M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 62-63.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

İzâ küntüm fi'l-kasabi evi's-selci evi'l-vedâ'i fe-hadarat's-salâtü fe-evmiû îmâen.

Bu okuduğum hadîs-i şerîf [namazla ilgilidir].

Namaz kılmak birinci vazifemizdir. Ona hiçbir şey mâni olmaz. Bakın Efendimiz burada diyor ki mâniler:

"Bir namaz kılacağız ama bulunduğumuz yer çok kamışlık, dikenlik bir yer, secde edemeyeceğiz orada. İkincisi; kar yağmış, her taraf bembeyaz, bir karış iki karış, namaz da kılacağız."

Burada nasıl kılacağız namazı şimdi?

"Yahut da gemideyiz, gemi de çok sallanıyor, ayakta duramayacağız."

Bu sırada namaz kılmak için Cenâb-ı Peygamber diyor ki:

Fe-hadarat's-salatü. "Namaz vakti geldi."

Ezanlar okundu. Şimdi nasıl namaz kılacağız?

Evmiû îmâen. "O zaman oturduğumuz yerde [îmâ ile kılarız]."

Atta mıyız arabada mıyız yahut bir kenarda bir yerde mi duruyoruz, oturduğumuz yerde orada îmâ ile [kılarız.] Îmâ diyerekten böyle oturduğu yerde okur, biraz eğilir o rüku olur. Kalkar, semiallahü limen hamideh der, daha fazlaca eğilir başı yere koymak şart değil. Biraz fazlaca eğilir, sübhâne rabbiye'l-a'lâ, sübhâne rabbiye'l-a'lâ, [sübhâne rabbiye'l-a'lâ] der üç defa. Kalkar tekrar secde eder. Ondan sonra onun namazı ayakta kılmış nasılsa bu da aynı namazdır.

Meseleler olaraktan çok geniştir, Allah esirgeye, gemide giderken batar bu gemi. Biz de kurtuluruz bir tahtaya yapışmışız. Tahtanın üzerinde duruyoruz, imdatçı gelir bizi kurtarır diyerekten bekliyoruz. Vakit de geldi, akşam vakti güneş batacak. Orada ikindi vaktinde de namazımızı kılmak lazım.

E nasıl kılalım suyun içerisindeyiz ya, işte canımızı kurtarabiliyoruz ancak?

Evet, o sırada başımızla da olsa namazımızı kılacağız. Namazın terkine cevaz yok. Onun için, terkü's-salâti küfrün demişler. "Namazın terki küfürdür" diyorlar. Bunu tevil etmişler, itikat etmezse, inanmazsa demişler.

E inanmazsa ama, inandığı halde de kılmazsa [ne olacak]?

Dün Eyyühel Veled Tercümesi diyerekten bir kitap okudum. Orada diyor ki;

Bilgi iyidir ama o yeter o bildiğin sana. Biraz da bildiklerini tatbik et bakalım, amelini işle. Yalnız bilgi öğreneceğim diye uğraşıp durma, vaktini bilgilerle öldürme. Onlarla amel et.

O amel etmedikten sonra bilgi ne olacak?

Meyvesiz ağaç gibidir. Bilginin çokluğu amel olmazsa meyvesiz ağaç neyse o da odur, işte o kadar. Keserler odun yaparlar.

Onun için namaza hiç bahane yok. Ancak kadının özrü vardır, kadın özürlü anında kılamaz. Erkek kılmıyorsa;

"Senin de özrün mü var, sen de kadın mısın?" derler.

Değilsin.

Öyleyse al abdestini kıl namazını.

Üstüm kirli!

Kirli olsun varsın. Üstün kirliliğinin zararı yoktur. Yalnız pis olmasın. Pisse yıkarsın tabii, o da gider. İnsan zaten müslüman pis gezmez.

Allah affetsin de tevfikini refik etsin. Namazımıza devam eden, namazımıza şöyle can ile devam eden [kullarından eylesin.]

Bu namaz kolay bir şey değil ha! Namaz çok büyük bir ibadet.

Çünkü varlığın sahibinin karşısına dikilmek ne demek yahu?!

Biz bir reis-i cumhurun karşısına çıkmak için kim bilir kaç tane delil lazım ki; "Aman bizi şu reis-i cumhurun karşısına sokun da bakalım bir derdimiz var anlatacağız ona." desek işte, "İstidâ [dilekçe] yaz" derler bilmem ne derler kaç türlü bahane bulurlar, kolaycacık da sokmazlar.

Şimdi biz varlıkların, kainatın sahibinin karşısına kolaycacık Allahuekber dedik mi duruyoruz ama kimdir o?

Varlıkların sahibi Allah. O'nun karşısında elbette erimemiz lazım gelirken gafletimiz dolayısıyla işte vazifemizi yapıyoruz.

Allah kabul etsin onu da. Onu da kabul etsin.

İzâ lebise ehadüküm sevben cedîden fel-yekul:

Elhamdülillah, her zaman Cenâb-ı Hak ikramlar yapar, yeni yeni elbiseler giyeriz. Bayramlarda, cumalarda, vesairelerde eskiyi koyup yenisini alırız.

İzâ lebise ehadüküm sevben cedîden fel-yekul: "Böyle bir yeni elbise giydiği vakitte insanın demesi lazımdır ki:" Elhamdülillahillezi kesânî mâ üvârî bihî ve avratî. "Yâ Rabb! Sana hamd ü senalar olsun ki benim avretimi, edep yerimi örtecek bir elbise ile beni örttün, zînetlendirdin."

Çıplaklık iyi bir şey değil ki. Soyunsak şimdi hepimizi ayıplarlar, kovarlar buradan. Birimiz üstünü soyunsa, "Defol buradan!" diye hepimiz kovarız onu. Elbise bir nimettir. Edeplerimizi örtüyoruz, üstümüzü örtüyoruz, soğuktan korur, kıştan korur, yağmurdan korur.

Ve etecemmelü bihî fî hayâtî. "İnsan da hayatında emsali arasında bir meziyete mazhar olur."

Onun için onu giydiği vakitte Cenâb-ı Hakk'a elhamdülillah diyerekten; "Bana bunları giydirdin, elhamdülillah yâ Rabbi sana" diyerekten hamd etmesi lazım ki vazifemiz. Hani yalnız bu yeni giydiğimiz vakitle olmakla beraber her gün de giyinirken böyle Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senalar ederek, "Hayatımı iade ettin bana yâ Rabbi. Yeni bir hayat verdin, bu yeni hayatımla beraber ben sabahleyin giyiniyorum. Senin huzuruna geleceğim sana çok şükürler olsun. Bu kadar kusurlarımla, kabahatlerimle kabul ediyorsun beni huzuruna. Ne büyük Allah'sın ne büyük Allah!" [demeliyiz.]

Şimdi bizim kabahatlerimizi birisi bilse "Defol buradan! Sokulma yanıma pis herif!" der. Eh Allah biliyor işte. Bildiği halde de gidiyoruz yanına, "Gel kulum gel, gel kulum gel!" diyor.

Allah!.. Affet kusurlarımızı yâ Rabbi!

İzâ le'ake'r-racülü'l-kas'ate.

Kas'a, Tas, çanak ne olursa yemek yediğimiz yemek kapları. Bunu bir insanın temizlemesi, yediğimiz kabı temizlemesi, ekmeğiyle güzelce sıyırır, eliyle parmağıyla da sıyırır içinde kalanlarını yer. Onu bırakmaz sahanda. Müslümanın âdetidir.

Ama az bir şeydir?

Ne kadar az olursa da olsun kap temiz olaraktan ev sahibine iade olunur.

Bak şimdi:

Hem ev sahibi bulaşık yıkarken sıkıntı çekmez. Hem de;

İsteğferat lehû'l-kas'atü. "O kap, o kas'a, o çanak, o tabak; 'Yâ Rabbi, sen bunu mağfiret et!' diyor, dua ediyor."

Buna derler lisân-ı hâl. Hâl lisanı ile Cenâb-ı Hak ona o kudreti vermiştir.

Dersin ki bu bakırdır tastır şudur budur ama bunun dili neresinde diyeceksin.

İşte bunun [bu teybin bantının] dili neresinde ise onun dili de orasında. Bunu artık bugün söylemeye hiç tekrar lüzum yok. Çünkü gavurcukların yaptıkları o tahta parçaları gözümüzün önünde ne güzel söylüyor bize. O tahta parçaları ne güzel söylüyor. Eh onların söylediğini görüp dururken bu çanak da nasıl söyler dememeli insan artık. Kudret-i İlahî tecelli etti mi ağaca da söyletir taşa da söyletir, her şeye söyletir.

Nitekim Cenâb-ı Peygamber geçerken taşlarla ağaçlar esselamu aleyke yâ Resûlallah diyordu, bunu herkes duyuyordu. Cenâb-ı Peygamber'in elinde o taşlar sübhanallah diyerekten tesbih ediyordu, herkes de duyuyordu bunu. O gün onu diyen taş bugün de der. Dedirttiren Allah çünkü. Allah celle ve alâ'ya karşı bir kanun olsun da; "Bunun gayrısı diyemez. Boğaz olacak, burada hançereler şöyle olacak, ağız olacak da konuşabilsin." [denilsin, bu olmaz.] Papağan kuşu da konuşuyor ama ağzında bir şeysi de yok sonuçta.

Onun için kabın bu istiğfarını çok görmeyin. Çok görmeyin, Cenâb-ı Peygamber bunu bize böylece izah ediyor. Diyor ki:

Allahümme e'tikhu mine'n-nâri. "Yâ Rabb! Bunu ateşten, sen muhafaza et, koru." Kemâ e'takanî mine'ş-şeytâni. "Bu beni şeytana bırakmadı."

Çünkü bu kap böyle kalınca bu kabı şeytan yalayacaktı. Şeytanın yalamasına meydan vermeden bu adam bunu temizledi. "Ne güzel etti yâ Rabbi! Sen bunu da cehennemden azâd eyle." diyerekten lisân-ı hâl ile Cenâb-ı Hakk'a tazarru ediyorlar. Onun için biz yemek yediğimiz vakitte ister toplu yiyelim ister tabaklarımızda yiyelim onu güzelce tertemiz temizleriz. Hatta bir tabirde içine su döküp de içilecek dereceye getirmeli.

Tertemiz, kalmasın içerisinde bir şey. Nimetin bereketinin nerede olduğu belli olmaz. O içinde kalan ufacık bir bereket bakarsın ki bir insanın doyumuna bile vesile olur. Bereketin bütçesi çok geniştir.

Onun için o bereket niçin kalsın orada, yazık değil mi?

Bir lokma iki lokma bırakılmıştır, hem günahtır hem şeytana kalıyor hem de israf oluyor.

Şimdi bu kadar insanı hesaplayın, birer lokma bıraksalar bu kadar lokma eder, bu kadar ekmek eder.

Yazık değil mi?

Onun için o otellerde olsun lokantalarda olsun mağrûrâne bir surette oturmuş oraya, işte yarısını yer yarısını ağzına sürer. Birisinin yarısını da sürer şuraya koyar. Bütün israf içerisinde. Onun için hadi bakalım torbalara, ekmekçilere, hayvanlara, şunlara bunlara gider bunlar.

Allah esirgesin.

İza lu'ine'ş-şeytânü kâle: Le'ante mel'ûnen ve izâ's-te'aztellâhe minhü kâle: Keserte zahrî.

Şeytana, "Allah senin belanı versin!" diyerekten lanet ediyoruz. Şeytana lanet ediyoruz Allah bu şeytanın belasını versin. Şeytan bize mukabele ediyor diyor ki:

"Sen zaten lanet olunmuş bir adamı lanetliyorsun, ne olacak öyle yapınca? Bana zaten laneti Allah etmiş, senin yaptığın lanetten bana ne! Hiç boşa ediyorsun!"

Ve izâ's-te'aztellâhe minhü. "Ama 'Yâ Rabbi, bu şeytanın şerrinden sana sığınırım! dedin mi." Keserte zahrî. "İşte şimdi belimin kemiğini kırdın!" diyor.

Şimdi belimin kemiğini kırdın. Çünkü Allah'a sığındın, Allah da seni benden koruyacaktır. Binâenaleyh ben de sana bir şey yapamayacağım. Ama bana diyeceksin ki, "Allah seni kahretsin, Allah senin belanı versin! Bunlar boş laflar. Ben onları hiç dinlemem bile." diyor.

İzâ lekıye ehadiküm ehâhü. "İki kardeş karşılaştık."

Birimiz Fatih'ten geliyor birimiz bu taraftan geliyorken iki kardeş yolda karşılaştık. Karşılaştığımız vakitte;

Fe'l-yüsellim aleyhi. "Hemen onun birisi öbürüne esselamu aleyküm [diye selam versin.]"

İlk tanışma şeysi bu esselamu aleyküm olacak. Evvela selam vermek sünnettir ama sevabı farz olandan fazladır. Sünnet olsun da sevabı farzdan fazla olsun; bu sünnetlerdir işte. Sen verirsen sevap, alırken ve aleykümselam demek de borç oluyor tabii.

Selamı verdik, geçiyoruz böyle, o da geçiyor ben de geçiyorum derken araya bir ev girdi, ağaç geldi, bir hâit [duvar] geldi, karşılaştık tekrar, selamı gene tekrarlayın. Demin biz selam verdiydik ya, bir daha artık selama lüzum yok demeyiniz. Çünkü bunda para yok bir zararı da yok. Her selamda bu kadar sevap var. Bu kadar sevap var, onun için onları tekrar edin.

Ve in hâlet beynehümâ şeceratün ev hâitün. "İster ağaç, ister bir mani, ne olursa olsun." Ev hacerün. "İster taş olsun." Sümme lekiyehû. "Tekrar karşılaştık." Fel-yüsellim aleyhi. "Gene birbirlerine esselamu aleyke, selamün aleyküm desinler."

Fevâidi çok sevabı da çok.

İzâ lekıye'l-mü'minü'l-mü'mine. "Müminler birbirleri ile karşılaştıkları vakitte." Kâne ke-hey'eti'l-binâi. "Bir bina gibi karşılaşırlar."

Çünkü insan tek olunca bu elin yalnız sesi çıkmıyor. Ne yapsanız sesi çıkmaz. Bunların karşısında ses çıkması için bir el daha lazım ki ses versin. Ya böyle bir yere vuracaksın ya böyle bir taş atacaksın. Ses olmuyor çünkü tek adam bir şeye yaramıyor. Mutlaka ona bir yardımcı ikinci bir insan lazım.

O ikinci insan da kim?

Kardeşin.

Binâenaleyh o kardeşinle karşılaştığımız vakitte ke-hey'etil bina. Şu taşlar nasıl birbirlerine yapışmış birleşmiş ve bu duvarı teşkil etmişse mü'minler de birbirleriyle böyle birleşip bir hale gelecekler. Ayrılık yok, gayrılık yok, birlik var.

İzâ lekıye'l-mü'minü'l-mü'mine kâne ke-hey'eti'l-binâi yeşüddü ba'duhû ba'dan.

Bunlar nasıl birbirlerini kilitlemişlerse taşlar, ister çimento ile ister demir ile ister ne ile ise bir bağlantı yapılıyor ya o taşlar bile bir bağlantı yapıldığı vakit de böyle genişçe kolayca yıkılmazlar.

Enne'l-mümine lâ yetekavvâ fî emri dînihî ve dünyâhu illâ bi- ma'ûneti ehîhi.

"İnsanın gerek dünyasında gerek âhiretindeki muvaffakiyeti ancak kardeşinin yardımıyla olur." Bi-ma'ûneti ehîhi. "Kardeşinin yardımıyla olur."

Onun için bina gibi binanın teşkilatında nasıl taşlar birbirinin üzerine konuluyor ve birbirleri ile bağlantı yapılıyor ondan sonra bakıyorsun yıkılmaz bir hale geliyor. Mü'minlerin de böyle olması lazım gerekiyor. Sen bir tarafa çekersen ben de bir tarafa çekersem bu bina meydana da gelmez. Gelirse de durmaz.

Allah hepimizin kusurlarını affetsin. Tevfikât-ı samedaniyesine de mazhar etsin.

Şimdi giden, namazı kıldıran hocaefendiye rica ettim bugün bu dersi siz yapın dedim. Güzel konuşur, kendisi eski Beşiktaş Müftüsü idi, mütekaittir [emeklidir]. Kendisi de yüksek tahsillidir, aynı zamanda kimyagerdir. Dedi;

"İhtiyarlık var abdestimi zapt edemem, onun için müsaade et de gideyim." dedi.

Pekâlâ dedik.

Vakti ile burada bir hocaefendi varmış. O hocaefendi demiş ki;

"Bir vakit gelecek ki camilerde binlerce insan namaz kılacak da, binlerle kâfir namaz kılacak. İçlerinde müslüman bulunmayacak."

"Allah Allah!.." demişler, "Böyle şey mi olur ya! Bir insan namaza gelsin, camiye girsin de gavur olsun, olur mu bu?"

Gavura hizmet eden gavur olur da onun için. Gavura hizmet eden gavur olur da onun için!

İlim, İslâm ilimle kaimdir. İslâm ilimle [kaimdir,] İslâm yolunu bilmeli. Nereye gittiğini bilmeli ne yaptığını da bilmeli. Yapacağını menfaat için değil Allah için yapmalıdır.

İzâ lekıyte'l-hâcce fe-sellim aleyhi.

Hacca gidiliyor ya her sene. İşte bu hacı geliyor memleketine. Gelirken hacıyı karşılamak lazım. Hacı evine girmeden evvel [onu karşılamak] bir âdettir memleketimizde. [Başka] dış memleketlerde daha âdet. Biz mesela Suriye'den geçerken filan bakıyoruz tâ çok uzaklara kadar arabalarla gelmişler hacılarını bekliyorlar. Hacıyı yolda alacaklar, maksat onun duasını almak.

"Hacıya gittiğiniz vakit de onu karşılayınız." Fe-sellim aleyhi. "Ona selam ver." Ve sâfihhu. "Musâfaha et onunla" Ve mürhü. "Ona da emret ki." En yestağfira leke." Sana, senin için Allah'tan mağfiret istesin."

Senin mağfiretini Allah'tan istemesini ondan iste. Ona de ki;

"Benim için mağfiret iste. Benim affımı Cenâb-ı Hakk'tan iste."

Ne zaman?

Kable en yedhule beytehû. "Evine girmeden evvel."

Evine girdikten sonra [olmaz mı?]

Evine girdikten sonra günahlar başlar. Günahlar başlar, o günahlar başlamadan evvel bu duayı ondan iste.

Fe-innehû mağfûrun lehû. "O mağfurdur, kimin için dua ederse o da makbuldür."

Hz. İbn Ömer'den.

İzâ lekîtumu'l-müşrikîne fi't-tarîki fe-lâ tebdeûhüm bi's-selâmi ve'd-darrûhum ilâ edyakıhâ.

Ne kadar güzeldir. Gavurlar her zaman var. Müşrikler Peygamberimiz'in zamanında da vardı zaten. Efendimiz o zaman da müslümanlara diyor ki;

"Ey müslümanlar! Siz yolda gavurlara rast geldiniz. Karşılıklı onlar da geliyorlar yoldan biz de gidiyoruz." Fe-lâ tebdeûhüm bi's-selami. "Onlara selam vermeye kalkmayın."

O gavura selam vermeye, o müşrike selam vermeye kalkmayın.

Daha?

Ve'd-darrûhum ilâ edyakıhâ. "Yolun dar tarafını onları itin."

Yolun iyi taraflarından gidin ve dar taraflarına, çamurlu taraflarına, zor yerlerine onları itin, onlar gitsin oradan. Siz yolun iyi yerinden gidin. Bu tabii bize biraz ağırca gelir ama gavurların halini bize güzel bildirir. Gavurluk pisliktir, necistir.

İnneme'l-müşrikûne necisün. "O gavur ne kadar güzel giyinirse giyinsin ne kadar süslenirse süslensin baştan aşağı necistir."

Necis olduğu için Mekke'ye giremezler, Medine'ye de giremezler. Hatta bizim camilerimize de giremezler ama sonradan fetvalar verilmiş; bizim camilerimiz Mekke gibi değildir gelsinler, girsinler, baksınlar filan demişler ama onlar da tadını kaçırmış şimdi. Çırılçıplak girerler camilere, herkesi rahatsız ederler.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Onun için müşrikin hiç kıymeti yoktur. Müşrikin parası çok, saltanatı çok. Gökte uçar, denizin içinde gider, her şeyi yapar. Müşrik bir adam. Affedersiniz helalarda bir böcekler vardır, hela böcekleri derler onlara. Onlar o pisliğin içinde gezerler.

Ne kıymeti olur onların?

Bunların da hayatlarında çok müreffeh hayatları var, çok paraları var, çok saadetleri var. Ama o gavurlukları onlara yeter de artar. Pis midirler pistirler. Yüzlerine bakmak istemez insan. İnsanın işi rast gitmez bunların yüzüne bakarsan.

Ama, "Deme bu kadar!" diyeceksin.

Bu dediklerim daha azdır onlar için.

Onun için müslüman çok şerefli bir mahluktur. Parası da olmasa karnı da aç olsa üstünde başında bir şeysi de olmasa o iman kafi ona. O iman onun için kafidir.

İlim sahipleri ile âbidlerin arasındaki farkı [anlatan] bir hadis yazıyordum. Efendimiz, ilim sahibi ile âbidlerin arasındaki farkı beyan ederken diyor ki;

Ke-fadlî alâ ednâküm. "Bir alim ile bir âbidin arasındaki fark benimle sizin en ednanız arasındaki fark neyse odur."

Peygamberle insanların arası ölçülür mü?

Ölçülmez olduğu halde bu fark bulunmaz yani.

Binâenaleyh âbid gece gündüz ibadet ediyor, namazda, oruçta, hayr u hasenatta. Öteki de ilimle meşgul. İlimle meşgul olana âbidin yetişmesinin imkanı yoktur.

İnnallahe ve melâiketehû. "Allah celle ve alâ ve onun melekleri." Ve ehle's-semâvâti ve'l-aradîne. "Yedi kat göklerin yedi kat yerlerin içerisindeki kulları, mahlukları." Ve hatte'n-nemlete fî cuhrihâ. "Hatta yuvasında karınca." Ve hatte'l-hûti fi'l-bahri. "Hatta denizdeki balık." "Nas-ı hayrı talim edenlere, talim eden muallimlere hayırla dua ederler."

Le-yusallûne. Oradaki salât'in beş manasından birisi duadır ki; "Yâ Rabbi, bunun ömrünü uzat vücuduna, afiyet ver." diye onlara âhiretlerine müteallik çeşitli dualar ederler.

Binâenaleyh iman ne büyük devlettir yani eşi bulunmaz. Onun için sen hiç üzülme. O gökte uçarsa nerede uçarsa uçsun. Kuşlar da uçuyor sinekler de uçuyor. Ne olacak, uçmak bir hüner değil.

Ama bizi de rahata kavuşturuyorlar?

Rahata kavuştururlar Allah'a şükrederiz. O onun değil Allahu Teâlâ'nın verdiği ilmin onların eliyle semeresidir. İlim Allah'ındır. Allah onlara onu sunmuş. Onlar da o hünerleri meydana getirmişler. Onların malı değildir, Allahü Teâla'nın verdiği kudretin eseridir. Bize verildiğinde biz de vaktiyle yapmışız ya.

Süleyman aleyhisselam'ın ordusunu gökte uçurduğunu unuttun mu sen?

Süleyman aleyhisselam ordusunu atları ile beraber gökte uçuruyordu. Atlarını bile uçuruyordu gökte.

Nasıl uçuruyordu?

İşte uçuruyordu, Allah'ın kudretiydi. Ne teyyaresi vardı ne bir şeysi vardı ama Allahü Teâlâ'nın kudreti o orduyu uçuruyor istediği yere istediği zaman götürüyordu.

Sakın olmaz deme!

İzâ lem yecidi'l-muhrimu izâren fe'l-yelbis's-serâvîle. Ve izâ lem yecidi'n-naleyni fe'l-yelbisi'l-huffeyn.

Dinimiz ne kadar kolaydır. Şimdi hacca giderken gidelim giyinelim onu diyerekten ihramlar alırız yeni yeni, güzel güzel.

Fakirim, ihram almaya vaktim de yok ne yapayım ben?

Ama hacılık da istiyorum ne yapacağım bunu ben?

Eh bulamıyorsan donun yok mu ayağında?

Var.

İşte o donunla yapıver sen de.

"Yok ya!" Fe'l-yelbis's-serâvîl. "Serâvîl de ona yakındır."

Bunun için ulemalar arasında ihtilaf olmuş, demişler ki kimisi, o donu yırtar da peştamal haline getirir öyle yapar. [Bir kısmı da,] "Hayır onu öylece giyer." demişler. Yalnız İmam-ı Ebû Hanife'ye, bizim mezhebe ve bir de Mâlikî mezhebine göre giyer, giyemedin diyerekten işte bir sadaka-ı fıtır verdiğimiz gibi fidye cezası verir. Fakat İmam-ı Azâm koyun keser demiş. Fakir yapamadığı için mümkün.

Yahut bulamaz insan, örtünecek bir şey bulamaz. Bugünkü gibi her yerde bolluk yok.

Ve izâ lem yecidi'n-na'leyni.

Bir de orada pabuçlar var. Ayaklarımızın çıplak olması lazım. O pabuçları giyeriz ki ayakların üstü açıktır altlarını tutar.

"Onu da bulamadık."

Yok, ya kendisi yok ya paramız yok almaya, bulamadık. Öyleyse Fe'l-yelbisi'l-huffeyn. Ayağındaki nasturi ile, ayakkabısı ile gitsin."

Hacılığından geri kalmasın. Ama isterse topuklarını arkasından kesiversin. Ayağının topuğu, üstü açık kalsın.

İzâ mâte'l-insanü inkata'a ameluhû illâ min selâsetin:

Şimdi buraya bak! Hepimiz için bu muayyen mukarrer bir şiddet, bundan kurtuluşun çaresi yok.

İzâ mâte'l-insanü. "Öldüğümüz vakitte." İnkata'a ameluhû. "Bütün defterleri, amelleri kapanır biter." İllâ min selâsetin. "Ancak üç kişinin şeysi kapanmaz." İllâ min sadakatin câriyetin."Birisi, sadakayı cariyesi var."

Vakıflar yapmış. Bu vakıflar durdukça onlardan intifa edenlerin sevabı onun üzerine yazılır. Çeşme yapmış, köprü yapmış, mescit yapmış, mektep medrese yapmış. Burada okuyanlar sağ kaldıkları müddetçe bu defterlerine yazılır.

Bu caminin şimdi sahibi 500 sene mi oldu, rahmetli olalı ne kadar olduysa, bunun defterine mütemadiyen bu cemaatin sevabı aynen onun defterine de geçiyor. Aynen, burada 500 kişi varsa 500 kişinin sevabı onun defterine şimdi geçmekte. Ne bahtiyarlık bu! Mütemadiyen defterine işliyor.

Binâenaleyh insan buradan giderken öyle bir şeye hazırlamalı ki, bizden seneler bitsin de defterimize a'mâl-i salihalar işlesin. Bunun için herkes elinden gelen gayreti göstermesi lazım.

Canım çocuğuma da kalsın, torunuma da kalsın, torunumun torununa da kalsın.

Kalsın ama senin öldükten sonra torunundan sana hiç fayda yok. Oğlundan da yok torunundan da yok.

Onlar kim bilir onları nerelerde nasıl harcayacaklar? Sen helaldan kazansan dahi bakalım onlar nasıl harcayacaklar?

Onun için sen onlardan biraz ayır da bir vakıf yap, bir hayra iştirak et. Bir hayra iştirak et! Mesela bir camiyi bir insan belki yaptıramaz ama yaptıranlar da vardır. Yaptıramasak da bizim beş kuruşumuz, beş liramız o binayı yaptıran adamın sevabı kadar bize de sevap veriyor. Bu da Allahu Teâlâ'nın lütfu.

Birisi bu.

İkincisi:

Ev ilmin yüntefe'u bihî. "Bir eser bırakıyor."

Nasıl ecdat bırakmış, maşallah kütüphanelerimiz dopdolu. Bu eserleri okuyanlar ondan faydalanıyorlar. İşte bu da sadaka-i cariyedir. Onu okuyor birisi, "Oh ne güzel! Aman ben de bundan faydalanırım." diyor. O da ondan bir şeyler alıp yazıyor. Bununla sevabı daima defterine işler.

Ev veledin salihin yed'û lehû. "Farzına kâim, ibadetine dâim, babasının yolunda, hayr u hasenatta. Bu çocuk da sağ olduğu müddetçe bunun amelleri de aynen babasına naklolur."

Çocuktan bir şey eksik olmaz, çocuktan bir şey zâyi etmez. Fakat aynı sevabı babasının annesinin defterlerine de yazılır. Bu da büyük bir nimet.

Onun için evlatlarımızı yetiştirirken öldükten sonra bizim defterimiz işleyecek. Onu biz hayırlı olarak yetiştirirsek [ne alâ.] Yok para kazansın diyerekten para hevesine saptırırsak, ha çok acı şeyler.

Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Neseî'nin Hz. Ebû Hüreyre'den rivayetidir.

Yani bu çok dikkate şayandır bu hadis. Üç şey var sadaka-i câriye: Hayırlar, ilim, bir de evlat. Hayırlı bir evlat. Hayırlı yetiştiremeyeceksen hayırlı evlat yetiştiren yerleri [ara bul, onlara yardımcı ol.]

Yetiştiren yerler kim?

Mektepler, medreseler, ibadethaneler… Bunları hiç olmazsa bunu da desteklersen bunların ayakta durmasına vesile olursan bunlardan çıkacak çocukların sevabı da gene senin defterine yazılacaktır. Ne büyük bahtiyarlıktır bu.

Ama Allah hepimizden de razı olsun.

Biz de eksik olmuyor camimizin önünden. Her hafta gelirler Kur'an kursu için, camisi için. Eh elden geldiği kadar herkese birer parça bir şeyler veririz. İşte bunlar büyük bir hayırdır. Kıyamet gününde ve âhirette, "Bunlar da sizin hizmetlerinizdir." diyerekten defterlerimiz önümüze verilecek, bizi sevindirecekler inşallah.

Bundan dolayı;

İzâ mâte'l-meyyit. "Öldü, eceli geldi öldü [kişi]." Tekûlu'l-melâiketü: Mâ kaddeme. "Melekler der ki, neler yaptı bu adam söyleyin bakalım?"

Bu adam neler yaptı, takdim ettiği nelerdir bunun? Namazı, orucu, hayr u hasenatı gösterin bakalım takdim ettiklerini?

Ve tekûlu'n-nâsu: Mâ ahhera. "Geride kalanlar da: Ne kadar miras bıraktı bu adam?"

Onlar da mirası ile meşguldürler. Ne kadar miras bıraktı bakalım, bana ne kalacak sana ne kalacak. Bunlarla meşgul olurlar. Binâenaleyh sen meleklerinkine bak da vaktiyle önden oraya ne göndereceksen gönder.

Şuna da dikkatinizi çekeceğim.

İza mâte ehadüküm. "Sizden biriniz öldü, ecel geldi öldü." Urida. "Arzu olunur." Aleyhi. "O ölene."

Neresi?

Mak'adühû. "Duracağı yer, karargahı."

Onun karargahı ona arz olunur.

Ne zaman?

Bi'l-ğadâti. "Sabah." Ve'l-aşiyyi. "Akşam."

Sabahta ve akşamda ona mezarında iken karargahı arz olunur. İşte senin yerin bak. İyi dikkat et. Televizyon geliyor karşısına, orada görüyor manzarayı.

İn kâne min ehli'l-cenneti. "Eğer bu ölen cenneti kazanmış bahtiyarsa." Fe-min ehli'l-cenneti. "Ona cennetteki yerleri gösterilir."

Oraya gelir manzara gözünün önünde. Ooo, gayet güzel köşkler, saraylar, konaklar, hizmetkarlar, ballar, kaymaklar, hepsi böyle gözünün önünde canlanıyor. Bizim televizyona da benzemez yani. Bunu bir misal olarak söylüyorum gözünün önünde canlanıyor böyle cennet.

Allah!..

Lütfet bize yâ Rabbi.

Ve in kâne min ehli'n-nâri. "Allah muhafaza etsin imansız olarak göçtüyse."

İmansız olarak göçtüyse, ehl-i nâr ise;

Fe-min ehli'n-nâri. "Cehennemdeki yeri gösterilir."

Sabah ve akşam cehennemdeki o alevler, yılanlar, akrepler, envai çeşit azap evine mahsus neler var onlar da gözünün önünde böyle canlanıyor. Onları gördükçe erir insan. Öteki ferahtan feraha, sürurdan sürura; bu da gamdan gama, kederden kedere, beladan belaya erir gider orada.

Yukâlu. "Derler." Lehû. "O ölüye." Hâzâ mak'adüke. "İyi bak! İşte senin yerin burasıdır."

İyi bak, senin yerin burası!

Eee, cennetlik yerini gören bahtiyar ne mutlu sevinçler içerisinde. Allah esirgesin bir de o cehennemdeki yeri kazandıysa, bir küfür üzerine öldüyse, imansız gittiyse, o da o cehennemlik yerini görünce erir de erir zaten.

Ne yapacak başka azabı artık?

Başka azabı ne yapacak, ona o gösterilir kafi.

Ama diyeceksin ki;

"Şimdi öldü ya, gözü görmez kulağı duymaz. Artık bütün imkanları elinden gitmiş. Artık onun cenneti görmüş cehennemi görmüş [ne farkeder?]

Bu cahilane bir laftır. Aklı olan bunu demez. Aklı olan bunu demez çünkü Allahu Teâlâ'nın kudreti, azameti öyle havsalaya sığmaz. Evet, öldük ama orada bizde bir kuvvet, bir kudret var. Bir hayat var bizde ama hayat mutlaka böyle konuşmakla, yürümekle olmaz ki. Yürümeden konuşmadan bir hayat daha var, ona hayât-ı manevî diyorlar; âhiret hayatı. O, toprak ol, kül ol, ne olursan ol o bakîdir.

Yunus Emre'nin dediğini sen duymadın mı?

Yaksalar da külümü savursalar da

Ben yine derim lâ ilâhe illallah.

Duymadın mı, Yunus demedi mi bunu?

Neden?

İnsanın cisminde bir şey yok ki. Kalıp bu. Bu kalıp kül olur ne olur olur. Fakat bunun içerisinde bir ruh var ya o ruha bir şey olmaz. Ebediyet onda. O yaşayacak. Binâenaleyh ona ya cennetteki ya cehennemdeki yeri arz olunacak.

Allah hepimizi gafletten uyandırsın da cennetlik yeri kazanan bahtiyarların zümresine ilhak etsin hepimizi. Bizim elimizde de bir şey yok, zayıf insanlarız aciz insanlarız bîçareleriz. Bize yardım eylesin de sevdiği yoldan bizi ayırmasın.

Yine buyuruyor bak:

İzâ mâte sâhibü bid'atin fe-kad fütiha fi'l-islâmi fethun.

İnsanların içerisinde çok ahlaksız insanlar vardır. Çok ahlaksız, sahib-i bid'ah. "Bidat sahibi." diyorlar.

Geçen Mağrib'den yazılmış yani Cezayir tarafından bir kitap geldi. Bizi çok tenkit ediyor; "Bu esvaplarınızı siz ne çabuk çevirdiniz gavurların esvaplarına?" diyor. O adam diyor bunu. Fark etmez ha bu ha öbürü. Gavurlara benzememenin çaresine bakmak lazım. Demin de dedim ya gavura benzemek gavurun hâli harekatını beğenmek müslümana hiç yakışmaz. Müslümana hiç yakışmaz, kim kimi severse, kim kime kendini benzetirse o ondandır. Hepimiz biliyoruz;

Men teşebbehe bi-kavmin fe-hüve minhüm.

Bunun kaçamak tarafı yok.

Hindistan'dan, Pakistan'dan adamlar geliyorlar, milli kisveleri ile geliyorlar memleketimize geziyorlar. Hepimiz görüyoruz onu. Bu sefer hacdayken Medine-i Münevvere'de yanımda bir efendi oturuyor. Orada bir istirahat yeri var orada oturuyorum. O da geldi ama sırtında kocaman bir parça var. Yani bizim kumaşlar var ya o kumaşları hiç bozmamışlar. İki katlı bir kumaş yani dört metreden geniş. Onu bir iki defa sarmış ona bürünmüş böyle;

"Siz kimsiniz?" dedim.

"Ben" dedi, "Cezayir'in filan memleketinin kadısıyım."

Kadı yani oranın hakimi.

"Peki bunu neden böyle giyersiniz, bunu diktirirseniz de şöyle efendivari bir şey yapsanız olmaz mı?" dedim.

Adam dedi ki;

"Bu bizim hem altımızın yatağıdır üstümüzün yorganıdır. Kış geldi miydi, rüzgar oldu muydu başımıza çeviririz, yağmurdan kurtarırız kendimizi, bizi şöyle olur böyle olur." diye birçok meziyetlerini saydı da dedi ki: "Bizim gavurlara benzemeye niyetimiz yok." dedi.

Bakınız;

İzâ mâte sâhibü bid'atin. "Bu sahib-i bid'at öldü, ölünce." Futiha fi'l-islâmi fethun. "İslâm'ın kapıları açılmıştır, İslâm kapıları açılır."

Bir bid'at sahibinin ölümü ile İslâm kapıları açılır. O bid'at sahibi, insanın Allah demesine mani idi. Allah derken yakalayıp toplayıp götürüyordu adamı. Bunun ölümü ile İslâm'ın kapıları açılır.

Fütiha fil İslâmi fethun. "İslâm'da geniş fütuhatlar başlar."

Yine bir tane daha bakınız. Şimdi bazı insanlar da derler ki;

"Yani öldükten sonra bu telkine ne lüzum var. Adam öldü artık, sen yukarıdan söylemişsin söylemişsin, bu telkin ne olacak?

İyi dinleyin şimdi.

İzâ mâte ehadün min ihvâniküm. "Kardeşlerimizden birisi öldü." Fe-nesertüm aleyhi't-turâbe. "Toprağı örttük üzerine, gömdük. Örttük üstünü." Fe'l-yekum raculün minküm ınde ra'sihî. "Sizden birisi onun başı ucuna kalksın dikilsin." Süme li-yekul. "Ondan sonra desin ki ona." Fe-innehû le-yesme'u velâkin lâ yücîbü. "O işitir ama cevap veremez."

İşitir yani işitir ama cevap vermeye iktidarı yok. Sen orada dikil, ona de ki:

Yâ fülânü'bni fülânetin. "Ey filan oğlu filan."

Ey Ayşe oğlu Mehmet. Anne adıyla söylenir baba adı ile söylenmez. Ahmet'in oğlu Mehmet denmez, Ayşe'nin oğlu Mehmet, Ahmet... neyse.

Sebebi?

Çocuk annenindir. Çocuk annenin çocuğudur. Babanın çocuğu meçhuldür. Belki başka yerden gelmiştir. Dünyanın arızaları çok ya. Belki meçhul bir adamın çocuğudur o ama annesi o kadındır. O annesi olduğu için onun adıyla söyleriz.

"De ki: Ey filan ibni filan."

Fe-innehû yekûlü: Erşidnâ rahimekallahi. "Der ki içinden mânen, uyandır uyandır. Allah sana rahmet eylesin. Ne diyeceksin bakayım?" Velâkin lâ teş'ûrûne. "Siz bunu duymazsınız, anlamazsınız." Sümme'l-yekul: Üzkür mâ harecte aleyhi mine'd-dünyâ. "Sonra desin ki; 'Ey Ayşe oğlu Ahmet Mehmet, hatırla o dünyadan çıktığın günü!"

Hatırla o dünyadan çıktığın günü.

Şehâdete en lâ ilâhe illallah ve enne muhammeden abdühû ve rasûluhû. "Bunu unutma, hatırla. Bunu soracaklar sana Mehmet. Sen bunu hemen söyle."

Yukarıdan imam efendi söylüyor bunu. Arada toprak var duyması mümkün değil ama maneviyata mani yok. Maneviyata mani yok!

Şimdi Ankara'dan buraya radyolar sesler geliyor.

Nasıl gelir oradan buraya kadar ses?

Geliyor işte bak. Senin sesin orada bir karışlık toprağın altına gitmeyecek mi Allahü Teâla'nın nefesinin şeysi.

Akşam bizim bir doktorun yanındaydık. Allahu Teâlâ vücudumuzda öyle elektrikler yaratmış ki biz onların hepsinden gafiliz. İçeride cereyanlar işliyor, elektrikler işliyor, bu gözün görmesi, bu kulakların duyması, bu dillerin konuşması o cereyanların sebebiyle. O cereyanları yaratan Allah celle ve alâ işte o mevtaya da orada o anda onun sesini işittirir.

Der ki:

Üzkür mâ harecte aleyhi mine'd-dünyâ şehâdete en lâ ilâhe illallah ve enne muhammeden abdühû ve rasûluhû.

Öldü kardeşimiz ama imamı nereden bulacağız, telkin versin buna?

Bunu her müslümanın bilmesi lazım. Sen de o kardeşinin başında dikiliyorsun. "Hey kardeş unuttuğun o dünyadan çıktığın günü unutma. Hani şehadet kelimesi vardı, lâ ilâhe illallah muhammedu rasûlullah, onu söyle. Onu unutma!" deyiver bunu.

Ve enneke radîte billâhi rabben. "Şimdi de ki: Sen Allahu Teâlâ'dan Rab olarak razıydın." Ve bi-muhammedin nebiyyen. "Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in peygamberliğine razıydın." Ve bi'l-islâmi dînen. "İslâm'ı da din olarak kabul etmiştin." Ve bi'l-kur'âni imâmen. "Kur'an'ı da imam edinmiştin. Bunu hatırla!"

Sorarlarsa hemen şimdi bunu, sen bunları onlara güzelce söyle, de ki: Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, kitabım da Kur'ân-ı Azîmüşşân.

Fe-innehû izâ fe'ale zâlike.

Bakın, hikmeti ilâhiyeye bakınız. Bunu biz yukarıdan telkin ediyoruz. O aşağıda dinliyor bunu. Oraya da melekler gelmişler o adama soracaklar;

"Rabbin kim, dinin ne…"

Ehaze münkerun ve nekîrun ehadühümâ yede sâhibihî. "O meleklerin adları Münker ve Nekir. Melekler birbirlerine birbirinin ellerinden tutuyorlar diyorlar ki." Sümme yekûlü lehû: Uhruc binâ min inde hâzâ. "Hadi gidelim bu adamın yanından, gidelim." Mâ nesna'u bihî. "Ne diyeceğiz buna, ne soracağız? Bak, yukarıdan telkin yapıldı bu adama işte."

Bu adamın telkini yapıldı, cevaplar hazırlandı. Binâenaleyh bizim artık burada durup da bu adama sorgu sormaya lüzum yok. Hadi gidelim diyecekler, yallah gidecekler. Biz de selamete ereceğiz inşallah.

Ve kad lukkine huccetühû. "O hüccetimiz telkin eden zat tarafından verildi kurtulduk." Velâkinnellâhe azze ve celle huccetühû dûnehüm. "Ama Allahu Teâlâ'nın indinde o günün hucceti ayrı."

O hesap gününde Allah da o gün yardımcımız olsun. O'nun da affı bol, inşallah orada da kurtuluruz.

Kâle raculün: Yâ Rasûlallah! "Bir adam var orada dedi ki; yâ Resûlallah!" Fe-in lem a'rif ümmehû? "Anasını bilmiyoruz bu adamın kim olduğunu?"

Kimin evladı olduğunu bilmiyoruz, ne diyeceğiz?

Babamız Adem, anamız Havva'dır.

Kâle. "Dedi ki." Ünsubhü ilâ havvâe. "Anasını bilmiyorsan Havva'nın evladıdır diyerekten." Fülanü'bni havvâe. "Validemiz Havva'dır, ona nispet söyle."

Taberânî, İbn Asakir ve Deylemî'nin Ebû Umâme'den nakilleridir.

Allah kusurlarımızı affetsin, tevfikatı samedaniyesine mazhar etsin.

İzâ mâte veledu'l-abdü kâlellâhu li-melâiketihî: "Kabeztüm velede abdî." Fe-yekûlûne: Ne'am. Fe-yakûlü: "Kabeztüm semerate fuâdihî." fe-yekûlûne: Ne'am. Fe-yekûlü: "Mâzâ kâle abdî?" Fe-yekûlûne: Hamideke ve's-terce'a.

Evlatlarımız ölüyor ya. Ölenin de eceli geliyor tabi, haliyle ölüyor.

"O zaman Cenâb-ı Hak soruyor meleklerine;

'Benim kulumun çocuğunu aldınız mı?'

Aldık.

'Onun gönlünün meyvesi olan evladını aldınız mı?'

Aldık.

'Ne dedi benim kulum?'

'Ne yapayım yâ Rabbi! Benim elimde ne var? Mülk senin onlar da senindi. Verdin elhamdülillah, şimdi de aldın elhamdülillah. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn dedi.'

Öyleyse ona cennette bir ev yapın. O evin adını da Beytü'l-Hamd koyun. Geldiği vakit de o oraya girsin."

Ne lütuf!...

Bunlardan kıskanmamalı.

İzâ mate'l-mü'minü. Mü'min öldü."

Allah rahmet eylesin.

"Nasıl bilirsiniz?" diyoruz ya.

Nasıl bilirdiniz bu mevtayı?

Ve kâle raculâni min cîranihî. "Komşularından iki tane, çok da değil, iki tane kişi dedi ki." Mâ alimnâ minhü illâ hayran. "Bundan biz bir kötülük görmedik, hep iyilik görüyorduk. İyi bir adamdı." Ve hüve fî ilmillahi teâlâ alâ ğayrı zâlike. "Halbuki Allah biliyor ki onun kötü bir adam olduğunu."

Allahu celle ve alâ onun kötü bir adam olduğunu biliyor. Senin benim şehadetime ihtiyaç yok fakat orada iki tane komşu dedi ki:

"Biz bunu iyi biliyoruz."

Kalellâhu teâlâ li-melâiketihî. "Cenâb-ı Hak meleklerine diyor ki."

Ne büyük rahmet, ne büyük mağfiret, ne büyüklük yani ne büyüklük!

Bu büyüklük kimde olabilir?

Meleklere diyor ki:

İkbelû şehâdete abdeyye fî abdî. "Benim bu iki kulumun şehadetini kabul edin." Ve tecâvezû an ilmî fîhi. "Benim ilmimi bırakın siz."

Benim ilmimi, benim bildiğimi bırakın, bu iki kişi ne diyorsa onu kabul edin.

"İyi diyorlar!"

İyidir öyleyse.

Bu lütf u ilahînin bir hududu mu vardır! Ne büyük Allah yahu, ne büyük!

Mesela şimdi oturduk burada güzel güzel dinliyoruz. İçimizde bazıları, "Bakalım şu hoca ne diyor?" diyerekten gelmiş oturmuş olabilir, yahut birisini aramaya gelmiş, biraz da oturmuş şimdi çıkacak yerde bulamıyor dinliyor böyle. Ama dinden imandan da haberi yok yani İslâmlıkla da alakası yok. Şimdi dağılırken Cenâb-ı Hak diyor ki:

"Kullarımın affettim hepsini. Afv u mağfiret eyledim."

"Yâ Rabbi! Bunların içinde şunlar da var ya?"

Bunların içine girenler de affolundu.

Kötü niyetle gelmişti ama?

Allah affederse iyiliğe döndürür.

Rahmeti ilahi çok vâsî [geniş].

İzâ mâte ahedüküm fe-lâ tahbisûhu. "Öldü, rahmetlik oldu, onu artık evde saklamayın."

Hayır Ankara'dan da geleceklerdi, Erzurum'dan da geleceklerdi. Hadi buzdolabına koyalım da iki üç gün bekletelim de onlar da gelsin.

Yok öyle bir şey. Allah rahmet eylesin, hemen götürün.

Ve esri'ûhu bihî ilâ kabrihî. "Onu çabucak da kabrine teslim edin artık." Ve'l-yükra' inde ra'sihî bi-fâtihati'l-kitâbi. "Biriniz başına dikilin Elham'ı okuyun." Ve inde ricleyhi bi-hâtimeti'l-bakarati fî kabrihî."Biriniz de ayaklarının ucunda dikilsin, Âmenerrasûlü'yü okusun."

Şimdi mutlaka bir cenazenin başında bir imamın bulunması şart değil.

Giderken yolda ölür, şurada ölür, burada ölür imamı nereden bulacağız yani?

Her müslümanın bunları bil-fiil yapması lazım. Onun için yola çıkarken dört kişiden aşağı çıkmayın hatta üç kişiden aşağı da olmasın. Biriniz ölürse ikiniz şahit olursunuz, biriniz yıkarsınız, ikiniz de bilmem ne yaparsınız gömersiniz orada. Onun başında işte Fatiha'yı okursunuz, Âmenerrasûlü'yü de okursunuz. Hayır dualarını da edersiniz, telkinini de yaparsınız ayrılır gidersiniz.

Allah'a emanet...

İzâ mâte'l-mü'minü "[Mü'min kişi] öldü."

Yaptığımız ibadetler hiç boşa değil.

Kâneti's-salâtü inde ra'sihî. "Namaz gelir başına dikilir."

Cenâb-ı Hak kıldığımız namazlara bir heykel verir. O heykel ile beraber gelir başına dikilir.

Ve's-sadakatü inde yemînihi. "Sağ tarafına verdiği sadakalar sıralanır." Ve's-siyâmu inde sadrihî. "Oruç da gelir göğsünün üzerine."

Namazın orucun hayırları ona meleklerin rahatsız etmesine, başka mahlukların rahatsız etmesine izin vermezler.

Onun için bunlardan uzak kalmadan bu dünyadan hayırlısıyla ayrılmak Cenâb-ı Hak cümlemize nasip etsin.

Bu Cenâb-ı Peygamber'in Sevban ismindeki bir ashab-ı kiramın rivayeti.

Gene bir tane daha çok güzel:

İzâ mâte'l-meyyitü. "Öldü zavallı." İstebşerat lehû bikâ'u'l-arzı. "Yeryüzü sevince gark olurlar."

Yeryüzü sevince gark olurlar, tebşiratta bulunurlar, müjdeler müjdeler...

Fe-leyse min buk'atin illâ ve hiye tetemennâ en yüdfene fîhâ. "Hiçbir yer parçası yoktur ki hep diyecek aman getirin bana gömün, aman getirin benim içime buraya gömün diye yerler böyle müslüman öldüğü vakitte müsabakaya girişirler." Ve izâ mâte'l-kâfiru. "Gavur da, dinsiz de, dini ile alakası olmayan insan da öldüğü vakitte."

Şimdi müslümanım deyip de çok dinsizler var. Müslümanım diyor ama müslümanlıkla hiç alakası yok ve Müslümanlığı engellemeye çalışan sürülerle gavurlar var.

Allah şerlerinden ümmet-i Muhammed'i muhafaza buyursun.

"Bu öldüğü vakitte de." Azlameti'l-arzu. "Yer simsiyah kesilir." Fe-leyse min buk'atin illâ ve hiye teste'îzu billahi en yüdfene fîhâ. "Yer parçaları, 'Aman aman bunu bana getirmeyin. Aman bunu bana getirmeyin. Aman bunu benim içime gömmeyin!' diye böyle Allah'a sığınırlarmış."

Biz şeytandan Allah'a nasıl sığınıyoruz bu da böyle.

Teste'îzü billah. "Bana gömmeyin diyerekten Allah'a sığınıyor."

Bunlar hep hoşuma gitti yahu. Bak bir tane daha;

İzâ mâte ahedüküm. "Öldük." Fe-kad kâmet kıyâmetuhû. "Onun kıyameti koptu."

Kıyamet iki tane; bir ufak, bir büyük. Bu ölenin kıyameti koptu.

Ve'budûllahe. "Siz Allah'a ibadet ediniz." Ke-enneküm teravnehû. "Onu görüyormuşsunuz gibi O'na ibadet ediniz." Ve's-tağfirûhu külle sâ'atin. "Bütün saatleriniz de istiğfar ediniz."

Yani 100 istiğfar azdır. Dünyada ne istiyorsan engeller var maniler var. Hastalıklar oluyor çok çok. Hep sebebi günahlardır. İstiğfari çok yapın. En kolayı estağfirullah. "Yâ Rabbi beni affeyle! Beni mağfiret eyle yâ Rabbi! Hatalarımı bağışla yâ Rabbi!"

Ama hataları da biliyor ya insan onlardan da uzaklaşmalı sonrasında.

Ve's-tağfirûhu külle sâ'atin. "Her saat, her zaman Allahu Teâlâ'ya istiğfar edin."

Saatten murat bu 60 dakikalık saat değil de her zaman için Allahu Teâlâ'ya istiğfar ediniz [demektir].

İzâ mâte hâmilu'l-kur'âni. "Bir alim öldü."

Hâmilu'l-kur'ân, alim insan demek.

Evhâllahü teâlâ ile'l-arzi. "Alim insan öldüğü vakitte Cenâb-ı Hak yere emrediyor, vahyediyor, diyor ki." En lâ te'küle lahmehû. "Bunun etini sakın yemeyin." diyor.

Bunu incitmeyin, bu benim kulumu incitmeyin, etini yemeyin diyor.

Kâlet. "Yer de cevap veriyor." İlâhî keyfe âkülü lahmehû ve kelâmuke fî cevfihî. "Senin kelamın onun içinde olduğu halde biz onun etini nasıl yeriz?"

Sen şimdi hangi bilgiyi istersen onu öğren ama bu Allah'ın kelamını evvela öğren. Onu okumasını öğren.

Allah'ın kelâmı, yine oradan gelmişken birkaç şey diyeyim. Allah'ın kelamı Allahu Teâlâ'nın gönderdiği harflerle öğrenilir ve harflerle okunur. Başka harflerle onu okumak doğru değil, caiz de değildir. Çünkü harflerin şu ağızda hepsinin ayrı ayrı yerleri vardır. Bu bizim Türkçemiz de yoktur. Türkçemiz'de gelişigüzel okuruz biz. Ne harfin yer vardır ne bir şey vardır, ağzımızdan çıktığı gibi okuruz. Fakat bu kelâm-ı ilahî olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı ve Arap kelimelerini okurken her ağızda yer vardır. E buradan çıkar, lam buradan çıkar, mim buradan çıkar, be buradan çıkar, ayn buradan çıkar, ğayn buradan çıkar, boğazdan çıkar. Hepsini yerlerinden çıkarmak şarttır.

Binâenaleyh her müslümanın hiç olmazsa Kur'an kurslarındaki hocaefendilere gidip Kur'an'ını dinletmesi okuması lazımdır. Dün bize gelen bir çocuğa ben Kulhüvallah'ı okuttum. Kulhüvallah'ı bile okuyamıyor doğru dürüst. Olmaz ki! Okuduktan sonra devamı lazımdır, devam olmazsa yine unutur onu o. Unutulur yani.

Onun için Allahu Teâlâ'nın kitabını hâmil olan insanın etini mezarın yemesine imkan yok.

Bak bir misal söyleyeyim. Bursa'daki bir hadisedir ama adamın adı aklıma gelmedi. Dağ üzerinde mescidi var. Camisi de güzel şeyde, defter de var orada her gelen oraya, "Ben de oraya geldim de ziyaret ettim." diyerekten bir şey yazıyor. Ben de gittim, baktım defterin başında bir hadise yazılı.

Hadise şöyle:

Orada yatan zât hocasının mezarında yenip yenmediğini, cesedinin durup durmadığını öğrenmek için mezarı açmış. Ne kadar sonra ise bakmış hocası duruyor mezarında. Yenmemiş, cesediyle duruyor. Fakat hocası [mezarını] açtığından dolayı hoşuna gitmemiş, gözleri kör olmuş.

Büyük bir alim bu zât, gözleri kör olmuş. Cenâb-ı Peygamber'i görmüş rüyasında, demiş ki;

"Bir tefsir yaz."

"Yâ Resûlallah gözlerim kör göremiyorum ki nasıl yazayım?"

Mübarek hırkasından bir parça vermiş. Sür bunları gözüne demiş. Gece onu sürmüş sürekli onun gözlerine, gözleri açılmış.

Sonra alim bakmış ki pamuk üzerinde ama gözleri de açılmış. Tefsirini yazmış ve de, "Her gelen okusun da bak görürsün bu hadiseyi." diyerekten bu hâdiseye orada işaret etmiş.

Bizim rahmetlik üstazımız Mustafa Fevzi hazretleri Tekirdağlıydı.

Allah rahmet eylesin. Makamını âli eylesin.

Rahmetlik oldu, Süleymaniye türbesinin yanında makberesine defnolundu. Aradan 30 küsür sene geçti, Adnan Menderes devri geldi. O mezarları kaldırma emri verildi, hepsini geriye alıyorlar. Burada bilmem bilir misiniz Süleymaniye türbesinin önünde mezarlar vardı ki Hürrem Sultan mezarlığıymış. O arayı dolduruyordu mezarlık. Orasını kaldırdılar geriye aldılar mezarları.

Bizi de çağırdılar ki, "Madem talebesisiniz, gelin hocanızın başında bulunun."

Birçok zevat da var gene. Torbalar getirmişler, açmışlar mezarları. Ameleler var, mezarları süpürüyorlar kemiklerini torbalara koyuyorlar yeni açılan mezara, "Bu filanın mezarıdır." diyerekten götürüp koyuyorlar.

Sıra rahmetlik bizim hocamıza geldi. Mübarek, olduğu gibi. Olduğu gibi tabutu üzerinde, saçı sakalı yerinde, gözümüzün önünde böyle canlı olaraktan gözyaşları tabut ile kaldırdılar götürüp yeni açılan mezarına koydular.

Ki, bir insanın asgari birkaç sene içerisinde çürümesi mukadderdir yani. Birkaç sene içerisinde çürür.

Allah yedirmeyince [toprak yiyemez.]

Halbuki mezar da delik ha!

Derler ki hava almıyor, toprak besliyor.

Bunların hepsi masal. Çünkü mezarın taşları buralardan kopmuş [mezar delinmiş].

Sayfa Başı