M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 98.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

İnne'd-dîne yüsrun. Ve len yüşâdde'd-dîne ehadün illâ ğalebehû. Fe-seddidû ve kâribû ve ebşirû e's-te'înû bi'l-ğudveti ve'r-ravheti ve şey'in mine'd-dücleti.

Sadaka rasûlullah fî mâ kâl.

Buhârî ve Nesâî Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.

Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü sena olsun. Bizi bu mübarek Ramazan ayına kavuşturdu, elhamdülillah oruçlar da nasip ediyor. Birçok seneler daha böyle sağlık ve afiyetlerle, birçok senelere daha erişmek nasib-i müyesser eylesin, sevdiği razı olduğu amelleri lütf ü ihsan eylesin. Bize de kuvvetler, kudretler versin de bu mübarek aylarda güzelce oruçlarımızı tutup ibadetlerimizi yapalım.

Derse başlamadan evvel oruç hakkında kısacık bir izahta bulunacağım. Oruç üç kısım üzerine olur. Birinci kısım oruca avam orucu diyorlar. Avam orucu, yemekten içmekten ve zevkten mahrum olan insanın orucu. Sabahtan akşama kadar yemek yemez, zevkini de yapmaz; bu bir oruçtur. Namaz belki de kılmaya da bilir. Namaz ayrı oruç ayrı. Onun orucuna avam orucu diyorlar. Fakat müslüman olan bu oruçla doymaz. Müslüman bir kimse yemez, içmez, zevkini de görmez. Namazını da bırakmaz tabii ki. Ne Ramazan'da ne de Ramazan'ın gayrıda namazını bırakmaz. Bu has orucudur.

Havas orucu, o da ayrı iş.

Bu orucu tutmak için şu altı şeye riayet lazım. Evvela gözümüzü, ağzımıza bir şey koymayacağız, ağzımıza bir şey girmeyecek ama gözümüzü de korumak şarttır. Gözünü koruyamayanlar [has orucu tutamaz.] Yani haramlara günahlara ve kendisini zikrullahtan alıkoyacak olan her şeye bakmaktan gözünü muhafaza edecek. Bu göz muhafazasını yapamayan has orucu tutamaz. Onun orucu has olmaz, avam orucu olur.

İkincisi, göz mühim mesele.

Demeyiniz ki neden böyle?

Şimdi hatırıma bir mesele geldi. Akşam bir hikaye dinledim hoşuma gitti, buraya müteallik.

Ramazan münasebeti ile efendinin birisi camiye gelmiş. İşte hocaefendi nasihat ediyor vaaz ediyor. Şu yasak bu yasak, şu günah bu günah derken adam ürkmüş çıkmış. Bizim hacıefendilerden birisine rast gelmiş, rahmetlik oldu, buna demiş;

"Namaz kılar mısın?"

"Kılmıyorum." demiş, "Eskiden gidiyordum cumaya ama hocayı dinledim baktım ki her şeye mani oluyor. Her zevkime mani oluyor ben de canım sıkıldı gitmiyorum artık."

Demiş; "Neden yahu, o cahil bir adammış öyle söylemiş, sen onun dediğine kulak asma. Gene namazcağızını kıl, orucunu tut."

Demiş; "Avrupa'da şöyle yapıyor papazlar, böyle yapıyor filan."

Demiş; "Biz de onlar gibi zengin olursak seninle beraber yapalım bu fenalıkları. Bu günahları beraber yaparız." diye onu hoşlandırmış ve namazına başlatmış.

"Şimdi bakmayacağız günah, söylemeyeceğiz günah, işitmeyeceğiz günah. Ne olur ya sanki bu bizim gençliğimize mani bu işler. Gençlik bunlarla bu işi yapamaz. Bakmanın bir ayrı tadı var, söylemenin ayrı bir tadı var, görmenin ayrı, işitmenin ayrı, her şeyin ayrı ayrı tatları var. Bu tatlardan biz istifade etmeyince böyle hem aç kal hem de bunlardan da mahrum ol?"

Bu olmaz ama orucumuz da bu kadar olur. Orucumuz da o kadar oruç olur!

Affedersiniz eskiden bazı çöpçü arabaları olurdu. O çöpçü arabalarının atlarının ağzına torba dikerlerki hayvan etrafındaki otlara saldırmasın, vazifesine gitsin. O da yiyemez çünkü hayvan ağzı kapalıdır, bağlıdır. Otları görür ama canı da ister de yiyemez.

Bizim oruç da sonra onun orucuna benzer.

Allah muhafaza.

Onun için evvela gözümüze hakim olmak lazım. Yapamazsak olmaz. Sana bu yasağı Allah veriyor. Gözümüzü kapamayı emreden Allah'tır. Hanıma da emrediyor bize de emrediyor. Bugün bunun önüne geçmek de kolay bir şey değildir. Onun için gerek hanımlara ve gerek bizlere lüzumsuz bir şekilde bu gibi şeyleri görmemeyi vazife edinmemiz lazım. Çünkü bunu başka türlü tabirlerle söyleyemiyorum.

Herkesin gözüne hakim olması lazım. çünkü gözün gördüğü bütün günahlar hep gönle dökülür. Hep gönüle dökülür, gönül pislikle dolar. Gözden girer, kulaktan girer, ağızdan girer hep yani bu pisliklerin döküldüğü yer gönüldür, başka yer değil. Göz görür, zevklidir ama gönül pislenir. Göz görür zevklenir fakat o zevkin altında bir takım pislikler var ki gönlü berbat eder. Gerek söylemek suretiyle, gerek görmek suretiyle, gerek dinlemek suretiyle hepsinin pisliği gönle dökülen çirkeflerdir. Bunu göremezsen tabi olmaz bu iş.

Onun için orucun güzel olması, Allah'ın razı olacağı bir oruç olması için gözüne hakim ol, sözüne hakim ol, diline hakim ol, kulaklarına da hakim ol. Kulakların kötü söz dinlemesin. Kötü söz dinlediği vakitte o söyleyene sus diyemezsen onun söylediği günahlara sen de ortakçı oluyorsun. Onun söylediği çirkin bir söze dinleyen de ortakçı oluyor. Onun için ekkâlûne li's-suhtü âyet-i kerîmesinde Cenâb-ı Hak onları böyle yalan sözler söyleyenlerle bir tutuyor.

Demek ki eline hakim olmak, ayağına hakim olmak, diline hakim olmak, kulağına hakim olmak, gözüne hakim olmak, bir de midesine hakim olmak. Midesine indireceği lokmanın helal olmasına dikkat etmek lazım. O lokmalar hile ile, hurda ile, yalanlar ile kazanılan bir paralardan gelen gıda ise o gönlün sahibi ne gözüne hakim olabilir ne sözüne hakim olabilir, ne başka bir şeye. Onun için en mühim olan helal lokmaya çok dikkat etmektir.

Allah kusurumuzu affetsin.

Şimdi bugünkü dersimiz:

İnne'd-dîne yüsrun. "Dinimiz çok kolaydır."

Ben size bu haramları söyleyince zannetmemelidir ki insan, bunlar bizi bağlıyor. Menfaatlarımızdan, arzularımızdan alıkoyuyor zannetmemelidir. Din hattı zatında çok kolaydır. Allah bu dini bize zorluk için, meşakkat için vermemiştir. Binâenaleyh kolaydır.

Ve len yüşâdde'd-dîne ehadün. "Hiç kimse dinde zorlaştırma yapamaz." İllâ ğalebehû. "Din ona galip gelir."

Mesela eski zamanın riyâzîcileri gibi. Mesela Cüneyd rahmetullahi aleyh'i söylerler, günde 400, 600, 1000 [rekât]'e kadar namaz kılarmış. Bâyezid-i Bestamî'yi söylerler, senelerce su içmemiş, yemek yememiş, uyku uyumamış, şunu yapmış, bunu yapmamış birçok riyazetlerde bulunmuş. Bunlar büyük sofuların âdetlerindendir. Bunu herkesin yapmasına da imkan yoktur fakat bazı insanlar özenir de ben de onlar gibi yapayım derse illâ ğalebehû, din ona galebe çalar, hakkından gelemez, hasta olur, şu olur, evhamlara kapılır derken işe yaramaz bir hale gelir. Onun için siz kendi kendinize dinde zorluk çıkarmayın.

Kendi kendinize zorluk çıkarmayın!

Şimdi diyeceksin ki gözlerimizi kapamak da şunu dedin bunu dedin?

Onlar dinde zorluk değil. Onlar da kolaylıktır çünkü asıl matlup olan bizim gönlümüzdür. O gönlümüzün pislenmemesi lazım. O gönlü pislendirdikten sonra bu vücudun kıymeti kalmaz. Nasıl ki bir pis vücutla Hakk'ın huzuruna çıkmaya hatta insanların huzuruna çıkmaya teeddüp ederiz, "Üstümüz pis, müsaade edin de bir yıkanayım üstümü de temizleyeyim de öyle gelirim." der insan.

Hâlık-ı Zülcelâl olan bütün varlıkların sahibinin divanına öyle pis bir kılıkla çıkılır mı, ayıp değil mi?

Onun için vücudumuzu nasıl temizlemekle memur isek gönlümüzü temizlemekle daha memuruz. Çünkü vücudumuza, dışımıza insanlar bakar.

İnsanlardan utanıyoruz da kirli bir elbiseyle çıkmaya utanıyoruz da varlıkların sahibi Zülcelâl hazretlerinin divanına pis bir gönülle çıkmak layık olur mu?

Elbette olmaz.

Onun için bu gibi günahlardan kaçınmak Hâlık-ı Zülcelâl'in nazargâhı olan gönlü temiz tutmak içindir, bu zorluk değil. Bu zorluk değildir belki daha kolaylıktır ki aynanız pis olursa ne kendinizi görebilirsiniz ne bir şey edebilirsiniz. Aynanız temiz olursa hem kendinizi görürsünüz hem her şeyi görürsünüz. Onun için gönlün temizliği insanlıkta en mühim bir vazifedir.

Allah cümlemizin gönüllerini pâk, temiz olan gönüllerden eylesin.

Akşam okuyorduk, Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir makbereye yani mezarlığa gitmişler. Mezarlıkta ağlayanların, inleyenlerin, vâveylâ edenlerin seslerini duymuşlar;

"Kimlerdir bu ölüler, kim gömüldü buraya?" diye sormuş.

"Filanı filanı gömdük."

"Ya!" demiş, "Sizin için ehemmiyetli değil ama bunlar çok büyük günah işlemişler. Ama sizin nazarınızda onlar öyle büyük değildir."

"Nedir onlar yâ Resûlallah?"

"Bunların birisi sidikten kendini temizlemiyormuş."

Sidikten kendini temizlemiyormuş. Affedersiniz belki ayıp olacak; istibrâ denilen, müslümanlıkta istibrâ denilen bir edep işi vardır. İnsan dışarıya çıktığı vakitte suyu mesela borulardaki su musluktan aktıktan sonra boruların içerisinde birtakım su kalır, onu bırakırsanız o su üstünüze akar. Binâenaleyh taharetlendikten sonra temizlenme denilen o borularda kalan suyu çıkartmak için 3-5 dakika insan bir meşgul olur ve onu dışarıya atar. Eğer atmazsanız o sizin donunuza akar. Donunuza aktığı takdirde, bir günde üç-beş defa dışarıya çıkarsanız, üç-beş defa damlaların üzerinize akmasıyla donunuz namaz kılınamayacak bir hale gelmiştir. O donla sabah insan gene huzur-u Rabbi'l-âlemîne durma cesaretini gösterir ki çok çirkin bir şey olur. Birkaç gün devam ederse üstünüz başınız tamamı ile pislenir. Onun için evlerinizde iki tane taharet bezinin bulunması şarttır. Birisi ile edep yerlerimizi temizleriz birisiyle de kurulanırız. Bunlar yapılmadığı takdirde müslümanlık layıkı ile yapılmış sayılmaz.

Çünkü;

et-Tuhûr nısfu'l-îmâni. "Temizlik imanın yarısıdır."

Temizlik imanın yarısıdır. Nasıl ki gözümüzü koruyoruz, kulaklarımızı koruyoruz, binâenaleyh edeplerimizi de korumak hiç olmazsa onların kirli suların üzerimize akmamasını muhafaza etmek vazifemiz oluyor. Etmezsek ibadetlerimizden matlup olan neticeyi bulamayız.

Şimdi aşağıda gelecek huzûr-u Rabbi'l-âlemîne durduğumuz vakitte Allahu Teâlâ da bize böyle yönelir. Yönelir, yöneldiği vakitte biz onun karşısında kirli isek, pis isek onun nurundan nur iktibas edemeyiz. Aynamız kirli çünkü. Aynanın karşısına geçen insanın aynada kendini görememesinin sebebi aynadaki tozlardır, pisliklerdir. O pislikler temizlenmedikçe aynadan feyz alamazsınız. Binâenaleyh huzûr-u Rabbi'l-âlemîne durduğumuz vakitte bizim de ondan istifade edebilmek için temiz olmamız şart. Hem iç temizliği lazım hem de dış temizliği lazım. Onun için abdestlerimize son derece dikkat etmek lazım.

Allah kusurlarımızı affetsin.

O çarşı esnafının tabii çok zorlukları vardır. Onun için mümkün olursa mesela büyük mağazasının yanında kendisine ait bir abdesthanesi de bulunsun. Bu surette biraz masraf olur ama olsun varsın ne yapalım. İnsanın temizliği için şarttır bunlar.

Binâenaleyh siz dininizde zorluk çıkarmayın. Gece uykusuz kalmayın. Sofuluk yapacağım diye, gece oturup okuyacağım okuyacağım yahut ibadet edeceğim diyerekten gece uykusunu bırakırsanız sonra evham kaplar sizi. Çünkü Allahu Teâlâ o uykuyu da bizim istirahatimiz için vermiştir. Yemekten de geri kalmayınız çünkü yemezseniz vücudunuz gene zayıflar gene evhamlara kapılırsınız. Bunların tedavisi de çok zordur sonra. Öyle doktorun vereceği hapla filan düzelmez bu işler. Evhamdan kurtulmak zordur.

Allah muhafaza etsin.

Onun için dinde güçlük çıkarmayın. Âdâb-ı İslâmiyyeye riayet edin, günahlardan sakının kâfî.

Efendimiz emir veriyor:

Ve seddidû. "Siz orta yolu tutun, yolun ortasını seçin kolayını seçin."

Utlubû tarîka's-sedâd ve't-tevassuta fi'l-ameli.

Gücün yettiği kadar yaparsın. 100 rekât namaz kılmak kolay bir şey değil tabii. İnsan işi olmasa bile tâkat da getirmek zordur ama o insanların takatleri de fazlaymış demek ki herhalde bunu yapabilmişler. Ne kadar zorlanırsa insan, o kadar müşkülat ile karşılaşır.

Öyle ise:

Ve kâribû. "Ama büyük, temel amelleri yapamayınca, yapamayacağım diye de bırakma."

Gücün yettiği kadar gene ibadetini devam ettir.

Ve ebşirû. "Birbirlerinizi tebşir edin."

İman edenlerin yeri cennettir deyin. İman eden kimselerin yeri cennettir.

Ha şimdi demin dedik ki, Efendimiz makbereye gitti. Bu adamların kabahatleri, sidiklerinden korunmuyormuş. İkisincisi de gıybetten korunmuyorlarmış. Birbirlerinin aleyhinde dedikodular yapıyorlar. Bu da orucun sevabını alıp götürüyor.

Resûlü Ekrem buyurmuş ki:

"Eğer sizin kalpleriniz de temiz olsa, kalpleriniz temiz olsa, güzel olsa, öyle iki tarafa dönek olmasanız, hak yolunda sabit olsanız benim duyduklarımı siz de duyarsınız. Bak ben bunların ağladıklarını, zırladıklarını duyuyorum. Ben de sizin gibi bir insanım ama duyuyorum. Duymama sebep gönlümün temizliği. Siz de gönüllerinizi temizleyin, bu mezarlıktakilerin hepsinin halinden haberdar olursunuz."

Onun için evliyalık derecelerinin ilk makamı, mezarlığa gittiği vakitte o mezarın içerisinde yatan adamın ne halde olduğunu anlamaktır. Bunu anlayabiliyorsa demek kendisine bir vilayet derecesi verilmiştir. Bir vilayet derecesi verilmiştir ama bu öyle vehimler ile değil. Anlamak lazım. Nasıl sizi gördüğümüz vakitte görürsek onu da öyle görmek lazım. Bazıları da uydurma yapar o doğru değil.

Şimdi ikinci bir meseleye geçti.

Ve's-te'înû. "Siz Allah'tan yardım isteyin."

Her zaman Allah'a muhtacız. Her zaman, her gün, her an Allah'a muhtacız.

"Binâenaleyh siz gene Allah'tan dileyiniz." Bi'l-ğudveti ve'r-ravheti.

Ğudve, sabahleyin, namazdan sonraki yürüyüş. Sabahın erken vaktindeki yürüyüş. Askerlikte ordulara emir bu. O zaman böyle makineler yok bir şeyler yokken ayağıyla yürüyordu.

"Onun için sabahın erken vaktinde güneş ortalığı kızdırmadan siz yol alın." Ve'r-ravheti. "Bir de akşam üzeri ikindiden sonra, gene serinler ortalık o zaman da yol alın."

Muharebeye giderlerken filan işte.

Ve şey'in mine'd-dücleti. "Biraz da geceden yürüyün."

Akşamdan yatarsınız, dinlenirsiniz, sabahın erken vaktinde gece, bizim imsaktan daha evvel kalkar gideceğiniz yerlere kadar bir yol alırsınız.

Mesela biz Bedir'e gittik. Bedir'e giderken 155 kilometrelik bir yol. Onu ashab-ı kiram mesela oraya giderken yayan yürürdü. 155 kilometrelik yol. Bir insan tek olsa 30 kilometre yürür derler. Beş günlük yol.

Beş günlük yolu nasıl yürüyecek?

Öğlen üstü yürünmez. Öğlen gidilmez çok sıcak. Onun için sabahın erken vaktinde güneş ortalığı kızdırmadan gidecek, bir de akşama doğru yürüyecek sonra bir de gece vakti gidecek ki gideceği yere gidebilsin.

Allah cümlemizin kusurlarını affetsin de dinimize hürmetkar ve riayetkar olmak nasip etsin. Günahlardan korunmak ve sakınmak muhafaza etsin.

Günahlardan korunmak zorluk değildir, günahlardan korunmak bizim için nimettir, nimet üstüne nimettir. Allah hem oruç tutmayı nasip ediyor hem de oruçlarımızın kirlenmemesine ve bozulmamaları için bize nasihatler buyuruyor.

İnne'd-deyne yuktessu min sâhibihî yevme'l-kıyameti izâ mâte.

Deyn, borç.

Allah bundan da bizi kurtarsın.

Bu borç çok kötü bir şeydir. Bazen insanlar zorluklara düşerler. Ticaret erbapları mesela birbirlerinden 3 aylık 5 aylık, 5 günlük 10 günlük bir borç ister, alır, verir veremez. Şimdi Allah esirgesin ömürlerimiz hiçbirimizin elinde değil. Ne gençliğe bakıyor ne yaşlılığa bakıyor. Alırsın, bakarsın ertesi gün de ölürsün. Öldükten sonra o borç sende kalır. Senet menet varmış, şimdiki çocuklar da onu pek tanımaz. Binâenaleyh âhirete borçlu olarak gidersin çok ağır veballere düşersin.

Dört kişi bunlar ya ikisini söylüyorum. İki kişi ölmüşler ve cehenneme gitmişler. Ehl-i cehennem diyorlar ki bunlara;

"Bizim çektiğimiz azap bize yetiyor ama siz geldiniz bizim azabımıza azap kattınız. Bize daha çok rahatsız ediyorsunuz, neydi bu sizin kabahatiniz böyle?"

Diyorlar ki;

"Biz borçlu olarak öldük. Borçlu olarak öldük, aldık veremedik öldük."

Binâenaleyh bugün bize ateşten bir tabutun içine koymuşlar. İçeride adam duruyor ama tabutun kendisi ateş. Tabii o ölmüyor da, ölüm de yok orada, ölmek de yok. İşte bir azap da azap yani.

Yâ demek ki insanlar borçlarını ödemeden ölürlerse çok büyük felaket imiş!

Burada diyor ki;

Deyn. "Borç almak." Yuktessu min sâhibihî yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde o aldığı kimse ile veren kişi arasında bir kısas yapılacak."

Borçlarını ödemek için hadi ver bakalım diyecekler, para yok pul yok o gün.

Ne vereceksin?

Eh yaptığın amellerin vardır, o amellerinin sevaplarını verecekler. Sen kalacaksın bu sefer açıkta.

Binâenaleyh;

İzâ mâte. "Bir insan öldüğü vakitte." İllâ men tedeyyene fî selâsin. "Şu üç borçtan dolayı ölürse o borçlar bana aittir." diyor Cenâb-ı Hak.

Şu üç şeyden borçlandı ise o borçlu olaraktan da öldüyse onun borcunu ben öderim.

Birisi;

er-Racülü ted'ufu kuvvetuhû fî sebîlillâh. "Zayıflamış, kuvveti azalmış, iş görecek hali kalmamış."

Fe-yestedînü yetekavvâ bihî li-adüvvillâhi.

Muharebe de var askere de gidecek. Dövüşmek için kuvvet de lazım. Bu kuvveti temin için biraz gıdaya ihtiyaç var. Para da yok. O yüzden diyor ki; "Bana şu kadar para ver de ben biraz yiyeyim içeyim de kuvvetleneyim, düşmana karşı böyle cılız bir vücutla gidilmez." diyor, oradan bir şeyler alıyor. Dövüşüyor, dövüştükten sonra borcu ödeyemeden de ölüyor. Bunun borcunu Allah ödeyecek. Çünkü borcu Allah için aldı.

İkincisi:

Ve racülün yemûtü inde müslimin lâ yecidü mâ yükeffinuhû.

Bir adam misafir gelmiş evine rahmetlik olmuş, ölmüş. Fakat ev sahibinin de onu kefenleyecek parası yok. Gelen misafiri kefenleyecek parası yok. Demiş komşusunun birisine; "Bana şu kadar para ver de cenazeyi kaldıralım." Eh cenazeyi kaldırmışlar o borcu ödeyemeden o da ölmüş. Allah celle ve alâ onun borcunu da ben öderim diyor. Yani borçların yeri var.

Üçüncüsü:

Ve racülün hâfe alâ nefsihi'l-azzubete.

Bekarlıktan korkuyor, diyor ki; "Ben bu bekar halimle kalırsam çok günahlara girerim. Fakat evlenecek halim de yok. Bana biraz para verin de şöyle ben evleneyim ve bu günahlara girmekten kurtulayım." Bu yolda iffetini namusunu muhafaza için bir para alıyor, derken borcu ödeyemeden de ölüyor. Bunun borcunu da Allah ödeyecek.

Ama dükkanında işi muntazamken dükkana iş katacak, malına mal katacakken derken daha refah bir hale kavuşmak için şundan bundan aldığı borçları ödemeden ölürse bunlara dâhil değildir o.

İnne'z-zikra fî sebîlillâhi. "Buradaki zikir fi-sebilillah zikri."

Düşman karşısına çıktığı vakitte Allah Allah Allah diyerekten saldıran zikir, saldırma zikri bu. Bir evinde oturup da insan Allah der başka, bir de düşmana karşı saldırırken Allah Allah nidalarıyla mesela yahut Allahu Ekber Allahu Ekber nidalarıyla saldırı esnasında ki yaptıkları zikir.

Yüda'afu fevka'n-nafekati seb'amieti za'fin. "Bu 700 derece üstünlüğü vardır."

Bire ondur ya sevap, buna 700 derece veriliyor. O sırada Allah demenin tam yeri işte. Allah Allah derken her şeyi unutur insan. Şehit olduğundaki büyük mertebelere nailiyetinin sebeplerinden birisi her şeyi unutuyor. En tatlı canını da unutuyor. Ondan sonra istediği gibi saldırıyor düşmana, o arada da şehit oluyor. Allah ile beraber olduğu için Allah onun ilk damlası ile bütün günahlarını affediyor. İlk damlası ile bütün günahları siliniyor üzerinden.

Allah bu zikri her zaman [yapmayı nasip eylesin.]

Şimdi biz her an için düşman karşısındayız. Düşman iki çeşit. Birisi işte kırk yılda bir muharebe olur. O muharebeye gençleri toplarlar, bizi de toplamazlar o zaman; gençleri alırlar, gençler yapacak o harbi, biz soğan doğramaya bile yaramayız orada.

Biz ne yapacağız, Allah demeyeceğiz mi?

Bizim de düşmanımız var; birisi nefsimiz, birisi şeytanımız. Herkesin bir nefsi, bir şeytanı var içerisinde. Bu nefis ve şeytan bize o en büyük düşmanlardan daha berbat. En büyük düşmanlardan daha berbattırlar. Çünkü o en büyük düşman bizim hürriyetimizi elimizden alamaz. Esir oluruz en nihayet. Esir oluruz ama gene yiyebiliriz, içebiliriz, namazımızı da kılabiliriz. Esaret hallerinde bunlar hep görülen şeylerden. Binâenaleyh asıl bizim baş düşmanımız olan nefis vardır ki bize namaz kıldırmaz, bize oruç tutturmaz. Bizi hayırlardan men eder. En kötü şey Allah'tan uzaklaştırır bizi.

Bundan daha kötü düşman olur mu?

En kötü düşman bizi Allah'tan ayıran ve Allah yolundan uzaklaştıran şu edepsiz nefis. Binâenaleyh biz onunla her anda harpte olduğumuz için Allah Allah diye ona darbeyi indirmemiz lazım. Allah lafzını gönle indirelim de onu helak edelim. O hiçbir şeyden korkmaz, şeytan da korkmaz illa Allah dendi miydi, bu zikir olduğu vakitte şeytan dayanamıyor. Hiç dayanamıyor, işte müezzin Allahuekber Allahuekber dedi mi şeytan kaçacak yer bulamıyor. O ezanın ateşinde yanmamak için o kadar da süratle kaçıyor ki affedersiniz çok çirkin bir şekilde kaçıyor. Ezan okunduğu zaman ezanda olan celal sıfatının ateşi onu yakacak, o yanmamak için kaçıyor işte.

Biz de ister içten ister dıştan Allah Allah dediğimiz vakitte bizim nefsimiz de şeytanımız da mutlaka ıslah olacak. Onun için Allah demekten korkma ve kaçma. Allah demekten korkan ve kaçan düşman vaktinde saldırmaktan kaçan adamlar gibidir. Düşmanın önünden kaçan adam ne kadar çirkin bir halde ise zikrullahtan kaçan aynıdır desem kabahat

Bir müslüman; iki tane düşmanın, süngüleri taktılar iki kişi saldırıyor sana, iki kişinin karşısından kaçan erkek değil müslüman da değil. Üç olursa kaç diye müsaade var. İkinin önünden kaçmayacak müslüman. Allah bu kudreti müslümana vermiş bu ana kadar da bu devleti ve şerefi müslümanlar harplerde her zaman muhafaza etmişler, kendilerinden üstün milletlere galebe çalmışlar elhamdülillah.

Çanakkale gözümün önündedir ki beş altı tane devlet toplarıyla, gemileriyle denizi karaya çevirdiler. Orada Mehmetçik onlara hep dayandı. Dünya kadar şehit verdik. İki yüz elli bin sayı ile şehit verdik. İki yüz elli bin, kolay değil bu. Koca bir memleket ahalisi eder. O kadar şehit vermişiz, yaralıların hesabı belli değil.

Bunu nasıl verdik?

Allah için verdik.

Binâenaleyh nefsimizi de yenmek için böyle mücahede lazım.

Düşmanı sokmadık anlaşıldı ama nefis bizi mağlup ederse burada ne olacak o?

Nefis bizi mağlup ederse, "Düşman içerden zapt eder kaleyi" diyorlar ya. İçeriden zapt olmuş oluyoruz o zaman, hiçbir şeye yaramaz.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Onun için Allah'ın zikrini ne elinden bırak ne dilinden ne de gözünden. Göz zikreder Allah der göz.

Ne zaman?

Günahlara bakmadığı müddetçe.

Göz zâkirdir, kulak zâkirdir, dil zâkirdir. Dil Allah nasıl diyorsa göz de Allah der, kulak da Allah der, bütün azaların zerreleri Allah der. Dışta içte Allah demeyen hiçbir zerre yok kâinatta. Binâenaleyh sen bunu devam ettir, ki hem sevabın artar hem de esaretten kendini kurtarmış olursun.

Rüyalar hakkında Cenâb-ı Peygamber buyurmuş ki;

"Rüyalar nasıl tâbir olunursa öyle olur. Binâenaleyh bir adam ayağını kaldırdığı vakitte ikinci ayağını koyduğu vakitte bir adım almış olur. Ama bunu yapamazsa yerinde kalır. Rüyayı gördüğünüz vakitte söylemezseniz bir şey olmaz söylediğiniz takdirde rüyayı tâbir eden nasıl tâbir ederse öyle olur. Ama [tâbiri] yanlış manlış, onun dediği gibi olur. Bu muhakkak böyledir. Binâenaleyh rüyayı ya bir alime söyleyiniz ya bir nâsıha söyleyiniz ki onu iyi tâbir etsin."

İyi tâbir etmesini bilen ve yahut onu tevil etmesini bilen bir adam tâbir etsin ki sen müşkülata düşmeyesin. Kendi kendine tâbire kalkma.

Şimdi bu okuyacağım hadis beni çok ürküttü. Beni çok ürküttü!

Biz çok aciz kullarız. Bazen sofuluğumuza güveniriz; "Benden daha iyisi mi var yahu! Bak sabahleyin her zaman kalkarım abdestimi alırım namazımı kılarım, kimseye de bir zararım da yoktur. İbadet de yaparım, Kur'an da okurum, tesbih de çekerim, çok iyi bir adamım. Sevgisini de umarım Allah'tan." deriz. Öteki de fâsık; namaz kılmaz, oruç tutmaz, birçok fenalıkları da işler. Bu ders ikimize de.

Bize diyor ki;

"Güvenme kendine! Güvenme kendine işin sonu meçhul. Son nefeste ne olacağını bilmezsin, meçhul. Güvenme kendine yalvar Allah'a. Bağlan Allah'a, sarıl Allah'a!"

Öteki de ne yapsın, günahların içerisine yuvarlanmış, "Eh beni artık cennete koyarlar mı ya?" [diyerek] ümidini kesmiş.

Ona da;

"Ümidini kesme sen de Allah'tan. Ümidini kesme! Ne zaman Allah dersen, Allah seni derhal kabul eder huzuruna. Allah seni derhal kabul eder. Sen yalnız Allah'a sarıl ve Allah'tan iste!"

Bakınız ne güzeldir bu hadis, çok hoşuma gitti. Onun için sen kimseye de, kimseye de yan gözle, hor gözle bakma, herkes senin kardeşindir.

İnne'r-racule. "Muhakkak ki bir adam." Le-ya'melu amele ehli'l-cenneti. "Bu adam cennet ehlinin işlerini yapıyor."

Cennetlik amellerin hepsini yapıyor: Namaz, oruç, zekat, hac hepsini yapıyor.

Fîmâ yebdû li'n-nâsi. "İnsanların dilinde hayırlı amelleri, cennet amellerini işliyor." Ve hüve min ehli'n-nâri. "Halbuki kendisi de ehl-i nârdır."

Sonu belli değil işin. Allah'a tam sığınmak lazım.

Ve inne'e-racule. "Bir adam daha." Le-ya'melu amele ehli'n-nâri. "Cehennem işlerini işliyor."

Cehennemlik işleri işliyor. Bütün kötü fenalıkları, edepsizlikleri yapıyor.

Fîmâ yebdû li'n-nâsi. "İnsanlar da görüyor onları." Ve hüve min ehli'l-cenneti. "Halbuki bu da ehl-i cennettendir."

Yani bugünkü haline bakma.

Bunu bir kitapta şöyle okumuştum, vaktiyle galiba rahmetlik hocamızdan da böyle dinledim.

Bir papaz ölmüş, ölürken cemaatine demiş ki;

"Beni götürün filan yerdeki musallaya bırakın gidin. Sizin vazifeniz beni oradaki musallaya bırakmak, karışmayın başka."

Eh götürmüşler papazı koymuşlar musallaya, çekilmişler. Oradan bir müslüman cemaat gelmiş, bu papazı almış yıkamış defnetmiş.

İkinci, bir müslüman ölmüş, o da vasiyetinde demiş ki;

"Beni de götürün musallaya bırakın çekilin."

Onu da gavurlar almışlar götürmüşler yıkamışlar kendi mezarlıklarına gömmüşler.

Bu tabi, "Nasıl olur bu böyle? Bu papaz senelerden beri papazlık yapsın da götürülüp müslümanların mezarlığına gömülsün. Bu adam senelerden beri müslümanlık yapsın da ondan sonra gitsin de gavurların mezarlığına gömülsün,[bu nasıl bir şey?]" diyerekten herkesin taaccübüne mucip olmuş.

İşin içyüzünü kimse bilmiyor tabi. İşin iç yüzünü kimse bilmediği için herkes hayretler içerisinde kalmış da yalnız Cenâb-ı Hakk'ın böyle bunu ihbar edici bilgileri var ki rüyalar vasıtasıyla bunlar o halka haber veriliyor. Halk da bunu tatbik ediyor.

Ki bu papaz olan adam kim bilir kaç sene papazlık yapmış, son zamanda nedamet yapmış, pişmanlık yapmış, "Nedir bu benim yaptığım! Bu İslâm dini dururken niçin ben böyle?" yaptım diye tevbekarlık olmuş, nedamet etmiş, pişmanlık getirmiş: "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Beni affet yâ Rabbi, ben müslüman oldum." diyerekten etrafındakilere de söylemiş ve, "Beni bırakın musallaya, müslümanlar gelir beni oradan kaldırır." demiş.

Öteki zavallı da, Allah muhafaza etsin.

Onun için Allah'a sığınmak mecburiyetindeyiz daima, ameline güvenmemeli insan. "Aman yâ Rabbi, hıfz u himayenden beni ayırma!" demeli daima.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu duayı hiç bırakmazmış;

"Bir göz kamaştıracak zaman kadar bile az olsa beni kendi halime bırakma yâ Rabbi!"

Nefis var, şeytan var içimizde musallat, bunlar bizi harap ederler. Binâenaleyh o müslüman da son zamanda Allah esirgeye dinsiz olarak gitmiş. Şeytan iğvâ etmiş, kandırmış nasıl kandırmışsa o da gitmiş gavur mezarlığına defnolunmuş.

Bizim Bursa'da, caminin ismi hatrıma gelmedi, tepede büyük bir camii vardır, Molla Güranî hazretleri de orada gömülüdür. Orada bir defter var, herkes oraya yazı yazmış. Gördüklerinden, bildiklerinden, ziyaretlerinden işte defterlere yazılan yazılardan yazmış. Yazılı orada. Biz de o camiye bir ziyarete gittik, bize de verdiler defteri, "Siz de buraya bir şeyler yazın." dediler. Bir okuyalım dedik bakalım neler var bu defterde.

İsmini hatırımda tutamadım, bu zât alim bir adam. Demiş ki acaba bu hadîs-i şerif ile benim hocam nasıl âlemlere gitmiş diye mezarını açmış. Nasıl âlemde diyerekten mezarını [açmış.] Ne kadar zaman sonra olduğunu da bilemiyorum. Açmış mezarını, o mezarını açtığı vakitte hocası ona darılmış, "Ne diye benim mezarımı açtın?" demiş, gözleri kapanmış.

Gözleri kapanmış, bir akşam Resûlullah Efendimiz'i görmüş. Demiş ki Resûlullah Efendimiz;

"Bir tefsir yaz."

"Yâ Resûlallah malum gözlerim görmüyor."

Neyse, hırkasından çıkarmış bir pamuk;

"Al bunu gözlerine sür, açılsın gözlerin, yaz tefsiri." demiş.

[Rüyadan uyanınca elinde] pamuk duruyormuş, gözlerine sürmüş açılmış gözleri.

Allah'ın hikmetine hiç akıl ermez, açılmış gözleri tefsirini yazmış. Meşhurdur.

Bu zât Yıldırım'ın zamanında oluyor. Yıldırım'ın zamanında Camii Kebir denilen o büyük cami yapılmış. Caminin açma merasimi oluyor.

"Kim acaba hutbeyi okuyacak evvela?"

Yıldırım'ın damadı olan Emir Sultan hazretleri var. Ona demiş ki;

"Sen oku. Memleketin en şerefli büyüğüsün, sana düşer bu vazife. Bugün hutbeyi oku, açma merasiminde ne konuşacaksan da konuş."

O da demiş ki;

"Burada bir büyük var, bu büyük varken ben çıkıp da okuyamam."

Kim o büyük?

Demiş ki;

"Somuncu Baba'dır o, bilinmeyen bir adam. Bilinmeyen meçhul bir adam."

Uzun hikayesi, buna emir vermişler. Bu da çıkmış hutbeye bir hutbe okumuş. Demiş ki;

"Birinci mana; herkes anlar bunu. Bu ikinci manayı da siz gene anlarsınız. Üçüncü manayı şu direğin arkasında saklı olan Molla Güranî anlar. Ondan sonrasını başkaları da anlamaz." demiş.

İnce işler bunlar!...

Molla Güranî , işte o gözleri orada âma olup da tefsir yazan, ancak üçüncü manayı anlar, arkasından o da anlamaz demiş.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Dinde kemal büyük nimet. Dinde kemal, büyük nimet!

Şimdi aşağıda gelecek inşallah bir hadîs-i şerîfte. Bu namazın ne kadar mühim bir şey olduğunu ve namaz kılmayanların ne kadar büyük bir günaha düştüklerini açık ve net bir şekilde anlatıyor.

Bu hadîs-i şerîf Buharî, Müslimve Abd b. Humeyd'in rivayetiyle Sehl b. Sa'd'den gelmiş.

Şimdi gene aynı hadisin başka bir şekilde anlatımıyla:

İnne'r-racüle le-ya'melu'z-zemene't-tavîle bi-ameli ehli'l-cenneti. "Bir insan uzun zaman ehl-i cennetin amelini işliyor."

İslâmlığın her âdabına riayet ediyor.

Sümme yahtimullâhü amelehû bi-ameli ehli'n-nâri. "Ama sonra Allah muhafaza etsin, imansız olaraktan yahut büyük günahlarla gidiyor." Fe-yec'alühû min ehli'n-nâri. "Ehli cehennem amellerini işliyor ve cehenneme gidiyor."

Uzun zaman ibadet yapmış da bu oluyor.

Yine Buhari ve Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivayeti.

Ve inne'r-racule le-ya'melu'z-zemene't-tavîle bi-ameli ehli'n-nâri. "O papaz gibi bütün zamanı gavurlukla, dinsizlikle geçmiş." Sümme yahtimullahü amelehû bi-ameli ehli'l-cenneti. "Allah son zamanlarında bir pişmanlık, bir nedamet veriyor, tevbeler istiğfarlar ediyor. Allah yoluna yöneliyor da." Fe-yec'aluhullâhu min ehli'l-cenneti. Fe-yudhiluhû'l-cennete. "Cenâb-ı Hak bunu da cennetine koyuyor."

Ama şimdi burada yalnız ince bir nokta var, ona kapılmamak ve aldanmamak lazım. "Öyleyse bizim sonumuz neyse öyle olacak." diye şeyi [itaat ve ibadeti] bırakmamak lazım. Biz Allah'a sarılmak mecburiyetindeyiz.

Ama bunu [açıklayan] güzel bir hikayem var, dikkatli dinlerseniz [daha iyi anlaşılır].

Bir şeyh efendinin dervişi gözü açılmış, levh-i mahfuza bakıyor şeyhini ehl-i cehennem olarak görüyor. Şeyhini ehl-i cehennem olarak görüyor bunu bir türlü de şeyhine söylemeye cesaret edemiyor. Fakat günlerden bir gün nasılsa laf lafı açmış demiş;

"Şeyh efendi, bana böyle bir hâl ârız oluyor ama acaba sahih mi değil mi?" diye de bir ikazla şey efendiye anlatmış.

Şeyh efendinin şu sözü çok hoş:

"Evlat!" demiş, "Onu ben görüyorum senden çok daha evvel. Onu ben orada görüyorum. Benim vazifem Allah'a kulluktur. Allah'ın vazifesi ayrı benim vazifem ayrı. Allah'ın işine ben karışmam. Vazifem benim Allah'a kulluk yapmaktır ama o beni cennetine de koyar cehennemine de koyar orası benim vazifem değil. Ben vazifemi yapayım da o sonunda beni nereye koyarsa kabulümdür." demiş.

Takdire razı ya insan, takdire razı olunca böyle olur.

Bu çok hoşuma gitti. Şimdi bunu güzel izah eder. Bizim vazifemiz Allah'a kulluktur ama netice Allah'ındır. Netice Allah'ın olduğu için biz gene Allah'a sarılırız; "Aman yâ Rabbi, bize cehennem ehlinin amellerini işletme yâ Rabbi. Fırsat verme bize!" deriz, buna da yalvarırız, ehl-i cennetten olmayı da isteriz. O bizim vazifemiz.

Üçüncü bir hadîs-i şerîfte;

İnne'r-racule le-yuhramu'r-rızka bi'z-zenbi yusîbuhû ve lâ yeruddu'l-kadera ille'd-du'âü.

Rızıklarımız vardır ya, herkesin mukadder bir rızkı vardır. Bu rızıklar kesilir bakarsın bazen gelmez bu rızık. Ekmek parasını kazanamaz insan hali ile. "Yahu benim rızkım neden kesildi?" diye düşünür insan. İş bulamadık kimse de gelip de halin nedir de demiyor, zorluk içerisinde.

"Bu ancak bi'z-zenbi, yaptığı günahlardan dolayı insanın rızkı kesilir."

Şimdi der ki insan:

Yahu bu kadar gavurların yaptığı gavurluklar var da o gavurlar bütün nimetlere gark olunmuş da bir müslüman da bir iki kabahat yapmış, günah yapmış, bununla rızkı kesilsin, olur mu?

Yine bizim Allahu Teâlâ'nın işine karışmaya hiç vazifemiz yok. Bizim vazifemiz büyüklerimizin sözünü dinlemekten ibaret. Bu demek rızık çeşitli oluyor, manevî rızıklar da var maddî rızıklar da var. Her nasıl olursa olsun, bunlar, bu günahlar bize bu rızıkların gelmesine mani oluyor.

Ve lâ yeruddu'l-kadera ille'd-du'âü. "Kaderi hiçbir şey çevirmez ancak dua [çevirir]."

Onun için gecede gündüzde daima Allah'a yalvaracağız. Allah'a yalvaracağız!

Ve lâ yezîdu fi'l-umuri. "Ömrü hiçbir şey arttırmaz."

Ömür artmaz, hiç bir şey artırmaz.

İlle'l-birru. "Ancak iyilikler ve ihsanlar ömrü uzatır."

Bunda ihtilaf etmişler; ömür uzar mı?

Bu adam işte 50 sene yaşayacak. Şu kadar günden şu kadar nefes burada bitecek, bu uzar mı?

Bazıları demişler ki bu sıhhatle yaşar, afiyetle yaşar, bu 50 sene ferahlık içerisinde geçer. Ömrü uzun gibi olur. Öteki de demişler ki hayır, uzar. Bu 50 sene yaşayacak, şu işleri yaptığı takdirde ömrü 50 senedir, fakat şu iyilikleri yapınca bunun yaşı 60 veya 70 olacak yahut 80-100 olacak.

Bakıyorsun ki o adam da o işleri yapıyor. Hayırlar, iyilikler, ihsanlar yapıyor, onun [iyiliklerinden] sevinenlerin sevincinden dolayı Allahu Teâlâ onun ömrünü 50'den 100'e çıkarıyor. Bu da olur demişler. Hangisini kabul edersen et.

Ve lâ yezîdu fi'l-umur. "Ömrü ziyade etmez." İlle'l-birru. "Ancak ikramlar, ihsanlar, iyilikler…"

Onun için annene, babana, kardeşine, dostuna, ahbabına elinden gelen [yardımı yapmayı], her muhtacın elinden tutup yardım etmeyi insan olaraktan vazife bilmek lazım. Hem ömrümüzün uzamasına vesile olacak hem de sıhhatle yaşamamıza vesile olacak.

Bir hikaye dinlemiştim gene, büyük eski padişahlardan birisinin veziri fukaralara para dağıtıyormuş.

Ne zaman ödeyeceğiz bunu efendim?

Padişah ölünce ödersiniz. Padişah ne zaman ölürse o zaman ödersiniz.

Gitmişler padişaha, müzevirlemişler demişler;

"Bu vezir senin ölümünü istiyor, ölümünü istediği için dağıttığı paraları senin ölümüne bağlıyor."

Padişah kızmış;

"Nasıl iş bu! Çağırın şu herifi!"

Gelmiş vezir;

"Sen böyle iş yapıyormuşsun yahu?"

"Evet padişahım."

"E neden bu? Olur mu öyle şey?"

"Ben sizin ömrünüzün uzunluğu için yapıyorum bu işi!" demiş.

Hak vermiş, "Ha!.." demiş.

Doğru niyetler önemli tabii. Parayı vermemek için tabii [o fakirler], "Yâ Rabbi, bu adamın ömrünü uzat, çok yaşasın da bu paraları ödemekten kurtulalım." [diye dua ediyorlar.]

İnne'r-racule le-ya'melu bi-ameli ehli'l-cenneti. "Ehl-i cennetin amelini yani müslümanlık işliyor, emirlerin tamamını yapıyor." Ve innehû le-min ehli'n-nâri. "Halbuki o ehl-i nârdan bir adam."

Cehennemlik bir adam ama yaptığı ameller iyilik amelleri. Sakın gene yanlış anlamayın ha. Sakın yanlış anlamayın, bizim vazifemiz Allah'a kulluk yapmak.

İnne'r-racule le-ya'melu bi-ameli ehli'n-nâri. "Bu da günahlar, kötülükler içerisinde."

Öteki çok iyi biri, bunu hor görme yani bak bu çirkinlikler fenalıklar yapıyor. Allah belasını versin, kahrolsun deme. Bilmezsin ki sonunda tevbekâr olup da cennete o girecek biz de günahkâr olup cehenneme gireceğiz! Onun için herkese hoşgörülü davran. Güzel bir şeydir bu.

İnne'r-racule le-ya'melu bi-ameli ehli'n-nâri. "Ehl-i nârın amelini işliyor bu adam." İnnehû min ehli'l-cenneti. "Ama ehl-i cennetten kendisi."

Netice itibariyle tevbekâr olacak ve cennete de girecek.

Tüdrikuhû'ş-şakvetü evi's-se'âdetü. Şaban'ın 15'inci gecesinde bir dua var, şekavet saâdet. Yalvarıyoruz; "Yâ Rabbi, eğer bizim ismimiz şakîler arasında yazıldıysa sil yâ Rabbi, ne olursun! Senin elinde her şey, bizi saîdlerin arasına yaz."

Ama bu sözümüz ne kadar geçer Allah'a bilmem, bilmeyiz. O gece hepimiz yalvarıyoruz, eğer biz o gece saadet defterine yazıldıysak kurtardık yakayı. Eğer şekavet defterine yazılmışsak, onu da biz bilmeyiz gene o da bizim aleyhimizedir. Ama bu Allah'ın takdiridir, kuvvetidir, gücüdür, herkes vazifesini yapmakla memurdur.

Allah hepimizin kusurlarını affetsin.

Onun için;

eş-Şakvetü evi's-se'âdetü. "O saadet veya şekavet." İnde hurûci nefsihî. "Can verilirkendir."

Can verirken nasıl vereceksin?

Lâ ilâhe illallah diyerek mi vereceksin yoksa Allah'ı inkar ederek mi vereceksin?

O acı bir haldir! Çok büyük hikayeleri vardır bunun.

Bir adam Musa aleyhisselam'ın devrinde talebeleri ile beraber gökte uçuyormuş. Esmalara sahip talebeleri ile beraber göklerde uçabilecek kuvvete sahip, öyle bir adam. Şeytan aleyhillâne nihayet gelmiş kandırmış bu adamı. Uzun hikayeden sonra asılıyor adam, asılırken [şeytan] diyor ki;

"Bu işi senin başına ben getirdim, bana inan seni kurtarayım." diyor.

Canından bıkmış zaten adam, "Belki sahidir bu adam" diyerekten bu şeytana, şeytan olduğunu da bilmeyecek tabii ya, ona inanıyor ve imansız olaraktan, gökte uçan adam imansız olaraktan gidiyor âhirete.

Onun için Allahu Teâlâ'ya sığınacağız. En büyük düşman içimizde. O düşmanı yenemedikten sonra saadete geçemeyiz, o saadete kavuşamayız biz. Asıl saadet içimizdeki nefsimizi yenmeye bağlı. Onun için mücahede bizim için bitmez. Daima cihat halindeyiz. Her zaman Allahu Teâlâ'nın emirlerine münkad, boyun bükücü bulunacağız.

Ama sonunda nasıl olacakmışız?

Elbette inşallah sonunda da iyi oluruz. Bu aklımızın ermediği bazı hadiseler var burada. Bunlar dolayısıyla söylenmiş. Bizim için vazifemiz nefsimizle mücahededir. Allah Allah diye yaşayacağız, inşallah da Allah Allah diye gideriz âhirete.

Allah cümlemizin imanlarını muhafaza buyursun.

Bu daima Allah'a sarılmayı emreden bir şey. Sarılacağız, "Aman yâ Rabbi!" [diyeceğiz.]

Son nefesten bütün evliyalar korkmuş, bütün insanlar korkmuş.

Son nefesten yani acaba nasıl gideriz yâ Rabbi Allah'a?

Bugünkü halimiz böyle ama son nefesimizi meçhul.

Hiç bilmem ölülerin başında bulunuyor musunuz?

Ölülerin başında bulunursanız anlarsınız bu hadiseleri. Ölürken insan çok bir müzayaka içerisindedir. Kendinden geçmiştir. O ne gibi haller içerisindedir de meşgul durumdadır. Onun için ölürken bir adama kılıçla darbeler vurulması hiç kalır diyorlar. Onun vücudundan can çıkma acısı kılıçların acısı hiç kalır onun yanında diyorlar.

Allah muhafaza etsin.

O halde insan kendine hakim de değildir ağzından çıkana da hakim değildir.

Şimdi o Cennet'e girmek güzel bir nimet de burada buyuruyor ki:

İnne'r-racule izâ neze'a semeraten mine'l-cenneti âdet mekânehâ uhrâ.

Cennete girdik, inşallah gireriz de. Cenâb-ı Hakk'ın lütf u keremi bol. Bunu zaten müslümanlar için yapmış. Elhamdülillah bizi de bak müslümanların içinde müslüman olarak yaşatıyor.

İnşallah sonumuz da hayır olur.

Yani müslümanların cehenneme girmesi de çok korkulu olan bir şey değil. Müslüman cehenneme girse de cehennemi bilmeyecek. Cehennemi bilmeden girecek. Burada ne kadar güzel. Bir uyku hali ile geçiverecek. İmanın şeysi bu. Çünkü gavur diyecek ki;

"Sen de müslümandın ama bak sen de geldin buraya şimdi. Aramızda fark kalmadı?"

Yok. Müslüman cehennemin acısını çekmeyecek. Uyku hali ile hamamda uyur gibi uyuyacak, "Hadi senin müddetin geldi git!" diyecekler, çıkacak inşallah.

Onun için cennete girdik canımız [meyve istedi]. Çeşitli meyveler dolu, koparır koparmaz orada bir tane daha hazır. Koparır koparmaz onun yerine bir tane daha hazır. Hiç, mütemadiyen sen kopar o yenisi hazır orada. Senesinde gel, altı ay bir git de, bir daha gel, öyle bir şey yok yani dakikasında hazır.

Allah cümlemize nasip etsin inşallah.

Cennet deyip geçme. Cennet mükâfat evi. Buradaki yaptığımız amellerin mükâfatını göreceğiz orada inşallah.

Şimdi bak güzel bir şey daha:

İnne'r-racule.

Şimdi bâhusus Ramazan, sofraya oturduk, Allah'a yalvarıyoruz, "Affet yâ Rabbi günahlarımızı, oruçlarımızı da kabul eyle." diye çeşitli dualar ediyoruz. İşte salavât-ı şerifler getiriyoruz, lâ ilahe illallah diyoruz derken hanım da yanımızda, top patladı. Patlayınca hemen lokmayı kaptığınla; "Hanım buyur bir iftar yap." [diyoruz,] veriyoruz hanımın ağzına. Yok, burada lokma yok. Burada;

İnne'r-racule izâ nazera ila'mraetihî ve nazerat ileyhi. "O ona bakıyor, o da ona bakıyor, bir muhabbet şeysi [ortamı]." Nazerallâhu teâlâ ileyhimâ nazrete rahmetin. "Cenâb-ı Allah onlara da bir rahmet nazarıyla bakıyor ki ne güzel geçiniyorsunuz. Maşallah ikiniz aranızda muhabbetiniz de iyi."

Allah muhabbetinizi arttırsın.

Ve izâ ehaze bi-keffihâ. "Elinden tutuyor, ister ağzına lokma versin ister vermesin elinden tutuşu." Tesâkadet zünûbuhumâ min hilâli esâbi'ihimâ. "Parmakların uçlarından tırnak uçlarından tüm günahları sıyrılır gider."

Onun için hanımlarla iyi geçinmek, onlara daima şefkatle bakmak [lazımdır]. Evimizin hizmetkârı; çamaşırımızı yıkar, yemeklerimizi pişirir, evimizi de temizler tertemiz tutar, misafirimiz geldiği vakitte yüzümüzü de ağartır.

Bunlar büyük devlet daha ne istiyorsun?

Eğer sana kalsa kirden evin içine girilmez. Çamaşırlarımız berbat olur. Her zaman da yemek bulamayız. Peynir ekmekle de her gün ömür geçmez. Bunların da kıymetini bilip, onlara [iyi ve yumuşak davranmak gerekir.]

Hataları da olur canım, hatasız insan oluyor mu?

Bizim de hatamız oluyor onun da hataları olur, onları da affediverin. Hoş geçinmek iyi şeydir. Allahu Teâlâ hoş geçindiklerinden dolayı onlara merhamet gözüyle bakıyor.

Şimdi asıl mesele burada bizim dersimizde:

İnne'r-racule izâ dehale fî salâtihî ekbelallâhu aleyhi bi-vechihî.

Müezzin Allahuekber Allahuekber dedi, biz de hazırlanmışız [camiye gideceğiz]. Asıl hüner ezandan evvel camiye girip ezanı camide dinlemek. Benim gibi tembel olup da ezan okunsun da camiye girelim dersek o olmaz. Ezandan evvel camiye gir, camide dinle ezanı.

İzâ dehale fî salâtihî. "Namaza durduk."

Kamet geldi, imam efendi durdu biz de Allahuekber dedik. İster sünnete ister farza durduk namaza, hangi namaz olursa olsun.

Ekbelallâhu aleyhi bi-vechihî. "Allah celle ve alâ yüzünü bize çeviriyor." Fe-lâ yensarifu anhu hattâ yenkalibe. O gönlünü Allah'tan çevirmedikçe Allah da yüzünü ondan çevirmiyor."

Ama biz namaza Allahuekber diyerek durduk, akıl dükkanda, tarlada, bahçede belki yaramaz yerlerde de dolaşabiliyor. Namaza durduk, hocaefendi Allahuekber diyor, ha Allahuekber dedik biz de rukuya inelim. Bu değil. Gönül Allah'la meşgul olacak.

İyyâke na'budü ve iyyâke neste'în.

"Yâ Rabbi, bu ibadetim sana, başkasına değil. Ben başkasının sözünü dinleyip de gelmedim buraya. Senin sözünü dinleyerek geldim. İbadetim ancak sana yâ Rabbi. Ve Senden yardım isterim başkasından da istemem yâ Rabbi."

Ihdina's-sırâta'l-müstakîm. "Yâ Rabbi, beni doğru yola ilet."

Peygamberlerin yoluna ilet. Beni öyle sözünde duran, namuslu, şerefli, sağlam bir müslüman et yâ Rabbi.

Ihdina's-sırâta'l-müstakîm. "Hidayette olan müslümanların yoluna ilet."

Bunu tekrar tekrar günde en aşağı 40 defa veyahut daha fazla söylüyoruz ve bunu söylerken Allahu Teâlâ bizi duyuyor dediklerimizi. Gönlümüze de bakıyor; gönlü de benimledir. Buna öyle bir teveccühü var ki Cenâb-ı Hakk'ın artık daha onu tarife imkan yok.

Şurada Gazzâlî hazretleri diyor ki: Kul böyle Allahu Teâlâ'ya yöneldiği vakitte Cenâb-ı Hak o kulun gönlüne çeşitli keşifler verir. Tecellileri çeşitli, herkese ayrı ayrı. Herkese ayrı ayrı tecellisi vardır. Kıyamette de öyle. Kıyamette bütün hesap bir dakikanın içerisinde. Bütün hesap bir dakikanın içinde. O bir dakika kimisine hiç gibi gelecek kimisine binlerce sene gelecek. Ayrı ayrı ama bir dakikalık iş o.

Binâenaleyh şimdi huzûru Rabbi'l-âlemîne durduğumuz, gönlümüzü de Allahü Teâlâ'ya verdiğimiz vakitte Cenâb-ı Hakk'ın herkese ayrı ayrı tecellisi var.

Şimdi burada namaz iki çeşit. İleride gelecek ama ona belki vaktimiz yetmeyecek. İkimiz de namaza durduk. İki kardeş namaza durduk aynı namazı kılıyoruz. İkimiz de Elham okuduk, ikimiz de Kul yâ eyyühe'l-kafirûn okuduk. İkinci rekatta Elham okuduk, Kulhuvallahu okuduk. Birisine sıfır; sinek kanadının, kanat ne kadar şey yani, sinek kanadının ağırlığınca ona sevap verilmez. Sinek kanadının ağırlığınca sevap alamaz o. Kıldı namazı ama alacağı sevap sinek kanadının kıymeti kadar yok. O da aynı namazı kıldı, ikimiz de kıldık. Ötekinin de [sevabı] Uhud Dağı kadar.

Niçin?

Birisinin gönlü Allah'la, birisinin gönlü de dükkanı ile, işiyle gücüyle.

Gönlün Allah'la olmasında çok çeşitli tecellilere mazhar olunuyor.

Burada [şerhte] Konevî hazretleri diyor ki:

es-Salâtü mahallü'l-münâcât. "Salat yalvarma yeri, orası yalvarma yeri." Ve ma'deni'l-müsâfât vallâhu teâlâ hüve'n-nûr. "Allahu Teâlâ nur, hep nur." Ve hakikatü'l-abdi zulmâniyetün. "Bizim hakikatimiz karanlıktır."

Dünya karanlık bir hakikattır.

Güneş gittiği vakitte ne oluyor dünyanın hali?

Simsiyah oluyor.

Eğer ay olmasa kapkaranlığın içinde kalırız, çünkü güneş de yok. Bizi aydınlatan güneş ve aydır. Biz güneş ve ayın vasıtasıyla aydınlanıyoruz. Yoksa aslında karanlıktayız. İnsan da böyle karanlıktadır. Bu karanlıkta olan insan nur olan Allah'ın karşısına dikildiği vakitte, yüzümüzü kıbleye çevirip ellerimizi bağladığımız vakitte, Allah celle ve alâ'nın karşısına dikiliriz. O'nun nurundan nur iktibas ederiz. İşte O'nun nurundan nur iktibas etmek kişinin gönlünün O'na bağlanışına bağlıdır. Onun için zikrullah ile meşgul olan, daima Allah'ın zikriyle dilini, içini meşgul eden insan divan-ı ilâhiyeye durduğu vakitte kendinden geçer ve O'nun zikri ile gene meşgul olur. Onun alacağı nur ile O'ndan haberi olmayanın alacağı nur elbette bir olmaz. Birisi sineğin kanadı kadar olmaz birisi de dağlar kadar olur.

Bunu da çok güzel gene izah etmiş. Diyor ki: Ay, işte gördüğümüz ay taştan topraktan ibaret, dünyamız gibi bir âlem. Dünyamızda can var, orada can da yok. Kuru bir taş toprak. Fakat kuru taş toprak olan zulmanî yer güneşe baktığı vakitte güneşten bir nur alıyor, geceleri bizi de ışıldatıyor. Birinci gün azıcık görüyor, iki gün azıcık daha görüyor, 15 oldu muydu tam görüyor. Tam görüyor, tam gördüğü vakitte tam ziyayı alıyor.

Binâenaleyh kul namaza durduğu vakitte [böyledir.] O ayın son günü hiç görünmüyor mesela bayram günü belli olmuyor, ramazan günü belli olmuyor, ayı görmek de çok müşkül. Diyorlar ki rasathaneciler, biz onu makinelerimiz ile bile zor görüyoruz, göremiyoruz. Böyle gözlerle görülmez diyor. Onun için her memleket ayrı ayrı günlerde oruç tutuyor.

Binâenaleyh asıl şimdi huzura durduğumuz vakitte gönül hiç Allah'la meşgul değil. O ayın ilk günü gibi yahut son günü gibi hiç meşgul değil. Hiç ziyasız gidiyor. Veyahut ayın derece derece, 15. günü gibi parıl parıl içerisinde gönül, Allah'ın huzuruna durduğu vakitte mest oluyor, bütün feyzi alıyor ve bize de aktarıyorlar. İnsan şimdi bu büyüklerin eserlerine bakıyor da bu kadar kitabı nasıl yazar insan diyor.

Nasıl yazar?

Buna ömür de kafi değil güç de kafi değil. Ama Allah'ın nuru ile hepsi olur.

Bizim Bursa'da İsmail Hakkı hazretleri vardır. İsmail Hakkı Bursalı, kendisi aslen Üsküplüdür fakat Bursalı derler. Bugün 54 tane meşhur eseri var. Ruhu'l-beyan da onun eseridir. Ki, onu da biz okumakla henüz anlayacak kıvama da gelmemişizdir.

Bir çilehanesi var, çilehanesine giriyor. Yasaktır girmek. Hanımına da demiş ki;

"Bizim yemeğimizi kapının önüne bırak, içeriye girme, bakma içeri. Yemeğimizi ağacın oraya bırak."

Kendisi çilehanede. Hanım da demiş, bana da bir kitap yazsın da bende de bir eseri olsun diye. Yine kadınlık şeysi dayanamamış kapının deliğinden şöyle içeriye bakmış. Bakmış ki 40 tane İsmail Hakkı var içeride. Kırk tane İsmail Hakkı var, hepsinin elinde kalem kâğıt boyna yazıyorlar.

Tabii bundan korkmuş kadın. Sonra efendisi demiş, "Bakmasaydın iyi olurdu ama bakmışsın." demiş bir şey söylememiş.

Allahu Teâlâ'nın şeysi hesapsızdır yani nimetlerinin hesabı yok. Yalnız O'na kendini sevdir kâfi. O'na kendini sevdir.

Ekbelallâhu aleyhi bi-vechihî fe-lâ yensarifu anhu hattâ yenkalibe. "Gönüllülerden Allah çıkınca nur da kesiliyor. Nurun iktibas edilmesi gönlünün O'na doğru açık bulunmasına bağlıdır."

Onun için zâkirlerin kıymeti kadar kıymetli kimse yok.

Niçin?

Allah Allah Allah Allah Allah Allah Allah... 300-500 bin saatlerce mütemadiyen Allah diyor.

Onun kalbi ile Allah'ı bir kere anmayanın kalbi bir olur mu kardeş?

Olur mu yani bunu sen söyle?

O Allah Allah Allah... diye tüm vücut Allah der yani, bütün azalar Allah der.

Rahmetlik hocamıza yaşlıca bir hanım gelmişti de. Bakın çocuklar, bu hanımın her azası Allah diyor. Her azası Allah diyor. Tabii biz anlamıyoruz, duyamıyoruz ama rahmetlik hocamız bunu böyle söylüyor. Allah Allah Allah diye diye insanlara sirayet ediyor. Bütün azaya sirayet ediyor bu. Bütün azalarına Allah Allah. Ondan sonra Allah yolundan çıkmanın imkanı olmuyor artık. Ölmeyi tercih ediyor Allah yolundan çıkmıyor.

Allah cümlemizi affetsin, tevfikat-ı samedaniyesine mazhar etsin. Rızası yollarında duran kullarından etsin.

Yine bir tane daha kaldı:

İnne'r-racule izâ sallâ me'a'l-imâmi hattâ yensarife kütibe lehû kıyâmu leyletin.

Namazın cemaatle kılınmasına emir. Hangi namaz olursa olsun.

İnne'r-racule izâ sallâ mea'l-imâmi. "Namazı kılarken imamla kıldık." Hattâ yensarife. "Namazı bitirdik." Kütibe lehû kıyâmu leyletin. "Allahu Teâlâ diyor ki, bu adam sabaha kadar namaz kılmıştır."

Kıyâmu leyletin. Geceden sabaha kadar namaz kılmış sevabı veriliyor imamla beraber namaz kılan adama. Onun için cemaatten uzak kalma, cemaatsiz namaz makbul olmaz. Ne kadar doğru kılsan, ne kadar dürüst de kılsan ne kadar düzgün de kılsan cemaat rahmettir.

"Cemaat rahmettir." Ve'l-firkatu. "Ayrılık." Azâbun. "Azaptır, başka bir şey değil."

Her tarafa gider bu hadis.

Taberanî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvûd'un ve Tirmizi'nin hasenün sahihun diyerek rivayet ettikleri bir hadis.

Allah cümlemizi affetsin, tevfikat-ı samedaniyesine mazhar etsin.

Şurada iki tanecik daha varmış da, şunları da okuyayım çok güzel:

İnne'r-racule lâ yekûnü mü'minen hattâ yekûne kalbuhû me'a lisânihî sevâen.

Ama bunu çok [iyi anlayalım.]

Allah anlatsın bize.

İnne'r-racule lâ yekûnü mü'minen. "Bir insan mü'min olamaz."

Lâ ilâhe illallah dedik ya işte canım?

Yok olmadı.

Mü'min olamaz.

Ne zamana kadar?

Hattâ yekûne kalbuhû me'a lisânihî sevâen. "Dil ile gönül bir olmayınca."

"Dil ile gönül bir olmayınca [kişi mü'min olamaz]." Ağzıyla söylediğini gönül tasdik edecek, gönlün söylediğini de dil söyleyecek. Ağız başka gönül başka, öyle şey olmaz. Ağızdan başka çıkar, gönülden başka şeyler çıkarsa olmaz. Her gün görülen hadiseler. Böyle olmaz müslümanlık.

Lâ yekunu mü'minen hattâ yekûne kalbuhû me'a lisânihî sevâen. "Mü'min, müslümanlık dili ile gönlü bir olacak, içi ne ise dışı da o olacak."

İçin neyse dışın da o olacak. Dışın güzel için bozuk, olmaz.

Ve yekûnu lisânuhû me'a kalbihî sevâen. "Aynı zamanda da dili de kalbi ile beraber olacak."

Dille kalbi beraber olacak. Ağız ne dediyse gönül de onu diyecek. Gerek lâ ilâhe illallah da gerek başka şeylerde.

Ve lâ yühâlifu kavluhû amelehû. "Hiç muhalefet etmez, sözü ameline ters gelmez."

Sözü ameline ters gelmez, sözü neyse özü de odur.

Ve ye'menu câruhû bevâikahû.

Asıl iş bunda işte!

Ve ye'menu. "Emin olur." Câruhû. "Komşusu emin olur." Bevâikahû. "Onun şerrinden, zulmünden."

Yani komşusuna katiyen şer bir iş yapmaz ve ona zulmedici bir rahatsızlık da vermez. Mü'min demek sözü, özüne uygun ve komşusuna da hiçbir surette eza etmeyen insandır. Komşu belki cadaloz bir şey olabilir de. Nasıl ki Ramazan'da oruç tuttuk, karşımıza bir edepsiz çıktı bize çirkin sözler söylüyor, dövecek neredeyse bizi. Ona karşı biz hiç sesimizi çıkarmayalım, elimizi de kaldırmayalım, "Ben oruçluyum kardeşim, ben oruçluyum kardeşim, seninle uğraşamam ben, 'Allah'tan bul.' de." Yoksa o bana söyledi ben de ona, o vurdu ben de ona, ondan sonra ölüm olur yahut başka bir şey olur.

Onun için müslüman özü ile sözü, içi ile dışı bir olan adamdır.

Allah hepimizi o kullardan eylesin.

En büyük azap da içi bozuk dışı gayet güzel. Gayet sakalı yerinde, cübbe sarık yerinde, elini mi öpeceksin, neresini öpeceksin şaşırırsın. Fakat bakarsın içi bozuk, hiçbir şeye yaramayan bir adam. Yarın cehennemi de boylayan bir adam. Onun için kalıpta değil iş, kalıpta kıyafette iş yok. İçimizi de Allah kalıbımıza uydurur.

İnne'r-racule min ehli ılliyyîne le-yuşrifu alâ ehli'l-cenneti.

Ehl-i ılliyyîn, yüksek makamlara nail olan ehl-i cennet. Meleklerin üstündeki makamlar bunlar. Dünya tabirlerini bulup da söyleyemeyiz bunları.

İnne'r-racule min ehli ılliyyîne. "Meleklerin üstündeki en yüksek makamlara ulaşan bir ehl-i cennet."

Cennetin çok dereceleri var. Kur'an âyetleri kadar cennet dereceleri var. Kur'an'dan ne kadarsa aldığın derece ona göre. 6600 âyet derler o kadar derece var cennette, daha fazla belki. Şimdi o dereceler, onun üstünde olan illiyyîn bu.

"En üstün derecede olan insan." Le-yuşrifu alâ ehli'l-cenneti. "Şöyle oradan aşağıya doğru ehl-i cennete bir bakıyor."

Tayyareden bakış gibi aşağıdaki insanlara, cennet ehline bir bakıyor, bakınca:

Fe-tudîu'l-cennetü li-vechihî. "Onun bakışından cennet öyle bir parlıyor ki."

Ayın yahut güneşin doğuşu gibi parlıyor ortalık. Cennetin içi bu.

Ke-ennehâ kevkebün dürriyyün. "Bir kevkebü dürriyy böyle nasıl meydana çıktığı vakitte ortalık parıl parıl olur, onun gibi parlıyor."

Yani ehl-i cennetin dereceleri çok da, bu yüksek makamlara nail olanlara Allahu Teâlâ ne derece veriyor ki, ehl-i cennete baktıkları vakitte ehl-i cennet bu nur nereden geldi bize diyerekten şaşırıyor. Burası ne aydınlıklar içerisinde! Zaten aydınlıklar içerisinde ama aydınlığı kaybeden aydınlık da var. Şimdi aydınlık burası, fakat daha büyük bir lamba geldiğinde bu aydınlıklar hiç yerinde kalır. Daha büyüğü geldiği vakitte daha sönük olur. Mesela güneş çıktığı vakitte yıldızlar aydınlık ama gözükmüyorlar.

Niçin?

Çünkü gözükmüyor ziyaları. Güneşin ziyasının yanında onların ziyaları kayboldu da ondan göremiyoruz. Yoksa güneş olmasa hepsi meydanda görünür gene. Bu ehl-i ılliyyînden olan cennetlik, aşağıdakilere bizim gibilerine baktığı vakitte, "Ah diyecek biz de keşke o dereceye nail olan bahtiyarlardan olabilseydik de şu orucumuzu bozmasaydık, namazımızı terketmeseydik, zikrullahtan geri kalmasaydık." diyerekten, pişmanlık olmayacak orada ama orası da bir takım eksiklik.

Bu da hoşuma gidyor;

Cennet'e girdiğimiz vakitte ehl-i cennete yüz erkek kuvveti verilecek. Her birimize yemede, içmede, muamele-i cinsiyyede yüz erkek kuvveti verilecek.

Burada diyor ki şârih;

"Bunlar zaten dünyada bile makbul bir şey değil. Yemek, içmek, zevk u sefa dünyada da makbul değildir. Cennette nasıl olacak bunlar, niye bu kadar metholunuyor?"

Diyor ki;

Cennet başka dünya başka. Dünya da makbul değil ama cennetteki hayat başka bir hayat. Orada bunlar zevk verici hayatlar. Görmüyor musun burada yer içersek vücut rahatsız olur. Def-i hacet zaruretinde kalıyoruz, edemeyince de bunalıyoruz. Orada bunlar yok, bütün yediklerimiz kendiliğinden nefeslerimizle terlerimizle kaybolup gidecekler. Hem de misk kokusu ile çıkacak orada.

Şimdi bunlar dünya ile kıyas olunur mu yahu?

Buradaki dert başka oradaki hayat başka.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Şimdi bakınız burada bu dersin ucu geldi, diyor ki:

İnne'r-racule yesûmu. "Oruç tutar insan." Ve yusallî. "Namazı da kılar." Ve yehuccu. "Hacca da gider." Ve ya'temiru. "Umre de yapar."

Şimdi umreye giden birçok kardeşlerimiz var mesela.

Allah bize de nasip etsin inşallah.

Ama bak şimdi diyor ki;

"Oruç tutar, namaz kılar, hacceder, umre eder." Fe-izâ kâne yevmu'l-kıyâmeti. "Kıyamet oldu şimdi." U'tiye bi-kadri aklihî. "Herkesin sevabı aklı kadar verilir." diyor.

Herkesin sevabı aklı kadar verilir. Yani ay güneşi görme nispetinde ışık alır. Ne kadar görebilirse o kadar ışık alacak. Onun da Allah ile olan ilgisi ne kadarsa o kadar makam alacak orada.

Yine aynı şey;

İnne'r-racule le-yantaliku ile'l-mescidi. "Camiye gidiyor." Fe-yusellî. "Namazını kıldı."

Ve salâtuhû lâ ta'dilu ındellahi cenâhe be'ûdatin.

Be'ûdah, sinek, sivrisinek.

Onun kanadının gramı olur mu yani?

Kanadın gramı olur mu bildiğin sinek?

"Kıldığı namazlar bunun kanadı kadar buna muadil olmaz."

Kıldığı namaz bu sivrisineğin kanadı kadar kıymeti yoktur yani muadil olmaz.

Ve inne'r-racule le-ye'ti'l-mescide. "Bu da geliyor mescide." Fe-yüsallî. "Namaz kılıyor." Ve salâtuhû ta'dilu cebele uhudin. "Onun namazı da Uhud Dağı kadar olur."

İzâ kâne ahsenehümâ aklen.

Şimdi bak akıllılar bak nerede ayrıldı?

Akıllar ki ruhtur. Akıl ve ruh ikisi bir manaya geliyor. Ne kadar Allah ile meşgulse insan o kadar evliya olabilir.

Kîle: Ve keyfe yekûnu ahsenehümâ aklen? "Dediler ki, bunların akıllarının en iyi olanını nasıl bileceğiz?"

En iyi akıllı olanını nasıl bileceğiz, insanlar bunu bilebilir mi?

Kâle: Evra'uhümâ an mehârimillah. "Allahu Teâlâ'nın haramlarından korkan adam."

Haramlardan ne kadar kaçınıyorsa, evrâ ise... Evrâ, takvanın üstünde bir takvadır, takvanın üstünde bir korkudur.

Ve ahrasühümâ alâ esbâbi'l-hayri. "Hayırlara da koşuyor böyle, harîs." Ve in kâne dûnehümâ fi'l-ameli ve't-tavvu'u. "Belki o bir gecede sinek kadar kıymeti olmayan 1000 rekat kılmıştır, beriki de iki rekat kılmıştır."

Fakat ondan dûn olduğu halde ona dağlar kadar da sevabı oluyor. Sebebine gelince, bu kul ne kadar Allah'tan korkusu varsa… Korkunun üstünde bir korkudur verâ; şüphelerden içtinap. Takva günahlardan içtinap. Günahtan içtinap takva, verâ da şüpheli şeylerden içtinap.

Şüphe; acaba bunda da bir haram kokusu var mı?

Yahu bugün herif şarabı şişenin içerisine istediği gibi satıyor da, Allah'tan nasıl korkuyorum der bu adam?

Bu Allah'ın haram ettiği bir şey. Bu haramın satışı onun aklının olmayışının alametinden. Aklının olmayışından, aklı olsa bu günahtır der o haramı yapmaz.

Ama aç mı kalacak?

Hiç de aç kalmaz ama sefahat yapamaz. 300 bin 500 bin liraya evde oturamaz,100 bin liralık bir ev kâfidir bana der. Evi de süsleyemez ama süslemesin varsın ne olacak. Bir kilim altına yeter bir yorgan da üstüne yeter, işte bu kâfidir der. Ama benim evimde işte en mükemmel, mutantan, müdepdep, müreffeh bir ev olsun diyerekten içkiyi de satar şunu da yaparsa onun yeri de cehennemden başka bir yer olmaz.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Altlardaki hadisler de güzel ama şimdi buraya kadar geldik inşallah.

Cenâb-ı Hak cümlemizi tuttuğu oruçları makbul olan kullarından etsin. Sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına dahil eylesin.

Şu adamcağız da kalkmış da orada ben bilmem hangi memleketten geldim, fakirim bana yardım ederlerse ben de onlara dua ederim diyor. Dışarıda otur da sana da geçerken yardım edelim.

Allah kimseyi de zarurete düşürmesin. Zaruret acı şeydir.

Allah hakkımızda hayırlar versin inşallah. Dünyamızı ahiretimizi de mamur eylesin. Dünyada da felaketlere sürüklemesin Cenâb-ı Hak. Dünyanın felaketlerine de sabır kolay şey değildir. Hüsn-ü hatimelerle âhirete göçmemizi de nasip etsin cümlemize inşallah.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı