanmakla meşgul olduysak bundan dolayı diyor ki bak:

"Boynuzlu koyun, boynuzsuz koyunu süsdüğünden dolayı o da hakkı ödeyecek orada."

Allahu Teâlâ:

"Sana boynuz verdim onu dövsün diye mi verdim. Niçin onu dövdün, vurdun, boynuzunla incittin onu?

Bunu böyle deyince bak arkasından artık hayvana bu sorguyu yapınca bize ne diyecek artık bilemiyorum.

Yani hukuka riayet etmek çok büyük bir mevzu. Onun için yalnız kendimizi değil bütün kardeşlerimizi düşünmek mecburiyetindeyiz. Yani bak bunlardan birisi de arazisini veriyor, öteki de odasını veriyor, şurasını veriyor, dairesini veriyor. Muhtaç insanları barındırabiliyor. Bunları barındırabilmek için de, herkesin de elinden gelmez, cemiyetler yapar bu işi. Cemiyetler de kimseler için değil Allah içindir. Bunlar da para toplarlar. Müreffeh hayata alışmışlar. Diyorlar ki bize;

"Hıristiyanlardan hiç kimse dilenmez. Yahudilerden hiç dilenci yoktur. Bizim Türkler neden böyle yapıyor ya başka milletlere?"

Çünkü bizim cemiyet bu hususta gaflette. Toplanıp da böyle müesseseler kurup da fukaramızı, zuafamızı kurtaracak şeye elbirliği yapamıyoruz.

Hatta camimizi bırak camiye de bir kalorifer yapmışlar Allah razı olsun fena mı?

Sıcacık oturuyoruz şimdi içeride. Sabahları da serin olur tabii. Ondan da kurtulduk elhamdülillah. Bu bedavadan olmaz ki! Ayda 10-15 bin lira masrafı olacak onun.

Bu masrafı kim ödeyecek?

Sen geriye çekilirsen ben geriye çekilirsem 15 bin lirayı kim verecek?

Kalkıp da kimse veremez bize. Ama birer birer verince 15 değil 30 bin de olur.

Binâenaleyh biz kendi önümüzdekini göremezsek dışarıdakini hiç göremeyiz tabiatıyla. Onun için bunlar da haktır yani.

O yukarıda geçen mücahit meselesinde, mücahidi yetiştirme var. Mücahit şimdi burada eski devir gibi değil ki. Silahını alsın omzuna ekmeğini de alsın gitsin harbe.

Ne olur?

Araplar gibi hemen kaçar.

Niçin?

Usûl-ü harp bilmiyor ki, yetiştirilmemiş. Binâenaleyh o mücahidi yetiştirmek için seneler lazım. Nasıl atılır, nasıl vurulur, nasıl müdafaa edilir onu öğretecek kuvvetlere, kudretlere ihtiyacımız var.

Eh bunlar da gökten mi gelecekler öğretecekler bize bu işleri?

Elbette bunlara da yardım edeceğiz ki siz bunlara bakın, öğretin sonra düşman geldiği vakitte biz şaşırmayalım, kaçmayalım. Onlar nasılsa din adamlarını yetiştirmekte de böyle mükellefiz. Onlara hadi devlet senden alıyor vergiyi. Bu kadar dükkan var sen ver bakalım paraları. Hocayı yetiştirmek için ona da bizim el uzatmamız lazım.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Şimdi yalnız şunu okuyayım bitireceğim:

Le te'murunne bi'l-ma'rufi. "Ya hayırlarla emredersiniz." Ve le-tenhevünne ani'l-münkeri. "Yahut fenalıklara karşı yapmayın dersiniz."

Ya emredersiniz iyilikleri yapın yasakları da yapmayın diyerek böyle emredersiniz nehyedersiniz. Yahut:

Ev le-yüsallitannellâhü şirâreküm. "Yahut bu iki vazifeyi yapmadığınızdan dolayı Allahu Teâlâ şerli kullarını musallat eder."

Şirâreküm, şerli kullarını diyor.

Le-yüsallitanne şirâreküm. "Şerli kullarını musallat eder." Alâ hiyârüküm. "İyilerin üzerine."

Ya Allah'ın emirlerini söylersiniz, yasaklarından men edersiniz veyahut da Allahu Teâlâ sevmediği şerli kulları sizin üzerinize musallat kılar.

Fe-yed'û hıyârükum. "Aman yâ Rabbi! Bu ne böyle. Korktum, canım çıkacak." Fe-lâ yüstecâbu lehüm. "Yok, hiç kulak asmaz, hiç dinlemez Allah."

Vazifenizi yapmadınız. Vazifenizi yapmadığınızdan dolayı ne kadar yalvarırsanız yalvarın.

Yalvarsak iyi olur canım.

İyi olur ama, yalvaralım, işte olmuyor.

Neden?

Vazifeyi yapmadın.

Vazife; emri maruf. Evimizdeki hanıma sözümüzü geçiremedik, çocuğumuza hiç geçirmedik. Komşularımızla hiç ilgimiz, alakamız yok. Sonra;

"Aman yâ Rabbi! Bizi kurtar."

Nereden?

Olur mu böyle şey!

Fe-lâ yüstecâbu lehüm.

Bu üç tanedir, bir tanesini daha söyleyiverelim:

Le te'murunne bil ma'rûfi ve le-tenhevünne ani'l-münkeri ve le-yûşikennellâhu en yeb'ase aleyküm ikâben min indihî sümme ted'ûnehû fe-lâ yüstecîbu leküm.

Orada iyilerinize musallat ederim dedi; burada üzerlerinize ikap, azap ederim dedi. Burada da dedi Allah azap yolları. Yağmur yerine taş yağar, kar yerine bilmem ne yağar. Şu olur bu olur çünkü çeşit azap var. Nasıl Nuh aleyhisselam'ın ki başka türlü, İbrahim aleyhisselam'ınki başka türlü, Musa aleyhisselam'ınki başka türlü, Nuh aleyhisselam'ınki başka türlü. Hepsi çeşit çeşit azaplara düştüler.

"Ya bunu yaparsanız yahut böyle hiç aklınıza gelmeyen bir azapla karşılaşırsınız da." Sümme ted'ûnehû fe-lâ yüstecîbu leküm. "Ondan sonra yalvarsanız para etmez. Gece gündüz istediğiniz kadar çıkın dua edin, kabul etmez."

Bir tane daha:

Le-te'murunne bi'l-ma'rûfi ve-letenhevünne an'il-münkeri ev le-yebasennellahu aleykümü'l-aceme.

Acem Arap'ın gayrısı.

Ya emr-i maruf yapacaksın.

Onu yapacağım ama efendi tahsil devridir şimdi. Geçsin bakalım şimdi biraz tahsil devri 20 yaşında bitiyor. Delikanlı nasılsa. 15'ine geldi mi çocuk emri bil maruf nehyi anil münker üzerine aklı başına gelmiştir artık. İyi ile kötüyü anlar. Onun için ona emr-i bi'l-marufu anlat.

Ama mektepte geçemezsem hocaefendi?

Camiye git mektebe git olmaz mı?

Şimdi yapmasın da sonra öğrenir onları o. Biz bunu yapmazsak bak ne diyor;

"Öyle bir acemi musallat eder üzerinize."

Fe-le-yedribunne rikâbeküm. Ve-le-yekûnünne eşiddâe lâ yefirrûne. "Ondan sonra kaçacak delik de bulamazsınız."

Kaçacak delik de bulamazsınız!

Tabii ondan da Allah muhafaza etsin. Şimdi müslüman delik arıyor kaçmak için. Yok, her taraf tutulu.

Allah kusurlarımızı affetsin. Tevfikat-ı samedaniyesine mazhar etsin. Sevdiği salih kulların zümresine bizleri de kabul buyursun. Razı olduğu rıza-i ilahi gözeten kullarından eylesin cümlemizi.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı